Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Şubat, 2008

ÖĞRENME ŞEKLINE GÖRE EĞİTİM

 

rb6

İŞİTSEL ÖĞRENEN KİŞİLER
Küçük yaşta kendi kendine konuşarak oynar, çok konuşkan olurlar

Yaşına göre daha kapsamlı cümle kurabilir.   Kelime dağarcığı geniştir.

Okulöncesinde kendisine söylenen cümleleri rahatlıkla tekrarlayabilir.
Ses ve müziğe duyarlıdır. Sohbeti ve birileriyle çalışmayı sever.  

  na2 

Genellikle ahenkli ve güzel konuşur.
İşittiklerini daha iyi anlar. Daha çok konuşarak, tartışarak öğrenir.

 Bir kelimenin yazılışını hatırlamak için kelimeyi sesli tekrar eder veya etmesi önerilir.
Bilgi alırken dinlemeyi okumaya tercih eder.       

 Olay ve kavramları birinin anlatmasıyla daha iyi anlar.
Sınıf içindeki sesten rahatsız olur.

na2

 Gürültülü ortamda öğretmenin anlattıklarını takip etmekte zorlanır.
Yabancı dil öğrenmeye son derece yatkındır.

Özellikle konuşma ve dinleme becerisi ile ön plana çıkar. 

Problem çözerken sesli düşünür. Okul şarkılarını kolaylıkla öğrenir.  

 Küçük yaşta pek çok şarkıyı baştan sona kadar sadece dinleyerek öğrenebilir.  
 

rb6

GÖRSEL ÖĞRENEN KİŞİLER
Özel yaşamında düzenli, titizdir. Karışıklık ve dağınıklıktan rahatsız olur.

Küçük yaşta hiç kimse onlara öğretmeden eşyalarına yer belirler, düzenli şekilde eşyalarını o yerlere koyar.
Genellikle sessizdir, sessiz ortamları sever. Gürültüden çok rahatsız olmaz.
Olayları görüntüleri ile birlikte algılar.

Oyunları hareketli olmakla beraber, hiçbir zaman kinestetik öğrenen gibi hareketler görülmez.

Eşyalarını çok iyi korur ve görüntülerine önem verir. Yap-bozları ve diğer görsel oyunları sever.

 na2 

 Resim yapmaya isteklidir. Renkleri küçük yaşta ayırt edebilir.
Kılık kıyafete önem verir, yakası bir tarafa, kravatı bir tarafa kaymaz.
Yazmayı sevmesede defterlerini özenli kullanır. Bundan dolayı büyükleri tarafından örnek gösterilir. 

Kullanılmış, yıpratılmış kitapları sevmez.
Düz anlatımdan tam yararlanam
az. Tam anlaması için görsel malzemelerle

 (harita, poster, şema, grafik gibi) desteklenmesi gerekir.
Öğrendiği konuyu gözlerinin önüne getirerek hatırlamaya çalışır.
Anlatılan masalları görüntü olarak hayalinde canlandırabilir.

İşlerini planlamayı sever, programlıdır  Öğreneceği şeylerin de belli bir düzen ve.

 program içinde karşısına çıkmasını ister Disiplinli olmak en belirgin özelliğidir.

  

rb6

DOKUNSAL ÖĞRENEN KİŞİLER

 Dokunmayı, dokunulmayı sever. Bu, iletişimin ve sevginin dışa yansımasıdır.
Oldukça hareketlidir. Kas belleğine sahip olduğu için ancak yaparak algılayabilir.
Tahta-tebeşir-anlatım tarzı ders işleme sisteminden en az yararlanan onlardır.  

 Öğrenebilmesi için mutlaka ellerini kullanabileceği,

 yaparak yaşayarak öğrenme tekniğinin uygulanması gerekir.

 Sınıf yerine okul bahçesi ve laboratuvarda daha iyi öğrenir.
Dünyayı adeta vücuduyla hisseder ve o dünyayı anlamak için tüm vücudunu kullanır.
Eşyalarının düzensiz ve karışık olmasından hiç rahatsız olmaz.

 Düzen onun için önemsiz bir ayrıntıdır. Evin dışında oynarken tabiatla sarmaş dolaştır. 

 Tertemiz bir kıyafetle evden çıkar. Düğmeleri kopmuş, dizleri yırtılmış,

 toz toprak, çamur ve sırılsıklam ter içinde geri döner. Duygularını konuşmayı sever. 

na2

  ÇOCUKLARIMIZA ARKADAŞLARIMIZADIKKAT EDER ONLARIN NASIL

BİR ZEKAYA SAHIP OLDUKLARINIANLARSAK DAHA SAGLAM VE GÜZEL

 İLİŞKİLER KURA BİLİRİZ HAYATTA BAŞARİLAR SİZİNOLSUN 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

SADATLAR

d.besmele

rb6

IMG_0014IMG_0013 IMG_0012

rb6

IMG_0010IMG_0009IMG_0008

rb6

IMG_0007IMG_0011IMG_0006

rb6

IMG_0005IMG_00043

rb6

IMG_0001IMG_0002IMG rb6

 

 

SADATI KİRAMIN ISIMLERİNİN ARABÇA YAZILİŞİ
HAT AHMET KARAKAŞ ABİMİZE AITTİR
                  http://gavsisanim.spaces.live.com/
Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
          who's online      

Evlilikte Olması Gereken En Önemli 5 Unsur Nedir?

 gul    ALTIN GUMUŞ   gul 

1- Bireysellik

2- Karşılıklı saygı

3- Hoşgörü

4- Sevgi

5- Aynı frekansları yakalamak

  SIM

Bireysellik 

Her insan çok özel ve değerlidir, DNA’sı ve RNA’sı tektir. Her birimiz bir taneyiz. Bizden başka bir tane daha yok. Biriciğiz. Maalesef bu gerçeğin farkında olmamakla birlikte, toplumda genel olarak "Ben hiçim, değersizim" psikolojisi hakim. Aslında her şey ruhsal, fiziksel ve sosyal anlamda kendisine sahip olmak, kendini sevmek gerektiğini bilmekle başlıyor. Birey kendisini bilmediği ve algılayamadığı zaman, başkalarının söylediklerini ilk sıraya alarak kendi önceliklerini ikinci ya da üçüncü sıraya atıyor. Tüm davranış ve kararlarında etkin olan başka şahıslar baş gösteriyor. Kişi kendi benliğini karşı tarafta arayıp sürekli onay sözcüğü bekliyor. Hâlbuki, kişi önce kendine ne kadar saygı duyar ve değer verirse, karşısındakine de o kadar değer verir. Benim gibi diğer bütün insanlar da tek, özel ve değerli diye düşünen bir kişinin karşısındakine de saygısı ve sevgisi artar. Olay önce kendini sevmekten geçiyor. 

   SIM

 

Saygı

  Saygıyı oluşturan iki madde vardır: "değerlilik" ve "yeterlilik" duygusu. ‘Sen değerlisin, önemlisin, kendi kendine yetersin.’ duygusu verilmiş bir çocuğun kendine olan özsaygısı çok barizdir. Çok değerlidir ve kendine saygı duyar. Dolayısıyla, çevresi tarafından da sevilen ve sayılan biri olur.

  SIM

Hoşgörü

er birHimizin geleneksel ve kültürel yapısı çok farklıdır. Buna farklı karakter özelliklerini de eklersek, apayrı dünyalara sahip olduğumuzu görürüz. Her ne özelliğimiz varsa, bize has, bize özeldir. Karşımızdaki insanın da kendine has özellikleri olduğunu görmezden gelir, kendi özelliklerimizi ona giydirmeye kalkarsak iletişimin kopmasına sebep oluruz. Toplumda kadın olsun, erkek olsun hepimizin sıkça yaptığı yanlışlardan biridir bu. Kendi doğrularımızı karşımızdakine bildirme ve kabul ettirme politikası içindeyizdir. Oysaki hoşgörü, evliliğin olmazsa olmazıdır. Karşı tarafa "Bu senin doğrun, bu da benim doğrum." diyebilmeli, kendi özelliklerimizin kabul edilmesini istediğimiz gibi biz de karşımızdakinin özelliklerini olduğu gibi kabul etmeliyiz.  

  SIM

Sevgi

 

Yukarıda sıraladığımız üç ana maddenin iksiridir sevgi. Sevgi bir dokunuştur, bir bakıştır, eşinize bir bardak su ikram ederken "Aşkım içine sevgimi de kattım." diyebilmektir. Sevgi olmadan hiçbir şey olmaz. Birçok kapıyı açan, paylaşımı artıran bir duygudur sevgi. Ama onu beslemek ve canlı tutmak için eylem gerekir, emek gerekir. Sevgideki eylem, ruh beraberliğini beden beraberliğine taşımaktır, bir şeyler paylaşmaktır. Sadece cinselliği yaşamak değil; birliği, beraberliği paylaşmaktır.

   SIM

Aynı frekansta olmak

Sevgiyi, saygıyı ruhlarımızda yaşıyoruz belki ama bunu bir de hareketlerimizle, önceliklerimizle, yaşam tarzımızla, beklentilerimizle, konuşarak ifade etmeliyiz. "Onun benden beklentileri neler? Benim ondan beklentilerim neler?" diye sorgulamalı ve cevapları net olarak belirlemeliyiz.

Bu sorgulamayı yapmakla aynı sistem içine girmiş ve ‘Ben’den çıkıp ‘Biz’i yaşamış oluyoruz. Böylece aynı frekansı yakalamış oluyoruz.

SIM

 evlilik  Öncesi Eşinize Sormanız Gereken 150 Sorudan Birkaçı:

· Evlilikte karşılıklı güven ortamı nasıl oluşturulabilir?
· Evlilikte kadının yeri nedir?
· Kadın ve erkek arasındaki farklılıklar aileye ne kazandırır?
· Annenin ve babanın görevleri nelerdir? İdeal anne-baba nasıl olmalıdır?
· Eşler her şeyi açık bir şekilde paylaşmalı mı? Yoksa sınırlar olmalı mı?
· Sizin için karar verirken duygusallık mı yoksa mantık mı önceliklidir?
· İletişim kurduğunuz kişinin yanlış tutumunu her ortamda eleştirir misiniz?
· Sigara, alkol ya da diğer bağımlılık maddeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?
 · Yemek yemek ve yemek yapmakla aranız nasıl? Daha önce hiç yemek yaptınız mı?
· Sinirlerinizi her ortamda kontrol edebilir misiniz? Fevri cevaplar verir misiniz?
· Kitap, gazete ve dergi gibi gelişimi sağlayan ürünlerle ilgileniyor musunuz?
· Bir yuva kurulacak, birçok ihtiyaç var. Bu ihtiyaçların giderilmesi için neler yapılmalı?
Öncelikler neler olmalı?
· Para sizin için ne ifade ediyor? Güç mü, amaç mı, araç mı?
· "Sen" ve "Ben" kavramlarını yuvada "Biz" boyutuna getirmek için neler yapılabilir?
· Kendinizde hoşlandığınız ve hoşlanmadığınız taraflarınız nelerdir?
· Çalışmaktan zevk alıyor musunuz?
Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
          who's online      

BİR GÜNEŞ BİR SEN BİR DE TERLİKLER

NEBI  NEBI

Bir Güneş’imi, bir babamı, bir de terliğimi bırakmıştım geldiğim yerde.

Bir ilkbahar gününde, güller gibi kokan Medine’de dünyaya gözlerimi açmışım. Doğduğum hastahane, Ravza’nın hemen yanı başında olduğu için, duyduğum ilk koku, Sen’in bahçenin gül kokuları olmuş. Babam gelip de, daha kulağıma ezan okumadan, kulaklarım mescidinin ezan sesiyle şereflenmiş. Kırk günlük olduğumda ilk ziyaretimi de Hâne-i Saadet’ine yapmışım. Hemen hemen yaptığım her ilkte, Sen varsın. Daha konuşmayı öğrenmeden, Sen’i sevmeyi öğrenmişim. İlk adımlarımı Ravza’nın mermerlerinde atmış ve Rabb’imle ilk buluşmamı, ilk secdemi Sen’in mescidinde yapmışım. Evini her ziyaret edişimizde Sen’i görmesek bile, varlığını hisseder, evinden her ayrılışımızda da hüzünlenirdik. Çocuklar evde sıkılınca isterler ki, babaları onları parka, eğlence yerlerine götürsün. Medine’de yaşadığımız sürece, bunları hiç istemedik babamızdan. Canımız sıkılmaz mıydı acaba hiç? Sanırım Medine’deki hiçbir çocuğun canı sıkılmazdı. Çünkü burada hiçbir yerde olmayan Gül Bahçesi ve bahçenin "Biricik Efendisi" vardı. Vaktimizin çoğu, o bahçede geçerdi. Sen’in bahçenin mermerlerine ayakkabıyla basamazdık. Yalın ayak dolaşırdık mermerlerin üstünde. Korkardık belki bahçenin güllerine basmaktan kim bilir. Yazın mermerler ayaklarımızı yakar, bu hoşumuza giderdi. Babama sormuştum bir seferinde:
– Babacığım Medine neden bu kadar sıcak?
– Evlâdım, Medine’de iki Güneş var da ondan.
– Nasıl olur babacığım, Güneş tek değil mi?

Babam gülerek:
– Doğru yavrum, bütün dünyayı ısıtan bir tane Güneş var. Bir de âlemleri aydınlatan ve ısıtan öyle bir Güneş daha var ki; O da (s.a.v.) Medine’de olunca sıcaklık iki kat oluyor.Babamın bu cevabı çok hoşuma gitti. Gerçekten mermerler ayaklarımızı ısıtıyordu; ama Sen’in sıcaklığın içimizi daha çok ısıtıyordu.
Medine’den ayrıldıktan sonra belki ayaklarımız üşümedi; ama içimiz bir türlü ısınmıyor. Çünkü gönlümüzün Güneş’ini orada bırakmıştık. Artık O’nun (s.a.v.) evine, bahçesine gidemiyor, mermerlerinde yalın ayak koşamıyorum. Gerçi ışığın tâ buralarda da bizi aydınlatıyor; ama içimi ısıtması için Ravza’na koşmam lâzım. Bahçende yürürken güzel ezanlar okunurdu, sanki Bilâl-i Habeşi okurdu. Biz de mescide koşar, babamın yanında namaz kılardık. Bazen o an yanımıza usulca bir kedi sokulurdu. Babam: ‘İncitmeyin sakın, onlar Ebû Hüreyre’nin (r.a.) kedileri.’ derdi. Biz de onları severdik. Çarşamba günleri Uhud’a gider, Sen’in çok sevdiğin amcanı ziyaret ederdik. O bizim de amcamızdı. Kardeşlerimle Ayneyn Tepesi’ne çıkar, oradan Uhud’da yatan 70 şehide selâm verirdik. Uhud Dağı’na her baktığımızda, Sen’i orada görür gibi olurduk. Uhud da, Ravza’n gibi gül kokardı. Orası da ayrı bir gül bahçesiydi sanki.

 

İşte benim yedi senem ki; en değerli, en güzel yıllarım, Sen’in Köyünde, Gül Bahçende, savaştığın yerlerde, Sen’inle dopdolu geçti. Sen’i görmesem de, Sen’inle yaşamaya o kadar alışmıştım ki, yanından ayrılırken, sanki bir parçam orada kalmıştı. Buraları bana gurbet oluverdi. Elimde olsa hemen yanına koşar gelirim, ama hep, “Büyüyünce gidersin.” diyorlar. İşte sırf bu yüzden hemen büyümek istiyorum. Yanına gelince büyümüş bile olsam, bahçendeki mermerlerde yalın ayak dolaşacağım. Tâ ki Güneş’im, içimi ısıtıncaya kadar. Hasretinden, gönlüm üşüyor. Belki hasretin herkesin içini yakar; ama beni üşütüyor işte. Çünkü benim ruhum, doğduğumdan beri, sevginle ısınmaya alışmış. Sıcaklığına o kadar muhtacım ki; ne olur sana gelemesem bile, Sen beni hiç bırakma, evimizi şereflendir, ışığınla gecelerimize nur ol, sıcaklığınla bütün zerrelerimizi ısıtıver. Tıpkı Medine’de iken ısıttığın gibi. Benim adım Nebi. Bu ismi bana, Sen’i çok seven biri koymuş. Diğer adım, Muhammed. Bu ismi de Köyünde bıraktığımız babacığım vermiş. Ben de Sen’in gibi babasız büyüyorum. Ama Sen, asla yetimliğimizi hissettirmiyorsun. Medine’den ayrıldığımızdan beri, hep yanıbaşımızdaymışsın gibi hissediyorum. Geceleri korkmadan güvenle uyuyorum. Sen’i tanıdığım ve sevdiğim için Rabb’ime binlerce kez teşekkür ediyorum. Babamı kabre koyarken, ağabeyimin terlikleri onun kabrine düştü ve orada kaldı. Ben o terlikleri çok kıskandım. Çünkü ağabeyimin terliği hep babamla kalacaktı. Babamı son ziyaret edişimde, ben de kimse görmeden terliğimi babamın kabrine gömüverdim. Benimki de babamla kalsın diye.

 

Evet, demiştim ya, bir Güneş’imi, bir babamı, bir de terliklerimi bırakmıştım geride. Babam ve terliğim hep oradaydı, gelemezlerdi. Ama Güneş’im hep yanımdaydı. Yetimlerin Efendisi, yetimlerini hiç ışıksız bırakır mıydı? Dünyanın bir ucuna da gitsek, bizi bırakmayacağını biliyordum. Gözümüz, gönlümüz Sen’inle aydınlanır Efendim! Ruhumuz, içimiz sıcaklığınla ısınır. Rabb’imden hep bana tekrar Sen’in gül bahçenin mermerlerinde yalın ayak koşmayı nasip etmesini diliyorum. Tâ ki aşkınla, sevginle bütün bedenim yanıp kavrulsun. Terliğimi bıraktığım o güzel mekan son durağım olsun.
M. Nebi DOĞANAY (Medine de bir şirkette elektrik teknisyeni olarak çalışan Allah dostu ve peygamber aşığı bir kardeşimiz işin son günü sabah mesaisinde kendisine verilen teknik görevi tamamlayıp ayrılmak üzere iken Resulullah’ın Ravzasında elektrik çarpması sonucu vefat etti ve Cennetül Bakiye defnedildi. Tabii ailesi Türkiye’ye döndü. O zaman 7 yaşında olan oğlu Nebi Doğanay bugün ortaokul ögrencisi. Kompozisyon dersi ödevi olarak bu yazıyı yazmış ve birincilik almıştır.)2005 © Kuts@l Topr@kl@r

 
NEBINEBI

YALANCI DÜNYAYA KONUP GÖÇENLER

 

(@)Yalanci dünyaya konup göçenler(@)

 
Ne söylerler, ne bir haber verirler
Üzerinde türlü otlar bitenler
Ne söylerler, ne bir haber verirler.

 kım

Kiminin basinda biter agaçlar
Kiminin basinda sararir otlar
Kimi masum, kimi güzel yigitler
Ne söylerler, ne bir haber verirler.  

 kım

Topraga gark olmus nazik tenleri
Söylemeden kalmis tatli dilleri
              Gelin duadan unutman bunlari                   

Ne söylerler, ne bir haber verirler.

kım

Kimisi dördünde, kimi besinde
Kimisinin taci yokdur basinda
Kimi alti, kimi yedi yasinda
Ne söylerler, ne bir haber verirler.  

 kım

Kimisi bezirgân, kimisi hoca
Ecel serbetini içmek de güç ya
Kimi ak sakalli, kimi pîr hoca
Ne söylerler, ne bir haber verirler.

kım

Yunus der ki, gör takdirin ileri
Dökülmüsdür kirpikleri kaslari
Baslari ucunda hece taslari
Ne söylerler, ne bir haber verirler.

kım

Yunus Emre

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

  

YOLUMUZ KORKU DEĞİL, SEVGİ YOLUDUR

   flowers_221
   Muhammed Saki Erol
  
   İnsanlarla yakınlık kurup dertlerine ortak olmanın, kalplerdeki soğukluğu ve düşmanlığı yok ettiğini bilmeyenimiz var mı? Yine biliyoruz ki, yüce dinimizin istediği kardeşlik, ancak kalplerin birbirine ısınması ve muhabbetle mümkündür.
   İnsanların birbirine duyduğu sevgi ve samimiyet, bir taraftan onları güzelleştirip olgunlaştırırken, bir taraftan da toplumda nice güzel gelişmelerin anahtarı olur. İnsani bağlar pekişir, toplumun çeşitli kesimleri arasında diyalog kapıları açılır. Sevgi ve samimiyet öylesine güçlü bir barış ve huzur kaynağıdır ki, yaygın olduğu toplumlarda çoğu sıkıntılar kendiliğinden yok olur.
   Sevgiyi bu kadar sihirli yapan şey, onun kalbe inşirah denilen ferahlık ve iç huzurunu getirmesidir. İnşirahtan yoksun bir kalbin, sahibini iyiye, güzele yöneltebileceğini söyleyebilir miyiz? Sertliğiyle, öfkesiyle toplumda çıban gibi duran insanların, aslında inşirahını, iç huzurunu yitirmiş kişiler olduğunu görmek hiç zor değil.
   İnsanların birbirlerinden sevgisini ve saygısını esirgediği toplumlarda, insanî meziyetler aramak boşunadır. Çünkü kardeşlik, yardımlaşma, başkasını kendine tercih etme gibi erdemlerin manevi mimarı ve anahtarı sevgidir. O öyle bir anahtardır ki, nice iyilik ve güzelliklerin kapısını kolayca açar.
   Diğer taraftan sertlik, şiddet ve korkunun hakim olduğu toplumlar büyük huzursuzluk ve çalkantılara gebedir. Nasıl bireylerinin birbirinden korktuğu ve tedirgin olduğu bir aile uzun ömürlü olamazsa, aynı hali yaşayan   devletler ve milletler de kalıcı olamazlar. Tarih incelendiğinde, medeniyet ve kültürler için de durumun farklı olmadığı görülür.

flowers_221

   Gerçekten de insanlar arasında sertlik ve öfke, şiddetli münakaşaların ve çoğu zaman da kavgaların zeminidir. Böyle bir ortamda hayırlı bir sonuç elde edildiği ise görülmemiştir.
   O halde insanlara sevgiyle, şefkatle yaklaşmalı, korkutan ve ürküten tutum ve davranışlardan büyük bir titizlikle sakınmalıdır.
   İnsanlar arası ilişkilerdeki bu kurallar, Yüce Dinimiz’i sözle ve örnekleyerek anlatma çabası için de geçerlidir. Önce Yüce Rabbimiz’in şefkat ve merhametini anlatmak, cennetle müjdelemek ve dinimizin nezih kurallarını mümine yaraşır bir muhabbetle tanıtmak ve sevdirmek esastır.
   Unutmayalım ki, Yaradan’ını seven ve cennetine umut bağlayan her kişi Allah’tan korkar ve cehenneme girme endişesini de taşır. Bu durum, Din-i Mübinimiz’in övdüğü korku ile ümit arasında bulunma halidir. Bu hali yaşayan her müslüman, hem cennette ebedi saadete kavuşmak için ümitlidir ve bu ümidi asla yitirmez; hem de cehenmemden korkarak Allah’ın emir ve yasaklarını uygulamada gerekli titizliği gösterir.
   Bu öyle bir sırdır ki, Yüce Allah’ı sevmek ile O’ndan korkmak birbirine zıt haller gibi gözükse de, Allah’ı seven aynı zamanda O’ndan korkar. Cenab-ı Hak’tan korkan kimseler de şüphesiz O’nu sever. Demek ki bazı hallerde sevgi ve korku birbirini tamamlayan iki unsur olabilmektedir. Bu sebeple müminin korkuları da sevgiye dayalıdır.
 flowers_221
   Bu noktadan hareketle, insanları İslâm’la tanıştırmada esas olan korkutmak değil, müjdelemek ve sevdirmektir. Tarih boyunca Allah dostları, bu peygamberî esasa göre hareket ettikleri için geniş kitlelerin imanla buluşmasını sağladılar. Nice büyük yıkımların ardından, kalplerin yeni bir heyecan ve ümitle dirilmesine vesile oldular. Çünkü kendi kalpleri diri idi. Sevgiyle, muhabbetle dirilmişti.
   Yunus’un “Yaradılanı sevelim Yaradan’dan ötürü.” deyişini bilirsiniz. Bu söz kalbimize, gönlümüze nakşolması gereken bir mana taşır. İnsanları ve hatta bütün yaratılmışları Yüce Yaratıcı’nın hatırına sevmek, asla kaba ve yıkıcı olmamak, olgun müminin halidir. Tarih boyunca müslümanların sömürü ve istila amacıyla savaşmamalarının ve insanları hakikatla buluşturma adına fütuhata girişmelerinin altında da işte bu sevgi yatar. 
   Sevgi, mümin için bir okyanus gibidir. Oradan herkes nasibi kadarını alır. Hüner, daha çok almaya, her an almaya, böylece sevgi hazinesini çoğaltmaya gayret etmektir. Elbette bunu yapabilmek irade ve azim işidir. Çaba ister.  Çünkü varlıklara sevginin temeli muhabbetullah, yani Allah’a olan sevgidir. Şüphesiz, müminler bilgileri ve nasipleri nisbetinde Allah’ı severler.
flowers_221
   İnsanların her vesileyle sevgiden söz ettiği, ama hiçbir devirde görülmediği kadar bundan mahrum kaldığı bu çağda, bizler sevgi bağını sürekli canlı tutmayı, kalplere sevgi tohumları saçmayı en önemli vazifelerimizden biri olarak görmek zorundayız. O tohumlar büyüyüp serpildikçe, bir nur hâlesi olarak hepimizi saracaktır. Saadet Asrı’na ve o kutlu çağın sonraki devirlerdeki yansımalarına baktığımızda, göreceğimiz şey işte o muhabbet hâlesidir.
   Hz. Peygamber A.S.’ın ve O’nun vârisi evliyaullahın rehberliğinde yürüyen herkes, insanlara şefkat ve muhabbetle yaklaşmayı alışkanlık haline getirmekle mükelleftir. Önce bütün müminlere, sonra dünya görüşü ve toplumdaki yeri ne olursa olsun bütün insanlara, kalbindeki engin şefkat ve merhametten bir pay ulaştırmak zorundadır. Bu alışkanlığı bir ömür boyu devam ettirmek önemli bir sorumluluktur.
   Kâmil mümin manevi terbiyeye sahip kişidir. Manevi terbiyenin esası sertlik, kabalık, ürkütücülük olabilir mi? Bu terbiyeye talip olan insan nezaketi, şefkati, merhameti nasıl terk edebilir? İnsanlar arası ilişkilerde mümine nezaketten daha çok yakışan bir hal var mı sizce?
   Evet; korku düşmanlığı, sevgi ise dostluk ve kardeşliği doğurur. Bizler dünyaya düşman kazanmak için değil, dost kazanmak ve kardeşliği pekiştirmek için geldik. Bu hakikat herkes tarafından açıkça bilinmeli ve gereği yapılmalıdır.
   Sevgimizi perdeleyen, muhabbetimizi çoğaltmamıza ve insanlarla paylaşmamıza engel olan kendi korkularımıza gelince; şöyle demişti Üstadım:
   “Korkmayın! Eğer korkmanız gerekiyorsa, yalnız Allah’tan korkun!”
   Başka söze gerek var mı?
   Allah’ın selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
   SEMERKAND KASIM 2000

http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
               

MÜCTEHİT ALİMLERİN NAZARINDA TASAVVUF

   normal1776029j5er
   Dr. Dilaver Selvi
  
   Şu soru hep sorulur: Ashab-ı Kiram ve mezhep imamları zamanında tasavvuf, mürşid, mürid var mıydı? Mezhep imamları hangi tasavvuf koluna mensup idiler? Alimin mürşide ne ihtiyacı olur? Herkese Kur’an ve Sünnet yetmez mi?
  
   Mürşid, mürid tasavvuf gibi kelimeler, Peygamberimiz A.S ve Ashab-ı Kiram zamanında yoktu. Fakat bunlarla anlatılan her şey vardı. O devirde iman, ilim, ihlâs, ibadet, amel, takva, edep, hizmet, mücahede gibi dinin bütün emirlerinin üzerinde aynı derecede duruluyor ve gereği yapılıyordu. Her şeyden önce kalbe önem veriliyordu. Kalp, bütün ibadetlerin ve güzel ahlâkın temeli görülüyordu. Çünkü din bunun için gelmişti.
  
Zamanla Azalan Hassasiyetler
   Ancak, Saadet Asrı’ndan sonra aynı hassasiyet gösterilemedi. Belirli vazifeler yerine getirildi, fakat birçok ilâhî emir ya ihmal ya da terk edildi. İşte ihmal edilen bu vazifelerin başında kalbe ait ilimler, edepler, hal ve ahlâklar geliyordu. Namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi zahirdeki ibadetlere sahip çıkılıyor, fakat yakîn, ihlâs, huşu, huzur, zikir, fikir, sabır, şükür, ilâhî takdire rıza, tevekkül, tefekkür, murakabe gibi kalbe ait ibadet ve ahlâkların üzerinde aynı derecede durulmuyordu. Öyle ki, çokları bunların tarifini ve gereğini dahi bilmiyordu.
   Yine müslümanlar umumiyetle içki, kumar, hırsızlık, faiz, rüşvet, yalan gibi bedenle yapılan günahlardan uzak durmaya çalışıyordu. Fakat çoğunluk, kibir, haset, benlik, gösteriş, gaflet, ölümü unutma, Yüce Allah’tan çok mala ve halka güvenme, dünyayı aşırı sevme, tevbeyi terk, kader ve kazaya itiraz gibi kalple işlenen ve görülmeyen büyük günahlara hiç aldırış etmiyordu.
   İşte gerçek sufiler, kâmil mürşidler, ümmetin içine düştüğü bu boşluğu doldurmaya çalıştılar. Müslümanların zahiri gibi batını da güzelleştirmek ve İslâm’ı ihlâsla, bütünüyle yaşatmak için gayret ettiler. Öncelikle kalbe yöneldiler, nefsin terbiyesi ile meşgul oldular, ilâhî sevgiye ulaşmanın yollarını aradılar. Buna mani olan şeyleri tespit ettiler. Kalple Allah arasına giren engelleri temizlediler. Böylece güzel kulluğun yolunu açtılar.
  
Müminin İç Aleminin İlmi
   Yani tasavvuf, İslâm dininin ihsan kısmıyla ilgili ilimleri ve halleri hedefe aldı. İhsanı bizzat Hz. Rasulullah A.S. Efendimiz tarif buyurmuşlar ve dinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu belirtmişlerdir (Sahih-i Buharî, İman). Hadis-i şerifin tarif buyurduğu ihsan hali, kalbin ihya edilmesi, gafletten uyanması ve manevi kirlerden arınıp Yüce Allah’ı müşahede edecek bir temizliğe ulaşmasıdır. Güzel kulluğun ve kurtuluşun temeli budur. Bunun yolu da manevi terbiyedir.
   İhsan ilmi ve edebi, İslâm tarihinde bir disiplin içinde daha çok tasavvuf mekteplerinde okutuldu. Büyük veliler bu ilimde mütahassıs oldular, zirveye çıktılar. Onu isteyenlere öğrettiler. Herkes nasibi kadar bu ilimden ve ilâhî sevgiden istifade etti. Bu hizmet tarih boyunca böyle yapıldı.
   Allah dostlarının işleri ortada, hizmetleri meydandadır. Veli de, fakih de dinin emrettiği ilimleri ihya için uğraşıyor. Bütün İslâm alimleri bir bütünün parçalarıdır. İslâm aleminde fakihler fıkıh alanında, müfessirler tefsir sahasında, muhaddisler hadis ilimlerinde ve diğer alimler kendi dallarında nasıl büyük hizmetler gördü iseler, sufiler de dinin en önemli ilmi olan ihsan ilmi ve manevi terbiye alanında büyük hizmetler görmüşlerdir. Halen de görüyorlar.
  
Mezhep İmamları ve Tasavvuf
   Gerçek sufilerin yöneldiği kalp ve maneviyat ilminin ne kadar önemli olduğunu bilen alimler, onlardan övgü ile bahsetmişlerdir. Bununla da yetinmeyip, onlardaki ilme ve edebe talip olmuşlardır. Öyle ki, tevazu gösterip halkalarına girmişlerdir. İşte mezhep imamlarımızın bu ilme bakışı:
   İmam Malik Rh.A.:
   “Kim tasavvufun öğrettiği ahlâk ve manevi hal ilmiyle yetinip fıkıh öğrenmezse, dinden çıkacak işler yapar, zındık olur. Kim de fıkıhla yetinir, ahlâk ve manevi halleri öğreten tasavvuf ilmini öğrenmezse büyük günahları işler, fasık olur. Her iki ilmi öğrenen kimse gerçek bir müslüman olur.” (Aliyyu’l-Kâri, Şerhu Ayni’l-İlim)
   Bu manada İmam Şafii Rh.A. bir hikmet pınarı olan şiirinde şöyle der:
   “Hem fakih, hem sufi ol, sakın birisiyle yetinme.
   Bu sana hak için bir nasihattir dostum, incinme.
   Sade fakihin kalbi katı olur, tadamaz takvayı,
   Öbürü de cahil kalır, nasıl yapar ıslahı.” (Muhammed Afif, Divan-ı Şafii)
   İmam Malik Rh.A. der ki:
   “İnsan kendi nefsine hayır veremezse, insanlara da hayır veremez.” (Ebu Nuaym, Hilyetu’l-Evliya)
   Hanefi mezhebinin imamı İmam-ı Azam Rh.A., her iki ilmi bünyesinde toplamış kâmil bir insandı.  İlim ve takvasıyla herkese örnek olmuştu. Devrindeki tasavvuf büyükleri ondan ilim ve feyz almışlardı. Meşhur velilerden Davud et-Taî K.S., ilim ve tasavvuf terbiyesi aldığı hocalarını sayarken İmam-ı Azam’ı zikreder. Hanefi fakihlerinden İbnu Abidin Rh.A., İmam-ı Azam için şu değerlendirmeleri kaydeder;
   “O, bu meydanın yiğitlerindendi. Vera, takva, edep, zikir ve fikirde zirvedeydi. Kendi zamandaki herkes onu ilim gibi takvada da imam görüyorlardı.” (Reddu’l-Muhtar)
  
Sufilerin Yanında Sağlanan Fayda
   Velilerden Davud et-Taî K.S.’yi zühd ve tasavvuf yoluna sevk eden İmam-ı Azam’dır. Davud et-Taî, İmam-ı Azam’ın ilim meclisine devam ederdi. Bir gün İmam Azam Rh.A. kendisine künyesi ile hitap ederek:
   – Ebu Süleyman! Sana yeterince ilim öğrettik, dedi. Davud et-Taî:
   – Bundan sonra ne yapayım? Diye sordu. İmam:
   – Öğrendiğin ilimle amel et, cevabını verdi. (Kuşeyrî, Risale)
   İmam Şafii Rh.A., ilminin ve halinin yüceliğine rağmen sufilerle otururdu. Kendisine:
   – Şunların meclis ve sohbetinden ne fayda gördün? diye sorulunca, İmam şu cevabı verdi:
   – Onların en fazla şu sözlerinden istifade ettim: “Vakit bir kılıçtır. Sen onu kesmezsen, o seni keser. Yani sen vakitten istifade etmezsen, o senin ömründen bir parça kesip atar. Sen nefsini hayırlarla meşgul etmezsen, o seni kötülüklerle meşgul eder.” (Sülemî, Tabakatu’s-Sufiyye)
   Aynı şekilde, İmam Ahmed b. Hanbel Rh.A. de sufî Ebu Hamza el-Bağdadî K.S. ile oturup kalkar, marifet meselelerinde bir zorlukla karşılaştığında, “ya sufi, bu konuda ne diyorsunuz?” diye ona sorardı.
   İmam Ahmed b. Hanbel, önceleri pek tanımadığı için ilgilenmediği hatta bazen tenkit ettiği sufileri yakından tanıyınca, etrafındakileri sufilerle oturmaya teşvik etmeye bağladı. Şöyle derdi: “Onlar bildikleriyle amel ederek bize üstünlük sağladılar.” (Şaranî, Envaru’l-Kudsiyye)
   Yine İmam Ahmed b. Hanbel Rh.A. sık sık Bişr-i Hafi K.S.’nin meclisinde bulunurdu. Tam manası ile ona bağlanmıştı. Bir defasında talebeleri kendisine:
   – Sen hadis ve fıkıh alimi bir müctehitsin, birçok ilimde bir benzerin daha yok. Buna rağmen, niçin böyle hali-ahvali basit bir insanın yanına gidip geliyorsun, bu sana yakışır mı? dediklerinde, İmam:
   – Evet, şu saymış olduğunuz ilimlerin hepsini ben ondan daha iyi bilirim, ama o da yücelerden yüce Allah’ı benden daha iyi tanıyor, diye cevap verdi. (Feridüddin-i Attar, Tezkiratu’l-Evliya)
   İmam Ahmed’in oğlu Abdullah, babasına: “Maruf el-Kerhi’nin yanına hadis almak için mi gidiyorsun?” Diye sorunca, İmam Ahmed b. Hanbel:
   – Hayır, hadis almak için gitmiyorum. Fakat işin başı olan Allah korkusu ve marifetullah ondadır. İstifade etmek için gidiyorum, cevabını verdi. (Ebu talib El-Mekkî, Kûtu’l-Kulub)
   Tabiun’un büyük müctehitlerinden Süfyan es-Sevrî K.S.: “Eğer sufi Ebu Haşim’i tanımasaydım, kalple ilgili halleri ve riyanın inceliklerini bilemezdim.” der. (Sühreverdî, Avarif)
  
‘Onların Yolu En Doğrusu’
   Hüccetü’l-İslâm İmam Gazali Rh.A. de şöyle der:
   “Kesinlikle anladım ki, bütün halleriyle Allah yolunu tutmuş kimseler ancak sufilerdir. Onların tutumları en güzel tutum, yolları en doğru yol ve ahlâkları en temiz ahlâktır. Daha dorusu, bütün akıllıların aklı, tüm hakimlerin hikmeti ve dinin inceliğini kavramış alimlerin bilgisi bir araya gelse ve onların hal ve ahlâklarını daha iyisi ile değiştirmek isteseler, buna güçleri yetmez. Çünkü, gerçek sufiler dini en mükemmel şekliyle yaşamaktadır. Onların zahirî ve batınî bütün hal ve hareketleri peygamberlik nurundan alınmadır. Bilindiği gibi yeryüzünde nübüvvet nurundan başka aydınlanacak başka bir nur da yoktur.”
   “Tasavvuf yolu hakkında ne denebilir ki? Bu yolun ilk şartı manevi temizlik ve kalbi Allah’tan başka bütün şeylerden arındırmaktır. Bu yolun esası, kalbi tamamen Allah’ı zikretmeye adamaktır. Sonu ise O’nun irade ve rızasında fani olmaktır.”
   “Bu öyle bir haldir ki, usulünce yoluna girenler bizzat tadarak öğrenirler. Onu bizzat tadarak, yaşayarak öğrenemeyenler, bu yolu kat etmiş sufilerle sık sık beraber oldukları takdirde, tecrübeyle ve işiterek bu halin varlığına kesin olarak inanır, yaşanan manevi haller sayesinde onu iyice anlarlar, Sufilerle düşüp kalkanlar, onların sohbetlerine katılanlar, onlardan bu imanı ve irfanı elde edebilirler. Çünkü sufiler öyle kimselerdir ki, onlarla oturan şaki (rahmetten mahrum) olmaz.” (el-Munkiz mine’d-Dalâl)
   Sultanu’l-ulema Şeyh İzzuddin b. Abdüsselam Rh.A. de şöyle der: “Ben gerçek İslâm’ı ancak Şeyh Ebu’l-Hasen eş-Şazelî’ye intisaptan sonra anladım.” (Şaranî, Letaifu’l-Minen)
   Son olarak büyük fakih ve arif İmam Şaranî Rh.A.’i dinleyelim:
   “İslâm’ın ilk asırlarında manevi ve kalbî hastalıklar çok az olduğu için, insanlar bir kâmil mürşide ihtiyaç duymuyorlardı. Onlar bildikleri ile amel ediyor, bir bütün olarak takva ve edebi koruyorlardı. O nesil gidip de ortalığı manevi hastalıklar kaplayınca, cahiller bir tarafa, alimler bile amelden geri kaldılar. Bu nedenle bildiği ile amel edebilmesi için, alimlerin bir kâmil mürşide intisapları zaruri oldu.” (Envaru’l-Kudsiyye)
   Bu büyüklerin mezhebine bağlı olan herkesin, onlardaki ilâhî aşk, edep ve tevazuyu örnek alması gerekir. Hak adamı nefsinin değil, hakkın tarafındadır.

http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
          who's online      

                                                                                       

Etiket Bulutu