Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Nisan, 2008

İLİMSİZ NEREYE?

c3138b29f754
Nurullah Toprak
Bir Peygamber ilimsiz ve ilâhi desteksiz yol alamazsa, onun bağlıları cehalet ve
nefsiyle nereye varacaktır.İnsanlığın irşadı için gönderilen Hz. Peygamber’e (A.S.)
 verilen ilk ilâhî emir: “Yaratan Rabbinin ismiyle oku!” (Alak/1) olmuştur. Okumanın
ve okunacak şeylerin bir sonu olmadığı için, Allahu Teâlâ Rasûlüne ayrıca:
 “Rabbim ilmimi artır!” (Tâha/114) diye dua etmesini emretmiştir. Efendimiz de
 (A.S.) bu emre: “Allahım! Bana öğrettiğin şeyle beni faydalandır. Bana faydalı
olanı öğret. İlmimi artır. Her halde Allah’a hamdolsun. Cehennem ehlinin halinden
Allah’a sığınırım.” (Tirmizî, İbnu Mâce) diye niyazda bulunarak karşılık vermiştir.
Kur’an hâfızlarından ve vahiy kâtiblerinden Abdullah b. Mes’ud ise (R.A.) bu âyeti
okudukça: “Allahım! Benim ilmimi, imanımı ve yakînimi artır.” diye dua ederdi.
(Şirbînî)Bir Peygamber ilimsiz ve ilâhi desteksiz yol alamazsa, onun bağlıları cehalet
ve nefsiyle nereye varacaktır.Bütün âlem ve insanlık ilim için yaratılmıştır. Bu ilim,
mârifetullah ilmidir. Yani âlemlerin sahibi Yüce Yaratıcıyı tanıma ve sevme ilmi.
Bütün çeşit ve detayı ile ilimlerin özü ve hedefi budur. İlim esası itibariyle nurdur.
İlim Allah yolunda en güzel kılavuzdur. İlim Allah’ın bir sıfatıdır, onu insana emânet
 etmiştir. Allahu Teâlâ  ilimle bilinir, ilimle sevilir, ilimle övülür. İnsan ilimle dirilir,
kalb ilimle ihya olur, insan hakikatını ilimle bulur. Eşyanın hakikatı ilimle keşfolunur.
İlimsiz ve irfansız Cennet’e girilmez. Allahu Teâlâ Kur’an’da cehaleti ölüm, ilmi hayat
olarak tanıtıyor. O halde bu ölüler sınıfına girmemek gerekir. Kalbi olup da
düşünmeyen, gözü olup da gerçekleri görmeyen, kulağı olup da hakkı işitmeyen
kimselere Allahu Teâlâ insan demiyor. Onların hayvanlardan daha şaşkın olduğunu
belirtiyor. (A’raf/179) Böyle bir şaşkınlıktan Allah’a sığınırız.Allahu Teâlâ bir kula
hayır ulaştırmak isterse onu önce bir ilim halkasına ve edeb meclisine ulaştırır.
 Mârifetullah ve edeb olmadan kimse Allah’ın rıza ve sevgisine ulaşamaz. İlimsiz
ne mürşidlik, ne de müridlik yapılabilir. Huccetü’l-İslâm İmam Gazâli’yi (Rh.A.)
dinleyelim: “İki şey var ki, bütün
yazar, öğretici ve hikmet ehli onları tarif için eser vermiş, bütün semavi kitaplar onları
öğretmek için indirilmiş, bütün peygamberler onları tebliğ ve tatbik için gönderilmiş,
 hatta bütün kainat o iki şey için halkedilmiştir. İşte bu iki cevher, ilim ve ibadettir.
Dünya ve âhiretin yaratılmasından maksad, bu ikisidir. Bir kula, her şartta onlarla
meşgul olması, onlar için yorulması ve ancak onlara bakması gerekir. Bil ki, onların
dışındakı şeyler boştur; hiç bir hayır yoktur.” (Gazâli, Minhâcu’l-Âbidin, 67-68)
Sırf ilim ve ibadetle meşgul olmak, hiç bir dünya işine bakmadan bir kenara çekilip
devamlı ilim ve ibadetle uğraşmak ve bu halde ölüme ulaşmak değildir. Bundan
 maksad; Allah rızasını hedef alıp, uyku ve oyun dahil her işini, ilmin öğrettiği edebe
 göre yaparak ibadete çevirmektir. Bunun için, kulun yapmakta olduğu her işin ilim
 ve edebini öğrenip ölene kadar amele devam etmesi gerekir.
barra199
İlimsiz İbadet: Kuru Bir Zahmet
Huccetü’l-İslâm (Rh.A.) ne güzel söylüyor:
“Ey Hak yolcusu! Sana, emredilen şeyleri yapman ve nehyedilen şeylerden sakınman
için ilim gereklidir. Yoksa, ne olduğunu, ne için ve ne şekilde yapıldığını bilmediğin
 taatları nasıl yerine getireceksin? Yahut, günah olduğunu bilmediğin şeylerden nasıl
 sakınacaksın? Eğer gereken ilmi elde etmezsen, çoğu kez, senelerce taharetini ve
namazlarını ifsat eden bir durumda ibadet edersin de, haberin bile olmaz. Yahut, iman
ve ibadet konularında bir müşkülle karşılaşırsın, fakat onu sorup halledecek bir kimse
 aramazsın. Ayrıca, işin temeli olan kalbî ve batınî ibadetleri de bilmen gerekir. Allah’a
güvenme, işlerini O’na havale etme, rıza, sabır, tevbe, ihlas gibi kalble oluşan diğer
ahlâkların bilinmesi lazımdır. Ayrıca, bu ahlâkların zıddı olan ilâhî takdire kızma, riyâ,
 kibir, uzun emel gibi kötü ahlâklardan sakınmak için onların da bilinmesi gerekir.
Çünkü Allah Teâlâ, Kitâb-ı Hakim’inde namazı ve orucu farz kıldığı gibi, bunları da farz
kılmıştır. Bu durumda senin, sadece namaz ve oruca yönelip bu farzları terketmen
 doğru değildir.Ey irşad yolunun yolcusu! Sen, sana pek bir şey kazandırmayacak
olan nafile namaz ve nafile oruçla meşgul olup dururken, kalpte hasıl olması istenen
 bu farzları terketmekten korkmuyor musun? Çoğu zaman sen, işlenmesi haram
 kılınan ve azabı gerektiren gizli günahları işleyip dururken; bunun yanında mübah
olan yemeyi, içmeyi ve uykuyu terkederek Allah Teâlâ’ya yakınlık sağlamaya
çalışırsın. Aynı şekilde, başına gelen bir musibete feryat ve ilâhi takdire kızgınlık
içinde bulunduğun halde, yakarış ve yalvarma içinde olduğunu zannedersin. Her
 işinde riyâ üzere amel edip dururken, yaptığın işin Allah Teâlâ’ya bir hamd ve
insanları hayra davet olduğunu düşünürsün. Bir taraftan riyâ üzere yaptığın
taatlarla Allah Teâlâ’ya isyan ederken, öbür yandan cezayı gerektirecek işlerden
büyük sevap beklersin. Böylece büyük bir aldanış ve kötü bir gaflet içinde kalırsın.
Vallahi bu durum, ilimsiz ibadet edenler için büyük bir musibettir.
Hiç şüphesiz, kulluğun esası ve Allah Teâlâ’ya ibadetin temeli ilim üzere kuruludur.
İlimsiz taat olmaz. Bunun için ilme öncelik verilmesi gerekir.
” (Gazâli, Minhâcu’l-Âbidin,70-73)
barra199
Mutluluğun Kapısı: İlim
İkinci bin yılın müceddidi İmam Rabbânî (K.S.) teşhisini şöyle koyuyor:
 “Dinimiz, dünya ve ahiretin bütün mutluluğunu garanti etmiştir. Ancak, bunun
gerçekleşmesi için sahih bir imandan sonra herkese şu üç temel vazife düşmek
tedir:  * İlim, * Amel, * İhlâs.
 Bu üç şey tam olarak elde edilmeden dinin hakikati anlaşılamaz ve kul vadedilen
ilâhî lütuflara ulaşamaz. Sûfilerin özel olarak üzerinde durduğu tasavvuf ve hakikat
ilimleri, dinin hizmetçisidir ve bütün seyru sülûk, üçüncü mertebe olan “ihlâs”ın elde
 edilmesi için yapılmaktadır. İhlâs da “rızâ” makamı için gereklidir. Bunların dışındaki
bütün manevi haller, cezbe ve benzeri şeyler asıl maksat olmayıp, ihlas ve rızâ
makamının tahakkuku için bir başlangıç ve hazırlıktır.”
 “Kulu Allah Teâlâ’ya yaklaştıran ameller iki çeşittir:- Farzlar,- Nâfileler.
Esasen farz ibadetlerin yanında nafilelerin pek önemi yoktur. Öyle ki; herhangi bir
zamanda ihlasla bir farzı eda etmek, bin senelik nafile ibadetten daha faziletlidir.
 Manevi haller amellerin neticesidir. Bu ilimler, amellerin sağlam itikad ve ölçüler
içinde yapılmasıyla hasıl olur. Bu da yapacağı ameli hakkıyla bilmeyi gerektirir.
Bunlar yüce dinimizin emrettiği ilimlerdir. Her mükellefin bunları bilmesi gerekir.
” (İmam Rabbânî, Mektûbât, I, 29)
“Bilmiş ol ki, zikrin faydası ve tesiri, yüce dinimizin hükümlerini yerine getirmeye
bağlıdır. Şu hususlara çok dikkat etmek gerekir:

– Farzların ve sünnetlerin edasına,
– Haram ve şüpheli şeylerden kaçınmaya,
– Az veya çok, bütün işlerde âlimlere müracaat edip, onların verdiği fetvaya uygun
 amel etmeye.” (İmam Rabbâni, Mektûbât, I, 190)
 
barra199
Cahilden Dost Olmaz
Büyük veli es-Sülemî (K.S.), Allah’a dost olmak isteyenlere sesleniyor: “Allah
Teâlâ’nın hükümlerini, Hz. Rasûlullah’ın (A.S.) emir ve edeblerini bilmeyenler,
velî ve sûfî olamaz. Zahiri hükümleri iyi bilmeyen kimse, batınî hallerini güzelleşti
remez. Halleri ilme ters düşen birisine, sûfî ismi verilemez.” (Sülemî, Menâ-hicü’l
-Ârifin, 11)Bir başka arif ekliyor: “Biz, işlerini sözlerini ve hallerini Kitab ve Sünnet
terazisinde ölçüp ona göre hareket etmeyeni Allah dostlarından saymayız!” (Câmî,
 Nefahâtü’l-Üns, 185)Hz. Rasûlullah Efendimiz’den (A.S.) ümmetine kalan bir tek
miras var; o da zahiri ve batınıyla din ilmi. Birazcık aklı ve imanı olan kimsenin bu
mirastan azıcık payı bulunmalıdır. Kalbinde iman, halinde edeb ilmi bulunmayan
kimse henüz insanlık makamına adım atmamıştır. Çünkü insan ancak iman ve
edeblehayvanlardan ayrılır. Onlar yoksa, insanı insan yapan ne kalır?Erkek-kadın
 her müslü manın ilmi sevmesi, kitabı tanıması, ilim halkalarına ısınması, ilim için
sabırlı olması gerekir. Önümüze çıkan bütün engeller ve başımıza çöken bunca
felâketler karşısında bile ilim azmi sönmemelidir. Hatta her felâketin içinde dahi
 bir ibret ve hikmet arayarak acıları tatlı bir mârifete dönüştürebiliriz.
Cehalet öyle kötü bir şeydir ki, hiç kimse onu istemez. Bir cahile bile: “Ey cahil
adam!”diye seslenseniz, üzülür, ezilir. İçinden ah eder; “keşke cahil olmasaydım”
der.Cahil kimse kibirlidir, kendisini bilir zanneder, âlim görünce burun büker ve
ilimle uğraşmayı zillet görürse dostlarının yüz karası, düşmanlarının maskarası
olur.İlmin zahmetini çekmelidir. İlim için nefsini ezmeyen kimse, hiç bir zaman
aziz olamaz. Yeni bir günü ya âlim, ya da talebe sıfatıyla beklemeliyiz. Hiç değilse
ilim ehlini sevmeliyiz.Onlara en azından hayır dua desteği vermeliyiz. Eğer
 bunlardan hiçbiri bizde bulunmuyorsa kendimizi ölmüş kabul etmeliyiz.
Bu durumda ne diyelim: İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn.

 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      
 

KUR’AN’A MUHTACIZ

 
  

10rb

 
Mehmed Saki Erol   
   
Yüce Rabbimiz, insanoğlunu yaratılmışların en şereflisi kılmıştır.
Akıl, düşünme, konuşma, faydayı zararlıdan ayırabilme gibi kabili
yetler vermiş, her biri cihandeğer nimetlerle bedeni ve ruhi varlığımızı
donatmıştır. Dünyayı insana beşik kılmış, uçsuz bucaksız kainatı ve
içindekileri insanın emrine, hizmetine sunmuştur. Yeryüzü ve içindeki
 bütün varlıklar insanoğluna itaat ediyor, Toprak, su, hava, hayvanlar,
 bitkiler, ay, güneş, yıldızlar, gece ve gündüz… Her şey Cenab-ı Rabbü’l
-Alemin’in yarattığı gaye istikametinde insanlara hizmet veriyor.
 Rabbimiz nimetlerini bunlarla da bitirmemiş, hayatın karanlık yollarında
yürürken önümüzü aydınlatmak için uyacağımız iman, ibadet ve ahlak
kurallarını da bildirmiştir. Bunca nimetleri bizlere bahşeden Yüce
Mevlamıza nasıl kulluk edeceğimizi, niçin yaratıldığımızı, nerede
ve ne diye bulunduğumuzu, yolculuğumuzun nereye doğru sürüp
gittiğini, bu dünya ötesinde nelerle karşılaşacağımızı, gönderdiği
peygamberleri ve bu peygamberleri aracılığı ile bizlere ulaştırdığı
kitapları vasıtasıyla bildirmiş, öğretmiştir. 
W10bbn314
Bildiğimiz ve iman ettiğimiz gibi, yüce Allah insanlara ilk vahyini,
 ilk peygamber ve ilk insan olan Hz. Adem (A.S.) vasıtasıyla ulaştırmış,
 ilahi vahyin son ve en mükemmel halkasını teşkil eden Kur’an-ı Kerim’i
 alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamberimiz Hz. Muhammed
Mustafa (A.S.) aracılığı ile bizlere iletmiştir.Rabbimizin insanlığa son
mesajı Kur’an-ı Kerim, O’nunla kulları arasındaki kopmaz ilahi bir bağdır.
 Fahr-i Cihan (A.S.) Efendimizin aramızda yaşayan en büyük mucizesidir.
 O hem lafzı ve hem de manası ile bir mucizedir. Rabbimiz onun bu özelliğini
İsra Suresi 88. ayette şöyle bildiriyor: “De ki insanlar ve cinler biribirlerine
yardımcı olarak bu Kur’an’ın bir benzerini ortaya koymak için bir araya
gelseler, andolsun ki yine de benzerini ortaya koyamazlar” İnsanlığın
idrakine sunulmuş nice ilahi kaynaklı ve insan eseri kitaplar var ki,
 hemen hepsi tarihin karanlık sayfaları arasında ya kaybolmuş veya
tahrif edilmiştir. Oysa yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim, Rabbimizin
Hicr Suresi 9. ayetteki “O zikri (Kur’an’ı) biz indirdik ve biz onu
koruyacağız.” fermanınca bozulmaktan, kaybolmaktan bizzat İzzet-i
Celali tarafından korunmuştur. Bu sebepledir ki, 1400 küsür yıldan
beri binbir türlü haksızlıklarla Kur’an’ın irşadının önüne geçil meye
çalışılmış, fakat başarılamamıştır. Bu ilahi himaye hiç bir kitaba nasib
 olmamıştır. Ondört asrı aşkın bir süredir Mukaddes kitabımız K. Kerim
zamanın, tarihin ve çağların zirvesinde bir güneş gibi parlamış, gerçek
 Allah kelamı olduğunu ispatlamış, milyarlarca insanın gönlünü ve
ruhunu aydınlatagelmiştir. Yeryüzünde hiç bir kitap onun sunduğu
hizmeti sunmamıştır. İslam dininin bütün insanlığa sunduğu uhrevi ve
dünyevi değerlerin kaynağı odur. Bu ahkam-ı mübinin insanlar üzerindeki
 ilahi tesirini hiç kimse inkar edememiştir. Onu kabul etmeyenler bile bu
W10bbn314
 gerçeği kabul etmek zorunda kalmışlardır. Habib-i Kibriya (A.S.) Efendimiz
 tek başına İslam’ın tebliğiyle görevlendirildiğinde, hiç bir maddi kuvvete
dayanmıyor, elinde Kur’an-ı Kerim’den başka dayanağı bulunmuyordu.
 O’nun 23 yıl gibi insan hayatında çok kısa sayılan bir süre içindeki göz
kamaştırıcı başarısının sebebini araştıran tarihçiler, bu üstün başarının sırrını
iki sebeple açıklıyor ve diyorlar ki: “Hz. Muhammed (A.S.) önce Kur’an-ı
Kerim gibi bir mucize ile desteklenmişti. Ayrıca O (A.S.) başkalarına
söylediğini, emrettiğini bizzat kendi nefsinde fazlasıyla uygulamış ve yaşamış
 dürüst ve samimi bir kişi idi.” Peygamberini örnek alan müminler de, her
zaman Kur’an’la haşır-neşir oldular, okudular, ezberlediler, manasını
anlamaya çalıştılar. O’nunla ibadet ettiler, onun emir ve yasakları
doğrultusunda hayatlarını düzenleyip, öylece yaşamaya gayret gösterdiler.
İşte Allah’ın Kelamı, bu canlılığı ile insanların kafalarına ve gönüllerine
güçlü bir şekilde yerleşmiş, biribirlerine düşman milletlerden, ırklardan
ve kültürlerden ahenkli bir toplum meydana getirmiştir. O’nun gelişi ile
çöl insanından medeni bir toplum ortaya çıkmış ve tarihin akışı değişmiştir. 
Yine tarih şahittir ki, felsefecilerin nazariyeleri, ahlakçıların asırlardır
süregelen ilmi ve felsefi tecrübeleri küçücük bir insan topluluğunu bile
ahenkli bir toplum haline getirememiş, bir amaç etrafında toplayamamıştır.
W10bbn314
Ve en önemlisi, insanlığa adalet, mutluluk ve huzur adına bir şey verememiştir.
 Yeryüzünün ilahi vahiyle beslenmeyen hiç bir kesimi, güçler dengesiyle
 sağlanan sahte barşın dışında asla huzur da bulamamıştır. Oysa. asırlardır
milyarlarca insan Kur’an’ın cazibe ve aydınlığı ile yollarını bulmuşlar,
O’nun sayesinde ortak gaye etrafında birbirlerine ve Allah’ın bütün
yarattıklarına sevgi ve saygı duymayı öğrenmişlerdir. Müslümanlar,
 Kur’an’ın aydınlığından güç kazandıkça kuvvetli olmuşlar ve neredeyse
dünyanın yarısına hakim olmuşlardır. Bugün, Allah’ın insanlığa bu son
mesajının dikkate alınmadığı günümüz dünyasının karşı karşıya kaldığı
yıkımlar ve vahşet, aklı başında herkesi dehşete düşürmekte, sağlanan
başdöndürücü teknolojik gelişmelerin ve yüksek refah düzeyinin insanlığa
 huzur getiremediği kabul ve itiraf edilmektedir. Yaradılış gayesini
anlayamamış, yeryüzüne ve içindekilere yaratıcısından dolayı sevgi
duymayı öğrenememiş ruhi tatminsizlik içindeki insanlığın elinde zenginlik
ve teknolojinin, nasıl öldürücü bir silaha dönüştüğü her gün yaşanan örneklerle
dehşetle izlenmektedir. Bu durumda biz ahir zaman müslümanları, belki her
 zamankinden daha çok Allah’ın Kitabı’na sarılmalı ve oradaki huzur reçetelerini
yaşayışımızla örneklemeliyiz. Hiç bir olumsuz propagandaya kulak vermeden
Yüce Kur’an’ı daha çok okumalı, ehil müfessirlerin açıklamalarından faydala
narak anlamaya çalışmalıyız. Ve en önemlisi, Peygamber varisi rabbani alimler
etrafında kenetlenerek, birlik-beraberlik içinde hem kendi kurtuluşumuz adına,
 hem de insanlığa canlı örnek olma adına Kur’an ahlakını yaşamalıyız.
   Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun 
    

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 
 

GAVS-I SANI HZ. BUYURDUKI

 
 GAVS-I SANI.HZ. (ksa)
Yüce Allah’in rahmeti çok genistir. O, bu rahmetini kullarina vermek istiyor,
 bunun için ufak bir bahane ariyor. Siz bu rahmete ermek için
bir bahane bulun. Küçük-büyük demeden Allah rizasi için önünüze gelen
hayirli isleri yapin. Önceki büyükler zamaninda söyle bir hadise anlatilir:
Ibn-i Asfur diye birisi vardi.Bu zatin hayirli ameli azdi. Bu zat birgün

bir kusu yakalayip onunla oynayan bir çocuk gördü.Çocuk kusla oynuyor,
oynarken de kusa eziyet ediyordu. Bu zat, Allah rizasi için su kuşu çocu-
ğun elinden kurtarayim diye niyet etti. Biraz para çikardi,çocuga verdi.
Çocuk parayi görünce kusu ona verdi. Ibn-i Asfur da kusu salip azat etti.
Bu zat bir zaman sonra vefat etti. Bunun Allah dostlarindan bir komsusu
vardi. Bu veli bir gün onun kabrine gitti. Ona dua ve istigfar etti.
Sonra gözlerini yumdu, murakebeye girdi. Yüce Allah’tan onun kabirdeki
halinigöstermesini istedi. Yüce Allah onun kabir halini bu veliye gösterdi.
 
Adam evliyalar gibi güzel bir haldeydi. Ona, ” bu halin ne güzel,bu hali
nasil elde ettin,sana ne muamele edildi?” diye sordu.Adam: ” Bu ise ben
 de sasirdim fakat çok memnunum. Bana, sen bizimrizamiz için gücün yetti
 bir kusu azat ettin; biz de seni günahlarindan azatedecegiz, bizim de buna
gücümüz yeter. Sen bizim rizamiz için o çocuguve kusu sevindirdigin gibi,
 biz de seni sevindirecegiz, dendi ve iste bu güzel nimetler bana verildi.” dedi
Sen niyetini Allah için yap, gerisi güzel gelir.Allah kuluna kafidir.”
” Benim Allah’in rizasindan baska bir derdim ve Rasulullah ( a.s)
in sünnetini ihyadan baska bir isim yoktur.”
“Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadiklarla beraber olun.”
ayetini okuyarak basladigi bir sohbetinde buyurdu ki : “Sadiklarla
beraber olan kimse,onlarla birlikte hasretilir. Baksaniza,Ashab-i
Kehf’in köpegi necisül ayn oldugu halde onlarla birlikte bulunmasi
bereketiyle cennete girecektir. Insan ne olursa olsun sadik kullarla
kamil mürsitlerle birlikte bulunmalidir.Zahiren beraber olamayan
kimseler manen (kalb ve hayali ile) onlarla birlikte olmaya çalismalidir.
Gavs hz. leri buyurdu ki : “iki gün hirsizla gezersen üçüncü gün sen de
hirsiz olursun.” Bunun için Rasulullah(a.s) : ” Kisi arkadasinin dini ( hal
ve gidisati) üzeredir.” buyurmustur.
” Baskalarina hizmet etmek isteyenler, kendilerini islah etsin yeter.
Çünkü nefsini islah eden kimse baskalarina fayda verebilir ve güzel
seyleri temsil edebilir.Sadat-i Kiram,nefislerini islah edip güzel ahlaki
elde ettikleri için Allah yolunda insanlara büyük fayda vermislerdir.
En büyük hizmet,güzel ahlakli ve edepli bir insan olmaktir.”
 
 Kalbin gidasi zikirdir.Günahlar ise, seytanin gidasidir.Kalbini diriltmek
ve beslemek isteyen kimse Yüce Allah’in zikrini çok yapmalidir.Günah
 işleyenler,kalplerini zayiflatip seytani kuvvetlendirmis olurlar.Seytani
kuvvetli olanin dini zayif olur.Onun için haramlardan uzak durmalidir.
 Bu dünya bir han gibidir; ahiret yolcusu bütün hazirligini bu handa
yapmalidir.Yolda tedarik görülmez. Zira kervan yola çikmistir. Ölümle
baslayan bir yolculugun geri dönüsü yoktur. Yola çikan kimsenin,hedefine
 ulasmasi için belli bir yol ve usul takip etmesi gerekir.Basi bos ve hedefsiz
yol giden kimsenin hedefine varmasi mümkün degildir. Onun nereye
varacagi da belli olmaz. Allah yolu da böyledir. O yol da Hz. Rasulullah
 (s.a.v) in izinden baska Allah’a giden bir yol ve kapi yoktur. Hz. Rasulullah’
in (s.a.v) hayatini yasamak için de ulu Sadatlara uymak gerekir.
Hz. Peygamber’e (s.a.v) hakkiyla uymanin en güzel yolu,sünnet üzere yasayan
sadatlari takip etmektir. Sadatlar, sünnet-i seniyyeyi kal olarak degil,hal olarak
yasar ve yayarlar. Onlara uymakla iman selameti ile ölmek nasib olur.
 Böylece ebedi ahiret yolculugu iman ile baslamis olur. En büyük saadet te budur.”

Gavs-i Sani Hz. :Insanin kalbi yumruk kadardir.Bunun içinde muhabbetullah

 olmasi lazimdir…Sonra orda yanan isigi göstererek;Su anda isik yaniyor,
etraf aydinlik.Bu isik sönerse etraf karanlik olacak.Ayni anda hem isik hem
 karanlik olmaz.Isik yanarsa aydinlik olur;sönerse karanlik olur.Kalbin durumu
da böyledir.Onun içinde muhabbetullah/Allah sevgisi olmasi lazimdir.
Muhabbetullah yoksa baska seyler vardir.Baska seyler olunca kalbe Allah
 muhabbeti girmez.Allah muhabbetini elde etmek için su dört seye sofi devam
 etmesi gerekir;Mürsidi ziyaret,Mürsid sohbeti,Rabita,Vird…
”Bir insan sabah kalkinca,güzelce abdestini alsa,evinden isine giderken:
”Ya Rabbi!sen Rezzaki Mutlaksin/bütün yarattiklarinin rizkini verirsin.
Biz çalissak da çalismasak da sen bizim rizkimizi verirsin.Lakin rizik için
 çalismayi bize sen emrettin.Biz senin emrine uyup rizkimizi aramaya
 gidiyoruz”diyerek niyet etse ve bu niyetle işe başlasa bütün gün boyunca
 başini secdeden kaldirmayip nafile namaz kilan kimse gibi sevap kaznir.
Insan için bunu yapmak çok kolaydir.Bu sevabi kazanmak için güzel niyet
 etmesi yeterlidir.”
 
”Yüce Allah’i zikre devam ediniz.Zikir çekerken uyanik olunuz.Allah zikrini
 kalbinizin içine yerlestiriniz. Zikir kalbe yerlesince siz istemesenizde kalp
Yüce Allah’i zikreder.Midenizi düsünün;o,siz istemesiniz de kendi isini görür.
Siz uyurken bile işine devam eder.Içine zikir yerleşen kalp de böyledir.”
Ne anne, ne baba, ne arkadaş insana fayda vermesi mümkün değildir. Insana
ancak SADATLARDAN fayda vardir..

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

MAHREMİYET VE TESETTÜR

48413841mi748413841mi7
 
 

   
   Ebubekir Sifil
  
   İnsanı yaratan Allah, dünya ve ahiret selametimiz için koyduğu sınırlara uymamızı bizden talep ediyor.
   Bu çerçevede dinin meşru saymadığı, yani haram işlerden sakınmamızı emrediyor.
   Haram; yani güzel olmayan, yani çirkin olan, yani insanlık onuruyla bağdaşmayan her türlü tutum, davranış…
   Dininin belirlediği ölçülere riayet edip düşük sıfatlardan arınanları ise müjdeliyor.
   Bu müjdeden nasipdar olmak için özenle korunması gereken sınırlardan biri de mahremiyet.
    İffetli ve hayâ sahibi olarak yaşamanın anahtarı mahremiyet.
   Ve müslüman kadının mahremiyetinin tezahürü tesettürdür, yani örtünmedir… 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
   Yüce dinimiz, güzel ahlâkın insanın fıtrî bir özelliği olduğunu vurgular. Yani insan,
 yaradılışından iffetli, namuslu, hayâ sahibidir. Allah’ın verdiğine razıdır, başkalarında olana
göz dikmez. Kendisinde olanı, mahrem alanını da başkalarına göstermez.
   Dinimiz, “haram”, “mahrem”, “avret” gibi kelimelerle ifade edilen hususlara hassasiyetle
 eğilmiş ve bu kavramların anlattığı her ne varsa, onların uluorta sergilenmesini yasaklar.
Hususiliğinin korunmasını ve özenle muhafaza edilmesini emreder.
   İşte bu, en geniş manasıyla örtünme (tesettür) emridir ve “gizlenmek, saklanmak, korunmak,
 açıkta ve ortalık yerde bulunmamak” gibi anlamlara gelen bu emrin muhatabı kadın
-erkek bütün müslümanlardır.
    2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Tesettürü Doğuran İlke Olarak Mahremiyet
   Müslüman, fıtratını yani yaradılış özelliklerini muhafaza ettiği için hayâ sahibidir ve sahip
olduğu bu özellik onu bazı şeyleri başkalarının görmesinden ve dikkatini çekmekten sakındırır.
   Söz gelimi, müslüman için yaşadığı ev, başkalarının serbestçe muttali olmaması gereken
“mahrem” bir ortamdır. Bu sebeple İslâm’da eve “haram” denmiş ve Efendimiz s.a.v.,
 başkalarının evine (mahremiyet bölgesine) izinsiz girmeyi ve başkalarının özel hallerine muttali
olmayı yasaklamıştır. Bunu fiilen kendi özel hayatında da titizlikle uygulayan Efendimiz s.a.v.,
 penceresine boydan boya çift kanatlı perde çektirmiş, kapısını da kalın ahşaptan yaptırmıştır.
   Bu mahremiyete uyma hassasiyetinin, doğal olarak İslâm medeniyetinin ev ve şehir mimarisine
de yansıdığını görürüz. İslâmî mimari, evlerin önünde bulunan ve “hayat” denilen bahçeyi insan
 boyunu aşan yüksek duvarlarla dışarıdan ayırmış, böylece yabancı bakışların bahçe içindeki günlük
 hayata sızması engellenmiştir. 
 Yüce dinimizin öngördüğü bu mahremiyet, sadece evin içiyle dışı arasında cereyan eden bir
hassasiyetin ifadesi değildir. Aziz Kitabımız, aynı ev içinde yaşayanların bile birbirlerinin
mahremiyetine riayet etmeleri, hizmetçilerin ve çocukların, belli vakitlerde ebeveynin odasına
girerken izin istemeleri gerektiğini ifade buyurmuştur: 
“Ey iman edenler! Emriniz altında bulunanlar ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar,
 sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra, yanınıza girecekleri
vakit sizden izin istesinler. Bunlar mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Çocuklarınız ergenlik
 çağına ulaştıklarında, öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi (her geldiklerinde) izin istesinler…”
 (Nur, 58-59) 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Her Yerde Herkes İçin Örtünme
 Kişinin, ev içi ahvalini yabancı gözlerden saklamak için alması gereken tedbirler nasıl birer
“tesettür” ise, toplum içinde mahrem alanımız olan vücudumuzun yabancılara teşhirini önlemek
 için örtünmek de tesettürdür. İslâm alimleri, bir müslümanın vücudunun nerelerini kimlere karşı
ve nasıl örtülü bulundurması gerektiği konusunu, erkeğin erkeğe, erkeğin kadına, kadının kadına
ve kadının erkeğe karşı tesettürü olarak dört başlık halinde ele almışlardır. Bu bakımdan, tesettür
kadın-erkek her müslümanı ilgilendirir. Hiçbir müslüman erkek de tesettürden müstağni değildir. 
Bununla birlikte tesettür konusu daha çok kadının erkeğe karşı tesettürü çerçevesinde yoğunlaşmıştır.
 Tamamen fıtrî, yaratılıştan kaynaklanan sebeplerle kadının tesettürü konusu daha kapsamlı olarak
 ele alınmıştır. İslâm dininin erkekten farklı olarak kadına daha kapsamlı bu örtünme emrinin altında
 yatan temel sebep, insan tabiatında var olan ve dinimizin emir ve yasaklarına uygun olarak
şekilendirilmesi istenen şehevi arzudur. Bu arzu, kontrol altına alınmayıp terbiye edilmediği zaman
birey ve toplumların huzurunu bozacak güçte sonuçlara sebep olmaktadır. İffet, hayâ gibi duyguların
 gelişmesi bu tehlikeyi bertaraf edecek ve bu duygular ancak tesettür ile belirlenen mahremiyet
alanlarında filizlenip gelişebilecektir. Yüce Rabbimiz erkekle kadını farklı yaratmıştır. Fiziksel güç,
 soğukkanlılık, metanet, itidal gibi özellikler genel olarak erkekle birlikte anılırken, kadın zarafet,
 duygusallık, nezaket, şefkat, merhamet gibi özelliklerle donanmıştır. Kadının bu özellikleri ön
plana çıkarıldığında, daha doğrusu “teşhir edildiğinde” haberlerde çokça örneğini gördüğümüz
 türden toplumsal problemler sökün etmekte ve bundan en başta kadınlar olmak üzere bütün
toplum zarar görmektedir. 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
İffet ve Temiz Toplum
 Modern hayat tarzını benimseyen toplumlarda görülen cinsellik temelli suçların, “az gelişmiş”
olarak nitelendirilen toplumlara oranla çok daha fazla olması, yukarıdaki tesbiti doğrulayan
önemli bir şahittir. Hatta ülkemizde bile şehirlerle daha küçük yerleşim birimleri arasında,
 ahlâk zafiyetleri ve kadınların maruz kaldığı çirkin muameleler bakımından büyük farklılıklar
 bulunduğu gözlemlenmektedir.  Bu manzaranın izahını, ahlâkın ve hayâ duygusunun zaafa
uğraması yanında, art niyetli emelleri tahrik eden davranış ve giyim-kuşamlarda aramak
 gerektiğini düşünüyoruz. 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Örtünmenin İçsel Derinliği
 İslâm, insanların sadece dışa yansıyan tavır ve davranışlarını ıslah etmekle kalmaz, aynı
zamanda ve daha öncelikli olarak insanın iç dünyasını, kalbini kötü düşüncelerden ve kötülüğe
 kapı açabilecek düşünce ve duygulardan arındırmayı hedefler. Kadın ve erkeği fıtraten karşı
cinse meyilli olarak yaratan Rabbimiz, insan neslinin devamını bu meyile bağlamış ve fakat
onun kontrolden çıkmaması için de sınırlar koymuştur. Bu sınırları “özgürlüğün kısıtlanması”
olarak görenler, günümüz Batı toplumlarının geneline hakim olan dejenerasyon ve çürümeyi
göz önüne getirmelidir.  Örtünme, müslüman kadın için sadece yabancı bakışlara ve art niyetli
yaklaşımlara karşı bir “korunma aracı” değildir. O, kadınla erkek arasında meydana gelmesi her
an için mümkün ve muhtemel olan meşru olmayan yakınlığı engellemenin de bir aracıdır.
 Bu açıdan bakıldığında, örtünmenin şekli de ortaya çıkar. Kadın-erkek arasındaki cazibeyi,
çekimi, etkilenmeyi engellemeyen örtünmenin de tesettür olmadığı anlaşılır. 
Sözünü ettiğimiz bu yakınlaşmanın önüne geçmek sadece kadının görevi ve sorumluluğu değildir.
 Erkek de kadın kadar sorumludur. “Mümin erkeklere söyle, gözlerini harama dikmesinler,
ırzlarını korusunlar. Çünkü bu daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarından
haberdardır.” “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.
Ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boyun, kulak, baş, kol ve bacak gibi yerlerini) açıp göstermesinler…
(Nur, 30-31) ayetlerinde hem erkeklere, hem kadınlara haramdan sakınmanın emredilmesi, her iki
 cinsin aynı derecede hassasiyet göstermesi gerektiğini ortaya koyar. İffetli ve temiz bir toplum
oluşturmanın tek yolu budur. 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Onlar Tartışmadılar, Uyguladılar
 Tesettür ayetinin inişinden önceki dönemde kadınlar başlarının yarısını örter, başörtüsünün
uçlarını arkadan bağlar, boyun ve gerdan kısımlarını açıkta bırakırlardı. Ayrıca ev ve dışarı
ortamlarında kadınlarla erkekler karışık bir halde bulunurdu. Tesettürü emreden yukarıda
geçen (Nur, 31) ve “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına,
(ihtiyaçları için dışarı çıkacakları zaman) dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle…”
(Ahzab, 59) ayetleri ile hem erkekler, hem kadınlar harama bakmaktan sakındırıldı,
 mahrem olmayan erkeklerin yanında kadınların başörtülerini yakalarının üzerine kadar
 indirerek boyun ve gerdanlarını kapatmaları ve sokağa çıktıklarında da dış elbiselerini
 üzerlerine almaları emir buyuruldu. Yine Nur suresi 31. ayette buyurulduğu gibi,
“…gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar” emriyle,
 kadınların dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümemeleri ihtar edilmiş ve tesettürle
 hedeflenen şeyin yalnızca şeklî bir düzenleme olmadığı ortaya konmuştu. 
 Tesettür emri inzal buyurulup da Efendimiz s.a.v. tarafından tebliğ edildiğinde, erkekler
evlerine gelip eşlerine bu ayeti haber verdiler. Sahabi hanımlar da vakit geçirmeden çarşaf
gibi şeyleri kenarlarından yırtarak başlarını ayette belirtildiği gibi örttüler. O günden sonra
tesettür müslüman kadının ayrılmaz bir parçası olmuş, onun saygınlığını,
 iffet ve izzetini temsil eder olmuştur. 
  2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
İç-Dış Bütünlüğü
 Dünya hayatı ne kadar garip bir seyirle ilerliyor… Geçen bir kaç asırda anlamlı, önemli, şerefli,
 kıymetli ne varsa zihinlerde tam zıddıyla yer değiştirmiş durumda. Bu pervasız değişim günden
güne ahlâkımızın en kıymetli yerine sirayet ediyor. Ahlâkın en eldeğmemiş yeri, elbette kolaylıkla
 nüfuz edilebilecek bir yer değildir. Bu, birinin canı her istediğinde yapabileceği bir şey değil.
 Bu durum için şu örnek verilebilir: Manaya müdahele etmek, onu yıpratmak, onu ifade etmek
 için kullanılan kelimelere zarar vermekle gerçekleşiyor. Dolayısıyla İslâm için önemli bir değer de
zahir, yani görünüştür. Mana ve niyet gibi batınî haller karşısında görünenin/görünüşün bir önemi yok,
demek abestir. İkisinin birbirini doğurduğu ve doğruladığı unutulmamalıdır. Tesettür gibi son derece
ciddi ve ehemmiyetli bir hadiseye “zahiri durumdur” “manadan habersizlerin işidir” gibi cümlele
r kullanarak saldırmaya çalışanlar, kendi durumunda anlamlı bir şey göremeyip kalplerinin temiz
olduğu vehmine sarılanlardır. Nasıl ki, oruç hem zahiren iç organlarımızı temizliyor ve bizi bir
disipline sokuyor, hem de batınen nefsimizi tutarak ruhumuzu temizliyorsa; tesettür de aynı
şekilde hem zahiri hem de batıni olarak bizi örtüyor. Sözün özü, tesettür zahiren her nereyi
örtüyorsa, içimizde de o yerlere mukabil gelen manevi/batıni yerlerimizi örtüyor, oradaki
ayıpları örtüyor ve gizliyor. 
 2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3 
Örtüsüz Çağ
 Günümüzde ise tesettür Allahu Tealâ’nın en çok konuşulan, tartışılan emirlerinden biri
haline gelmiştir. Sebebi ise, insanı hiç düşünmeksizin örtünmeye sevk eden iffet duygusunun
zafiyete uğramış olmasıdır. Bir refleks olarak utanma duygusuna sahip olduğu zaman, insan,
dininin yol göstermesiyle nelerden nasıl sakınacağını bilmiştir. Allah Tealâ’nın çok açık emirlerini
anlamakta zorlanmamıştır. Fakat arzuların erdeme galip olduğu zamanlarda -ki günümüz koşullarını
belirleyen durum budur- emre isyan etmek, kabul etmemek veya arzulara uygun yorumlayarak
tahrif etmek yolu seçilmiştir. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuşlardır: “Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen)
 hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse, onda siyah bir
 leke oluşur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp
ortaya çıkar: Biri cilalı mermer gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar veremez.
 Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü.
 O, hevadan (nefsani arzulardan) kendisine ne içirilmişse, onu (hak veya batıl) bilir.” (Müslim)
   Bu rivayette dikkat çekmek istediğimiz mühim bir nokta var: Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz,
fitneye bulanmış ve böylece kararmış kalbin, kendisine benimsetilmiş değerler dışında başka bir
şeyi kabul etmemesini anlatırken bir kelime kullanıyor: “İçirilmiş” 
 Bu kelimeyi, vücuda alınan bir sıvının çabucak kana karışması ve insanın hücrelerine nüfuz etmesi
olarak anlamak yanlış olmaz. Efendimiz s.a.v. bu kelimeyi kullanmakla, hevadan kaynaklanan değer
yargılarını benimseyen kalbi, bir anlamda şartlanmışlıkla tavsif etmiş olmaktadır. Böyle bir kalbin,
iyiyi kötüden, ma’rufu münkerden ayırt etmesini beklemek zordur. 
 Kalplerin safiyetini yitirmesi sonucunda da hayâsızlık yaygınlaşmıştır ve nâmahremden utanmak
yeni nesiller için anlaşılması zor, garip bir davranış kabul edilmiştir. Aksine giyinik veya çıplak
olarak kendini güzelleştirip mahrem olmayanlara göstermek, teşhir etmek, desteklenen,
rağbet edilen bir davranış olmuştur. Utanma duygusunun ortadan kalktığı bir dünya insanî
olan değerlerini kaybetmektedir. Mahremiyetine sahip çıkmayan insan saygınlığını yitirmekte,
 hayatta kalabilmek için acımasız bir şekilde bencilleşmektedir. Bu durumun ne bireye,
 ne topluma bir faydası olacak ve zulme maruz kalan dünyanın mahvına yol açacaktır. 
 Buna razı olmak, en güzel şekildeki yaratılıştan, hayvanlar gibi, hatta onlardan daha
aşağı olmaya razı olmak demektir. Fakat bu yalnızca insanın rızası olacaktır,
 Cenab-ı Mevlâ’nın değil… Müslümanın gaye edindiği rıza ise insandan değil, Allah’tandır.
 Allah’a teslim olanlar, her çağda ve her şartta yalnızca O’nun rızasına yönelecek,
 mahremiyet sınırlarına riayet ederek korunmaya, fitneden uzak durmaya imkan bulacaklardır.
   
       2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Modern Toplum ve Kadın
 Batılı toplumlar, aile kurumunu toplumun temel yapıtaşı olmaktan çıkarmış ve oluşan boşluğu
 da yuva, kreş, anaokulu gibi kurumlarla doldurmuştur. Ancak kurdukları bu model sağlıklı
sonuçlar vermemiştir. Bu toplumlarda gençlik dönemi en hassas ve en bunalımlı dönem olmuştur. 
Ardından gelen orta yaş dönemi de gençlik döneminden farkı olmayan özellikler sergiler.
 Batılı psikologlar “orta yaş bunalımı” dedikleri bir rahatsızlıkla uğraşıyorlar. 
 Ya yaşlılık dönemi? Belli bir yaşın üstündeki kişilerin artık hayattan zoraki olarak kopartıldığı,
gençlere ayak bağı olmaması için genellikle huzur evlerine hapsedildiği bu modern hayat tarzı
 için ne söylenebilir? Bütün bunlar kadının aslî/fıtrî fonksiyonundan uzaklaştırılmasının,
yani aile kurumunun işlevsiz hale dönüştürülmesinin sonucu olarak görülmelidir. 
 Bu söylediklerimize bir de bu toplumlarda evinden koparılmış kadınların yaşadığı çok
yönlü problemleri eklemeliyiz elbette. Merhametten, şefkatten, sevgi ve saygıdan eser
taşımayan modern hayat tarzının en acımasız yüzüyle tek başına karşılaşmak durumunda
bulunan kadın için, ayakta kalabilmenin iki yolu var: Ya büyük bir değişim gösterip kadınlık
fıtratını büyük ölçüde kaybecek ya da her türlü istismar ve kullanılmayı kabullenecek.
Üçüncü şık ise büyük bir bunalım… Meseleye örtünme-açılma bağlamında baktığımızda ise
 karşımıza şu manzara çıkıyor: Batılı/Batılılaşmış kadın, özgürleşmek adına üzerindeki örtüleri
öyle bir fırlatıp atmıştır ki, günlük hayatta erkeklerin bile açmadığı (hatta açmaktan utandığı)
yerlerini bile açıkta bırakmıştır. Açılmadaki bu kararlılığı sebebiyle, giyindiği zaman bile vücudunu
belli edecek elbiseleri tercihte ısrar, Batılı/Batılılaşmış kadının karakteri haline gelmiştir. 
İlginçtir ki, sonuçta bu özgürlüğün ceremesini en acı biçimde çeken de yine kadındır. 
Bu gerçeği iki çarpıcı örnekle açıklayalım:  isveç bir refah devleti. Vatandaşlarını koruyan yasaları,
 kadın hakları konusundaki öncü tavırları ile diğer Avrupa ülkeleri arasında da sivrilen bir ülke.
 Parlamentosunun ve bakanlar kurulunun yarıya yakını kadın. Kadın-erkek eşitliğini gözetmek
amacı ile kurulan özel bir daire, görevli bir hakem (ombudsman) bile var. 
Ama bu ülkede yine de yeterince korunamayan, ezilen, dövülen, öldürülen kadınlar, genç kızlar var.
 İstatistiklere göre, her 10 dakikada bir kadın fiziksel şiddet ile karşı karşıya kalıyor ve her yıl 52 kadın
 fiziksel şiddetin sebep olduğu ağır yaralanmalar sonucu hayatını kaybediyor. İsveçli kadınların
yüzde 40’ı kadınlara yönelik şiddetin kurbanı. İsveç nüfusunun yalnızca 8 milyon olduğu göz önüne alınırsa,
 kadınlara yönelik şiddetin İsveç’te büyük bir sorun olduğunu görmek hiç de zor değil. 
İsveç’te cinsel suçlar nedeniyle polise yapılan ihbarların sayısı 2001 yılında 9162. Aynı suçtan
1975 yılında 2875 ihbar yapılmıştı. Yani “modern dünya”da 25 yılda suç oranında artış yüzde 200. 
Norveç’te de durum aynı. Zengin bir ülke. Demir madenleri, petrolleri var.
Bazı petrol bölgelerini kullanmıyorlar, onları gelecek kuşaklara bırakmışlar.
Yani kimsenin iş-aş derdi yok. Sağlık sorunu yok. “Eh bu ülkede herkes mutlu ve müreffeh”
diyorsanız yanıldınız. En çok intiharlar Norveç’te. Kadınların en çok dövüldüğü ülke Norveç.
 En çok alkoliğin olduğu ülke de Norveç. Yani varlık içinde yokluk çeken Norveç’te cinsel suçlar,
 tacizler de üst düzeyde.  Neden acaba? siz bir düşünün selametle

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

  

 

O’NUN YOLUNDA İLK ADIM KENDİNİ BİLMEK, SONRA BİRLİK OLMAKTIR

  y1p_-3chavxcoKusuQMv0yKN4ZRlLqEmzFJMjBK6pByNXoMZ3ETjqNcItwC_60zEESf1UmXh8l6Jm0besmeley1p_-3chavxcoKusuQMv0yKN4ZRlLqEmzFJMjBK6pByNXoMZ3ETjqNcItwC_60zEESf1UmXh8l6Jm0
 M. Saki Erol

İnsanoğlunun, Allah’ın halifesi sıfatıyla mukaddes emaneti taşıma çerçevesinde asli ve

 değişmez gayesi, Hakk’a marifet kesbetmek, ibadet ve itaat etmek; kısaca kul olmaktır. 
Alemler bu yüce gayenin gereği olarak insanın emrine musahhar kılınmıştır.
 Ademoğlunun şerefinin muhafazası da, bu gayeye bağlı kalıp ısrar etmesine bağlıdır. 
Mevlâmız bir kudsi hadiste, “ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim” buyurmuştur.
Allahu Tealâ’yı bilmenin yolu ise, nefsin bilinmesinden, tanınmasından geçer.
Kulluğun zirvesi, nefsin tezkiyesi, Rabbi ile insan arasındaki bütün engellerin ve
perdelerin kalkmasıdır. İnsanoğlu ister inansın ister inanmasın, bütün bir hayatı bu
ana gaye sayesinde anlam kazanır. İnanan, kulluk yolunu benimseyen kişi, takdim
edilen plân-programa uyarak, gitgide mesafeyi kısaltır, yönünü zirveye doğru çevirir. 
İnandıktan sonra, kulluğun reçetesi olan ibadete yönelmek zaruridir. İbadetin de son
durağı veya en mükemmel şekli zikirdir. Daha doğrusu zikir, ibadetin özü, mayasıdır. 

x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                   

İnsanoğlu, binbir düşünceyi, çelişkileri içinde barındırdığından, bazen ruh aleminde

fırtınalar eser, bazen durgun bir okyanus olur.  Kişi, inandığı hakikatler doğrultusunda
 aklını doyursa,tatmin etse bile, ruhundaki boşluğu dolduramayacaktır. Zira ruhun
doyması sadece aklen değil,kalben de doymayı gerektirir.  Kalbler ise “ancak Allah’ın
zikriyle itminan bulur” (Raad, 28).Yani ancak Rabbi’nin zikriyle tatmin olur.
 Zikir kulu Mevlâ’sına yaklaştırır. Kulu yaratan,onun kalbini kendisini zikretmekle
 mutmain olacak şekilde yaratmıştır. Kalp nazaragâh-ı ilâhidir. 
İnsanın kendisini bilmesi, gayesini, yani “Rabbi’ni bilmesi” yolunda bir anahtar ve
ilk adım hükmündedir. Çünkü Rabbül Alemin’in bütün sanat ve kudretinin incelikleri
insanda mevcuttur. Bu sanatı ve incelikleri tanıyan, sanatkârın vasıflarındaki
 mükemmelliği, harikulâdeliği anlar ve gizleyemez.
 
x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                    
 Zikir, müstakil bir ibadet olması yanında bütün ibadetlerin de özüdür. Zikrin genel
 manası Allah’ı hatırlamak, O’nu dil, kalp ve azalarla anmak, şanına layık biçimde
O’nu yüceltmektir. Evet; Allahu Tealâ kalblere nazar eder, oraya bakar. Zengin-fakir,
güzel-çirkin herhangi bir ayrım  bu gerçeği değiştirmez. Zira Mevlâ’ya yakınlık için
çalışan, beden değil kalptir. Rabbimiz’in kalbimize rahmetiyle nazar etmesi için bizim
O’nu zikretmemiz gerekir. O, bir ayet-i celilede şöyle buyurur: “Siz beni zikredin ki,
 ben de sizi zikredeyim.” (Bakara, 152)
 Rabbi’nin kalbine nazara ettiği kişi, O’na dost olmak için sağlam bir adım atmış olur.
Allah’a dost olana ise dünya düşman olsa bir zarar veremez. 
 Kişinin Rabbi’ne ulaşması, mutluluğun da zirvesidir. Zirveye ulaşmada en büyük
engel ise kişinin nefsidir. Allah’a ulaşmak için sermayemiz olan kalbimiz, kirletilmiş
günah ve isyanlarla karartılmış bir cevherdir. Ne zaman kirler temizlenir, cevher
 ortaya çıkarsa, o zaman kalp ilâhi hakikatlere ayna olmaya, böylece Lâtife’ler
asli vatanlarına dönüşe başlarlar. Beden ülkemizde nefs-i hayvanî ile ruh-i insanî
arasında devamlı bir mücadele vardır. Ruhu ve kalbi nefis düşmanının karşısında
askersiz ve silahsız bırakmamak gerekir. İşte zikir, nefs düşmanına karşı ruhun
 askerlerinin silahıdır, hasta kalplere devadır. Madem ki kalplerimiz hasta,
öyleyse hemen ilaca sarılmamız, yani zikir ehli olmamız gerekir. 
x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                    
 Zikir, imanı kalbe indirmenin; hakka’l-yakîn imanı elde etmenin yoludur.
Aksi taktirde hakiki imanı elde etmek mümkün olmaz. İbadet ve taatle arzulanan
 gayeye, şüphesiz ki ferdi gayret ve çaba ile erişilebilir. Fakat unutulmamalıdır ki,
bu gayeye ulaşmada yardımcı unsurlara ihtiyaç vardır.
 Kişinin kendisine tarif edilen virdlerini her gün yapmasının yanında cemaatle
 birlikte olması, ulvi gayesi bakımından kaçınılmaz bir unsurdur. Dikkat edilirse,
Müberra Dinimiz, çok önemli hikmetlere mebni olarak birçok ibadetin cemaat
halinde icra edilmesini emreder. Böylece fert ve toplum dengesinin en mükemmel
şekilde gerçekleşmesini hedefler. 
Mücella Dinimiz’in cemaate, birlik-beraberliğe, bütünlüğe verdiği önemin, feyz,
aşk, vecd, huşu ortamı olan zikir ibadetinde de ifade bulduğunu görürüz.
 Rasul-i Kibriya s.a.v. Efendimiz, “hiç bir cemaat yoktur ki, Allah’ı zikre otursun
da,rahmet onları bürümesin; üzerlerine sekinet inmesin ve Allah onları katındaki
 melekler yanında anmasın” buyuruyor.
x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                   
Diğer taraftan, insanoğlunun hem fıtrî bir meyli, hem de hayatî bir zarureti olan t
oplum olarak yaşamanın, nimetleriyle birlikte yükümlülükleri de vardır.
 Bunların bilinmesi, gereğinin de yapılması gerekir.
 Haklar ve hudutlar iyi belirlenmelidir. Aksi takdirde toplum içinde hayat çekilmez
 bir çile halini alır. Toplumlar tıpkı bir bina gibidir.Fertler o binanın taşları,
birbirini tamamlayan unsurlarıdır. Bir binanın temelleri ne kadar sağlamsa,
 o binanın geleceğinin
 de o derece sağlam olacağı unutulmamalıdır. O halde cemaatlerin tutum ve
davranışlarını ilâhi ve nebevî ölçüler belirlemelidir. Nefsaniyetin kendine yer
bulduğu ölçüde cemaat bünyesinin zayıflayacağı gözden kaçırılmamalıdır.
   İslâm’ın toplum içinde kargaşayı önlemeye matuf mühim tedbirlerinden biri,
 cemiyetin fertlerini birlik ve beraberlik içinde olmaya ısrarla teşvik etmesidir.
 Bir başka deyişle cemaatleşmeye; ibadetlerde ve bilhassa namazda teşkil edilen
 cemaatten ziyade, genel manada müslümanlar içindeki birlik ve beraberliğe
 önem verir. Müşterek inanç ve ortak değerlere sahip olmaktan kaynaklanan,
 karşılıklı sevgi ve saygıdan beslenen, kuvvetlenen birliğe, kaynaşmaya büyük
önem verir. Mevlâmız, bu birliğin hep birlikte Allah’ın ipine sarılmakla hasıl
olacağını haber verir: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp
 dağılmayın.” (Âl-i İmran, 103)  İşte ayet ve hadisler cemaate böylesine davet
ederken, diğer taraftan da nifak ve ihtilaf çıkaranları lanetlemiştir:
x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                   
“Kim cemaatten ayrılır ve o halde ölürse cahiliye ölümü ile ölür.” 
Burası iyice bilinmelidir ki, toplumda vukua gelecek bir çatlama, kopukluk,
 sonra kapanması mümkün olmayacak yaralar açabilir. Mücella Dinimizin ihtilaf,
 nifak, fitne, fesat gibi türlü tabirlerle ifade edip, şiddetle yasakladığı şey işte budur. 
 Özellikle taassup ve tefrika… Bir arada muhabbetle yaşamanın, apaydınlık ufuklara
omuz omuza yürümenin iki büyük düşmanı… Bu iki düşmanın tuzağına düşürecek her
türlü davranıştan kaçınmak hepimizin vazifesidir.
   Allah’ın selamı, rahmeti üzerinize olsun.
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

MÜMİN NE ZULMEDER, NE ZULME GÖZ YUMAR

Roses_+(26)y1pqXvodTkI_OpjdPrmOkJlg6EuVnubpT2XD-dwiRZyvvNOE_4KdnnP0Ee9NxrvM_oBLL6lJcMxNlwRoses_+(26)

   Mübarek Erol
Tevhid esasına dayalı mübarek dinimiz İslâm, yaradılana merhamet ve Yaratıcı’ya

itaat olarak özetlenebilecek yapısıyla, hem hak ve adalet ölçüleri içerisinde huzurlu
bir hayat kurmayı, hem de kişinin Rabbinin rızasını kazanarak ebedi saadeti elde
etmesini sağlamayı amaçlamıştır. Bu mücellâ dinimizin eşsiz örnek ve önderi,
 Hz. Peygamber s.a.v.’in en bariz özelliği rahmet peygamberi oluşudur.
 Taif yolculuğunda kendisine yapılan onca işkence ve hakaretlere rağmen,
rahmet, sevgi ve barışta zirve olduğunu göstermiş, ellerini kaldırarak şöyle
yalvarmıştır: “Allahım, Taif halkını helâk etme.”  O rahmet peygamberi,
etrafındaki insanlara hiçbir zaman sevgisizlik göstermemiş, çocukları sevmiş,
 yaşlılara, hatta hayvanlara dahi merhamet etmiştir. Susuzluktan ölmek üzere
olan hayvana su verenin cenneti kazandığını, bir kediye haksızlık edenin de
 neredeyse cehenneme gidebileceğini haber vermiştir. “Yaratılanı Yaradan’ın
hatırına seven” o yüce insan, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar gaddar bir
 güruhtan, herşeyini din kardeşine feda edebilen bir sevgi toplumu meydana getirmiştir.
Romantic
 O, savaşta bile haddi aşmamayı, kimseye zulmetmemeyi, çocuklara, yaşlılara,
 kadınlara asla dokunmamayı, düşmana ait dahi olsa hayvanları telef etmemeyi,
ağaçları kesmemeyi emreden Rahmet Peygamberi’dir. O’nun harpleri bir imha
etmeyi değil, ihya etme gayesini taşırdı. O, savaşı bile rahmete dönüştüren bir
 Allah elçisiydi. Dinimizin başta söylediğimiz iki ana gayesini gerçekleştirmenin
birbirinden kopmaz iki yolu vardır. Biri Rabbülalemin’e iman ve sadece O’na
İbadet etmek, diğeri de O’nun bütün yarattıklarına iyi davranmaktır. İslâm,
 Allah’a itaat ve ibadetin yanında bütün yaratıklara, özellikle en şerefli mahluk
 olan insana şefkat ve merhamet göstermeyi bir esas olarak kabul etmiştir.
Bunun içindir ki bu dini tebliğ etmek üzere gönderilen son Peygamber s.a.v.’i
ilk tanıyan ve etrafında ilk toplananların çoğunluğu, hakları ellerinden alınmış,
 toplum içinde hor ve hakir görülmüş insanlardır. Bunlar İslâm’ın insanlar arasında
 ayrım yapmadığını görünce hemen kabul edip müslüman olmuşlardır.
Romantic
 İnsanlar cemaat, toplum halinde yaşamak zorundadırlar. Çünkü ihtiyaçlarını
 aralarındaki iş ve meslek bölümleriyle karşılarlar. Durum böyle olunca birbirlerine
 karşı birtakım hak ve vazifeleri olacaktır. Birisinin diğerini haklarından mahrum
bırakmasına Rabbimiz asla razı olmaz. Bunun gibi vazifelerini de tam olarak
yapmaları istenir. Gerçek sosyal huzur, toplumdaki fertlerin hak ve görevlerini
bilip yerine getirmeleriyle sağlanır. Hak ve vazifeler gözetilmezse zulmün, toplumu
etkisi altına alması kaçınılmaz olur. Toplumu oluşturan insanlar, adaletin
sağlanmasında, kötülüklerin engellenmesinde de birbirlerine yardımcı olmalıdırlar.
 Bu yardımlaşma hem bu konudaki dini vazifeyi yerine getirmek ve hem de haksızlığın,
kötülüğün, zulmün bulunmadığı huzurlu bir toplumun rahatına ermek için gereklidir.
Rabbimiz insanların birbirine zulüm ve haksızlık etmemelerini, karşılıklı hak ve
vazifelerine dikkat etmelerini emir buyurur.
Romantic
Bu konudaki itaatsizlik kul hakkına da sebeb olacağından, taşıdığı önem daha da
fazladır. Bir toplumda haksızlık, zulüm yaşarsa oradaki insanların hepsi bundan
az veya çok etkilenir. Zulmün iki kök anlamı bulunur. Birincisi,
 nurun yokluğudur ki,“zulmet” kelimesiyle ifade edilen karanlıklar manasına
gelen “zulûmat” kelimesiyle cehalet, şirk ve fasıklık ifade edilir. Diğeri ise bir
şeyi kendine ait olmayan yere koymak, fazlalık veya eksiklik yapmak, konulan
sınırı aşmak anlamını da taşır ki, bu manada günaha da zulüm denilmiştir.
 İnanç alanındaki sapmalar, insanla Rabbi arasındaki zulüm olduğu gibi, amelî
sahadaki sapmalar da Allah’ın hukukuna bir tecavüz olduğundan, büyük ve küçük
 günahlar için de zulüm kavramı kullanılır. İnsanları Rabbine kulluktan, O’nun
 emirlerini yerine getirmekten engellemek ve Rabbülalemin’e yöneldiklerinde
 onlara karşı çıkmak, korkunç bir fitne ve insanların hissiyatını yaralayan,
 kişiliklerini hedef alan bir zulümdür. 
Romantic
 Zulmün çeşitlerinden biri de insanın kendi nefsine yaptığı zulümdür.
İnsan, yaradılışına aykırı davrandığında, insanî sorumluluklarını,
 Allah’a karşı yükümlülüklerini yerine getirmediğinde, böylece dünya
ve ahiretini mahvederek kendisine eziyet etmekte ve zalim olmaktadır.
Adalet ve zulüm kavramlarının ahlâkî değerler arasında ayrıcalıklı bir
yeri vardır ki, bu da her zaman adaletin iyiliğe, zulmün de kötülüğe karşılık
 gelmesindendir. Diğer ahlâkî kavramlar böyle değildir. Onlar her ne kadar
 yalın olarak iyiye veya kötüye işaret etseler de iyilik ve kötülük vasfını
 her zaman ve farklı konumlarda koruyamaz. Mesela yalan söylemek yalın
 olarak kötüdür; ancak bir haksızlığı gidermek, bir zulmü önlemek şartıyla
kötülük vasfı kalkar. Bunun gibi yarar ve zarar kavramları da her zaman
 tek başına davranışa ahlâkî bir vasıf kazandırmaz. Zulüm yoluyla bir
 kimseye veya bir topluma yarar sağlanamaz. Burada yarar ve zarar birdir.
Suçtur, günahtır, kötüdür. Bir ülkenin kendi menfaati için de olsa yapılanlar
haksızlık ve zulüm olduğunda insanlık dışıdır. Yüksek idealler ve yüce
 gayelere ulaşmak için basamak da oluştursa, zulüm her zaman ve
her yerde “kötü” bir fiildir.
Romantic
 Zulme karşı durulmadıkça sevgi ve merhamet elde edilemez. Sevgi
üzerinde durulduğu kadar zulme karşı koymak, zalimlere karşı
 yardımlaşmak da titizlikle vurgulanmadıkça, yüreklerdeki sevgi ve
 merhameti muhafaza etmek mümkün değildir. Mukaddes kitabımız
Kur’an-ı Kerim’de, müjdeyle birlikte uyarının bulunmasının sebebi,
 sevginin kurtarıcılığına inancın sonucu ahiretinden emin olunca,
 insanın zulme sapabilme ihitmaline karşı bir önlemdir.
 Zulme sapmış birinin yüreği ise artık merhamet, iyilik ve güzellik
hislerini duymaz hale gelmiştir.İnsanoğlu fıtratı itibarıyla sadece seven
değil aynı zamanda içinde bencillik, öfke, hırs, şiddet gibi içgüdüler
 taşıyan bir varlıktır. Yalnızca sevmek yüceltildiğinde, sevgisine
bencillik ve riya bulaşacaktır. Bencillik ise zulmün harekete geçme
noktasıdır. Ancak bencillik ve bunun sonucu olan zulümden
uzaklaşıldığında iyilik hisleri, merhamet ve ahlâkî faziletler sinelerde
doğmaya başlayabilir.
 Romantic
 İnançlı ve erdemli toplumlarda zulmün her çeşidi kınanmış zulme
ve zalime fırsat verilmemiştir. Peygamber buyruğunu hayatları boyunca
rehber edinen nice yürekli alim, salih, Allah dostu, fazilet erbabı kişiler
 gaddar ve zalimlerin karşısında yılmadan, korkmadan hak ve hakikati
 savunmuşlar, toplumu zalimlerin tasallutundan korumak için destanlaşan
fedakârlıklar yapmışlardır. Milletlerin refahı, huzur ve mutluluğu ancak
adaletle mümkündür. Ancak adaletin hüküm sürdüğü ortamlarda insanların
 din ve namusu, can ve mal güvenliğinden söz edilebilir. Ancak zulümden
arınmış ortamlarda insan, ilmî, aklî, siyasi, iktisadi, ruhi, bedeni bütün
kabiliyetlerini geliştirme imkanı bulur; üstün bir medeniyetin tesisi için
 bütün sahalarda hizmet yarışı içine girebilir.
 Romantic
 Peygamberlerin ve onlarla beraber gönderilen kitapların, ilâhi ahkâmın
gönderiliş gayesi de zulmü yok edip adaleti ikame etmek ve insanları
sadece Rabbülalemin’e kulluk yapmak şuuruna ulaştırmaktır.
 İnsanlık tarihinde tesis edilmiş üstün ve gerçek medeniyetlerin
temelinde sahih bir imanın, gerçek bir adaletin, muazzam bir tedrisatın
 ve bunun neticesi olarak şahsiyetli, yetişmiş kişilerin varlığını görmekteyiz
. Asırlardır insanlık semasını aydınlatan İslâm medeniyeti bu gerçeğin en
belirgin misalini teşkil eder. Çünkü bu medeniyetin beslendiği kaynak
Kur’an ve Sünnet’tir. Bu iki kaynak insanlığa Yaratıcısından ve O’nun
Yüce Elçisi’nden diriltici mesajlar sunar. Bütün insanlığın kurtuluşu ve
 insanca yaşaması için en doğru, en sağlam ve her zaman uygulanabilir
 hükümler bırakmış, adaleti emredip, zulmü yasaklamıştır. Zulüm men
olunduğu gibi zulme yardımcı olmak da yasaklanmıştır.
Romantic
 Birer müslüman olarak mümin kardeşlerimize karşı olan sorumluluklarımız
çok fazladır. Bunların başında maddi ve manevi yardım yapmak,
tüm dertleriyle ilgilenmek gerekir. “MüsIümanların derdini dert edinmeyen
onlardan değildir” hadis-i şerifi bu prensibi net olarak açıklamıştır. Mümin,
 bir bela, musibet veya zulme uğradığı zaman yardımına koşulmalıdır.
 Çünkü kardeşlik bunu gerektirir. Müslümanın zulmetmekten uzak durması
ne kadar önemle vurgulanmışsa, zulme uğrayana da o derece yardım etmesi
önemle belirtilmiştir. Zira zalimin zulmüne rıza göstermek, kötü fiiline mani
olmamak o ameli ortak yapmak demektir.
 Mücella dinimiz İslâm’da yalnızca müminlere zulmetmek değil, doğrudan
zulmün kendisi yasaklanmıştır. Çoğu dinlerin ve ideolojilerin aksine İslâm’a
 inanmak, İslâm’a inanmayanlara baskı, zulüm ve işkencede bulunma hakkını
 vermez. Rabbimiz, bizleri zulmün her çeşidini yapmaktan ve yapılmaktan
 muhafaza buyursun.
Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      
 

GERÇEK ADALET İSLAMDADIR

 y1p-LphkRv2f1PuDyosTA3648VehMenIeOOJsWMjXWvNgbTExaOw-FoX9N5Sl4Vov_N6qrSf7AVaMQ  
   M.Saki Erol
  
   Şerefli dinimiz İslâm, insanı mükemmelleştirme hedefinin yanı sıra, toplum düzenini mükemmelleştirmeyi de hedef alır. Huzur ve barışın hakim olduğu bir toplum yapısı içinde,
 insan olma şuuruna ermiş fertlerin yaşadığı bir dünya kurmayı gaye edinir.
 Bu açıdan İslâm, evrensel bir insanlık davasıdır ve bütün insanlığa ırk,
 cins ve kabile taassubundan tamamen uzak idealler sunar. Bu davada yegane bağ
Yaratıcı’ya kul olma bağıdır. Kavmiyet bağının ve her tür taassubun yerini,
 insanın varoluş gayesini gerçekleştirmeye yönelik inançlar bütünü almıştır.
   Bu hedefe giden yolda İslâm, toplumların ve çeşitli insan gruplarının birliğini
sağlayan prensipler getirmiştir. Bir taraftan fertlerin ve milletlerin güvenliklerini
garanti altına alırken; insanlar arası ilişkilerde de tam bir güven ortamı oluşturmak
için verilen sözleri, yapılan sözleşmeleri ve her türlü karşılıklı muameleyi
 düzenleyen esaslar koymuştur.
120j7m1
   İslâm, bu meyanda öyle bir adalet kavramı öngörür ki, her fert, her toplum,
 her millet bu kavram içinde güvenle yerini bulur. Çünkü İslâm’ın öngördüğü
 adalet,istek ve heveslere göre yön değiştirmez, akrabalık bağlarına göre ayarlanmaz,
 zengin-fakir ayırımı yapmaz, kuvvetli-zayıf farkı tanımaz. Kısaca, herkesi ve herşeyi
tek bir ölçüye göre değerlendirir. İşte o ölçünün adı ‘hak’tır. Denilebilir ki,
İslam’ın getirdiği hayat düzeninin ana kaidesini adalet kavramı oluşturur.

   Mukaddes Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, fert ve toplum olarak aşırılıklardan,
 azgınlıklardan uzak kalmanın, itidal ve adalet üzere bulunmanın önemi üzerinde
 titizlikle durulur, adaletin bir kemâl sıfatı olduğuna dikkat çekilir. Adalet,
bizatihi Cenab-ı Allah’ın kelâmının özelliklerindendir. Ve insanın,
Allah nezdinde en üstün değer ölçüsü olan takvaya ulaşabilmesinin yolu,
 sözünde ve işinde adaletli olmasından geçer.
   Adalet, Allahu Tealâ’ının bütün aleme verdiği mükemmel dengenin bir unsuru,
O’nun alemleri kuşatan lütuf ve cömertliğinin insanlar üzerindeki bir tecellisidir
. Gerçekten de, kainatın her alanında mükemmel bir denge vardır. İnsanın ferdî ve
sosyal hayatın her alanında bu nizamı koruması gerekir.
 İşte kaynağı Kur’an ve Sünnet olan adalet, insan hayatında bu dengeyi kurar.
 Toplumlar ve insanlar arası ilişkilerin sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlar.
 Peygamberlik vazifesinin başlıca gayelerinden biri de,
adalet ilkelerine dayalı bir toplum düzenini kurmak değil midir?
120j7m1
   İslâm’ın öngördüğü adalet, kanun ve yönetmeliklerden önce ferdin kendi iç
dünyasında başlar. Yaratıcısıyla devamlı irtibat halinde bulunan mümin, manevi
 melekelerinin gelişmesiyle kendi iç dengesine ve dışa yansıyan yönüyle de üstün
ahlâka kavuşur. Yani insan ruhunun başlıca özellikleri olan düşünce,
öfke ve arzu gücü, üç temel fazilete dönüşür: Hikmet, şecaat ve iffet…
 İşte ferdin adaleti bu üç temel faziletin sonucu olarak ortaya çıkar ve
onların hepsini kapsar.   Adil olma sıfatını kazanmış müminlerin oluşturduğu
toplumlarda, hukuk önünde herkes eşittir. Hükümler sevgi ve nefretlere göre verilmez;
 kültür, bilgi ve mevki farklılıkları kesinlikle bir ayrıcalık sebebi değildir.
 Bu sebeple, müslümanların ilahi emir ve tavsiyelere bağlı kaldığı dönemlerde
yeryüzü adaletle dolup taşmıştır. Yeryüzünde başka hiçbir sistemin,
 düşmanlara ve nefret edilen insanlara karşı İslâm’ın öngördüğü mutlak adaleti
 garanti edebilmesine imkan yoktur. Ve buna hem tarih, hem günümüz hem
de birçok batılı düşünür şahitlik eder.

   Eğer gerçekten inananlardan isek, İslâm, hüküm verirken sadece Allah için
hareket etmemizi, münasebetlerimizi O’nun rızasına uygun bir biçimde tanzim
etmemizi ve yine Allah için doğru şahitler olmamızı emrediyor:
   “Allah, insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.
” (Nisa/58). Ve “Allah, zalimleri sevmez.” (Âl-i İmran/56).
   Bizzat varlığıyla alemler için bir denge olan, hayatıyla insanlığa gerçek adaleti
 öğreten o büyük Peygamber de ne güzel teşvik ediyorlar:
   “Hükmünde, yönetimi ve velâyeti altındakilere adil davrananlar, Allah katında
 nurdan minberler üzerinde olacaklardır.” (Müslim).
   “Adil idareciler, mahşer yerinde Allah’ın büyük lütfuna ve himayesine
kavuşacak olanların öncüleridir.” (Buharî).
120j7m1
   Cenab-ı Mevlâ, insanın haklarını korumanın, hayatın her merhalesinde hakkı
ve adaleti yaşatmanın farz olduğunu bildirirken, haysiyetli bir hayatın ancak
adaletin ayakta tutulmasına bağlı olduğuna da işaret ediyor. İnsanlar arasında
 adalet güneşinin parıldamadığı bir toplumda, dinden, ahlâktan, ibadet ve taattan
söz etmek ne derece anlamlı olabilir? Çünkü amellerin bir hedefi de zulümden
 uzak tutmak, kötülükleri engellemek ve bütün varlıkların haklarına riayeti sağlamaktır.
   Artık bize düşen, Rabbimiz’le irtibatımızı kuvvetlendirip, evvelâ kendi iç
alemimizde dengeyi bulmak ve adil sıfatına kavuşmaktır. Sonra da evimizden
başlayarak, bir şekilde yolumuzun kesiştiği herkese adaletli olmak ve bütün
varlıkların haklarına riayet etmektir.

   İnsanlar arası ilişkilerde hak ve vazifelerimizi sorup öğrenmek, hepimiz için mutlaka
 yerine getirmemiz gereken bir vazifedir. Ayrıca inanıyorum ki eğer okuyup
öğrenirsek, Hz. Peygamber (A.S.)’ın bütün hayatı, Ashab-ı Kiram’ın
uygulamaları ve Allah dostlarının titizliği bu konuda gönüllerimizi
teşvik edecektir.
   Allah bizleri adaletten ve adil insanlardan ayırmasın.
   Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 
 

Etiket Bulutu