Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Nisan 28, 2008

O’NUN YOLUNDA İLK ADIM KENDİNİ BİLMEK, SONRA BİRLİK OLMAKTIR

  y1p_-3chavxcoKusuQMv0yKN4ZRlLqEmzFJMjBK6pByNXoMZ3ETjqNcItwC_60zEESf1UmXh8l6Jm0besmeley1p_-3chavxcoKusuQMv0yKN4ZRlLqEmzFJMjBK6pByNXoMZ3ETjqNcItwC_60zEESf1UmXh8l6Jm0
 M. Saki Erol

İnsanoğlunun, Allah’ın halifesi sıfatıyla mukaddes emaneti taşıma çerçevesinde asli ve

 değişmez gayesi, Hakk’a marifet kesbetmek, ibadet ve itaat etmek; kısaca kul olmaktır. 
Alemler bu yüce gayenin gereği olarak insanın emrine musahhar kılınmıştır.
 Ademoğlunun şerefinin muhafazası da, bu gayeye bağlı kalıp ısrar etmesine bağlıdır. 
Mevlâmız bir kudsi hadiste, “ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim” buyurmuştur.
Allahu Tealâ’yı bilmenin yolu ise, nefsin bilinmesinden, tanınmasından geçer.
Kulluğun zirvesi, nefsin tezkiyesi, Rabbi ile insan arasındaki bütün engellerin ve
perdelerin kalkmasıdır. İnsanoğlu ister inansın ister inanmasın, bütün bir hayatı bu
ana gaye sayesinde anlam kazanır. İnanan, kulluk yolunu benimseyen kişi, takdim
edilen plân-programa uyarak, gitgide mesafeyi kısaltır, yönünü zirveye doğru çevirir. 
İnandıktan sonra, kulluğun reçetesi olan ibadete yönelmek zaruridir. İbadetin de son
durağı veya en mükemmel şekli zikirdir. Daha doğrusu zikir, ibadetin özü, mayasıdır. 

x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                   

İnsanoğlu, binbir düşünceyi, çelişkileri içinde barındırdığından, bazen ruh aleminde

fırtınalar eser, bazen durgun bir okyanus olur.  Kişi, inandığı hakikatler doğrultusunda
 aklını doyursa,tatmin etse bile, ruhundaki boşluğu dolduramayacaktır. Zira ruhun
doyması sadece aklen değil,kalben de doymayı gerektirir.  Kalbler ise “ancak Allah’ın
zikriyle itminan bulur” (Raad, 28).Yani ancak Rabbi’nin zikriyle tatmin olur.
 Zikir kulu Mevlâ’sına yaklaştırır. Kulu yaratan,onun kalbini kendisini zikretmekle
 mutmain olacak şekilde yaratmıştır. Kalp nazaragâh-ı ilâhidir. 
İnsanın kendisini bilmesi, gayesini, yani “Rabbi’ni bilmesi” yolunda bir anahtar ve
ilk adım hükmündedir. Çünkü Rabbül Alemin’in bütün sanat ve kudretinin incelikleri
insanda mevcuttur. Bu sanatı ve incelikleri tanıyan, sanatkârın vasıflarındaki
 mükemmelliği, harikulâdeliği anlar ve gizleyemez.
 
x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                    
 Zikir, müstakil bir ibadet olması yanında bütün ibadetlerin de özüdür. Zikrin genel
 manası Allah’ı hatırlamak, O’nu dil, kalp ve azalarla anmak, şanına layık biçimde
O’nu yüceltmektir. Evet; Allahu Tealâ kalblere nazar eder, oraya bakar. Zengin-fakir,
güzel-çirkin herhangi bir ayrım  bu gerçeği değiştirmez. Zira Mevlâ’ya yakınlık için
çalışan, beden değil kalptir. Rabbimiz’in kalbimize rahmetiyle nazar etmesi için bizim
O’nu zikretmemiz gerekir. O, bir ayet-i celilede şöyle buyurur: “Siz beni zikredin ki,
 ben de sizi zikredeyim.” (Bakara, 152)
 Rabbi’nin kalbine nazara ettiği kişi, O’na dost olmak için sağlam bir adım atmış olur.
Allah’a dost olana ise dünya düşman olsa bir zarar veremez. 
 Kişinin Rabbi’ne ulaşması, mutluluğun da zirvesidir. Zirveye ulaşmada en büyük
engel ise kişinin nefsidir. Allah’a ulaşmak için sermayemiz olan kalbimiz, kirletilmiş
günah ve isyanlarla karartılmış bir cevherdir. Ne zaman kirler temizlenir, cevher
 ortaya çıkarsa, o zaman kalp ilâhi hakikatlere ayna olmaya, böylece Lâtife’ler
asli vatanlarına dönüşe başlarlar. Beden ülkemizde nefs-i hayvanî ile ruh-i insanî
arasında devamlı bir mücadele vardır. Ruhu ve kalbi nefis düşmanının karşısında
askersiz ve silahsız bırakmamak gerekir. İşte zikir, nefs düşmanına karşı ruhun
 askerlerinin silahıdır, hasta kalplere devadır. Madem ki kalplerimiz hasta,
öyleyse hemen ilaca sarılmamız, yani zikir ehli olmamız gerekir. 
x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                    
 Zikir, imanı kalbe indirmenin; hakka’l-yakîn imanı elde etmenin yoludur.
Aksi taktirde hakiki imanı elde etmek mümkün olmaz. İbadet ve taatle arzulanan
 gayeye, şüphesiz ki ferdi gayret ve çaba ile erişilebilir. Fakat unutulmamalıdır ki,
bu gayeye ulaşmada yardımcı unsurlara ihtiyaç vardır.
 Kişinin kendisine tarif edilen virdlerini her gün yapmasının yanında cemaatle
 birlikte olması, ulvi gayesi bakımından kaçınılmaz bir unsurdur. Dikkat edilirse,
Müberra Dinimiz, çok önemli hikmetlere mebni olarak birçok ibadetin cemaat
halinde icra edilmesini emreder. Böylece fert ve toplum dengesinin en mükemmel
şekilde gerçekleşmesini hedefler. 
Mücella Dinimiz’in cemaate, birlik-beraberliğe, bütünlüğe verdiği önemin, feyz,
aşk, vecd, huşu ortamı olan zikir ibadetinde de ifade bulduğunu görürüz.
 Rasul-i Kibriya s.a.v. Efendimiz, “hiç bir cemaat yoktur ki, Allah’ı zikre otursun
da,rahmet onları bürümesin; üzerlerine sekinet inmesin ve Allah onları katındaki
 melekler yanında anmasın” buyuruyor.
x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                   
Diğer taraftan, insanoğlunun hem fıtrî bir meyli, hem de hayatî bir zarureti olan t
oplum olarak yaşamanın, nimetleriyle birlikte yükümlülükleri de vardır.
 Bunların bilinmesi, gereğinin de yapılması gerekir.
 Haklar ve hudutlar iyi belirlenmelidir. Aksi takdirde toplum içinde hayat çekilmez
 bir çile halini alır. Toplumlar tıpkı bir bina gibidir.Fertler o binanın taşları,
birbirini tamamlayan unsurlarıdır. Bir binanın temelleri ne kadar sağlamsa,
 o binanın geleceğinin
 de o derece sağlam olacağı unutulmamalıdır. O halde cemaatlerin tutum ve
davranışlarını ilâhi ve nebevî ölçüler belirlemelidir. Nefsaniyetin kendine yer
bulduğu ölçüde cemaat bünyesinin zayıflayacağı gözden kaçırılmamalıdır.
   İslâm’ın toplum içinde kargaşayı önlemeye matuf mühim tedbirlerinden biri,
 cemiyetin fertlerini birlik ve beraberlik içinde olmaya ısrarla teşvik etmesidir.
 Bir başka deyişle cemaatleşmeye; ibadetlerde ve bilhassa namazda teşkil edilen
 cemaatten ziyade, genel manada müslümanlar içindeki birlik ve beraberliğe
 önem verir. Müşterek inanç ve ortak değerlere sahip olmaktan kaynaklanan,
 karşılıklı sevgi ve saygıdan beslenen, kuvvetlenen birliğe, kaynaşmaya büyük
önem verir. Mevlâmız, bu birliğin hep birlikte Allah’ın ipine sarılmakla hasıl
olacağını haber verir: “Hepiniz toptan Allah’ın ipine sarılın, parçalanıp
 dağılmayın.” (Âl-i İmran, 103)  İşte ayet ve hadisler cemaate böylesine davet
ederken, diğer taraftan da nifak ve ihtilaf çıkaranları lanetlemiştir:
x1pjzF2-RYhxRWtSbRE9koX_TSWEdv9Gl5hoOw_hf-2tMDUXnMPnsiG6wXQPtbTtenkBAqy0EYekrzB0kspKR6qyreHcG5XIQWSEFLRVshP5xa_ESCUU7bOKQ                   
“Kim cemaatten ayrılır ve o halde ölürse cahiliye ölümü ile ölür.” 
Burası iyice bilinmelidir ki, toplumda vukua gelecek bir çatlama, kopukluk,
 sonra kapanması mümkün olmayacak yaralar açabilir. Mücella Dinimizin ihtilaf,
 nifak, fitne, fesat gibi türlü tabirlerle ifade edip, şiddetle yasakladığı şey işte budur. 
 Özellikle taassup ve tefrika… Bir arada muhabbetle yaşamanın, apaydınlık ufuklara
omuz omuza yürümenin iki büyük düşmanı… Bu iki düşmanın tuzağına düşürecek her
türlü davranıştan kaçınmak hepimizin vazifesidir.
   Allah’ın selamı, rahmeti üzerinize olsun.
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

MÜMİN NE ZULMEDER, NE ZULME GÖZ YUMAR

Roses_+(26)y1pqXvodTkI_OpjdPrmOkJlg6EuVnubpT2XD-dwiRZyvvNOE_4KdnnP0Ee9NxrvM_oBLL6lJcMxNlwRoses_+(26)

   Mübarek Erol
Tevhid esasına dayalı mübarek dinimiz İslâm, yaradılana merhamet ve Yaratıcı’ya

itaat olarak özetlenebilecek yapısıyla, hem hak ve adalet ölçüleri içerisinde huzurlu
bir hayat kurmayı, hem de kişinin Rabbinin rızasını kazanarak ebedi saadeti elde
etmesini sağlamayı amaçlamıştır. Bu mücellâ dinimizin eşsiz örnek ve önderi,
 Hz. Peygamber s.a.v.’in en bariz özelliği rahmet peygamberi oluşudur.
 Taif yolculuğunda kendisine yapılan onca işkence ve hakaretlere rağmen,
rahmet, sevgi ve barışta zirve olduğunu göstermiş, ellerini kaldırarak şöyle
yalvarmıştır: “Allahım, Taif halkını helâk etme.”  O rahmet peygamberi,
etrafındaki insanlara hiçbir zaman sevgisizlik göstermemiş, çocukları sevmiş,
 yaşlılara, hatta hayvanlara dahi merhamet etmiştir. Susuzluktan ölmek üzere
olan hayvana su verenin cenneti kazandığını, bir kediye haksızlık edenin de
 neredeyse cehenneme gidebileceğini haber vermiştir. “Yaratılanı Yaradan’ın
hatırına seven” o yüce insan, kız çocuklarını diri diri gömecek kadar gaddar bir
 güruhtan, herşeyini din kardeşine feda edebilen bir sevgi toplumu meydana getirmiştir.
Romantic
 O, savaşta bile haddi aşmamayı, kimseye zulmetmemeyi, çocuklara, yaşlılara,
 kadınlara asla dokunmamayı, düşmana ait dahi olsa hayvanları telef etmemeyi,
ağaçları kesmemeyi emreden Rahmet Peygamberi’dir. O’nun harpleri bir imha
etmeyi değil, ihya etme gayesini taşırdı. O, savaşı bile rahmete dönüştüren bir
 Allah elçisiydi. Dinimizin başta söylediğimiz iki ana gayesini gerçekleştirmenin
birbirinden kopmaz iki yolu vardır. Biri Rabbülalemin’e iman ve sadece O’na
İbadet etmek, diğeri de O’nun bütün yarattıklarına iyi davranmaktır. İslâm,
 Allah’a itaat ve ibadetin yanında bütün yaratıklara, özellikle en şerefli mahluk
 olan insana şefkat ve merhamet göstermeyi bir esas olarak kabul etmiştir.
Bunun içindir ki bu dini tebliğ etmek üzere gönderilen son Peygamber s.a.v.’i
ilk tanıyan ve etrafında ilk toplananların çoğunluğu, hakları ellerinden alınmış,
 toplum içinde hor ve hakir görülmüş insanlardır. Bunlar İslâm’ın insanlar arasında
 ayrım yapmadığını görünce hemen kabul edip müslüman olmuşlardır.
Romantic
 İnsanlar cemaat, toplum halinde yaşamak zorundadırlar. Çünkü ihtiyaçlarını
 aralarındaki iş ve meslek bölümleriyle karşılarlar. Durum böyle olunca birbirlerine
 karşı birtakım hak ve vazifeleri olacaktır. Birisinin diğerini haklarından mahrum
bırakmasına Rabbimiz asla razı olmaz. Bunun gibi vazifelerini de tam olarak
yapmaları istenir. Gerçek sosyal huzur, toplumdaki fertlerin hak ve görevlerini
bilip yerine getirmeleriyle sağlanır. Hak ve vazifeler gözetilmezse zulmün, toplumu
etkisi altına alması kaçınılmaz olur. Toplumu oluşturan insanlar, adaletin
sağlanmasında, kötülüklerin engellenmesinde de birbirlerine yardımcı olmalıdırlar.
 Bu yardımlaşma hem bu konudaki dini vazifeyi yerine getirmek ve hem de haksızlığın,
kötülüğün, zulmün bulunmadığı huzurlu bir toplumun rahatına ermek için gereklidir.
Rabbimiz insanların birbirine zulüm ve haksızlık etmemelerini, karşılıklı hak ve
vazifelerine dikkat etmelerini emir buyurur.
Romantic
Bu konudaki itaatsizlik kul hakkına da sebeb olacağından, taşıdığı önem daha da
fazladır. Bir toplumda haksızlık, zulüm yaşarsa oradaki insanların hepsi bundan
az veya çok etkilenir. Zulmün iki kök anlamı bulunur. Birincisi,
 nurun yokluğudur ki,“zulmet” kelimesiyle ifade edilen karanlıklar manasına
gelen “zulûmat” kelimesiyle cehalet, şirk ve fasıklık ifade edilir. Diğeri ise bir
şeyi kendine ait olmayan yere koymak, fazlalık veya eksiklik yapmak, konulan
sınırı aşmak anlamını da taşır ki, bu manada günaha da zulüm denilmiştir.
 İnanç alanındaki sapmalar, insanla Rabbi arasındaki zulüm olduğu gibi, amelî
sahadaki sapmalar da Allah’ın hukukuna bir tecavüz olduğundan, büyük ve küçük
 günahlar için de zulüm kavramı kullanılır. İnsanları Rabbine kulluktan, O’nun
 emirlerini yerine getirmekten engellemek ve Rabbülalemin’e yöneldiklerinde
 onlara karşı çıkmak, korkunç bir fitne ve insanların hissiyatını yaralayan,
 kişiliklerini hedef alan bir zulümdür. 
Romantic
 Zulmün çeşitlerinden biri de insanın kendi nefsine yaptığı zulümdür.
İnsan, yaradılışına aykırı davrandığında, insanî sorumluluklarını,
 Allah’a karşı yükümlülüklerini yerine getirmediğinde, böylece dünya
ve ahiretini mahvederek kendisine eziyet etmekte ve zalim olmaktadır.
Adalet ve zulüm kavramlarının ahlâkî değerler arasında ayrıcalıklı bir
yeri vardır ki, bu da her zaman adaletin iyiliğe, zulmün de kötülüğe karşılık
 gelmesindendir. Diğer ahlâkî kavramlar böyle değildir. Onlar her ne kadar
 yalın olarak iyiye veya kötüye işaret etseler de iyilik ve kötülük vasfını
 her zaman ve farklı konumlarda koruyamaz. Mesela yalan söylemek yalın
 olarak kötüdür; ancak bir haksızlığı gidermek, bir zulmü önlemek şartıyla
kötülük vasfı kalkar. Bunun gibi yarar ve zarar kavramları da her zaman
 tek başına davranışa ahlâkî bir vasıf kazandırmaz. Zulüm yoluyla bir
 kimseye veya bir topluma yarar sağlanamaz. Burada yarar ve zarar birdir.
Suçtur, günahtır, kötüdür. Bir ülkenin kendi menfaati için de olsa yapılanlar
haksızlık ve zulüm olduğunda insanlık dışıdır. Yüksek idealler ve yüce
 gayelere ulaşmak için basamak da oluştursa, zulüm her zaman ve
her yerde “kötü” bir fiildir.
Romantic
 Zulme karşı durulmadıkça sevgi ve merhamet elde edilemez. Sevgi
üzerinde durulduğu kadar zulme karşı koymak, zalimlere karşı
 yardımlaşmak da titizlikle vurgulanmadıkça, yüreklerdeki sevgi ve
 merhameti muhafaza etmek mümkün değildir. Mukaddes kitabımız
Kur’an-ı Kerim’de, müjdeyle birlikte uyarının bulunmasının sebebi,
 sevginin kurtarıcılığına inancın sonucu ahiretinden emin olunca,
 insanın zulme sapabilme ihitmaline karşı bir önlemdir.
 Zulme sapmış birinin yüreği ise artık merhamet, iyilik ve güzellik
hislerini duymaz hale gelmiştir.İnsanoğlu fıtratı itibarıyla sadece seven
değil aynı zamanda içinde bencillik, öfke, hırs, şiddet gibi içgüdüler
 taşıyan bir varlıktır. Yalnızca sevmek yüceltildiğinde, sevgisine
bencillik ve riya bulaşacaktır. Bencillik ise zulmün harekete geçme
noktasıdır. Ancak bencillik ve bunun sonucu olan zulümden
uzaklaşıldığında iyilik hisleri, merhamet ve ahlâkî faziletler sinelerde
doğmaya başlayabilir.
 Romantic
 İnançlı ve erdemli toplumlarda zulmün her çeşidi kınanmış zulme
ve zalime fırsat verilmemiştir. Peygamber buyruğunu hayatları boyunca
rehber edinen nice yürekli alim, salih, Allah dostu, fazilet erbabı kişiler
 gaddar ve zalimlerin karşısında yılmadan, korkmadan hak ve hakikati
 savunmuşlar, toplumu zalimlerin tasallutundan korumak için destanlaşan
fedakârlıklar yapmışlardır. Milletlerin refahı, huzur ve mutluluğu ancak
adaletle mümkündür. Ancak adaletin hüküm sürdüğü ortamlarda insanların
 din ve namusu, can ve mal güvenliğinden söz edilebilir. Ancak zulümden
arınmış ortamlarda insan, ilmî, aklî, siyasi, iktisadi, ruhi, bedeni bütün
kabiliyetlerini geliştirme imkanı bulur; üstün bir medeniyetin tesisi için
 bütün sahalarda hizmet yarışı içine girebilir.
 Romantic
 Peygamberlerin ve onlarla beraber gönderilen kitapların, ilâhi ahkâmın
gönderiliş gayesi de zulmü yok edip adaleti ikame etmek ve insanları
sadece Rabbülalemin’e kulluk yapmak şuuruna ulaştırmaktır.
 İnsanlık tarihinde tesis edilmiş üstün ve gerçek medeniyetlerin
temelinde sahih bir imanın, gerçek bir adaletin, muazzam bir tedrisatın
 ve bunun neticesi olarak şahsiyetli, yetişmiş kişilerin varlığını görmekteyiz
. Asırlardır insanlık semasını aydınlatan İslâm medeniyeti bu gerçeğin en
belirgin misalini teşkil eder. Çünkü bu medeniyetin beslendiği kaynak
Kur’an ve Sünnet’tir. Bu iki kaynak insanlığa Yaratıcısından ve O’nun
Yüce Elçisi’nden diriltici mesajlar sunar. Bütün insanlığın kurtuluşu ve
 insanca yaşaması için en doğru, en sağlam ve her zaman uygulanabilir
 hükümler bırakmış, adaleti emredip, zulmü yasaklamıştır. Zulüm men
olunduğu gibi zulme yardımcı olmak da yasaklanmıştır.
Romantic
 Birer müslüman olarak mümin kardeşlerimize karşı olan sorumluluklarımız
çok fazladır. Bunların başında maddi ve manevi yardım yapmak,
tüm dertleriyle ilgilenmek gerekir. “MüsIümanların derdini dert edinmeyen
onlardan değildir” hadis-i şerifi bu prensibi net olarak açıklamıştır. Mümin,
 bir bela, musibet veya zulme uğradığı zaman yardımına koşulmalıdır.
 Çünkü kardeşlik bunu gerektirir. Müslümanın zulmetmekten uzak durması
ne kadar önemle vurgulanmışsa, zulme uğrayana da o derece yardım etmesi
önemle belirtilmiştir. Zira zalimin zulmüne rıza göstermek, kötü fiiline mani
olmamak o ameli ortak yapmak demektir.
 Mücella dinimiz İslâm’da yalnızca müminlere zulmetmek değil, doğrudan
zulmün kendisi yasaklanmıştır. Çoğu dinlerin ve ideolojilerin aksine İslâm’a
 inanmak, İslâm’a inanmayanlara baskı, zulüm ve işkencede bulunma hakkını
 vermez. Rabbimiz, bizleri zulmün her çeşidini yapmaktan ve yapılmaktan
 muhafaza buyursun.
Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      
 

GERÇEK ADALET İSLAMDADIR

 y1p-LphkRv2f1PuDyosTA3648VehMenIeOOJsWMjXWvNgbTExaOw-FoX9N5Sl4Vov_N6qrSf7AVaMQ  
   M.Saki Erol
  
   Şerefli dinimiz İslâm, insanı mükemmelleştirme hedefinin yanı sıra, toplum düzenini mükemmelleştirmeyi de hedef alır. Huzur ve barışın hakim olduğu bir toplum yapısı içinde,
 insan olma şuuruna ermiş fertlerin yaşadığı bir dünya kurmayı gaye edinir.
 Bu açıdan İslâm, evrensel bir insanlık davasıdır ve bütün insanlığa ırk,
 cins ve kabile taassubundan tamamen uzak idealler sunar. Bu davada yegane bağ
Yaratıcı’ya kul olma bağıdır. Kavmiyet bağının ve her tür taassubun yerini,
 insanın varoluş gayesini gerçekleştirmeye yönelik inançlar bütünü almıştır.
   Bu hedefe giden yolda İslâm, toplumların ve çeşitli insan gruplarının birliğini
sağlayan prensipler getirmiştir. Bir taraftan fertlerin ve milletlerin güvenliklerini
garanti altına alırken; insanlar arası ilişkilerde de tam bir güven ortamı oluşturmak
için verilen sözleri, yapılan sözleşmeleri ve her türlü karşılıklı muameleyi
 düzenleyen esaslar koymuştur.
120j7m1
   İslâm, bu meyanda öyle bir adalet kavramı öngörür ki, her fert, her toplum,
 her millet bu kavram içinde güvenle yerini bulur. Çünkü İslâm’ın öngördüğü
 adalet,istek ve heveslere göre yön değiştirmez, akrabalık bağlarına göre ayarlanmaz,
 zengin-fakir ayırımı yapmaz, kuvvetli-zayıf farkı tanımaz. Kısaca, herkesi ve herşeyi
tek bir ölçüye göre değerlendirir. İşte o ölçünün adı ‘hak’tır. Denilebilir ki,
İslam’ın getirdiği hayat düzeninin ana kaidesini adalet kavramı oluşturur.

   Mukaddes Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, fert ve toplum olarak aşırılıklardan,
 azgınlıklardan uzak kalmanın, itidal ve adalet üzere bulunmanın önemi üzerinde
 titizlikle durulur, adaletin bir kemâl sıfatı olduğuna dikkat çekilir. Adalet,
bizatihi Cenab-ı Allah’ın kelâmının özelliklerindendir. Ve insanın,
Allah nezdinde en üstün değer ölçüsü olan takvaya ulaşabilmesinin yolu,
 sözünde ve işinde adaletli olmasından geçer.
   Adalet, Allahu Tealâ’ının bütün aleme verdiği mükemmel dengenin bir unsuru,
O’nun alemleri kuşatan lütuf ve cömertliğinin insanlar üzerindeki bir tecellisidir
. Gerçekten de, kainatın her alanında mükemmel bir denge vardır. İnsanın ferdî ve
sosyal hayatın her alanında bu nizamı koruması gerekir.
 İşte kaynağı Kur’an ve Sünnet olan adalet, insan hayatında bu dengeyi kurar.
 Toplumlar ve insanlar arası ilişkilerin sağlıklı bir şekilde yürütülmesini sağlar.
 Peygamberlik vazifesinin başlıca gayelerinden biri de,
adalet ilkelerine dayalı bir toplum düzenini kurmak değil midir?
120j7m1
   İslâm’ın öngördüğü adalet, kanun ve yönetmeliklerden önce ferdin kendi iç
dünyasında başlar. Yaratıcısıyla devamlı irtibat halinde bulunan mümin, manevi
 melekelerinin gelişmesiyle kendi iç dengesine ve dışa yansıyan yönüyle de üstün
ahlâka kavuşur. Yani insan ruhunun başlıca özellikleri olan düşünce,
öfke ve arzu gücü, üç temel fazilete dönüşür: Hikmet, şecaat ve iffet…
 İşte ferdin adaleti bu üç temel faziletin sonucu olarak ortaya çıkar ve
onların hepsini kapsar.   Adil olma sıfatını kazanmış müminlerin oluşturduğu
toplumlarda, hukuk önünde herkes eşittir. Hükümler sevgi ve nefretlere göre verilmez;
 kültür, bilgi ve mevki farklılıkları kesinlikle bir ayrıcalık sebebi değildir.
 Bu sebeple, müslümanların ilahi emir ve tavsiyelere bağlı kaldığı dönemlerde
yeryüzü adaletle dolup taşmıştır. Yeryüzünde başka hiçbir sistemin,
 düşmanlara ve nefret edilen insanlara karşı İslâm’ın öngördüğü mutlak adaleti
 garanti edebilmesine imkan yoktur. Ve buna hem tarih, hem günümüz hem
de birçok batılı düşünür şahitlik eder.

   Eğer gerçekten inananlardan isek, İslâm, hüküm verirken sadece Allah için
hareket etmemizi, münasebetlerimizi O’nun rızasına uygun bir biçimde tanzim
etmemizi ve yine Allah için doğru şahitler olmamızı emrediyor:
   “Allah, insanlar arasında hüküm verdiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.
” (Nisa/58). Ve “Allah, zalimleri sevmez.” (Âl-i İmran/56).
   Bizzat varlığıyla alemler için bir denge olan, hayatıyla insanlığa gerçek adaleti
 öğreten o büyük Peygamber de ne güzel teşvik ediyorlar:
   “Hükmünde, yönetimi ve velâyeti altındakilere adil davrananlar, Allah katında
 nurdan minberler üzerinde olacaklardır.” (Müslim).
   “Adil idareciler, mahşer yerinde Allah’ın büyük lütfuna ve himayesine
kavuşacak olanların öncüleridir.” (Buharî).
120j7m1
   Cenab-ı Mevlâ, insanın haklarını korumanın, hayatın her merhalesinde hakkı
ve adaleti yaşatmanın farz olduğunu bildirirken, haysiyetli bir hayatın ancak
adaletin ayakta tutulmasına bağlı olduğuna da işaret ediyor. İnsanlar arasında
 adalet güneşinin parıldamadığı bir toplumda, dinden, ahlâktan, ibadet ve taattan
söz etmek ne derece anlamlı olabilir? Çünkü amellerin bir hedefi de zulümden
 uzak tutmak, kötülükleri engellemek ve bütün varlıkların haklarına riayeti sağlamaktır.
   Artık bize düşen, Rabbimiz’le irtibatımızı kuvvetlendirip, evvelâ kendi iç
alemimizde dengeyi bulmak ve adil sıfatına kavuşmaktır. Sonra da evimizden
başlayarak, bir şekilde yolumuzun kesiştiği herkese adaletli olmak ve bütün
varlıkların haklarına riayet etmektir.

   İnsanlar arası ilişkilerde hak ve vazifelerimizi sorup öğrenmek, hepimiz için mutlaka
 yerine getirmemiz gereken bir vazifedir. Ayrıca inanıyorum ki eğer okuyup
öğrenirsek, Hz. Peygamber (A.S.)’ın bütün hayatı, Ashab-ı Kiram’ın
uygulamaları ve Allah dostlarının titizliği bu konuda gönüllerimizi
teşvik edecektir.
   Allah bizleri adaletten ve adil insanlardan ayırmasın.
   Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 
 

Etiket Bulutu