Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

MAHREMİYET VE TESETTÜR

48413841mi748413841mi7
 
 

   
   Ebubekir Sifil
  
   İnsanı yaratan Allah, dünya ve ahiret selametimiz için koyduğu sınırlara uymamızı bizden talep ediyor.
   Bu çerçevede dinin meşru saymadığı, yani haram işlerden sakınmamızı emrediyor.
   Haram; yani güzel olmayan, yani çirkin olan, yani insanlık onuruyla bağdaşmayan her türlü tutum, davranış…
   Dininin belirlediği ölçülere riayet edip düşük sıfatlardan arınanları ise müjdeliyor.
   Bu müjdeden nasipdar olmak için özenle korunması gereken sınırlardan biri de mahremiyet.
    İffetli ve hayâ sahibi olarak yaşamanın anahtarı mahremiyet.
   Ve müslüman kadının mahremiyetinin tezahürü tesettürdür, yani örtünmedir… 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
   Yüce dinimiz, güzel ahlâkın insanın fıtrî bir özelliği olduğunu vurgular. Yani insan,
 yaradılışından iffetli, namuslu, hayâ sahibidir. Allah’ın verdiğine razıdır, başkalarında olana
göz dikmez. Kendisinde olanı, mahrem alanını da başkalarına göstermez.
   Dinimiz, “haram”, “mahrem”, “avret” gibi kelimelerle ifade edilen hususlara hassasiyetle
 eğilmiş ve bu kavramların anlattığı her ne varsa, onların uluorta sergilenmesini yasaklar.
Hususiliğinin korunmasını ve özenle muhafaza edilmesini emreder.
   İşte bu, en geniş manasıyla örtünme (tesettür) emridir ve “gizlenmek, saklanmak, korunmak,
 açıkta ve ortalık yerde bulunmamak” gibi anlamlara gelen bu emrin muhatabı kadın
-erkek bütün müslümanlardır.
    2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Tesettürü Doğuran İlke Olarak Mahremiyet
   Müslüman, fıtratını yani yaradılış özelliklerini muhafaza ettiği için hayâ sahibidir ve sahip
olduğu bu özellik onu bazı şeyleri başkalarının görmesinden ve dikkatini çekmekten sakındırır.
   Söz gelimi, müslüman için yaşadığı ev, başkalarının serbestçe muttali olmaması gereken
“mahrem” bir ortamdır. Bu sebeple İslâm’da eve “haram” denmiş ve Efendimiz s.a.v.,
 başkalarının evine (mahremiyet bölgesine) izinsiz girmeyi ve başkalarının özel hallerine muttali
olmayı yasaklamıştır. Bunu fiilen kendi özel hayatında da titizlikle uygulayan Efendimiz s.a.v.,
 penceresine boydan boya çift kanatlı perde çektirmiş, kapısını da kalın ahşaptan yaptırmıştır.
   Bu mahremiyete uyma hassasiyetinin, doğal olarak İslâm medeniyetinin ev ve şehir mimarisine
de yansıdığını görürüz. İslâmî mimari, evlerin önünde bulunan ve “hayat” denilen bahçeyi insan
 boyunu aşan yüksek duvarlarla dışarıdan ayırmış, böylece yabancı bakışların bahçe içindeki günlük
 hayata sızması engellenmiştir. 
 Yüce dinimizin öngördüğü bu mahremiyet, sadece evin içiyle dışı arasında cereyan eden bir
hassasiyetin ifadesi değildir. Aziz Kitabımız, aynı ev içinde yaşayanların bile birbirlerinin
mahremiyetine riayet etmeleri, hizmetçilerin ve çocukların, belli vakitlerde ebeveynin odasına
girerken izin istemeleri gerektiğini ifade buyurmuştur: 
“Ey iman edenler! Emriniz altında bulunanlar ve içinizden henüz ergenlik çağına girmemiş olanlar,
 sabah namazından önce, öğleyin soyunduğunuz vakit ve yatsı namazından sonra, yanınıza girecekleri
vakit sizden izin istesinler. Bunlar mahrem halde bulunabileceğiniz üç vakittir. Çocuklarınız ergenlik
 çağına ulaştıklarında, öncekiler (büyükleri) izin istedikleri gibi (her geldiklerinde) izin istesinler…”
 (Nur, 58-59) 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Her Yerde Herkes İçin Örtünme
 Kişinin, ev içi ahvalini yabancı gözlerden saklamak için alması gereken tedbirler nasıl birer
“tesettür” ise, toplum içinde mahrem alanımız olan vücudumuzun yabancılara teşhirini önlemek
 için örtünmek de tesettürdür. İslâm alimleri, bir müslümanın vücudunun nerelerini kimlere karşı
ve nasıl örtülü bulundurması gerektiği konusunu, erkeğin erkeğe, erkeğin kadına, kadının kadına
ve kadının erkeğe karşı tesettürü olarak dört başlık halinde ele almışlardır. Bu bakımdan, tesettür
kadın-erkek her müslümanı ilgilendirir. Hiçbir müslüman erkek de tesettürden müstağni değildir. 
Bununla birlikte tesettür konusu daha çok kadının erkeğe karşı tesettürü çerçevesinde yoğunlaşmıştır.
 Tamamen fıtrî, yaratılıştan kaynaklanan sebeplerle kadının tesettürü konusu daha kapsamlı olarak
 ele alınmıştır. İslâm dininin erkekten farklı olarak kadına daha kapsamlı bu örtünme emrinin altında
 yatan temel sebep, insan tabiatında var olan ve dinimizin emir ve yasaklarına uygun olarak
şekilendirilmesi istenen şehevi arzudur. Bu arzu, kontrol altına alınmayıp terbiye edilmediği zaman
birey ve toplumların huzurunu bozacak güçte sonuçlara sebep olmaktadır. İffet, hayâ gibi duyguların
 gelişmesi bu tehlikeyi bertaraf edecek ve bu duygular ancak tesettür ile belirlenen mahremiyet
alanlarında filizlenip gelişebilecektir. Yüce Rabbimiz erkekle kadını farklı yaratmıştır. Fiziksel güç,
 soğukkanlılık, metanet, itidal gibi özellikler genel olarak erkekle birlikte anılırken, kadın zarafet,
 duygusallık, nezaket, şefkat, merhamet gibi özelliklerle donanmıştır. Kadının bu özellikleri ön
plana çıkarıldığında, daha doğrusu “teşhir edildiğinde” haberlerde çokça örneğini gördüğümüz
 türden toplumsal problemler sökün etmekte ve bundan en başta kadınlar olmak üzere bütün
toplum zarar görmektedir. 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
İffet ve Temiz Toplum
 Modern hayat tarzını benimseyen toplumlarda görülen cinsellik temelli suçların, “az gelişmiş”
olarak nitelendirilen toplumlara oranla çok daha fazla olması, yukarıdaki tesbiti doğrulayan
önemli bir şahittir. Hatta ülkemizde bile şehirlerle daha küçük yerleşim birimleri arasında,
 ahlâk zafiyetleri ve kadınların maruz kaldığı çirkin muameleler bakımından büyük farklılıklar
 bulunduğu gözlemlenmektedir.  Bu manzaranın izahını, ahlâkın ve hayâ duygusunun zaafa
uğraması yanında, art niyetli emelleri tahrik eden davranış ve giyim-kuşamlarda aramak
 gerektiğini düşünüyoruz. 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Örtünmenin İçsel Derinliği
 İslâm, insanların sadece dışa yansıyan tavır ve davranışlarını ıslah etmekle kalmaz, aynı
zamanda ve daha öncelikli olarak insanın iç dünyasını, kalbini kötü düşüncelerden ve kötülüğe
 kapı açabilecek düşünce ve duygulardan arındırmayı hedefler. Kadın ve erkeği fıtraten karşı
cinse meyilli olarak yaratan Rabbimiz, insan neslinin devamını bu meyile bağlamış ve fakat
onun kontrolden çıkmaması için de sınırlar koymuştur. Bu sınırları “özgürlüğün kısıtlanması”
olarak görenler, günümüz Batı toplumlarının geneline hakim olan dejenerasyon ve çürümeyi
göz önüne getirmelidir.  Örtünme, müslüman kadın için sadece yabancı bakışlara ve art niyetli
yaklaşımlara karşı bir “korunma aracı” değildir. O, kadınla erkek arasında meydana gelmesi her
an için mümkün ve muhtemel olan meşru olmayan yakınlığı engellemenin de bir aracıdır.
 Bu açıdan bakıldığında, örtünmenin şekli de ortaya çıkar. Kadın-erkek arasındaki cazibeyi,
çekimi, etkilenmeyi engellemeyen örtünmenin de tesettür olmadığı anlaşılır. 
Sözünü ettiğimiz bu yakınlaşmanın önüne geçmek sadece kadının görevi ve sorumluluğu değildir.
 Erkek de kadın kadar sorumludur. “Mümin erkeklere söyle, gözlerini harama dikmesinler,
ırzlarını korusunlar. Çünkü bu daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yaptıklarından
haberdardır.” “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını korusunlar.
Ziynetlerini (süslerinin takılı olduğu boyun, kulak, baş, kol ve bacak gibi yerlerini) açıp göstermesinler…
(Nur, 30-31) ayetlerinde hem erkeklere, hem kadınlara haramdan sakınmanın emredilmesi, her iki
 cinsin aynı derecede hassasiyet göstermesi gerektiğini ortaya koyar. İffetli ve temiz bir toplum
oluşturmanın tek yolu budur. 
   2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Onlar Tartışmadılar, Uyguladılar
 Tesettür ayetinin inişinden önceki dönemde kadınlar başlarının yarısını örter, başörtüsünün
uçlarını arkadan bağlar, boyun ve gerdan kısımlarını açıkta bırakırlardı. Ayrıca ev ve dışarı
ortamlarında kadınlarla erkekler karışık bir halde bulunurdu. Tesettürü emreden yukarıda
geçen (Nur, 31) ve “Ey peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve müminlerin kadınlarına,
(ihtiyaçları için dışarı çıkacakları zaman) dış elbiselerinden üstlerine giymelerini söyle…”
(Ahzab, 59) ayetleri ile hem erkekler, hem kadınlar harama bakmaktan sakındırıldı,
 mahrem olmayan erkeklerin yanında kadınların başörtülerini yakalarının üzerine kadar
 indirerek boyun ve gerdanlarını kapatmaları ve sokağa çıktıklarında da dış elbiselerini
 üzerlerine almaları emir buyuruldu. Yine Nur suresi 31. ayette buyurulduğu gibi,
“…gizlemekte oldukları zinetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar” emriyle,
 kadınların dikkatleri üzerlerine çekecek şekilde yürümemeleri ihtar edilmiş ve tesettürle
 hedeflenen şeyin yalnızca şeklî bir düzenleme olmadığı ortaya konmuştu. 
 Tesettür emri inzal buyurulup da Efendimiz s.a.v. tarafından tebliğ edildiğinde, erkekler
evlerine gelip eşlerine bu ayeti haber verdiler. Sahabi hanımlar da vakit geçirmeden çarşaf
gibi şeyleri kenarlarından yırtarak başlarını ayette belirtildiği gibi örttüler. O günden sonra
tesettür müslüman kadının ayrılmaz bir parçası olmuş, onun saygınlığını,
 iffet ve izzetini temsil eder olmuştur. 
  2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
İç-Dış Bütünlüğü
 Dünya hayatı ne kadar garip bir seyirle ilerliyor… Geçen bir kaç asırda anlamlı, önemli, şerefli,
 kıymetli ne varsa zihinlerde tam zıddıyla yer değiştirmiş durumda. Bu pervasız değişim günden
güne ahlâkımızın en kıymetli yerine sirayet ediyor. Ahlâkın en eldeğmemiş yeri, elbette kolaylıkla
 nüfuz edilebilecek bir yer değildir. Bu, birinin canı her istediğinde yapabileceği bir şey değil.
 Bu durum için şu örnek verilebilir: Manaya müdahele etmek, onu yıpratmak, onu ifade etmek
 için kullanılan kelimelere zarar vermekle gerçekleşiyor. Dolayısıyla İslâm için önemli bir değer de
zahir, yani görünüştür. Mana ve niyet gibi batınî haller karşısında görünenin/görünüşün bir önemi yok,
demek abestir. İkisinin birbirini doğurduğu ve doğruladığı unutulmamalıdır. Tesettür gibi son derece
ciddi ve ehemmiyetli bir hadiseye “zahiri durumdur” “manadan habersizlerin işidir” gibi cümlele
r kullanarak saldırmaya çalışanlar, kendi durumunda anlamlı bir şey göremeyip kalplerinin temiz
olduğu vehmine sarılanlardır. Nasıl ki, oruç hem zahiren iç organlarımızı temizliyor ve bizi bir
disipline sokuyor, hem de batınen nefsimizi tutarak ruhumuzu temizliyorsa; tesettür de aynı
şekilde hem zahiri hem de batıni olarak bizi örtüyor. Sözün özü, tesettür zahiren her nereyi
örtüyorsa, içimizde de o yerlere mukabil gelen manevi/batıni yerlerimizi örtüyor, oradaki
ayıpları örtüyor ve gizliyor. 
 2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3 
Örtüsüz Çağ
 Günümüzde ise tesettür Allahu Tealâ’nın en çok konuşulan, tartışılan emirlerinden biri
haline gelmiştir. Sebebi ise, insanı hiç düşünmeksizin örtünmeye sevk eden iffet duygusunun
zafiyete uğramış olmasıdır. Bir refleks olarak utanma duygusuna sahip olduğu zaman, insan,
dininin yol göstermesiyle nelerden nasıl sakınacağını bilmiştir. Allah Tealâ’nın çok açık emirlerini
anlamakta zorlanmamıştır. Fakat arzuların erdeme galip olduğu zamanlarda -ki günümüz koşullarını
belirleyen durum budur- emre isyan etmek, kabul etmemek veya arzulara uygun yorumlayarak
tahrif etmek yolu seçilmiştir. Efendimiz s.a.v. şöyle buyurmuşlardır: “Fitneler, tıpkı (kamışlardan örülen)
 hasır gibi, (insanların kalbine) çubuk çubuk atılır. Hangi kalbe bir fitne nüfuz ederse, onda siyah bir
 leke oluşur. Hangi kalp de onu reddederse onda beyaz bir benek hasıl olur. Böylece iki ayrı kalp
ortaya çıkar: Biri cilalı mermer gibi bembeyazdır; dünyalar durdukça buna hiçbir fitne zarar veremez.
 Diğeri ise, alaca siyahtır. Tepetaklak duran testi gibidir; bu kalp, ne iyiyi iyi bilir, ne de kötüyü kötü.
 O, hevadan (nefsani arzulardan) kendisine ne içirilmişse, onu (hak veya batıl) bilir.” (Müslim)
   Bu rivayette dikkat çekmek istediğimiz mühim bir nokta var: Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz,
fitneye bulanmış ve böylece kararmış kalbin, kendisine benimsetilmiş değerler dışında başka bir
şeyi kabul etmemesini anlatırken bir kelime kullanıyor: “İçirilmiş” 
 Bu kelimeyi, vücuda alınan bir sıvının çabucak kana karışması ve insanın hücrelerine nüfuz etmesi
olarak anlamak yanlış olmaz. Efendimiz s.a.v. bu kelimeyi kullanmakla, hevadan kaynaklanan değer
yargılarını benimseyen kalbi, bir anlamda şartlanmışlıkla tavsif etmiş olmaktadır. Böyle bir kalbin,
iyiyi kötüden, ma’rufu münkerden ayırt etmesini beklemek zordur. 
 Kalplerin safiyetini yitirmesi sonucunda da hayâsızlık yaygınlaşmıştır ve nâmahremden utanmak
yeni nesiller için anlaşılması zor, garip bir davranış kabul edilmiştir. Aksine giyinik veya çıplak
olarak kendini güzelleştirip mahrem olmayanlara göstermek, teşhir etmek, desteklenen,
rağbet edilen bir davranış olmuştur. Utanma duygusunun ortadan kalktığı bir dünya insanî
olan değerlerini kaybetmektedir. Mahremiyetine sahip çıkmayan insan saygınlığını yitirmekte,
 hayatta kalabilmek için acımasız bir şekilde bencilleşmektedir. Bu durumun ne bireye,
 ne topluma bir faydası olacak ve zulme maruz kalan dünyanın mahvına yol açacaktır. 
 Buna razı olmak, en güzel şekildeki yaratılıştan, hayvanlar gibi, hatta onlardan daha
aşağı olmaya razı olmak demektir. Fakat bu yalnızca insanın rızası olacaktır,
 Cenab-ı Mevlâ’nın değil… Müslümanın gaye edindiği rıza ise insandan değil, Allah’tandır.
 Allah’a teslim olanlar, her çağda ve her şartta yalnızca O’nun rızasına yönelecek,
 mahremiyet sınırlarına riayet ederek korunmaya, fitneden uzak durmaya imkan bulacaklardır.
   
       2b03cbdf0dc09fed6834e2b5866644c3
Modern Toplum ve Kadın
 Batılı toplumlar, aile kurumunu toplumun temel yapıtaşı olmaktan çıkarmış ve oluşan boşluğu
 da yuva, kreş, anaokulu gibi kurumlarla doldurmuştur. Ancak kurdukları bu model sağlıklı
sonuçlar vermemiştir. Bu toplumlarda gençlik dönemi en hassas ve en bunalımlı dönem olmuştur. 
Ardından gelen orta yaş dönemi de gençlik döneminden farkı olmayan özellikler sergiler.
 Batılı psikologlar “orta yaş bunalımı” dedikleri bir rahatsızlıkla uğraşıyorlar. 
 Ya yaşlılık dönemi? Belli bir yaşın üstündeki kişilerin artık hayattan zoraki olarak kopartıldığı,
gençlere ayak bağı olmaması için genellikle huzur evlerine hapsedildiği bu modern hayat tarzı
 için ne söylenebilir? Bütün bunlar kadının aslî/fıtrî fonksiyonundan uzaklaştırılmasının,
yani aile kurumunun işlevsiz hale dönüştürülmesinin sonucu olarak görülmelidir. 
 Bu söylediklerimize bir de bu toplumlarda evinden koparılmış kadınların yaşadığı çok
yönlü problemleri eklemeliyiz elbette. Merhametten, şefkatten, sevgi ve saygıdan eser
taşımayan modern hayat tarzının en acımasız yüzüyle tek başına karşılaşmak durumunda
bulunan kadın için, ayakta kalabilmenin iki yolu var: Ya büyük bir değişim gösterip kadınlık
fıtratını büyük ölçüde kaybecek ya da her türlü istismar ve kullanılmayı kabullenecek.
Üçüncü şık ise büyük bir bunalım… Meseleye örtünme-açılma bağlamında baktığımızda ise
 karşımıza şu manzara çıkıyor: Batılı/Batılılaşmış kadın, özgürleşmek adına üzerindeki örtüleri
öyle bir fırlatıp atmıştır ki, günlük hayatta erkeklerin bile açmadığı (hatta açmaktan utandığı)
yerlerini bile açıkta bırakmıştır. Açılmadaki bu kararlılığı sebebiyle, giyindiği zaman bile vücudunu
belli edecek elbiseleri tercihte ısrar, Batılı/Batılılaşmış kadının karakteri haline gelmiştir. 
İlginçtir ki, sonuçta bu özgürlüğün ceremesini en acı biçimde çeken de yine kadındır. 
Bu gerçeği iki çarpıcı örnekle açıklayalım:  isveç bir refah devleti. Vatandaşlarını koruyan yasaları,
 kadın hakları konusundaki öncü tavırları ile diğer Avrupa ülkeleri arasında da sivrilen bir ülke.
 Parlamentosunun ve bakanlar kurulunun yarıya yakını kadın. Kadın-erkek eşitliğini gözetmek
amacı ile kurulan özel bir daire, görevli bir hakem (ombudsman) bile var. 
Ama bu ülkede yine de yeterince korunamayan, ezilen, dövülen, öldürülen kadınlar, genç kızlar var.
 İstatistiklere göre, her 10 dakikada bir kadın fiziksel şiddet ile karşı karşıya kalıyor ve her yıl 52 kadın
 fiziksel şiddetin sebep olduğu ağır yaralanmalar sonucu hayatını kaybediyor. İsveçli kadınların
yüzde 40’ı kadınlara yönelik şiddetin kurbanı. İsveç nüfusunun yalnızca 8 milyon olduğu göz önüne alınırsa,
 kadınlara yönelik şiddetin İsveç’te büyük bir sorun olduğunu görmek hiç de zor değil. 
İsveç’te cinsel suçlar nedeniyle polise yapılan ihbarların sayısı 2001 yılında 9162. Aynı suçtan
1975 yılında 2875 ihbar yapılmıştı. Yani “modern dünya”da 25 yılda suç oranında artış yüzde 200. 
Norveç’te de durum aynı. Zengin bir ülke. Demir madenleri, petrolleri var.
Bazı petrol bölgelerini kullanmıyorlar, onları gelecek kuşaklara bırakmışlar.
Yani kimsenin iş-aş derdi yok. Sağlık sorunu yok. “Eh bu ülkede herkes mutlu ve müreffeh”
diyorsanız yanıldınız. En çok intiharlar Norveç’te. Kadınların en çok dövüldüğü ülke Norveç.
 En çok alkoliğin olduğu ülke de Norveç. Yani varlık içinde yokluk çeken Norveç’te cinsel suçlar,
 tacizler de üst düzeyde.  Neden acaba? siz bir düşünün selametle

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

  

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: