Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Mayıs, 2008

TASAVVUF TERBİYESİ

 
Roses_+(26)Image Hosted by ImageShack.us Roses_+(26)
Terbiyenin temeli Niyet’tir.
Hak yolu kalple başlar. Kalp, karar merkezidir. Kalbin kesin kararına niyet denir. Niyet işin evvelidir. Niyet, amelden hayırlıdır. Niyet, samimiyettir. Samimiyet, bütün hayırların anahtarıdır. Yüce Allah her işimizde kalbe ve kalpteki niyete bakar. Niyeti güzel olan güzel sonuç alır; kötü olan, yolda kalır. Fahr-i Kâinat Efendimiz (s.a.v), bu konuda şöyle buyurmuştur.
“Hiç şüphesiz ameller ancak niyetlere göre değerlendirilir ve karşılık bulur.
Herkese niyet ettiği şey verilir.
Kim, hicretini Allah ve Resûlü için yapmışsa, onun hicreti Allah ve Resûlü için olmuştur.
Kim de hicretini elde edeceği bir dünyalık ve evlenmek istediği bir kadın için yaparsa, onun hicreti de niyet ettiği bu şeylere olmuştur. ”1
Bu hadis-i şerif, mükellef olan bir kulun yaptığı bütün ibadet ve işleri içine almaktadır. Bu hadisin beyan edilmesine sebep olan olay da konumuz için ibretlik bir olaydır. Rivayet şöyledir:
Mekke-i Mükerreme’de adamın birisi bir kadına talip olup onunla evlenmek istedi. Kadının ismi Ümmü Kays idi. Kadın adama Medine’ye hicret etmeyi şart koştu. Adam da hicretin fazilet ve sevabına ulaşmak için değil, sırf kadına kavuşmak için Mekke-i Mükerreme’den kalkıp Medine-i Münevvere’ye hicret etti. Görünüşte bu adam da diğer Müslümanlar gibi vatanını terk etti. Fakat diğer Müslümanlar bu hicreti sırf Allah ve Resûlü için yaptılar. Adamın durumu Resûlullah (s.a.v) Efendimize sorulunca, bu hadisi beyan buyurdular. Arkadaşları ona, Allah için değil de kadın için Medine’ye göç ettiği için: “Ümmü Kays’ın muhâciri” diyorlardı.2
Herkes, amelden önce niyetine bakmalıdır. Niyet Allah rızası olmayınca, ne yapılsa boştur; sahibine faydası yoktur. Ta ki niyetini düzeltene kadar.
Hadis-i şerifte niyetin önemi şöyle belirtilmiştir:
“Müminin niyeti amelinden hayırlıdır. Mümin (Allah için) bir amel yaptığı zaman kalbinde bir nur yayılır.”3
Bütün arifler, bu konu üzerinde çok durmuşlardır. Öyle ki, terbiye yolunda ilerlemenin veya geri kalmanın temelde niyete bağlı olduğunu söylemişlerdir.
Büyük veli Cüneyd-i Bağdâdî (k.s), bu mühim konuya şöyle dikkat çekmiştir:
“Manevi terbiyeye giren kimseyi hak yolunda gerileten, manevi yükselmesini engelleyen ve yolunu tıkayan şeylerin çoğu, başlangıç hâlinin ve niyetinin bozukluğundan kaynaklanır.”
Gavs-ı Sâni Hz.leri de bu konu üzerinde çok durmakta ve sık sık şu uyarıyı yapmaktadır: “Sizler niyetinizi Allah için güzel yapın, her işiniz güzel olur, güzel sonuç verir. Kulun güzel niyetini Allah bilsin yeter.”
Yine Gavsımız (k.s), niyet konusunda şöyle buyurdular:
“Bir insan sabah kalkınca, güzelce abdestini alsa, evinden işine giderken: “Ya Rabbi, sen Rezzâk-ı mutlaksın/bütün yaratıkların rızkını verensin. Biz çalışsak da çalışmasak da sen bizim rızkımızı verirsin. Lakin rızık için çalışmayı bize sen emrettin. Biz senin emrine uyup rızkımızı aramaya, kazanmaya gidiyoruz.” diyerek niyet etse ve bu niyetle işe başlasa, bütün gün boyunca başını secdeden kaldırmayıp nafile namaz kılan kimse gibi sevap kazanır. İnsan için bunu yapmak çok kolaydır. Bu sevabı kazanmak için güzel niyet etmek yeterlidir.”
Güzel niyetin güzel sonuç vermesi, amelin salih olmasına bağlıdır. Kötü amelde iyi niyet olmaz. Haram bir iş, iyi niyetle helal olmaz, yapana fayda vermez.
Münafık kimse, görünüşte güzel işler yapabilir; namaz kılar, hacca gider, sadaka verir, zikir çeker, fakat niyeti Allah rızası olmadığı için bunların bir faydasını göremez. Hatta bütün yaptıkları azap sebebi olur. Bu, münafıklığın cezasıdır.
Bir mümin, kötü bir işe niyetlense, fakat kötü işi yapmadan düşünse ve yapmaktan vazgeçse, bu davranışı kendisine bir sevap kazandırır. Günahı yaparsa, bir günah olarak yazılır. Günaha samimi olarak tövbe eden kimsenin ise, bütün günahları affedilir. Bütün bunlar, imanın kerameti ve faziletidir.
Mümin, iyi bir işe niyetlense de yapmasa, bir sevap kazanır. İyiliği yapınca, en az on sevap kazanır; bu sevap ihlasına göre yüz, yedi yüz ve daha fazlasına kadar devam eder.
Bütün ibadetlerin özü, Yüce Allah’a karşı samimiyet ve ihlastır. İhlassız amel, ruhsuz insan gibi ölüdür, faydasızdır.
Allah rızasını hedefe almayan hiçbir terbiye sistemi kulu Allah’a ve ebedi saadete ulaştıramaz.
Tasavvuf terbiyesinin hedefi, kulu ihlasa ve rıza makamına ulaştırmaktır. İhlas her işini Yüce Allah’ın istediği şekilde O’nun rızası için yapmaktır. Rıza da, Yüce Allah’ın her emrine ve tecellisine teslim olmaktır.
Bu yola Allah için girmeyen kimse, niyetini düzeltmeden bir fayda göremez. Niyeti güzel ve düzgün olan kimse, ameli az olsa bile fayda görür.
Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:
 
“Allah’ın zikri ve Allah için olan şeyler hâriç, dünya ve içindekiler lanetlenmiştir.” 4
Baştan sona zikir ve edeb için kurulan tasavvuf terbiyesini, nefsinin kötü arzularına ve dünya menfaatine alet edenlerin hesabını Allah görür. Bütün peygamberler ve arifler ondan davacı olur.
Bu yol, hak yoludur. Bu yol cennet yoludur. Bu yol, terbiye yoludur. Bu yol, Yüce Allah’ın yoludur. Bu yol, nazik ve kıymetli bir emanettir. Ona ihanet edenin sonu felakettir.
s.sakı erol ,un areıfler yolunun edeplerı

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

AİLE HAYATININ ÖNEMI

 
SEMERKAND ARAŞTIRMA MERKEZİ
İBRET: HANIMIN HATASINI HİZMETİNE BAĞIŞLA
Hz. Ömer devrinde bir adam hanımı ile arada bir ağız kavgası edip çekişiyordu. Adam hanımına laf anlatamayınca bunalmış, halifeden yardım ve akıl istemek için evine gelmişti.
Evin kapısını çalmak için yaklaştığında içeriden bir kadının yüksek sesle konuştuğunu duydu. Biraz dikkat edince, bunun Hz Ömer’in hanımı olduğunu anladı. Baktı ki Hz Ömer de aynı durumda. Adam şaşırdı; koca halife, kendisine karşı sesini yükselten hanımını sükûnetle dinliyordu. Kapıyı hiç çalmadan hemen geri döndü.
 
GÜZEL GEÇİM VE EŞLERİN BİRBİRLERİNE KARŞI HAK VE SORUKLULUKLARI
Güzel geçimin başladığı nokta gönüldür. Sevginin kaynağı yüce Allah’tır. Daimi huzur yüce Allah iledir. Gerçekten Allah’a yönelmiş, ilâhî aşktan bir derece tatmış, maddenin ötesinde bir âlemin olduğunu anlayıp ona kalbini açmış bir insanla geçinmek çok kolaydır; çünkü bu insanın derdi Allah’tır, huzuru hak iledir.
Hep ‘ben’ diyende huzur olmaz, ‘ben haklıyım’ diyenle hak bulunmaz.
Güzel geçim güzel ahlaktır. Güzel ahlakın temeli tevazudur. Tevazu, ailede, işte, cemiyette ve her yerde güzel geçim için vazgeçilmez bir ahlaktır. O elde edilmeden gerçek huzur bulunmaz.
Tevazu, kendinin haddini, karşıdakinin hakkını bilmektir.
Tevazu, hakkına razı olmaktır.
Tevazu, doğruyu kim söylerse söylesin onu kabul etmektir.
Tevazu, yüceliğin ancak Allah’a ait olduğunu anlayıp kendini beğenmeyi ve halkı küçük görmeyi terk etmektir.
Tevazu, her kulda yüce Hak’tan ait bir hak ve değer olduğunu bilip Allah için onlara edeple davranmaktır.
Tevazu, “herkes yahşi ben yaman” diyerek kendi noksanlarına bakmak ve kusurlarına çare aramaktır.
Kusuru kendisinde arayan kimse, hem kusurunu kolay bulur, hem de karşısındakine karşı edepli olur. Niyeti doğruyu bulmak olana yüce Allah yardım eder, sabır verir, anlayışını açar, kalbini genişletir, nefsinin sertliğini giderir, şeytanın hilesini gösterir, hakkı sevdirir, haklıyı buldurur.
Böylece hayat güzel olur.
Bencil ve kibirli bir aile, ne yapsalar huzuru bulamazlar.
Yüce Yaratıcısının hükmü karşısında saygı ile eğilmeyen baş kibirlidir. Kibirli kimse katı olur; o ince bir aşkla sevmeyi bilmez, incelip de bir gönle giremez. Böyle birisi düşmanıyla değil, dostu ile bile geçinemez. Ta tövbe edip gerçek tevazuyu elde edene kadar.
Aşağıdaki örnek İslam’ın nuru ile terbiye olan sert bir insanın nasıl inceldiğini göstermektedir:
 
 
İBRET: HANIMIN HATASINI HİZMETİNE BAĞIŞLA
Hz. Ömer devrinde bir adam hanımı ile arada bir ağız kavgası edip çekişiyordu. Adam hanımına laf anlatamayınca bunalmış, halifeden yardım ve akıl istemek için evine gelmişti.
Evin kapısını çalmak için yaklaştığında içeriden bir kadının yüksek sesle konuştuğunu duydu. Biraz dikkat edince, bunun Hz Ömer’in hanımı olduğunu anladı. Baktı ki Hz Ömer de aynı durumda. Adam şaşırdı; koca halife, kendisine karşı sesini yükselten hanımını sükûnetle dinliyordu. Kapıyı hiç çalmadan hemen geri döndü.
O sırda Hz. Ömer birisinin kapıya doğru geldiğini fark etmişti. Gelen kimsenin kapıyı çalmadan geri döndüğünü görünce, hemen arkasından çıkıp adamı geri çağırdı ve ne için geldiğini, niçin geri döndüğünü sordu. Adam,
"Ya Ömer, bir derdim vardı, size akıl danışmaya gelmiştim; fakat gördüm ki siz de aynı dert içindesiniz. Onun için rahatsız etmek istemedim!" dedi. Hz. Ömer,
"Derdin neydi?" diye sordu. Adam,
"Hanımım, bazen bana karşı evde yüksek sesle konuşuyor, sözlerime sertçe karşılık veriyor, canımı sıkıyor. Gördüm ki bu durum sizin evde de oluyor" dedi. O zaman Hz. Ömer adamı bir kenara çekerek ona,
"Bak, hanımların kocaları üzerinde pek çok hizmeti ve hakkı vardır. Bunun için kendilerine tahammül etmeliyiz.
Onlar bizim evimizi beklerler.
Ekmek ve yemeğimizi pişirirler.
Çocuklarımızı emzirirler.
Elbise ve evimizi temizlerler.
Cinsi ihtiyacımızı gidererek biz harama düşmekten korurlar. Ben bana bu kadar hizmeti dokunan bir kadına niçin tahammül etmeyeyim" dedi.
Bunları bir halifeden dinleyen adam, biraz düşündü ve,
"Benim eşim de aynı hizmetleri görüyor" dedi. O zaman Hz. Ömer,
"Kardeşim, hanımının sıkıntısına tahammül göster. Dünya hayatı çok kısadır; gelir geçer!" dedi. (zeheb, el-kebâir, 179)
Hak adına yeri gelince demir gibi sert olan Hz. Ömer (r.a), yine hak hatırına yeri gelince kadife gibi yumuşak olabilmekteydi. Onun tek derdi hakkın hatırını korumaktı.
İşte tevazu denen şey budur.
İnsan halka gösterdiği tevazu kadar Hak katında yücelir.
 
 
GÜZEL GEÇİM BİR SANATTIR
Güzel geçim, kötü ve bozuk davranışlı insanla olur. Güzel huylu kimse ile hoş geçinmeye güzel geçim denmez. Bu, al gülüm ver gülüm cinsinden bir ikram çeşidi olup insanın cevherini ortaya çıkarmaz.
Ailemiz ahlâkımızı yansıtan bir aynadır. Herkes kendisini en iyi bu aynada görür. Ailede yapmacık olmaz, gizli huylar saklanmaz; içimiz ne varsa dışarıya o çıkar.
Bir kadının en güzel şahidi kocasıdır; kocanın da hanımıdır. Herkes kendisini ailesine karşı davranışları ile tanımalı, nefsinin huylarını bu ortamda tespit etmeli ve yanlışını tedaviye çalışmalıdır.
Bunun için Allah dostları kendilerindeki ahlâkı görmek, ölçmek ve geliştirmek için yanlarında kötü davranışlı bazı insanların bulunmasını isterler, bunu bir fırsat bilirler ve ondan istifade ederlerdi.
Velilerden Yahya b. Ziyad’ın (rah), kötü huylu bir kölesi vardı. Bir gün kendisine, “Bu kötü huylu köleyi niçin yanında tutuyorsun; onu sat da kurtul. Sen bunu bedava vermiş olsan yine kazançlı olursun” dediklerinde, o büyük zat şöyle demiştir:
“Hayır, onu satmayacağım, ben onun kötü huylarına sabrederek geniş olmaya ve yumuşak davranmaya alışıyorum”
Güzel ahlâk dünyanın en büyük servetidir. Ona sahip olan kimse öyle mutlu olur ki artık onun huzurunu kimse bozamaz. Çünkü o, yüce Allah ile huzuru bulmuştur ve artık herkese huzur verir.
Allah ile huzur bulanlar öyle bir kuvvet ve kabiliyet kazanır ki artık kendisini sevmeyeni bile sever, ona gelmeyene gider, haksızlık edeni affeder, vermeyene verir. Sertlik gösterene gülümser. Kendisine cahilce davranan kimseye hiç bulaşmaz, ona acır ve ‘kal selâmetle’ deyip yoluna devam eder.
Mümin her işte kendi ahlâkını kontrol etmelidir. O, kendisine nasıl davranıldığına değil, kendisinin nasıl davrandığına bakmalıdır. Ona karşı hanımı, çocuğu, komşusu, iş arkadaşı bir kusur yapsa, ilk sorusu şu olmalıdır:
“Ben yüce Rabbime karşı ne kusur işledim ki bana karşı bu kusur işlendi. Acaba bu kusurda benim bir kusurum var mıdır?”
Evet akıllı ve adaletli kimseler böyle düşünür. Kendisinde bir kusur bulursa onu terk eder ve Allah’tan affını ister. Sonra karşısındaki kimsenin kusuru için bir mazeret arar. Mazeret bulursa onu affeder, bulamazsa kendisini güzel bir şekilde uyarır; kusurunu anlaması için yardımcı olur. Böyle bir kimsenin kızması da sevmesi gibi fayda verir, ilaç olur, insanı kötülükten kurtarır.
İşte bu ahlaka sahip olan bir kadın veya koca hayatının her anını huzur içinde ve hayır üzere geçirir. Böyle bir kalbi ve ince edebi elde etmek için ne yapılsa azdır. Rehbere gitmeden iş çok zordur.
 
 
İBRET: BİR HAK DOSTUNUN HASRET MEKTUBU
Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin İstanbul’da iken, dört eşine ayrı ayrı gönderdiği mektuplarından, küçük eşi Zeliha Hanım’a yazdığı mektup şudur:
Ve izzetli, hürmetli, akıllı, gayretli, şefkatli, güzel yüzlü, şirin sözlü, melek huylu, çelebi kollu, nâzik belli, şirin yıldızlı, has ve talihim, oğlum annesi, gönlüm cânânesi, inci tânesi hatunum ve hanımım küçük kadın Zeliha hatun huzuruna;
Candan selâmlar ve gönülden dualar edip, ol mülâyim hatırın kat kat sual ederiz. Allah’ın birliğine emanet veririz.
Benim küçük kadınım, benim emektarım. Ne keyiftesin, ne haldesin ne demdesin? Neyliyorsun, ne işliyorsun? İyi misin, hoş musun? Allah muînin (yardımcın) olsun. Kendin uşak (küçük) iken uşak hizmetine düştün. Allah emeklerini zayi etmesin, seni bana bağışlasın. Bir dahi dünya gözü ile görüşmek müyesser eylesin; âmin!
Acep cihanda senin gibi var mıdır? Zeliham! O tatlı canını seveyim, o tatlı bakışlarını seveyim. Hiç fikrimden gitmezsin. Böylece âyân gönlümde durursun. Maşallah, maşallah! Benim nazlı aşığım, senin için yollarda ve İstanbul’da besteler yazıyorum, öğreniyorum ki, inşaallah gelende seninle ses sese verelim de çok türlü besteler, güzel kitaplar okuyalım. Allah Teâlâ’ya âşık olalım, safalar edelim.
Bir küçük kadın gördüm, hemen sana benzettim. Selâm-sabah ettim. Sesi dahi sana benzerdi. Senin hatırın için sokak ortasında ona yârenlik edip ahvalini sordum. Bir ihtiyar kocası varmış, zindanda, ona ekmek götürmüş. On kuruş borcunu verip onu halâs edip sevabını sana bağışladım.
Allah Tealâ senden razı olsun. Zira ben senden yer-gök dolusu razıyım. Allah Şeyh Osman’ı bize bağışlasın, âmin! Ve cümle küçük kadınlar sana kurban olsun! Ve büyük kadınlar bacılarına kurban olsun! Benim hakkımda siz bana dünya yetersiniz. Hak Tealâ dördünüzü bana dünyada bağışlasın ve ahirette Firdevs-i Âlâda dahi sizi bana versin. Âmin, ya Erhame’r-Râhimin.
 
 
GÜZEL GEÇİMİN SIRRI
Büyük veli İmam Şa’rânî (k.s) güzel geçimin sırrını şöyle açıklar:
“Mümin kardeşim! Eğer sen hanımının doğru, güzel huylu ve ahlâklı olmasını istiyorsan, kendin yüce Allah’a karşı doğru olmaya bak. Birçok insan bunu bilmediklerinden ve kendi nefislerinin huylarına bakmadan hanımının ahlâkından şikâyet etmektedir. Eğer bu inceliği bilmiş olsalardı önce kendi kusurlarına bakar, onları düzeltir ve böylece hanımlarının kötü ahlâkı da kendiliğinden düzelmiş olurdu.
Allah kendisinden razı olsun, ben bu durumu kendi ailem üzerinde çok denedim. Ben ne zaman açık veya gizli bir kusur işlesem bunun hemen onda bir yansımasını görürdüm. Hâlbuki o gerçekte güzel ahlâklı bir kadındı. Ancak ben değişince o da elinde olmadan değişiyordu. Buna çok defa şahit oldum. Bunun için hanımımda sevmediğim bir hareket görsem hemen kendimi kontrol ederdim. Onun benim yüzümden değiştiğini düşünürdüm. Ben kendime çeki düzen verince onun da kendiliğinden düzeldiğini görürdüm.”
 
 
İBRET: KUSURUMU AİLEMDE SEYREDİYORUM
Fudayl bin Iyaz (k.s) demiştir ki:
“Ben yüce Allah’a karşı bir kusur işlediğim zaman, bunun sonucunu bineğimde, hizmetçimde ve hanımımda görürdüm. Onların bana karşı tavrı değişir, huyları sertleşirdi. Ben bunu anlar, pişman olur, hemen tövbe ve istiğfar ederdim. Onların da kötü huyu yok olurdu. Ben bundan tövbemin kabul edildiğini anlardım. Çok defa da tövbe edip pişmanlık duyduğum halde bineğimin huysuzluğu, hizmetçi ve hanımımın itaatsizliği devam ederdi. Ben bundan tövbemin kabul edilmediğini anlar, daha dikkatli olurdum.”
 
 
GÜZEL GEÇİM YÜCE ALLAH’IN EMRİDİR
Aile reisi olan erkek yüce Allah’a karşı sorumludur. Onun ailesine güzel davranması fazdır. Zulüm haramdır. Bunun için kadınlarla güzel geçinmelidir. Onlardan gelecek sıkıntılara katlanmalıdır. Kadınların tabiatı bunu gerektirmektedir. Böyle davranmakla kişi onlara merhamet etmiş olur. Bu konuda yüce Allah,
“Hanımlarınızla iyi geçinin” buyurmuştur.
Diğer bir ayette onların hakkını yücelterek, şöyle buyurmuştur:
“Onlar ( kadınlar) sizden sağlam bir söz almışlardı.”
Başka bir ayette de,
“…Ve yanınızdaki arkadaşa iyilikte bulunun…” buyurmaktadır.
Müfessirlerden bazıları: “yanınızdaki arkadaşınıza” ifadesiyle kastedilen kimsenin evdeki hanım olduğunu söylemişlerdir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v) vefatından önce ashabına tavsiyede bulunduğu ve sesi kısılıncaya kadar tekrar ettiği üç tavsiye arasında kadınlara iyi davranma konusu da vardı. Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
“Namaza dikkat edin, aman namaza dikkat edin.
Elinizin altında bulunanlara güçlerinden fazla yük yüklemeyin!”
“Kadınlarınız hakkında Allah’tan korkun! Onlar sizin yanınızda bir nevi esirdirler.”
“Siz onları yüce Allah’ın emaneti olarak aldınız ve Allah’ın emri ve izni ile namuslarını kendinize helal kıldınız!”
Hanımla iyi geçinmek demek sadece ona eziyet etmemek değildir. Bilakis hanımdan gelecek eziyetlere de katlanmak demektir. İyi geçinmek, hanım öfkelenip kendini kaybettiğinde, akıllı olmak, ağır davranmak ve sabretmektir.
 
KAYNAKLAR:
Nisa 4/21Nisa 4/36Kurtubi, el-Cami, 5/165.
Ebu Davud, Edeb, 123; İbnu Mace, Vasaya, 1. Cenaiz, 64;
Nesai, Süna-i Kübra, nr. 7097.Müslim, Hac, 148.

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

Ya İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni. (Fatih Sultan Mehmet)

 

Resim:Zonaro GatesofConst.jpg
* İstanbul muhakkak fetholunacaktır. Bunu gerçekleştirecek ordunun kumandanı ne mutlu kumandan ve askeri ne mutlu askerdir.
(Hz. Muhammed s.a.v)
* İki büyük cihanın kesinti noktasında, Türk vatanının ziyneti, Türk tarihinin serveti, Türk milletinin gözbebeği İstanbul, bütün vatandaşların kalbinde yeri olan şehirdir.
( M K Atatürk)
* Dünyaya son kere bakacaksın deseler, bu bakışı İstanbul’un Çamlıca’sından isterdim.
(Lamartine)
* Ya İstanbul’u alırım, ya İstanbul beni.
(Fatih Sultan Mehmet)
 

Fetih Marşı

Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek;
Dağlardan çektiler, kalyonlar çekilecek…
Kerpetenlerle surun dişleri sökülecek…

Yürü: "Hala, ne diye oyunda oynaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
00000116fdf66
Sende geçebilirsin yardan, anadan, serden…
Senin de destanını okuyalım ezberden…
Haberin yok gibidir taşıdığın değerden…

Elde sensin, dilde sen… Gönüldesin, baştasın:
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
00000116fdf66
Yüzüne çarpmak gerek, zamanenin fendini,
Göster: Kabaran sular nasıl yıkar bendini?
Küçük görme, hor görme, delikanlım kendini
Şu kırık abideyi yükseltecek taştasın;
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
00000116fdf66
Bu kitaplar Fatih’tir, selim’dir,
Süleyman’dır;
Şu mihrap sinanüddin, şu minare Sinan’dır;
Haydi, artık, uyuyan destanını uyandır!

Bilmem neden gündelik işlerle telaştasın?
Kızım, sende Fatihler doğuracak yaştasın;
00000116fdf66
Delikanlım, işaret aldığın gün atandan
Yürüyeceksin… Millet yürüyecek arkandan;
Sana selam getirdim Ulubatlı Hasan’dan…

Sen ki burçlara bayrak olacak kumaştasın…
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
00000116fdf66
Bırak, bozuk saatler yalan yanlış işlesin!
Çelebiler çekilip haremlerde kışlasın!
Yürü, arslanım, fetih hazırlığı başlasın…

Yürü, hala ne diye, kendinle savaştasın?
Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştasın!
Arif Nihat ASYA

http://gavsisanim.spaces.livecom/
Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

who's online       

         

 

FARKINDA MIYIZ?

8d11afe172222b86078c103lg3

   Elvida Ünlü
  
   Biz bir yerlerdeyiz.
   Hayat bir yerlerde.
   Bambaşka yollarda akıyoruz.
   Bazen karşılaşır gibi oluyoruz.
   Ama çabuk kaybediyoruz.
   Farkında olmadan, farkına varamadan sadece akıyoruz.
   İnsan, mekân, zaman, eşya, su akıyor.
   Suyun farkına varamadan abdestler akıyor.
   Nimetin farkında olamadan öğünler akıyor.
   Yolu fark edinceye kadar adımlar tükeniyor, nice şehirler geride kalıyor da
    hiçbir şehre varamıyoruz. Biz bir yerlerdeyiz, hayat bir yerlerde. 
   2hxbp6ckn7
   Önce İnsan!
   Rasulullah s.a.v. Efendimiz Amr b. As ra.’ı bir gazaya ordu komutanı olarak
   tayin etmişti. Gaza dönüşü    Hz. Amr r.a. Efendimiz’e gelerek sorar:
   – Ya Rasulallah, insanlar içinde en çok kimi seversiniz? Efendimiz:
   – Aişe’yi severim.
   – Sonra?
   – (Hz. Ebu Bekir r.a.’ı kastederek) onun babasını severim.
   – Ebu Bekir’den sonra kimi seversiniz?
   – Hattab oğlu Ömer’i.
   Rasulullah Efendimiz böyle birkaç kişiyi daha sayar ve Hz. Amr sükut eder.
   Sıra bir türlü kendisine gelmemiştir. Oysa ilk önce kendi ismini zikredeceğinden
   öylesine emindir ki…
   Hz. Amr r.a. neden Efendimiz’in en çok kendisini sevdiğini düşünmüştür? Elbette
   bir gazaya ordu komutanı olarak tayin edilmiş olması etkilidir. Fakat daha önemlisi,
   Allah Rasulü’nün her kime yönelirse tüm benliğiyle yönelmesi, her kimi dinlerse can
   kulağıyla dinlemesidir. Öyle samimi, öyle içtendir ki, konuştuğu herkes bu dünyada
   en çok beni seviyor der. 
    2hxbp6ckn7
   Çünkü O, insanın farkındadır.
   Peygamber Efendimiz’in sevdikleri arasında üçüncü olarak zikrettiği Hz. Ömer r.a.
   halifeliği sırasında bir grupla şehirde dolaşırken yaşlı bir hanım sahabi olan Havle
   r.a.‘a rastladı. Havle r.a. Hz. Ömer r.a.’ı durdurdu. Hz. Ömer ona doğru yaklaştı,
   eğildi, ellerini de omuzuna koydu. Havle r.a. anlattı, halife dinledi, dinledi… Ve ne
   istiyorsa yerine getirdi. Sonra gruba katıldı. Gruptan birisi:
   – Ey müminlerin emiri, Kureyş büyüklerini ihtiyar bir kadın için nasıl bekletirsin? dedi.
   Hz. Ömer kızdı:
   – Yazık sana! O hanımın kim olduğunu biliyor musun? O, Allah’ın derdini yedi kat
   gökler ötesinden dinlediği Salebe’nin kızı Havle’dir. Allah’a yemin ederim ki akşama
   kadar yakamı bırakmasa idi, şikayetini dinleyip işini görmeden yanından ayrılmazdım.
   Öyledir, dertli, yaşlı bir hanım vardır; zaman durur, işler durur, halife durur,
   Kureyş büyükleri durur. 
   2hxbp6ckn7
   Hayatı Duayla Tatmak
   Ne kadar hızlı akıyor günler, mevsimler ve ne kadar çok sahip olduklarımız,
   bize sahip olanlar. O kadar çabuk kazanıyor ve o kadar çabuk kaybediyoruz ki,
   ne elimizden kayıp gideni, ne elimize düşeni hissediyoruz. Ne tatmaya, ne kazanmaya,
   ne şükretmeye vaktimiz oluyor. Öyle çok yeniye sahip oluyoruz ki, yeni bir eşyayı
   fark edip şükrünü eda etmeye zaman bulamıyoruz. Oysa Efendimiz s.a.v. yeni bir
   elbise giydikleri vakit, her nimetin bir emanet olduğunu hisseder, Rabbimize şöyle
   niyazda bulunurdu: “Ey Allahım, hamd sana. Bu elbiseyi bana sen giydirdin.
   Bu elbisenin ve bu elbise neden yapılmışsa onun hayrını senden isterim. Bu elbisenin
   ve bu elbise neden yapılmışsa onun şerrinden sana sığınırım.” Yine Efendimiz s.a.v.
   kendisine turfanda meyve getirildiğinde onu alır, mübarek iki gözü ve dudakları üzerine
   koyar, sonra şu duayı okurlardı:
   “Allahım, bu meyvenin ilkini bize gösterdiğin gibi sonunu da göster.” 
   2hxbp6ckn7
   Her Adımda Dua
   Suya kapılmış bir çakıl taşı suyla ilgili ne bilir, kendini alıp bilmediği yerlere götürme
   sinden başka. Bilmeden, anlamadan yalnızca gider.Zamanın önünde küçük bir çakıl
   taşı oluyoruz, fark etmeden günlere, gecelere, aylara gidiyoruz. Hz. Ali r.a. ise zamanı
   durduruyor, anı hissediyor yeni ay’ı gördüğünde: “Allahım senden bu ayın hayrını, fethini,
   yardımını, bereketini, rızkını, aydınlığını, temizliğini, hidayete vesile olmasını diliyorum.
   Onun şerrinden, onun ihtiva ettiği şerlerden sana sığınıyorum” diye dua ediyor.
   İbn Mesud r.a. ise yolu, adımlarını hissediyor ki gireceği şehri fark ediyor, bir şehre varıyor,
   Rabbine yakarıyor: “Allahım! Ey göklerin ve gölgelendirdiklerinin Rabbi! Ey şeytanın
   ve saptırdıklarının Rabbi! Ey rüzgarın ve savurduklarının Rabbi! Senden bu şehrin ve
   bu şehirdekilerin iyiliğini isterim. Buranın ve buradakilerin şerrinden sana sığınırım.”
   O kadar meşgulüz, o kadar iş arasında gidip geliyoruz ki, birini diğerinden ayırıp üzerinde
   düşünemiyor, hayır-şer, hak-batıl, gerekli-gereksiz tartamıyoruz. Hz. Ebu Bekir r.a.
   ise işin karşısında şöyle bir duruyor, kendini ve işi tartıyor, hayrın ve şerrin sahibine
   yöneliyor: “Allahım! Senden işimin neticesinde hayırlı olacak şeyi istiyorum. Allahım
   bana vereceğin hayır, hoşnutluğun ve Naim cennetlerinde yüksek dereceler olsun.”
    2hxbp6ckn7
   Suyla Başlamak
   Resulullah s.a.v. Efendimiz buyuruyorlar:
   “Kul abdest alıp ağzına su verdiğinde günahları ağzından çıkar. Burnuna su verdiğinde
    günahları burnundan dökülüverir. Yüzünü yıkadığında ise günahları yüzünden dökülür.
   Ellerini yıkadığı zaman ellerinden günahları dökülür. Hatta tırnaklarının dibinden bile
   günahları çıkar. Başını mesh ettiği zaman başından günahları çıkıp dökülür. Ayaklarını
   yıkadığı zaman ayaklarından günahları çıkar, hatta ayaklarının ucundaki tırnaklarından
   bile günahları dökülür. Abdest aldıktan sonra mescide doğru yürümesi ve namaz kılması
   ise onun için fazladan bir sevap olur.”
   “Her şeyi sudan yarattık.” (Enbiya, 30) Suyla başlıyor, suyu hissediyor; abdestimizle
   temizlenip dirilebiliyorsak, öyle bir namaz bekliyor ki bizi…
   Hz. Ali r.a. namaz vakti gelince titremeye başlar ve yüzünün rengi değişirdi.
   – Size ne oldu? diye sorduklarında şöyle derdi:
   – Allahu Tealâ’nın göklere, yere ve dağlara teklif edip de onların yüklenmekten çekindiği,     
    sorumluluğundan korktukları ve benim yüklendiğim emanetin yerine getirilme vakti geldi.
    Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin r.a.’ın ise abdest alırken yüzü sararırdı. Ailesi:
   – Abdest alırken sana ne oluyor da böyle sararıyorsun? diye sorunca şöyle derdi:
   – Kimin huzuruna durmak üzere olduğumu biliyor musun?
   Ömer b. Zer r.a.’ın eli kangren olmuştu. Doktorlar muayene ettiler ve dediler ki:
   – Bu eli kesmekten başka çaremiz yok.
   Cevap verdi:
   – Kesin o halde!
   – Seni iple bağlamadan bu eli kesemeyiz.
   – Hayır, bağlamanıza gerek yok. Ben namaza durduğumda kesersiniz.
   Namaza durunca elini kestiler ve o hiçbir şey hissetmedi. 
   2hxbp6ckn7
   Kendimizi Fark Ediyor muyuz?
   Bilal-i Habeşî r.a. çöl sıcağının kavurduğu kumlar üzerindedir, göğsünde kendinden
   daha büyük bir kaya vardır. Israrla “dininden dön!” çağrıları yapılmakta, o, bu
   çağrılara “Ehad, ehad!” (Allah bir, Allah bir) diye cevap vermektedir.
   Ne o ağır kayayı hisseder Hz. Bilal r.a., ne kızgın kumları… Çünkü o gönlünün, aslının
   farkına varmıştır. Suyu bulmuş, suya kanmıştır; susuzluk yakar mı onu, güneş yakar mı?
   Emanetin ağırlığı altında ezilmektedir; o kaya değil, dağlar yüklense göğsüne yine ehad
   diyecektir. Dağlar kadar yükler altında eziliyoruz. Suya ve rüzgara kapılmış savruluyoruz.
   O kadar yol bırakıyoruz gerimizde, bir yere varamıyoruz. Nimete sahibiz, tada değil
   Söze sahibiz, manaya değil. Vakitler akıyor; dirilme vakitleri, özleme vakitleri,
   zikretme vakitleri… Suya, duaya yönelme vakitleri…
   Kalbimizin pır pır edişini duyma vakitleri…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

    

who's online 

   

 
 

YAZDIGIMI YARIN OKUYAMIYACAKSIN!…

En güzel yastığın nedir?” diye sorsalardı bana, hiç tereddütsüz “yarın” derdim.

Yastık…Başımı usulca bırakıp kendimi unuttuğum yer. Yastık… Gözlerimi
kapatıp gövdemi sessizce, dertsizce yarına taşıdığım dem. Yarın…
Bugünün telaşlarını savurup fırlattığım loş uçurum. Yarın.. Bugünün
ellerinden ellerimi çekip hayatla bağlarımı koparmama bahane eylediğim boşluk. 
 
“Nasılsa yarın var!” deyip de an’ın üzerimizdeki keskin hükmünü törpülüyor
değil miyiz? “Yarın yaparım!” deyip de günün içinden duygularımızı, aklımızı,
yeteneklerimizi, hasılı varlığımızı çekiyor değil miyiz? Kapatmıyor muyuz
gözlerimizi bugünün güneşine, nasılsa yarın güneş yeniden doğacak diye?
Kapatmıyor muyuz gönlümüzü bugünün aşkına, önümde çok uzun yıllar var
diye? Sevdiklerimizi küstürüyoruz, sevenlerimizi kırıyoruz, umarsız bir maske
takıyoruz bugün. Nasılsa yarın telafi ederim diye. Çekmiyor muyuz ellerimizi
en ciddi işlerin eteğinden daha zamanı gelmedi diye? Alıp gölgemizi her
akşamın hüsranına yatırmıyor muyuz? Sanki hiç yokmuşuz gibi, hiç var
olmamışız gibi geçmiyor muyuz günün içinden? Hasretlerimizi, hayallerimizi,
ümitlerimizi, beklentilerimizi, özlemlerimizi zamanın kanına katmadan,
elimizde meyvesiz kuru tohumlarla kala kalmıyor muyuz? 
 
Yastığımızdır yarın. Alıp başımızı gittiğimiz isimsiz, sınırsız, kuralsız, tanımsız
ülkemiz. Aklımızı başımızdan alıp götüren uykumuz. Bugünden kaçışın saydam,
sessiz, itirazsız suç ortağı, sırdaşı. Gözümüzü bağlayıp bize habire sayılar
saydıran saklambaç arkadaşımız. Sürekli bizi körebe eder yarın. Bizi topal bırakır.
Bizi sığlaştırır. Bizi yok sayar. Kendi kıyılarımızdan çeker yüreğimizin inci
mercanını. Kentin kuytularında nefesimizi boğuyor, sözümüzü kekeme ediyor. 
 
Yo, yo, suç yarının değil. Yarının ayağımıza gelir gelmez adını “bugün”
diye değiştirdiğini unutan bizlerin suç. Yarınlara güvenip de bugünü
eğretileştirirken, yarınların birinde kendisine geniş zamanlar düşeceğini
hayallerken, “dün”lerde “yarın” diye idealleştirdiği bir “yarın”ı daha elinin
tersiyle ittiğini fark etmeyende suç… Bizde! 
 
Şairin dediği gibi “yarın artık bugündür.” Yarın diye beleyip beslediğimiz,
hayallerimizle emzirdiğimiz o gelecek günler, o bitmez zamanlar, o geniş
zamanlar gelir gelmez, kendimizi içinde sıradanlaştırdığımız bir “bugün”
oluveriyor. Yarına ideal yükleyenler, gelen yarının adı “bugün” olduğunda,
bütün idealleriyle o günün sabahında var kılmaları gerekir kendilerini.
Hayallerini yarınlara güvenerek erteleyenler, yarınlar sıra sıra gelip “bugün”
olarak ellerine ayaklarına vardığında, her şeyi bir kenara bırakıp el üstünde
tutmaları gerekir bugünü. Sanki son günleriymiş gibi, sanki başkaca ve bir
daha yarın gelmeyecekmiş gibi, ruhlarını damıtıp bugünün imbiğinde
damıtmaları gerekir yarın sevdalılarının. 
 
Sahi, bugüne kadar kim “yarın” gerçekleştirmiş başarısını? “Yarın” ödev
yapan öğrenci oldu mu acaba? Yazısını “yarın” yazmayı başaran bir yazar
olmuş mudur? Hayır, hayır, içimizden hiç kimse “yarın”ı yaşamadı,
yaşamıyor, yaşamayacak. Yarınların hepsi bugün oldu, oluyor, olacak…
Bugün’e kendini yakıştıramayan, yarınların hiçbirinde gününü gün edemeyecek.  
İmrendiğimiz o başarı öykülerinin hepsi kahramanlarının “bugün”ünde
 
gerçek oldu. Bir ömre rengini, istikametini veren kritik kırılmaların hepsi
sıradan bildiğimiz herhangi bir saatin içinde olup bitti. “Yarın”a,“az sonra”ya,
“hele dur, zamanı değil!”lere yaslananlar, “bugün”lerin içinde siliniverdi,
“şimdi”nin kalbine can olamadı, “an”ın göğsünden çekildi. Hiç dokunmadan
geçtiler zamanın içinden. Hiç yaşamamış gibi sürüklendiler bugünden yarına.. 
 
İspat etmemi ister misin? Ben de bu kısa yazıyı sürekli “yarın”lara erteledim.
 Ama sonunda oturdum ve yazdım. Ellerimi bilgisayarımın tuşlarına bağladım,
koltuğumda hapsettim gövdemi, kalbimi bu satırların karasına mahkûm ettim.
Yazıyı, “bugün” yazdım, “şimdi” bitirdim. Sen de “yarın” okuyamayacaksın
bu yazıyı. Eminim “bugün” okuyor olacaksın… Bugünü uyanık geçirmek
istersen, “yarın” yastığını başının altından çek, sevgili zamane!

İyi uykusuzluklar!
Senai Demirci

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

    

who's online 

   

Kopya çekmek helâldir…!!

518oxfy1pUAEvmBxI6GQfLAvAxUsAw59NcL1Fm0lQ1frWgzVwI_46x0C8-DdL6NARoFTCyIQcPlPqfp7ZzXg518oxf
 

Helaldir kopya çekmek.
Ya da benzemeye çalışmak eskimemiş eskilere.
Utanma ve çekinme. Bak garantisini veriyorum, helaldir dedim
ya neden hala bakıyorsun bana öyle?
Râsulullah (SAV) çocuklara güler yüz gösterdi. Kopya çekip güleryüz
gösterdin mi sen de çocuklarına ? Abdulkadir Geylani (ks) ana sözü dinledi,
hadi durma bir kopyada burdan çek ve sakın çıkma sözünden annenin.
 Nice alimler ser verdi , sır vermedi bu yolda. Sen de kopya çek ve sakın
sır verme, serine mal olsa da.
Ama hala bakıyorsun. Halbuki ne güzel olurdu değil mi şimdi bir başkasının
yaptığı evi çekememek ve aynısını inşa etmek tam karşısına. Hatta daha
yükseğini, en büyük benim dercesine, haşa ! Ya da ne güzel olurdu başkasının
ilmini çalmak “ben yaptım” edasıyla. Hırsızlık yapmak ya da ve görmezden
gelmek yıllarca verilmiş emekleri.
Kusura bakmayın bu kopya değildi kastettiğim. Kastettiğim bir kopyası
olmaktı Rasulullahın ya da teslimiyetin bir örneği olmaktı. Sümeyye R.A
gibi. Ebubekir misali Sıddık, Ömer misali Adil , Osman gibi iffetli ve
Aliyane cesur olmaktı kastettiğim. Hadi ey Müslümanlar, minarenin
günde 5 defa haykırışı boşa değil. Her defasında kopyasını çek diyor
sana İslamın. Bu kopya helal. Bu kopya caiz. Bu kopya Cennet’e götürecek
seni, firdevslerden uçuracak Melekler gibi…
Sen merak etme, sen İslamı kopya çek. Bunun cefasını çekenler çekti.
Kızgın çöllerde kayaları dost edindi bilaller. Ammar Bin Yasirlerin gözleri
 önünde Anaları ve Babaları katledildi.

PEKİ NEDEN BİLİYOR MUSUN ?

Neden Bilal Çölde kızgın taşlar altında ezildi ? Neden bir sahabe savaş

esnasında Rasulullah (SAV) a gelen oka başını siper etti ? Sence nedendi
Selahaddin Eyyubinin derdi ? Fatih Sultan Mehmet Hânın gayreti ?
Akşemseddinlerin, Hacı Bayram-ı Velilerin küfre karşı mücadelesi ?
Nedendi sence yanık yanık Ezan okuyuşu Habeşinin ?
Hepsi ama hepsi sen kopya çekesin diye. Bir kopyası olasın diye İslamın.
Eğer olur da bu kopyayı çekemeyecek olursan, hazırla kendini bütün
bunların hesabını vermeye.

Alıntıdır…cafe onbeş

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

    

who's online 

   

 

KALPLERİN CELLADI: KİBİR

 
img225/5750/originals7ha2.png
   
   Ahmet Safa
   
Kur’an’ın mucizevî beyanları, Allah Rasulü s.a.v.’in sözleri, gösterdiği onca mucize
dahi, kibir ve benlik sahiplerine kâr etmemişti. Kur’an-ı Kerim, hadis-i şerifler ve
diğer kaynaklarımız, ısrarla bu körlüğe insanlığın dikkatini çeker.Halid b. Velid r.a.
ve Ebu Cehil birbirleriyle akrabadırlar. Hz. Halid r.a. tevazu ve teslimiyetle hakikate
gönlünü açıp sahabenin büyükleri arasına girerken, Ebu Cehil Hz. Peygamber s.a.v.’in
hak olduğunu bildiği halde, kibri sebebiyle inkâr edip esfel-i safiline, aşağıların aşağısına
yuvarlanmıştır.
  

Şirke Götüren Kibir
Mukaddes Kitabımız, kibirin insanı iteceği dipsiz karanlıkları, neredeyse peygamber
kıssalarının esas mesajı olarak sunar. Mesela Nemrut, Cenab-ı Mevlâ ile harp etmeyi
düşünmüş, Firavun da kavmine, “Ben sizin rabbinizim” (Naziat, 24) diyerek, Allah’a
kul olmayı reddetmiştir.Musa a.s. Firavun’a, “iman et saltanatın sende kalsın” demiş,
ama Firavun danıştığı veziri Haman’ın, “nasıl olur, biz seni bir rab bilirken, şimdi ibadet
eden bir kul mu olacaksın?” sözüne uyup, Allah’a kul, Musa a.s.’a ümmet olmaktan
yüz çevirmiştir.Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle bunlara: “Temelli kalacağınız cehennemin
kapılarından girin. Büyüklük taslayanların durağı ne kötüdür!” denecektir. (Zümer, 72)
Bu kıssalarada anlatılanlar, şüphesiz kibrin insanı vardıracağı uç noktalardır. Ama en
hafifinden en kuvvetlisine, kibir duygusunun ortak bir karakter taşıdığını göz ardı
etmemek gerekir.Tavus kuşu yumurtadan çıkıp, göz kamaştırıcı haliyle salınırken,
bakışları şartlı olanlar o güzelliği görmez de, bu kuş şu yumurtadan çıktı derler.
Efendimiz s.a.v. bütün cihanı nurla dolduran bir mesajla gelirken, “bu Ebu Talib’in
yetimidir” diyen kibir sahipleri, Rableri’nin rızasına ve O’nun Cemali’ne talip olan
fakir-fukara ve köleler ile oturmaktan kaçınmışlardı. Peygamber Efendimiz s.a.v.’e,
şu ayak takımı insanlar senin çevreni almışken, biz seninle nasıl otururuz?” demişlerdir. 
Rabbanî alim ve mürşid-i kâmillere karşı kibirlenenlerin durumu da bundan farklı değildir.
“İmam-ı Azam da kim! Bu dönemde yaşasaydı ben onu ikna ederdim” veya “İmam Rabbani,
 Şah-ı Geylânî de kim oluyor ki!” zihniyetinde olanların davranışlarının temelinde
yatan sebep aynıdır: Kibir ve benlik.
  

Üç Havari ve Antakya
Yasin Suresi ve tefsirinde anlatıldığı üzere, İsa a.s. Allahu Tealâ’nın emriyle
havarilerinden Yuhanna ve Pavlus adındaki zatları Antakya’ya göndermiş, fakat
Antakya halkı bu Allah dostlarını reddetmişlerdi. Sonra İsa a.s, Şemun adındaki
üçüncü bir veliyi onların yardımına göndermişti. Bu üç Allah dostu, Antakya halkına,
“Biz size gönderilmiş elçileriz” (Yasin, 14) dediler. Sözlerinin doğruluğuna şahit olarak
da Allah’ın izniyle körün gözünü açmak, ölüyü diriltmek ve hastaları iyi etmek gibi
deliller gösterdiler. (Beyzavî, Razî, Celâleyn, Medarik Tefsirleri)Buna rağmen
kibirlerinin mağlubu olan Antakya halkı, “Siz sadece bizim gibi insanlarsınız”
(Yasin, 15) diyerek, gösterilen mucizeleri ve getirilen mesajı inkâr edip kötü
sonlarını hazırladılar. Öte yandan, bu Allah dostlarına gönlünü açan, fakat kavmi
tarafından şehit edilen Habib-i Neccar, veliler makamına çıkarak Rabbi’nin ikramına
mazhar oldu. Habib-i Neccar’ın durumu Kur’an-ı Kerim’de şöyle anlatılır: “Denildi ki:
Haydi, gir cennete! O da, ‘ah ne olurdu, kavmim Rabbim’in beni bağışladığını ve beni
ikrama mazhar olanlardan kıldığını bilseydi’ dedi.” (Yasin, 26-27)
  

İlim Kibre Değil, Tevazuya Götürmeli
İmam-ı Gazalî k.s. Hazretleri, kibre müptela olanların daha çok ilim sahipleri
arasından çıktığını söyler ve bu gibi alimlerin gerçekte cahil olduğuna hükmeder.
İmam-ı Gazalî, alimlerin kibrini şöyle anlatır: Bu alimler, başkalarını cehaletle
itham eder, hatta onlara insan nazarıyla bile bakmazlar. Onlardan her yerde
hürmet ve saygı beklerler. Saygısızlık edenlere kızar, kendi ilimlerinin
derinliğinden, okudukları kitaplardan, ders gördükleri hocalardan dem vururlar.
Yanlarında alim ve veli kişilerden bahsedilince yüzlerini ekşitirler. İnsanlar onların
hakkında iyi dedikleri halde, onlar insanlara iyi demez. Ziyarete karşılık vermezler.
Hoca olurlarsa talebelerine sert ve kaba davranırlar. Onları hususi işlerinde çalıştırırlar.
Ahiretle alakalı olarak da ilimleri sayesinde kendilerini herkesten ziyade Allah’a
yakın kabul eder, başkaları hakkında endişeli olurlar. Başka birinden hak ve hakikati
duysalar, onu kabul etmek istemez, hemen karşısına çıkarlar. Münazara ederken
birbirlerine girerler. Hatta hakkı hasmının dilinde duysa hemen çeşitli yollardan bile
bile onu çürütmeye çalışırlar. Halbuki bu hal kâfir ve münafıkların vasfıdır. Nitekim
Kur’an’da: ‘İnkâr edenler, bu Kur’an’ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın, belki
galip gelirsiniz, dediler.’ (Fussılet, 26) buyurulmuştur.”Yaklaşık on asır öncesine
ait bu tesbitler bugün için de doğru değil mi? Bunun sırrı şu: kibir ve benlik her
yerde, her zamanda aynı. 
  

Bir Tevazu Örneği
İmam-ı Gazalî k.s. Hazretleri’ni dinlemeye devam edlim: 
“Halbuki ilim, insanın emniyette olmasını değil, Allah’tan korkusunu, tevazu ve
huşuunu artırır. Alimin, ilim nimetinin şükrünü ödeyemediğini ve bu ilim ile ne
yaptığının sorguya çekileceğini düşünerek herkesi kendisinden hayırlı görmesi gerekir.
Hz. Ömer r.a. gibi niceleri var ki, bir azap ayeti duydukları zaman yıkılıp gidiyor
ve kendilerinden geçiyorlardı. Hz. Peygamber s.a.v.’in münafıklar listesinde acaba
bende var mıyım diye kendilerini yiyip bitiriyorlardı. Bir gün halifeliği sırasında Hz.
Ömer r.a., hutbeden kadınlara verilen mehir hususunda aşırıya gidilmemesini
emrediyordu. Hutbeden indikten sonra bir kadın ayetle delil getirerek (Nisa, 20)
buna itiraz etti. Bu haklı cevap karşısında,’Allahım beni affet. Bütün insanlar
Ömer’den daha anlayışlı’ diyen Hz. Ömer, tekrar hutbeye çıkıp sözlerini düzeltti.” 
  

"Benden Liyakatlisi Yok Diye Düşündüm"
Bir gün cemaate namaz kıldıran Hz. Huzeyfe r.a., selam verdikten sonra, “artık
bundan sonra ya başka imam bulur veya namazınızı tek başınıza kılarsınız. Ben
bir daha imamlık yapmam. Çünkü namaz kıldırırken aklımdan, bu cemaatte
benden daha liyakatlisi yok, diye bir düşünce geçti. Bu ise kibir alametidir.
Binaenaleyh bu vazifeyi bir daha yapmam” diyordu.Bu hadiseyi anlatan
İmam-ı Gazali k.s. Hazretleri şöyle devam ediyor: 
“Yer yüzünde nerde bulursun öyle bir alim ki, onun ilmi kibrini kırmış ve
tevazusunu artırmıştır. Böyleleri çok ender bulunur. Böyle bir zat zamanının
‘sıddîkı’dır. Onun ilim ve irfanından istifade şöyle dursun, mübarek simasına
bakmak bile ibadettir. Ahlâkıyla ahlâklanabilmek ve bereketinden istifade etmek
için Çin’de de böyle bir zat bilsek koşarak ona giderdik.”Gazali’nin tasvir ettiği bu
gibi zatları Çin’e kadar gitmeden bulabilen müminler, gerçekte Allahu Tealâ’nın
kendilerine ikramda bulunduğu müminlerdir. Böyle bir nimeti bulanlar kadrini
iyi bilmelidirler. 
 

Allah Mahzun Kalplerdedir
Müminin kalbi daima kırık ve mahzun olmalıdır. Çünkü Allahu Tealâ daima mahzun
kalplerdedir. O, kendisine yalvaran, benliksiz, mütevazi müminleri sever. Evliyanın
nisbeti böyleleri üzerine açılmış, mürşid-i kâmiller de hep onların arasından çıkmıştır. 
Allah dostları kendilerini hep küçük görmüş, kibirden kaçınmışlardır. Bir Allah dostu
yanındakilere evliyanın faziletinden bahsettikten sonra, “biz onların ayaklarının
tozu bile olamayız.” demiştir. İşte büyüklerin tevazusu böyledir.
   SEMERKAND DERGISI 2002 AGUSTOS

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

who's online     

HALETI RUHIYEM ÇOCUK OLSAM ÇOCUK KALSAM

 
Image and video hosting by TinyPic
ÇOCUK OLSAM ÇOCUK KALSAM
Büyüme Çocuk
Sevgi bahçeleri barut kokuyor
Nefretin saçını yolalım çocuk
Her gelen dostluğa çomak sokuyor
Dünyaya muhabbet salalım çocuk!…
 
 
Câniler ülkeme kurarken pusu
Ölüm mümin için olur bengisu
Haram olsun bize gece uykusu
Mevzilerde bir bir solalım çocuk!…
 
 
Olmasın cihanda kolunu büken
Pamuk ellerine batmasın diken
Henüz açılmamış gonca gül iken
Yunus sevgisiyle dolalım çocuk!…
 
 
O temiz elini sürme harama
Merhem olur musun yürek yarama?
Hakikati yanlış yerde arama
Aşkın deryasına dalalım çocuk!…
 
 
Türk’ün kitabında yazar mı hile?
Hükmünde adil ol, zalime bile
Çalışmak panzehir, bal olsun çile
Gece gündüz hep yol alalım çocuk!…
 
 
Mefkûre ölümsüz, dünya fânidir
Çalar kapımızı, ölüm ânidir
Bu millete kuyu kazan cânidir
Viran bağlarda gül olalım çocuk!…
 
 
İnsan bir kez doğar, şerefle yaşar
Tarihten hız alır, hedefe koşar
Hissiyat kabarır, yürekler coşar
Aşkın kapısını çalalım çocuk!…
 
 
Dünya ne güzeldir çocuk gözüyle
Büyüler, kandırır, tatlı sözüyle
Gün gelir görünür çirkef yüzüyle
Büyüme hep böyle kalalım çocuk!…
 
18 Temmuz 2005/TRABZON
M.NİHAT MALKOÇ

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

BU TARIKATİ ALİYE KURANIN ÖZÜDÜR !

yananatealevrm8ud5yuzuk011yk9ir4yananatealevrm8ud5
 
 
GAVSİ SANİ HZ. BUYURDUKİ
 
Bu tarikat-ı aliye Kur’anın özüdür, Kur’anı Kerimin hikmeti, takvasıdır. Bu tarikat-ı
aliye çok değerlidir, çok hassastır, ktir. Bu tarikatı aliye bembeyazdır, en ufak
bir leke olursa hemen gösterir, leke değmemesi için çok dikkatli olmak lazım.
Bu ebedi olarak insanın hayatını kurtarır. İnsan bütün kuvvetiyle 50-60 senelik
dünya hayatı için çalışıyor. Ama belli olmuyor, belki bir gün, belki bir dakika
sonra ölebilir. Kendim için çalışıyorum sanıyor, halbuki millet için (başkası için)
çalışıyor. Öldükten sonra her şeyi bırakıyor, malı başkalarına kalıyor.Dünya
böyle, ama ahiret böyle değil. Yüz bin değil beşyüz bin trilyon sene değil, ebedi
olarak devam edecek olan ahiret hayatımız için çok çalışmamız lazım. Allah için
çalışmak, ebedi hayat için çalışmak, aslında insanın kendisi için çalışmaktır.
Peygamber (A.S.) bir hadisi şeriflerinde "Dünya ve içindekiler melundur, Allah
lanet etmiştir. Allah rızası için yapılan işler bunun dışındadır." Bunun için, niyet
çok mühimdir. Niyet sağlam olursa, hem dünyayı kazandırır, hem ahiret’i kazandırır.
56769e2b3kmecs1
Gavs (K.S.A.) bu hadise binaen sabah kalktığında elbiseyi giyerken, abdest
alırken işe gitmeden önce; "Ya Rabbi sizin için çalışıyoruz, siz Rezzak-ı
mutlaksınız, çalışmasak da rızkımızı verirsin. Sen çalışmayı vacip kılmışsın.
Ailem için çoluk çocuğum içi çalışmayı vacip kılmışsın, bu vacip görevimi yerine
getirmek için çalışıyorum." böyle niyet etse akşama kadar camide ibadet etmiş,
vaktini secdede geçirmiş gibi sevap alır. İslam güzel ahlaktır. İbadet yalnız
namaz değildir. Namaz kılmak çok mühim, her müslümanın yerine getirmesi
gerekmektedir. Yoksa Allah teala azap eder. Güzel huylu olmak, yalan konuş
mamak, sağlam çalışmak, bunlar ameli salihtir.Gavs Hz. yemin etti, bizim
evimize haram girmemiş, Seyda Hz. de bizim evimize haram girmemiş dedi,
biz de diyoruz ki, bizim evimize haram girmemiştir. Sizler de bizim işimizde
çalışıyorsunuz, dikkat edin. Bu mala haram karıştırmayın. Dikkat etmezseniz
siz vebaldesiniz. Helal kazanmak başlı başına bir ibadettir.Biz bu dergiyi
(Semerkand yayınlarını) dini İslam için, insanların eğitimi için, hem de
tekkenin ihtiyaçlarını karşılamak için çıkarıyoruz. Sofiler geliyor çorba lazım,
ekmek lazım, yatak lazım, bunlar için para lazım. Parasız olmuyor, dünya için
de çalışmak gerek, hizmetin devamı içinde paraya ihtiyaç vardır, bunun gibi
dünya için çalışmak ameli salihtir. Yoksa bize para lazım değil.Biz malımızı,
canımızı, devletimizi (malımızı mülkümüzü), elbisemizi sofilerin ayaklarının
altına atmışız. Bu tarikatı aliyenin gayesi hizmettir.
56769e2b3kmecs1
Peygamber (A.S.)’ın yolunda çalışıyoruz, siz bizim dergimiz için çalışıyorsunuz.
Biz sizden memnunuz. Gavs (K.S.A.) buyuruyor, onun zamanında bir hırsız
varmış, çevre köylerden bal çalarmış, sen bu balı nerden alıyorsun demesinler
diye içinde arı olan bir kovan da çalıp getirmiş. Arılara demiş ki siz vız vız yapın
ben balı bulup getiririm. Sizde vız vız yapın, sadatlar size himmet eder, sadatlar
da himmet çoktur. Siz ne kadar gayret ederseniz o kadar himmet gelir.Bu
sadatlar Allah’ın dostudur, bu sadatların nazarı dağları yerinden kaldırır. Sizin
bir dostunuz olsa ondan bir şey isteseniz yapmaz mı. Onlar ne isterse Allah
verir. İsteklerini geri çevirmez. Biz bu hizmetlerde ortağız. Bu ortaklıkta ticaret
ölünce bitmez. Yüz sene, beşyüz sene de değil, kıyamete kadardır. Amel defteri
kıyamete kadar kapanmaz. Çünkü bu tarikat kıyamete kadar devam edecektir.
Onun hayrı hem size, hem bize, hem de sadatlaradır.
Biz sizden razıyız, Allah’ta sizden razı olsun.
Allah yardımcınız olsun.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

YAŞAMAK İÇİN DUA, YAŞATMAK İÇİN DUA

0nyy9y1pEekZ5v_50P8tXifW4bH8TOXhPdtuYj9EnoQ4fxdE2MWx9P3fdi8n3XpqlRFvvePdm1QXPyXKii80nyy9
 
 
   
         
Ebubekir Sifil 
   
“Duanız olmadıktan sonra Rabbim sizi neylesin?” 
 (Furkan Suresi, 77. ayet)
   
İnsanın kendi acziyetini, Alemlerin Sahibi’nin sonsuz kudretini idraki ve
 itirafıdır dua.
Bize bizden yakın olana, bizi bizden iyi bilene teslim olmakır dua.İçimizde saklı dünyayı,
dışımızdaki kainatı her an görüp gözeten Yüce Yaratıcı’nın huzurunda olmaktır dua.Yürekten
kopup gelen niyaz, edeple eğilen baş ve gözden süzülen bir damla yaştır dua.
Sonsuz kudret ve merhamet sahibinin kapısında heyecan ve umutla bekleyiştir dua.
Kurumuş dudakların, rahmet ve lütuf pınarlarından içmeye iştiyakıdır dua.Karşılıksız, sınırsız
verilmiş nimetlere teşekkürdür dua.
Dostun dostla, sevenin sevgiliyle muhabbetidir dua.
En mahrem sırları Padişahlar Padişahı’na açabilmektir dua.
Dünya gurbetinden gerçek sılaya yöneliştir    dua.
Seher vakitlerinin kandili, hak yolcusunun menzilidir dua.
İslâm olmaktır, mümin olmaktır, özgür olmaktır, kul olmaktır dua…
Ey Rabbim! Senden başka ilâh yok. Seni her türlü kusur ve eksiklerden tenzih ederim.
Ben,   kendine zulmedenlerden oldum.”
Ey Rabbimiz! Hata eder veya unutursak bizi sorumlu tutma. 
Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. 
Ey Rabbimiz! Güç yetiremiyeceğimiz şeylerle bizi yükümlü tutma.
 
Bizi affet. Kusurlarımızı bağışla. Bize merhamet et. Sensin bizim mevlâmız…”
Sözlükte “birisini çağırmak, birisinden bir şey istemek, birisini bir şeye sevketmek, niyaz,
nida, yalvarış, namaz, salavat” gibi anlamlara gelen “dua” kelimesi, kavram olarak “kulun,
Allah Tealâ’dan, talepte bulunması, bir şey dilemesi” manasında kullanılır.Günümüzde her
ne kadar insan “dilediğini, dilediği zaman ve dilediği biçimde yapabilen canlı” olarak
tanımlansa da, insanoğlu hiçbir zaman böyle “mutlak” bir kudrete sahip olmamıştır.
 
 
Dua: İlahi İradenin Farkında Olmak

Evet, insanda bir “dileme” kudreti vardır. Ancak insanın bir işi, bir faaliyeti gerçekleşti
rebilmesi için sadece “dilemesi” yeterli değildir. Birbiri peşinden gelen ve birbirine bağlı
olan bir dizi sürecin varlığı şarttır. Şöyle ki:İnsan, kendisinde bulunan “dileme” kudreti
ile bir işi yapmayı diler. Eğer Allahu Tealâ da o insanın o işi yapmasını murad etmiş ise; 
İnsanda da o işi yapma gücü mevcut ise, o zaman o iş hayata geçer, vücut bulur.
Birbirine bağlı bu üç süreçten birisi eksik ise, o iş gerçekleşmez. Mesela eğer bir insanda
kitap okumayı "dileme" bilinç ve kudreti yoksa, veya Allahu Tealâ o an o kişinin kitap
okumasını murad etmemiş ise, yahut o insanda kitap okuma faaliyetini gerçekleştirecek
güç (görme, idrak gücü vs.) ve bunun için gerekli organlar yok ise, o kişinin kitap okuma
faaliyetini hayata geçirmesi mümkün olmayacaktır.Demek ki, günlük hayatımızda yapıp
durduğumuz en tefarruat işlerde bile ilâhî iradenin tecellisi var. O irade olmadan nefes
alıp-vermek bile mümkün değil.İşte o iradeyi hatırlamak, gerçek kudretin sahibinin farkında
olmak dua. O’nu unutmak, kudreti kendimizde mal etmek ise duasızlık. Bir işin meydana
gelmesi için, sadece o işi yapmak niyetinde olan insanın dilemesinin yeterli olmayacağı
Kur’an’da şöyle ifade buyurulur: “Hiçbir şey için, ‘yarın ben bunu yapacağım’ deme.
Ancak ‘Allah dilerse yapacağım’ de.” (Kehf/23-24.)
Diğer taraftan günlük hayattaki iş ve faaliyetlerimizin hepsinin “kitap okumak” gibi basit
eylemlerden ibaret olmadığını söylemeye lüzum yok. Bazen öyle zamanlar olur ki, kendi
güç ve kudretimiz de dahil olmak üzere, bir işi gerçekleştirebileceğimize dair görünür bir
sebep, hatta bir işaret dahi bulunmaz. Ama biz yine de olmasını istediğimiz o iş için mutlak
kudret sahibi olan ve gücü her şeye yeten Yüce Yaratıcı’ya yönelir, el açar, tazarru ve niyazda
bulunuruz da, yağmurlu bir havada gökyüzünü kaplamış bulutların arasından güneşin aniden
yüzümüze gülüvermesi, içimizi ısıtıvermesi gibi birden kapımız çalınır, telefonumuz çalar veya
bir “dost”a rastlarız.Aslında o kapıyı veya telefonu çaldıran da, o dostu karşımıza çıkaran
da, bize şah damarımızdan daha yakın olan ve yüreğimizden kopup dilimizden dökülen
yalvarışları, sığınışları hakkıyla işitip, bize karşılık veren Yüce Allah’tır. 
  

O, Kendisinden İsteyeni Sever

Mü’min bilir ki, “insan” olarak, “kul” olarak acizdir, muhtaçtır; gücü ancak istemeye yeter.
Bilir ki Yüce Yaratıcı “Ganî”dir, lütuf, kerem ve ihsan sahibidir, cömerttir. Ve yine bilir ki,
yöneldiği Rabbi, bu yönelişi sever, kendisinden istenmesinden hoşnut olur. Kendisinden
istiğna edilmesinden, kendisine muhtaç olunmadığı anlamına gelecek tavırlar sergilen
mesinden ise hoşlanmaz, gazaplanır…Dua’nın mü’min kulun hayatındaki önemini, “
Dua ibadetin ta kendisidir.” (Tirmizî, Ebu Davud) ve “Dua ibadetin özüdür." (Tirmizî) buyu
rarak özetleyen Peygamber A.S. Efendimiz, kulun duasının Yüce Allah nezdindeki önem ve
anlamını da şöyle ifade eder:“Kim Allah’tan dilekte bulunmaz, istemezse, Allah ona öfkelenir. 
(Ahmed b. Hanbel, Tirmizî, İbnu Mâce), “Allah’ın fazl u kereminden isteyin. Zira Yüce Allah,
kendisinden istenmesini sever.” (Tirmizî)
 
 
Dua, Acziyetin İtirafıdır

Kulun Allahu Tealâ’dan birşey istememesinin O’nu neden gazaplandırdığı ilk bakışta anlaşıla
mayabilir.Ancak Yaratıcı ile yaratılan arasındaki ilişki ve yaratılanın Yaratıcı karşısındaki
konumu üzerinde biraz düşündüğümüzde, buradaki inceliği keşfetmemiz zor değildir.
Her şeyden önce insan, anlatmaya çalıştığımız gibi mutlak manada kendisine yetebilen
ve kendi varlığı da dahil olmak üzere eşya ve olaylar üzerinde mutlak belirleyici kuvvete
sahip bir varlık değildir. Kalbinin çalışması, kalbin pompaladığı kanın vücudundaki bütün
hücrelere dağılması ve temizlenmek için geri toplanması, soluk alıp vermesi gibi bedensel
faaliyetleri üzerinde bile tasarruf gücü bulunmayan insanoğlu, şeytanın ve şeytanî düşünce
biçimlerinin aldatmasıyla kendisini bu evren üzerinde herşeyden müstağni ve bağımsız
görmeye başladığı anda azgınlaşmaya, tuğyana ve dalâlete doğru gidiyor demektir.
Bu, insanoğlunun, kendisinde “ilâhî” bazı güç ve özellikler vehmetmesi demektir. Tıpkı
bugünün insanının, uzaya çıkmakla, genlerin şifresini çözmeye başlamakla veya birtakım
hastalıkların şifasını keşfetmekle kendisinde vehmettiği güç ve yetiler gibi.
İşte bu durum, azgınlığa, dalâlete ve yeryüzünde ilâhî sınırları tanımama azgınlığına sapma
durumudur ki, insana, “kainatın tek hakimi” olduğunu fısıldayan şeytanî bir tuzaktır. 
Böyle bir halet-i ruhiye içinde bulunan insan, elbette kendisini Yaratıcı’dan müstağni sayacak,
O’nun huzurunda aczini itirafı küçüklük görecek ve O’na   dua etmeyi, yalvarmayı, tazarruda
bulunmayı kendi “şanına” yakıştırmayacaktır!Böyle bir isyan, tuğyan ve tekebbür halinin
Alemlerin Sahibi’ni gazaplandırmasından daha doğal ne olabilir?Kendi biyolojik varlığı üzerinde,
bir çiçeğin açmasında, toprağa düşen yağmurla bir tomurcuğun patlamasında, güneşin
doğmasında, yıldızların ışımasında ve evrendeki muhteşem düzen ve dengenin kusursuz
yürüyüşünde hiçbir zaman en küçük bir tasarrufu ve belirleyiciliği bulunmamış ve buluna
mayacak olan insanoğlunun, haddini aşarak azgınlaşması ve kendisinde, adı konmamış bir
ilâhlık vehmetmesi elbette gayret-i ilâhiyyeye dokunacaktır!İşte insanın duayı terketmesi,
Yaratıcı ile ilişkisini kesmesi ve O’na muhtaç olmadığı vehmine kapılması anlamına geldiği
için Yüce Allah’ı gazaplandırır.Bu sebeple Yüce Rabbimiz, “kendisine yalvararak, kendisinden
korkarak ve umarak” dua etmemizi istemekte ve duayı gizlice yapmamızı tavsiye buyurmaktadır.
 (Araf/55-56) Bir diğer ayette ise: “Ve Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin, duanızı kabul
edeyim. Şüphesiz kibirlenerek bana kulluktan uzaklaşanlar, aşağılık kimseler olarak cehenneme
gireceklerdir.” (Mümin /60) buyurulur Kulun duası ile ilâhî rahmet arasında doğrudan ve sıkı
bir ilişki vardır. Duayı terk eden kimse, kendisini ilâhî rahmetten mahrum etmiş demektir.
İlâhî rahmetten mahrum olan kimsenin de duadan nasibi olmaz. Peygamber A.S. Efendimiz
bu ilişkiyi şu şekilde ifade buyurur: “Sizden kime dua kapısı açıldı ise, ona rahmet kapıları
açılmış demektir.” (Tirmizî)
 
 
Yaratıcı İle Sürekli İrtibat Hali

Yaratıcı ile insan arasında gerçek bir “iletişim” bulunduğunun en canlı ve somut yansımasının
dua olduğunu söylersek yanlış olmaz. Bizler, sadece başımıza gelen bir sıkıntının gitmesi veya
yapmak istediğimiz bir işin gerçekleşmesi için dua etmeyiz. İleride başımıza gelebilecek
sıkıntıların gelmemesi veya bize isabet etmeyebilecek iyiliklerin isabet etmesi için de dua
ederiz. Aynı şekilde, geçmişte bir anlık gafletle işlediğimiz hatalardan tevbe veya geçmişte
yaşadığımız güzelliklerin şükrünü eda anlamında da dua, vazgeçilmez sığınağımızdır.
Nitekim Rasul-i Ekrem A.S. Efendimiz, “Şüphesiz ki dua, hem başa gelen, hem de henüz
gelmemiş olan şeylere faydalıdır. Bunun için dua etmek suretiyle Allah’a ibadet edin”
(Tirmizî) buyurur. Yaratıcı ile kul arasındaki bu iletişimin mahiyetini ve önemini, hadis
kitaplarımızdaki “Deavât” bölümleri ile, dua konusunda ulemamız tarafından “ed-De’avât”,
“el-Ezkâr” adıyla yazılmış müstakil kitaplarda yer alan hadis rivayetlerinin çeşitliliği en çarpıcı
biçimde gösterir.Bütün bu rivayetlerde küfürden korunup, iman ve hidayet üzere bulunmayı
istemek için okunması tavsiye buyurulan dualardan tutun, tuvalete girerken-çıkarken, abdest
alırken, yatağa girerken, yolculuğa çıkarken, eve dönerken, alışverişe başlarken, namaz, oruç,
 hac, zekât gibi ibadetleri ifa etmeden önce ve ifa ettikten sonra, bir bela ve sıkıntı ile
karşılaştığımızda, ondan kurtulduğumuzda, rızık istemek için, borçtan kurtulmak için,
hastalandığımızda ve hastalıktan kurtulduğumuzda, elbise giyerken, yemeğe başlarken
ve sofradan kalkarken, nikâhlanırken, misafirliğe gittiğimizde, gece karanlığı bastırdığında,
sabaha çıktığımızda, korktuğumuzda, sevindiğimizde, gamlandığımızda okunacak dualar,
adeta ömrümüzün her anını ve günlük hayatımızın her safhasını, sonsuz şefkat ve merhamet
sahibi Yüce Yaratıcı’nın yanıbaşımızda bulunduğu hissi ile yaşamamızın yolunu, yöntemini gösterir.
Yüce Allah Kur’an’da bize “şah damarımızdan daha yakın” olduğunu haber verir (Kâf/16) ve
şöyle buyurur: “Dua eden bana dua ettiği zaman, onun  duasına karşılık veririm.” (Bakara/186) 
Resulullah A.S. Efendimiz, müminin günlük hayatında Allahu Tealâ ile irtibatını sağlayan duanın
yerini vurgulamak için şöyle buyurur: “Sizden her biriniz, Rabbi’nden bütün ihtiyaçlarını istesin.
Hatta ayakkabısının bağı koptuğunda onu bile istesin!” (Tirmizî)
 
  
Mümin ve Bunalım
Mümin kulun Yüce Yaratıcı ile irtibatı öyle kalıcı ve sağlamdır ki, hayatındaki hiçbir kırılma
noktası onu Rabbi’nden uzaklaştırmaz. Aksine O’na daha da yaklaştırır.Rabbi ile irtibatı
kuvvetli olmayan insan, önemli bir konuda bir tercih yapmak durumunda kaldığında gerginleşir,
 strese girer. İyi bir mümin ise böyle bir durumda “istihare duası” okur.Günümüzde çoğu insan,
 başına bir sıkıntı geldiğinde bunalıma girer, içkiye veya yatıştırıcı ilaçlara sığınır. Hakiki mümin
ise böyle durumlarda “salât-ı tefriciye” okur.Birçok insan, bir işin sonucu istediği gibi olmadığında
isyan eder, lânet okur. Mümin ise tevekkül eder ve “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn" diyerek
kendisi için mutlaka bir hayır bulunduğunu düşünür.Ve mümin, bir haceti, sıkıntısı olduğunda
“hacet duası” okur ve hacet namazı kılar.Müminin hayat tarzı bellidir: Gücünün yettiği tedbirleri
alır ve Alemlerin Rabbi’ne sığınır. Yaşadığı her olay onun için bunalım ve stres kaynağı değil,
Yüce Allah’la bir irtibat sebebidir. Yani dua için bir vesile…Sözlükte “birisini çağırmak, birisinden
bir şey istemek, birisini bir şeye sevketmek, niyaz, nida, yalvarış, namaz, salavat” gibi anlamlara
 gelen “dua” kelimesi, kavram olarak “kulun, Allah Tealâ’dan, talepte bulunması, bir şey dilemesi”
manasında kullanılır.Günümüzde her ne kadar insan “dilediğini, dilediği zaman ve dilediği
biçimde yapabilen canlı” olarak tanımlansa da, insanoğlu hiçbir zaman böyle “mutlak” bir
 kudrete sahip olmamıştır.

Yardım Kapıları Nasıl Açılır?
 Hz. Ömer R.A. halife olup insanların idare ve terbiye işini üstlenince, adeta bütün müminler
adına ağlama görevini de üzerine almıştı. Derdi olan ona gelir, o da bu dertleri bildiği bütün
tedbirleri kullanarak çözmeye çalışırdı. Aciz kaldığı işleri de Alemlerin Rabbi’ne arz ederdi.
Bu arada yaptığı en önemli şey ağlamak ve istiğfara sarılmaktı. Bunları göğün kapılarını
açmak ve ilâhî desteği çekmek için yapıyordu. Kendini aşan her haceti böyle görüyordu. 
Bir gün kuraklık ve kıtlıktan şikayet ettiler. “Tarlalarımız, hayvanlarımız telef oldu” diye
yakındılar. Yağmur için dua etmesini istediler. Kabul etti ve halkı mescitte topladı.
Minbere çıkarak ellerini açtı ve şöyle yakarmaya başladı: “Allahım! Bize acı. Bize rahmet et!..” 
Hiç durmadan istiğfar ediyordu. Yağmur için dua etmesini rica edenler hayret ettiler.
“Biz yağmur için dua talep etmiştik. Oysa o hep istiğfar ediyor.” dediler. Hz. Ömer R.A.
 onlara:“Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü O, çok bağışlayıcıdır. Mağfiret dileyin ki,
 üzerinize gökten bol bol yağmur indirsin. Mallarınızı ve oğullarınızı çoğaltsın. Size güzel
rızıklar sunan bahçeler ihsan etsin, sizin için ırmaklar akıtsın.” (Nuh/10-12) ayetini okudu
 ve şöyle dedi:“Ben üzerinize göğün kapılarını açacak ve size yağmur yağdıracak asıl işi
yapıyorum!..”Onlar, dermanı derdi verenden istiyorlardı. İçine düştükleri her türlü sıkıntı
ve bunalımı önce kendi hallerini düzelterek çözmeye başlıyorlardı. Uyarı ve azabı hak
eden azgın nefislerini Yüce Yaratıcı’ya şikayet ediyor, O’ndan özür diliyorlardı. İnsan
düzelmeden hiçbir şeyin düzelmeyeceğini biliyorlardı. Günahta israr eden bir nefsin,
nimetler içinde yüzmesini hayırlı bir hal değil, gizli bir felaket olarak görüyorlardı.
Allah’tan imkanların da hayatın da hayırlısını istiyorlardı. Bugüne gelince; acaba
biz, kendimiz için dert olan şeylere derman diye sarılıyor olabilir miyiz?

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

Etiket Bulutu