Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Mayıs 6, 2008

EVİMİZ KALBİMİZDİR

divtab22rj4helloonhv8divtab22rj4
 
   
   Semerkand Yazı İşleri 
   
Allah, önce bir can, sonra o candan eşini yarattı. Birbirinin tamamlayıcısı olsunlar
diye. Biri olmadan diğeri olmaz. İnsan çift yaratıldı, başka bütün canlılar gibi.
Aynı kökten, fakat farklı özelliklerle donanmış bir çift: Erkek ve kadın. 
Bu fark, Hak Tealâ tarafından takdir edilmiş fıtrî bir farktır. O, erkek ve kadını
farklı isimlerinin tecelligâhı yapmıştır. Birinde olan diğerine verilmemiş, biri
diğeriyle tamamlanmıştır.Bu farklılığa rağmen bir ayrılık sözkonusu değildir.
Nihayetinde bu iki insan birbirine aittir. Ancak bir arada bütündürler. Birlikte
tamlık hissine, ahenge, uyuma kavuşurlar. 
   
Hz. Adem ve Hz. Havva (selam üzerlerine olsun), ilk insan çiftini oluşturmuşlardır.
Allahu Tealâ, önce Adem Aleyhisselam’ı yaratmış ve ondan eşini, Hz. Havva
Annemiz’i yaratmıştır. Sonraki bütün çiftler, erkek ve kadınlar da onların neslidir. 
Bu ilk çift, yaratıldıkları andan itibaren aynı hayatı paylaşan iki insan olmuşlardır.
Cennette birlikte yaşamışlar, birlikte hata etmişler, birlikte yeryüzüne indirilmişlerdir. 
Yeryüzüne indirildiklerinde hata ettiklerini anlayıp, “Rabbimiz, biz kendimize
zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan
oluruz.” diyerek Yüce Allah’a sığınmışlar, O da rahmetiyle karşılık verip, tevbelerini
kabul etmiştir.Biri diğerinden hiçbir zaman ayrı olmamıştır. Bazen birbirlerine
üzüntü kaynağı olabilirken, sevinci yaşamak için de birbirlerine ihtiyaç
hissetmişlerdir.Rabbimiz bu ilk erkek ve kadına ve onların nezdinde bütün
insanlara, kendisinden sakınmayı, emir ve yasaklarına uymayı, ayrılığa
düşmemeyi ve hayatı birlikte omuzlayıp, istikamet üzere yürümeyi emretmiştir. 
Bu emre uyanlar, sağlam aileler kurarak güçlü toplumları oluşturmuş, bir
yandan ahirete hazırlanırken, dünyadaki hayatları da her zorluğa rağmen huzur
içinde geçmiştir. 
  
Erkek ve Kadın Tabiatı
Erkek ve kadın her insan iman etmek ve Allah’ın emir ve yasaklarına uymakla
aynı şekilde sorumlu tutulmuştur. Fiziki farklılıklardan kaynaklanan özel durumlar
(kadınların özel hallerindeki hükümler, ya da ailenin geçiminde veya savaş gibi
durumlarda erkeğin öncelikle sorumlu olması vs.) dışında, dinimizin bütün hüküm
leri erkek ve kadın herkese yöneliktir.Buna göre, cinsiyet önemli olmaksızın
herkes yaptığı iyi işlere karşılık alacağı mükafatta da, kötü işlere karşılık
göreceği cezada da birdir. Bu manada herkes kendi sorumluluğunu taşır. 
Bu gerçeğin bir tezahürü olarak bir ailede eşler arasında bir üstünlük veya
aşağılık olmaz. Fakat farklı sorumluluklar ve buna bağlı farklı roller vardır.
Allah’ın insan için takdir ettiği cins farklılıklarını görmezden gelmek, hayat
içinde hepsine eşit yük yüklemek elbette büyük bir adaletsizlik ve büyük bir
zulüm olur.Erkeği ve kadını aynı görmeye çalışmak ya da erkeği kadına,
kadını da erkeğe benzetmeye, böylelikle yaklaştırmaya kalkışmak, fıtrî olan
ayrımı çiğnemektir. Allah insanı nasıl ve hangi özelliklerle yaratmışsa (erkek
ya da kadın), insan da bu özellikleri belirginleştirmek ve kendi vasfına sahip
çıkmak hususunda Allah’a karşı sorumludur.Müslümanlar için erkek ve kadının
konumu, görevleri çok açıktır ve aile kurumu da ulvi bir nitelik taşır. Fakat
günümüzün yaygın zihniyeti tamamen fıtrata aykırı bir bakışla her şeyi
dünyevîleştirmiş ve kitle iletişim yollarını kullanarak müslüman toplumları da
etkilemişlerdir. Müslüman bir toplumun aile kurumunu sarsmak, o topluma
egemen olmak için büyük bir avantaj olacaktır. Bunda kısmen başarılı da
olunmuştur. Fakat her şey bitmiş değildir. Yeter ki müslümanlar batıl olanı
değil, ilâhî olanı kendilerine rehber edinsinler. 
  
Onlar Birbirinin Örtüsüdür
Erkek kadınsız, kadın erkeksiz olamaz. Bu fıtrata aykırıdır. Yaradılışımız bizi
karşı cinsten biriyle eş olmaya zorlar. Buna direnen kişi neye sahip olursa olsun,
eşi yoksa tamam olma duygusunu tadamaz, bir boşluk hisseder ve hiçbir şey bu
boşluğu doldurmaz.Eskiler hiç evlenmemiş kişileri, bekâr kelimesi yerine daha
çok “cüftsüz” (çiftsiz) kelimesiyle ifade etmişlerdir. “Yalnız”, “tek başına” gibi
tabirler de kullanabilirlerdi. Fakat burada hiç evlenmemiş olmanın bir yarımlık
olduğunu ifade için, çiftini bulamamış anlamında cüftsüz tabiri tercih edilmiştir.
Çift, birbirinden ayrı iki şey değildir; ancak birbiriyle işe yarayan, anlam kazanan
iki şeydir. Ne erkek ne kadın cinsi birbirlerinden ayrı olarak bir anlam ifade etmez.
İnsan diğer bütün mahlukat gibi çift olarak yaradılmış ve ancak karşı cinsten bir eşle
bir araya gelindiğinde “eksiksiz” olarak tanımlanmıştır.Allah Tealâ’nın, “Onlar sizin
elbiseniz, siz de onların elbisesisiniz.” (Bakara, 187) buyurduğu üzere eşsiz olma
durumu çıplaklığın verdiği rahatsızlık hissiyle birlikte tarif edilmiştir. Erkek kadınla,
kadın erkekle örtünür, korunur, eksiklerini tamamlar ve mahremiyetini (kendine
has hayat alanını) muhafaza eder.Erkek, güzeli kadınla tanımlar. Ve o güzel
korunması gereken bir hazinedir. Kadın da yiğitliği, cesareti, korunacağı sığınağı
erkekle tasvir ve tasavvur eder. Kadın, erkeğin koruması altında sağlam bir kaleye
sığınmış, kendi devletine girmiş gibi olur. Kendine güven bulur. Erkek namusunu,
şerefini, kıymetli neyi varsa hepsini kadına emanet eder. Kadın kendisini güçlü kılan
bu emanetleri canı pahasına korur ve gölge düşürmez. Erkek de kadını incitilmemesi
gereken narin, mukaddes bir emanet olarak görür.Bütün bunlar hayatı daha anlamlı
yapan, insanı olgunlaştıran ve ahlâken güzelleştiren hususlardır. Bu nedenle erkek ve
kadın asla birbirinden ayrı düşünülemez ve bağımsız olarak değerlendirilemez. 
  
Çift Olmaya Giden Yolda
Bütün erkek ve kadınlar çift olma ihtiyacını hissederler. Fakat bu bir araya gelmede,
eş olmada dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Çünkü gelişigüzel beraberlikler
bütünlüğü sağlayıcı bir çift olmakla sonuçlanmaz.Herhangi bir sınır tanımayan,
kuralsız beraberliklerin yaşandığı toplumlarda erkek ve kadının birbirini tamam
layıcılığından bahsedilemez. Hatta birbirlerine düşman oldukları ve birbirlerinden
uzaklaştıkları görülür. Bu durum “doğru” beraberlikler oluşturmanın da bazı
kurallara bağlı olduğunu gösterir.Erkek ve kadının ne maksatla ve nasıl bir araya
gelecekleri, eş olmanın yolu dinimizce bildirilmiş, bu konudaki görev ve sorumlu
luklar, sınırlar belirlenmiştir. Erkek ve kadın arasında varolan fıtrî alaka, duygular
ve arzular, ihtiyaçların karşılanması, ancak dinimizin bildirdiği bir evlilikle karşılığını
bulur ve doğru bir mecrada yol alır.Dinimiz evlenmeyi emretmiş ve geçerli bir
evliliğin kurallarını, şartlarını bildirmiştir. Buna göre doğru bir evlenmeyle, yani
şartlarına uygun bir nikâhla müslüman erkek ve kadınların bir araya gelmeleri
gerekir. Çünkü bekârlık dinimizce hoş karşılanmamıştır. Bekâr yaşamanın zarar
larına dikkat çeken Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz de “Sizin fenalarınız bekârları
nızdır.” (Suyuti, el-Camius-Sağir) buyurarak evliliğin önemini vurgulamıştır. Fakat
insanlar ancak Allah Tealâ’nın sınırlarına riayet ederek, kendilerini zarardan
koruyacak doğru bir evlilik gerçekleştirebilirler.Bununla birlikte evlilik hayatının
da insanca, müslümanca sürdürülmesi gerekir. Ancak bu şekilde erkek ve kadın,
ailenin şeref ve haysiyetini muhafaza edebilir, karı-koca hukukunun gereklerine
uyar, mutlu, huzurlu bir aile hayatı yaşar ve temiz nesiller dünyaya getirebilirler. 
  
Benlik Davasının Olmadığı Yer: Aile
Evlilik bir erkekle bir kadının bir araya gelip aynı evde ayrı ayrı kendi hayatlarını
yaşamaları değildir. Dinimiz, evlenmeleri sonucunda erkek ve kadını bütünleştirir,
böylece iki ayrı kişi sorumlu oldukları tek bir hayatta birleşir. Artık birbirlerinden
ve birlikte bir hayattan sorumlu olurlar. Bu ortak hayat için erkek ve kadın kendi
lerine düşen görevleri gönül hoşluğuyla kabul eder ve yerine getirirler. Böyle
evlilik fıtrî bir ihtiyacın karşılanmasını aşar, bir ibadete dönüşür. Nitekim
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in, “bir erkek karısının elini tuttuğunda parmakları
arasından günahları akar gider” buyurduğu rivayet edilmiştir. Çiftlerin birbirlerine
güzel muameleleri ibadet niteliğindedir. Evet, cemaatle yapılan ibadetlerin en huzur
verici olanı, kişinin cemaatle olduğu halde kendini ayrık hissetmediği ibadettir ki,
bu da kendinden gayrı görmediği kişilerle kurmuş olduğu cemaattedir. Bu hal kişinin
eşiyle birlikte olduğu zamanlarda kendini daha çok belli eder. Arada bir hukuk ve bir
sınır varsa da, hayatı ve sorumlulukları birlikte omuzlamış olmanın ortak şevkiyle
ibadetler coşkunlaşır, sürekli bir hale gelir.Hayırlı, bereketli, saygıdeğer, hürmete
layık temiz bir iş olan evlilik, Allah rızası için yapıldığı zaman her şey de olduğu gibi
mübarektir. Bereketle vasıflanır, kudsiyet kazanır ve bizi ilâhi olana bağlar. 
Bu bağlılık her işi rahmete dönüştürür. Yaptığımız işler, evlilik, yuva kurmak,
karı-koca olmak, dünyanın geçici ve süfli boyutundan çıkıp yücelir, derin anlamlar
kazanır. Bu sayede evlilik, eşleri bedensel hazların ötesine taşır ve kalp itminanına
yöneltir. Karı kocanın bu gerçeği görmeleri ve fırsatı heba etmemeleri gerekir. 
Bunun farkında olan müslüman erkek ve kadın, yuvalarının idaresinde, birbirleriyle
münasebetlerinde Allah rızasına uygunluğu gözetirler. Böylece aynı gayeye yönelmiş
insanların birlikte ibadeti gibi birbirlerine saygı ve sevgiyle yaklaşırlar. 
  
Bir Lokma Olsun, Helalinden Olsun
Bir diğer önemli husus da, aile ocağına giren lokmanın helal kazançtan elde edil
mesidir. Geçimin helal olmayan yollardan sağlandığı bir ailede, aile saadeti için
gerekli diğer şartların gerçekleşmesi de zordur. Yuvanın temel taşı olan geçim
konusunda AllahTealâ’nın razı olmadığı davranışları sergileyen erkek veya kadın,
daha hangi noktada O’nun sınırlarına riayet edip de nezih, hürmete layık bir aile
oluşturacak ve temiz nesillere vesile olacaktır? Haram lokma ile bu mümkün değildir. 
Allah Tealâ, gayesi dünya olanlardan dilediğine dünya nimetlerini bolca vereceğini,
fakat öylelerinin ahirette nasipleri olmadığını bildiriyor. Ahireti isteyip mümin
olarak yaşayanların da ecirlerinin karşılıksız kalmayacağını, hiçbir maddi varlığın,
zenginliğin karşılayamayacağı bir saadete ereceklerini müjdeliyor.Eşlerin,
yuvalarına giren kazancın helal olması için birbirlerine yardımcı olmaları büyük
önem taşıyor. Dünya nimetlerine hırs göstermemek bunun için etkili bir yol
olacaktır. Kanaat sahibi olmak, ihtiyacı bir şekilde karşılanmış iken daha fazlasını
istememek, geçim çabalarının helal sınırları aşmasını engelleyecektir. Unutulmaması
gereken gerçek, bir ailede asıl kazancın Allah yolunda atılan adımlar olduğudur.
Dünya varlığı bir kibrit çöpünün aleviyle yok olacak saman yığınıdır. 
  
İhtiyacın Sınırı Var, Ya İhtirasın?
İnsan muhtaç olduğu şeye ulaşmak için çabalar. Ona ulaşmak isteği, herkeste farklı
farklı ortaya çıkar. Kimi insan gerçekten neye muhtaç olduğunu bilir. Bu bilgi onu bir
şeylerin peşinde savrulmaktan kurtarır.Çağdaş düzen ise insanın ihtiyaçlarının
sonsuz olduğu söyler. Buna karşılık ihtiyaçları karşılayan kaynakların da yetersiz
olduğunu iddia eder. Bu büyük bir yalan ve fitneden başka bir şey değildir. 
İhtiyacın bir sınırı var. Dünyanın geçici olduğunu görerek, içinde bulunduğumuz
durumu imtihan bilip kanaat etmek bu sınırı belirler. Bu sınır, insanın ihtirasının
önünde bend olarak duran edebidir. Elinde bulunana şükretmesini bilmek, hayırlı
olandan başkasının talep edilmeyeceği bir ruh haline geçmek de bu edebin meyvesidir. 
Elbette her evin ihtiyaçları vardır. Fakat ihtiyaç adı altında insanın kendine pek
çok şeyi yük edinmesi de mümkündür. Bunu iyi düşünmemiz, kendimizi her şeye
muhtaç hissetmememiz bizi gereksiz yüklerden kurtaracaktır. Sahiden ihtiyaç olan
bir şeyin eksikliği hayatı zorlaştırır. Fakat eksikliği hissedilmeyen şeyler için huzur
bozmak doğru değildir. Eşler başkalarının sahip olduklarına imrenerek üzülmemeli,
aile huzurunu bozacak söz ve davranışlarda bulunmamalıdırlar.İnsanın aslen bir
tek şeye ihtiyacı var; o da kalp huzuru. Bu huzura sahip olmayanın, dünya onun
olsa bile hiçbir şeyi yoktur. Huzuru olanın ise hiçbir şeyde gözü olmaz. 
  
Eş-Dost ve Akraba İlişkileri
Aile saadetini teminde eşlerin dikkat etmesi, birbirlerine yardımcı olmaları
gereken bir husus da sıla-i rahimdir. Yani anne-baba ve akrabalarla irtibatı
devam ettirmektir. Böylece aile büyür, yalnızlık hissi yok oluşur. Ayrıca erkek
ve kadının güvenliğinde, işleri yoluna koyma ve zorlukları aşmada büyük yararlar
sağlanır.Eşler bu konuda da gerekli hassasiyeti gösterip, birbirlerinin akrabalarıyla
irtibatı sağlamada makul yollar bulmalı, kendi akrabaları için istediğini karşı taraf
için de isteyerek adaleti temin etmelidir. Zaten bir akrabalık söz konusu olmasa
bile diğer insanlarla doğru bağlar kurmak, iyi ilişkiler içerisinde olmak her
müslümanın görevidir.Rabbimiz’in bildirdiği mahremiyet sınırlarına riayet ederek
eşlerden birinin sıla-i rahim görevini yerine getirmesinden diğerinin memnuniyet
duyması gerekir. Eşlerin aralarında konuşarak, çözüm yolları bularak, taraf tutmadan,
 ayrım yapmadan akrabalarıyla irtibata devam etmeleri, müslüman toplumun sağlam
bir şekilde ayakta durması için önemlidir.Bir aile hayatında saadetin temini için
birçok şey söylenebilir, tavsiyelerde bulunulabilir. Fakat asıl iş, asıl gayret aileyi
oluşturan erkek ve kadına düşer. Hiçbir erkek ve kadın mutsuz olmak için bir
araya gelmez, bile bile huzurdan yoksun bir evlilik, bir aile hayatı istemez. Yeter
ki kişiler iyi niyetli olsunlar, sabırlı ve akıllı davranarak üç günlük dünya hayatını
kendilerine ve eşlerine zehir etmesinler.Her mümin bilir ki, asıl önemli olan Allah’ın
rızası ve ebedi cennet hayatıdır. Allah’ın her an yanlarında ve onlarla birlikte
olduğunu bilen eşler, birbirleriyle ve başkalarıyla münasebetlerinde, söz ve
davranışlarında, hep O’nun rızasını gözetirlerse, karşı cinsle bir bütün olmanın
hazzını yaşayacaklardır. Ve inşallah dünyada başlayan bu saadet burada kalmayacak,
büyüyerek, artarak, zenginleşerek ebedi hayatta devam edecektir. 
Unutmamak gerekiyor; tam, eksiksiz, hiç bitmeyecek mutluluk cennettedir.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      
 

YÖNÜMÜZ KIBLEYE KALBİMİZ NEREYE?

bedirhanvedilan71193728nv2avauser_90186bedirhanvedilan71193728nv2 
  
 Kemal Süleymanoğlu 
 
Dua için ellerimizi açtığımızda, namaza kalktığımızda, evimizi düzenlerken, cenazemizi
kabre koyarken dikkat ettiğimiz; otururken, kalkarken, yatarken her zaman ve her yerde
yöneldiğimiz bir kıblemiz var. İçimizdeki yönle aynı olan kıblemiz. Mekke’deki Mescid-i
Haram’daki Kâbe… Bunun ne büyük lütuf olduğunun farkında mıyız? 
Namaza durduğumuzda Mekke’ye yöneliriz. Orada bulunan Kâbe’ye; yani yeryüzünün
ilk mescidine, Beytullah’a, Allah’ın evine yöneliriz. Yüce Mevlâ, kıbleyi Kudüs’deki
Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a, Kâbe’ye çevirdiğini Hz. Peygamber
s.a.v. Efendimiz’e namaz esnasında bildirmişti. Hatta namazın iki rekâtını Kudüs’teki
Mescid-i Aksâ’ya doğru kılmış, tam o esnada vahiy gelmişti. Hemen Mekke’ye Mescid-i
Haram’a yönelmiş, arkasında namaz kılan cemaat de onunla birlikte yönlerini Mekke’ye
 çevirmişlerdi. Haber birkaç gün içinde her tarafa yayıldı. Bütün müslümanlar artık
Mescid-i Haram’a yönelerek namazlarını kılıyorlardı. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e
itaat etme konusunda en ufak bir tereddüt geçirmemişlerdi. Bunun yanında münafıklar
başta olmak üzere, gayr-i müslimlerden bazı kişiler dedikoduya başlamışlardı.
Kalplerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilen Yüce Mevlâ, onların durumunu
Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e şöyle haber vermişti: 
725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i            725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i           725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i
İnsanlardan bir kısım sefihler şöyle diyecekler: ‘Onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren
ne ki?’ (Rasulüm) de ki: Doğu da batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru olan yola hidayet
eder. Böylece biz, sizi adaletli ve dengeli bir ümmet kıldık ki insanlara (hem dünyada
hem de ahirette) şahitler olasınız, Peygamber de size şahit olsun. Daha önceden
yönelmiş olduğun kıbleyi kıble tayin etmemiz, sadece Rasul’e tabi olanlar ile ökçeleri
üzerine geriye dönenlerden ayırmamız içindir. Bu, Allah’ın hidayet ettiği kimselerden
başkasına elbette ağır gelir…” (Bakara, 142-143) 
İbadetlerde bir noktaya yönelmenin hakikatini ise Yüce Rabbimiz şöyle ifade buyuruyordu: 
“Yüzünüzü doğu ve batı yönüne çevirmeniz iyilik değildir. Hakiki iyilik, Allah’a, ahiret
gününe, meleklere, kitaba ve nebilere iman eden; malına olan sevgisine rağmen onu
akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere veren; namazı
hakkıyla kılan, zekâtı veren, verdiği söze sadık kalan; sıkıntı, hastalık ve savaşın şiddetli
anında sabredenlerin iyiliğidir. Onlar sadık ve takva sahibi olanlardır.” (Bakara, 177) 
“Doğu da batı da Allah’ındır. Hangi tarafa yönelirseniz, Allah’ın vechi (yani sizin yönelişinize
muhatap olacak şekilde O’nun zatı) oradadır (yani O, her tarafta karşınızdadır). Allah
vasidir (her şeyi rahmetiyle kapsar), alîmdir (her şeyi bilir).” (Bakara, 115) Böylece
Allahu Tealâ, hayatımız boyunca dikkat etmemiz gereken büyük bir ölçüyü bize
bildirmektedir. O da ºudur: Sadece şekilde şartları yerine getirmek, sadece dış görünüşü
düzeltmiş olmak yeterli değildir. İbadetlerimizde Kâbe’ye yönelmemiz hatta Kâbe’nin
dibinde veya içinde bulunmamız yeterli değildir; kalplerimizdeki niyetlerimiz, Allah’a karşı
hassasiyetimiz yani takvâmız önemlidir. 
725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i           725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i             725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in şu mübarek sözleri bu hakikati özetler: 
“Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz. O sizin kalplerinize ve amellerinize
bakar.” (Müslim, İbn Mace) “Ameller, niyetlere göre değer kazanır.” (Buharî) 
Evet, ibadetlerimizde ve işlerimizde öncelikle dikkat etmemiz gereken, gönlümüz ve
niyetimizdir. Fakat bu, şeklî şartların veya dış görünüşün hiçbir önemi olmadığı anlamına
asla gelmez. İnsan olarak dış görünüşe kolayca mağlup oluruz, şeklî şartları yerine
getirmeyi asıl gaye haline getirebiliriz. Yüce Mevlâ, böyle bir zaafa düşmememiz için
ibadetlerimizde ve yaşayışımızda mananın önemli olduğunu bize bildiriyor. Bundan
sonra şeklî şartlara da riayet etmemizi istiyor. 
Cenab-ı Mevlâ, kıbleye yönelmekten maksadın ne olduğunu yukarıdaki ayetlerde ifade
buyurduktan sonra, ibadetlerimizde Kâbe-i Muazzama’ya yönelmemizin farz olduğunu
da şöyle ferman buyuruyor:“Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına
çevir. Bu, Rabbinden gelen bir hakikattir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
(Evet ey Rasulüm!) nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.
Sizler de nerede bulunursanız bulunun yüzünüzü o tarafa çevirin ki, zulüm yapmaya
şartlanmış olanların dışındaki insanların size karşı hiçbir delilleri kalmasın. Sakın
onlardan korkmayın, yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım
da doğru yolu bulasınız.” (Bakara, 149, 150) Kıble, hem kalbimize hem kalıbımıza gerek…
 SEMERKAND DERGİSİ 2004 KASİM
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

DİNÎ VE SOSYAL BİR VECİBE: EVLİLİK

candleglowflower19irpw1ls6y1p-vRV2xqlYMJ7Jm19gqDMHm9QZ6jUFUiAAQqEbVWs7Uz6RM9zMJ6K_G6zhL7Dllf0SR2rczRdugAcandleglowflower19irpw1ls6
 
 
   
   Mübarek Erol 

İnsanın inancı ya da inançsızlığı yaşadığı hayatı etkiler. Neye nasıl inandığı da, kendi

iradesiyle yapıp ettiklerinde ortaya çıkar. Doğru inanç ve iyi niyet olumlu her tavrın,
her davranışın ardında yerini alır ve yapılanı değerli kılar. İnanç ve niyetin mana ve
maksadı, yapılan her şeyin mana ve maksadını hazırlar. Bundan dolayı yüce dinimizin
emir ve yasaklarındaki maksat, bir mümin için her işinde gözetmesi gereken temel
kaide olur. Bir erkekle bir kadın arasında Rabbimiz’in koymuş olduğu prensipler
doğrultusunda yapılan akid yani evlilik de inanan insanlar için ilâhi maksat kapsamında
gerçekleşmesi gereken işlerdendir. Evlilikte, aile kurumunda, erkekle kadın arasındaki
ilişkilerde belirleyici olan, Yüce Mevlâmız’ın bildirdiği ölçü ve kurallardır. Evlenip aile kurmak, Hz. Adem Aleyhisselam ve Hz. Havva Validemiz’den bu yana mevcuttur. Bu durum insan olmanın gereğidir. Aynı zamanda dinî ve sosyal bir vecibedir. Tarihin kaydettiği bütün toplumlarda hatta putperest ilkel toplumlarda bile evlilik ve aile
kurumu vardır. Bu durum, erkek ve kadın olarak iki ayrı cinsin aileler kurarak bir
arada yaşamalarının insan tabiatının gereği olduğunu göstermektedir. Rabbimiz
buyuruyor ki: “Sizlere içinizden huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda
muhabbet ve rahmet var etmesi O’nun ayetlerindendir.
Bunda düşünen akıl sahipleri için nice ibretli dersler vardır.” (Rum, 21) 

Erkek ve kadınların evlenip mutlu ve huzurlu bir yuva kurmaları ayetlerle ve hadis-i şeriflerle teşvik edilmiştir. Zira aile hem kişinin huzur bulduğu bir ortam, hem neslin devamı için bir vesile, hem de kişiyi haramlardan alıkoyan bir vasıtadır. Fahr-i
Alem s.a.v. Efendimiz hadis-i şeriflerinde doğrudan doğruya evliliği teşvik etmiştir:
 “Nikâh benim yolumdur (sünnetimdir). Kim benim yolumdan ayrılırsa benden değildir.” “Evlenin, çoğalın. Zira ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı
ümmetimin çokluğuyla övünürüm.” “Kişi evlenmekle dininin yarısını tamamlamış
olur. Diğer yarısı için de Allah’tan korksun.” Dinimizde ruhbanlıkta
olduğu gibi dünyadan tamamen el-etek çekmek yoktur. İnsan yaradılışından
kaynaklanan ihtiyaçların meşru dairede karşılanması icab eder. Şeytanın tek başına yaşayanları daha kolay aldattığı da bilinmektedir. Evlenip bir araya gelen eşlerin yardımlaşıp dayanışması şeytanın hilelerine karşı daha uyanık olmayı sağlar. Evlilik sayesinde dindarlık insan hayatına daha kolay nüfuz eder, yalnızlığın tehlikelerinden
korur. Evlenip aile kurmanın kişinin dinini yaşamasında, dinini hayatına hakim kılmasında önemli bir rolü vardır. Bunun için kişinin aile meşguliyeti kendini nafile ibadetlere vermesinden daha faziletlidir. Çünkü evlilikte nefsi haramlardan korumak ve gelecek nesilleri yetiştirmek gibi önemli hususlar vardır. Rabbimiz, meşru bir evlilikle erkek ve kadının ayrılmamak üzere birleşmelerini ve kaynaşmalarını murad eder ve helallerin en sevimsizi olarak da boşanmayı görür. Rabbimiz’in kullarından istediği her husus yine kullarının hayrınadır. Bu meyanda evlenip aile kurmak bireylerin can, ırz ve namus güvenliğini sağlar. Topluma huzur verir. Gayri meşru ilişkilerin yaşandığı şartlarda ise
bu güvenlik yoktur. İnsan tabiatında ve toplum hayatında aslolan arsızlık ve fuhuş
değil; iffet ve hayadır. Bunu da ancak evlilik sağlar. 
Aile kurmak yeni akrabalıkların meydana gelmesine, böylece sosyal bağların
genişleyip gelişmesine de yol açar. Anne ve babaları vasıtasıyla nesep yakınlığına
sahip olan insanlar, eşleri vasıtasıyla da sıhrî (evlilik sonucu) akrabalara sahip
olurlar.Toplumda birbirini tanıyan, kaynaşan insanların sayısı artar. Bu şekilde
toplumsal yardımlaşma ve dayanışmanın zemini de doğal olarak oluşur. İnsanlar birbirinden haberdar olur, birbirlerini korur ve kollarlar. Böylece insan yalnızlıktan
ve kimsesizlikten kurtulur, yaşama gücüne sahip olur ve hayatın yükünü
rahatlıkla taşır. Ailenin temelini oluşturan erkek ve kadın her iki cinsin kendine
has konumu, görev ve sorumlulukları vardır. Alemlerin Rabbi’ne kul olma
cihetinden ve insan olma bakımından herkes aynıdır. Fakat kadının insan
 ve kul olarak erkekle aynı olan birçok hak ve sorumluluklarının yanında,
kendine has bir takım hak ve mesuliyetleri de vardır.
İş bölümünde kendisine düşen görev ve sorumluluklara ve sahip olduğu haklara uygun
özelliklerde yaradıImıştır. Aynı durum erkek için de geçerlidir. Erkek de yaradılışına
uygun sorumluluk ve haklara sahiptir.  Ailenin reisi erkektir. Erkeğin görev ve sorumlulukları onun aile reisi olmasını tabii kılmıştır. Nitekim ayet-i kerimede:
“Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde
hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlardan bir üstünlük derecesi vardır.”
 (Bakara, 228) buyurularak erkek ve kadının karşılıklı haklarına işaret edilmekte
ve erkeğin reislik görevine dikkat çekilmektedir. Ailenin geçimini sağlamak görevi
erkeğe yüklenmiştir. Çocuk dünyaya getirmek ve büyütmekle görevli kadının ailenin
rızkını teminle uğraşması çok tabii değildir. Dinimiz bu görevi erkeğe verir ve erkeğin ailenin rızkı için gösterdiği çabaya büyük önem atfeder.
Bir hadis-i şerifte: “Bir erkeğin, Allah rızasını gözeterek aile fertlerine yaptığı
 her harcama onun için sadakadır.” buyurulmuştur.Farklı yaratılışlara sahip,
buna bağlı olarak sorumlulukları da farklı olan karı ve koca birbirlerinin eksik
ve kusurlarını görmemek, namus ve iffetlerini korumak hususunda aynı
sorumluluğa sahip olurlar. Her ikisi de salih bir insan olmaya gayret
etmelidirler.Bu hususta Hz. Ali k.v., “hayırlı erkek eşini üzmeyen,
duygu ve hayalleriyle de olsa haramlarda gezmeyenlerdir” buyurmuş ve Hz.
Fatma r.a. validemiz de, “hayırlı kadın eşini üzmeyen, duygu ve hayalleriyle de
olsa haramlarda gezmeyenlerdir” buyurmuştur.Koca hanımına, hanım da kocasına
ilgi göstererek huzur ve saadeti evlerinde aramalıdırlar. Erkek, imkanlarına göre
hanımının ve çocuklarının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyaçlarını karşılamalı,
hanım da kocasına karşı bütün meşru meselelerde mutlak itaat halinde olmalıdır. 
Yüce Kitabımız’da Rum Suresi’nde evlilikle ilgili üç büyük husus kaydedilir: 

Eşlerin birbirlerine karşı yakınlık (ünsiyet) hissetmesi ve bu ünsiyete bağlı olarak
bedenî ve ruhî ihtiyaçların giderilmesi; Eşler arası sevgi ve saygının oluşması; 
İki cins arasında vuku bulan şefkat. Şefkat, aileyi kuşatan pek derin ve ince
bir fazilettir. Müminlerin vasıflarındandır ve ailede sevginin filizlenip boy
vermesine büyük katkı sağlar. Neslin muhafazası aile sahibi olmanın önemli
 gayelerinden biridir. Yarınlar çocuklarımıza emanet edilecektir.
Ardımızdan bizi hayır dua ile anacak imanlı evlatlar bırakmak, bizimle ahirete
gelecek önemli amellerdendir. Toplumun, İslâm terbiyesi ile çocuklarını yetiştiren,
onlara dinî vazifelerini öğreten, hayatlarının her döneminde bu bilgileri korumaları
için çaba gösteren, fedakâr, sorumluluk seviyesi yüksek, sağlam şahsiyetli
kimselere ihtiyacı vardır. Bu da ancak evlenip mutlu ve huzurlu bir aile yuvası
kurmakla mümkündür. Rabbimiz bizlere nesillerimizden gözlerimizin bebeği
olacak salih insanlar ihsan edip, bizi takva sahiplerine rehber kılsın.
 Rabbimizin tevfik ve inayeti ile 
SEMERKAND DERGISI 2004 ARALIK
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      
 

BİR VAKIF MEDENİYETİ OLARAK; OSMANLI

 
İSLAM VE VAKIF
Vakıf kurumlaşmış bir yardım anlayışını ifade eder. İslâm’a göre herşey fani yalnız Allah bakidir.
Mutlak hakim O’dur. Mülk O’nundur. Bu sebeble Allah’ı seven başta insan olmak üzere bütün
yaratıkları sever. Bu anlayışla hareket eden kişi “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan,
malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok
ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır.” düsturunu kendisine rehber edinir.
“İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir. Sadaka-i cariye (sevabı devam eden sadaka)
faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.” hadisi ve “Sevdiğiniz şeylerden
Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe eremezsiniz” ayeti gereğince Osmanlı, Vakıf işlerini
ön plana çıkarmış hem dünya hem de ahirete bir hizmet vasıtası görmüştür. Vakıf
müesseseleri ile diğergamlılığın zirvesini yakalayan Osmanlı 26 binden
fazla vakıf kurarak insanlarla birlikte hayvanlara da hizmet etmiştir. Osmanlı, Kur’an ve Sünnet
çerçevesinde Asr-ı Saadette başlayan ilk vakıf faaliyetini büyük hizmetlere vesile kılmışlardır.
"Hayırda yarışınız" emri, "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır" prensibi gereği toplum
birbiri ile yarışmış ve günümüze kadar ulaşan muazzam eserler vücuda getirilmiştir. İnsanların
 ihtiyacına, çevrenin şartlarına göre değişen çok farklı hizmet alanları olan Vakıf müessesesi
Osmanlı’da bu açıdan dinamik bir yapıya sahipti. Donuklaşmış, kalıplaşmış bir yapısı yoktu.
" İnsanların, canlıların yaşadığı yerlerde mutlaka onlara yapılacak bir yardım, bir hizmet vardır"
anlayışı Osmanlı Vakıflarının genel prensibi idi.
 
OSMANLI TARİHİ VE VAKIF
Vakıf yapmak isteyen şahıs bir vakfiye yazarak Kadıya müracaat eder. Vakıf Senedi denilen vesika
mahkemece tescil edilir. Vakıf Senedine padişah da dahil herkes uymak zorundadır. İslâm hukukuna
göre. "Vâkıf’ın (vakfedenin) şartı şârii’nin (kanun koyucunun) nassı gibidir.” değiştirilemez.
Bir vakfiyede kurucunun adı, künyesi, lakabı, şöhreti, ünvanı, gibi kendisini iyice tanıtan bilgiler
bulunur. Daha sonra ne maksatla vakfı kurduğu, isteklerinin neler olduğu, bu isteklerin yerine
gelmesi için gelirin nereden ne kadar olduğu, hangi oranda nerelere harcanacağı sonra da bunu bozan ve değiştirenlere beddua edilir. İlk vakfiye Orhan Bey’e aittir.Başta padişahlar olmak üzere sadrazamlar,bütün devlet ricâli ve varlıklı kişiler az veya çok gücüne göre vakıf yapmışlardır.
 Ahiret inancını aklından çıkarmayan Osmanlı ölümünden sonra da devam edecek sevaba önem vermiş, nasla korunan ve "ebedî hayır" olan vakıfları ayakta tutmuştur. Osmanlı bazı müesseselerde olduğu gibi Vakıf konusunda da kendinden önceki devletleri örnek almıştı. Daha ilk beylikler zamanında başlayan, devletin siyasî ve malî gücünün artması ile paralel gelişen vakıfların ilk tesisi Orhan Gazi zamanında olmuştur.Orhan Gazi İznik’te ilk Osmanlı medresesini kurarken onun idaresi için yeterli geliri temin edecek gayrimenkul de vakfetmişti. Bu medrese kısa sürede değerli ilim ve devlet adamları yetiştirdi. Orhan Gazi’nin Adapazarı, Kandıra ve Bursa’da inşa ettirerek vakfettiği cami, medrese, zaviye, imaret, aşevi, misafirhaneler ilk Osmanlı vakıfları olarak anılmaktadır.
Yıldırım Bayezid zamanında da şahıslar tarafından kurulan vakıflar ise "müfettiş-i ahkam-ı şeriyye"
 tayin edilerek teftiş ettiriliyordu. Özel şahıslar tarafından kurulan vakıflar mütevelliler tarafından
yönetilmiş, kadılar vasıtası ile de teftiş edilmişlerdir. Her kadı kendi bölgesindeki vakıfları, emrindeki müfettişlere, teftiş ettirir. Bazen de bizzat kendisinin teftiş ettiği görülürdü. Payitaht (İstanbul) kadısı ise bütün vakıfları teftişle yetkili idi.Osmanlılarda 1826’da kurulan Evkaf Nezaretinden önce vakıflar, vâkıfların şartlarına göre idare ediliyor, bunlar ayrı nezaretlerce murakabe ediliyorlardı.1924 yılında çıkarılan 429 sayılı kanunla Evkaf Nezareti kaldırılıp, Başbakanlığa bağlı bir Genel Müdürlüğe havale edildi. Bundan sonra vakıflar tarihteki yerini ve fonksiyonunu yavaş yavaş kaybet-meye başladı.

VAKIF VE DEVLET
Osmanlılar döneminde devlet, vatandaşın canını, malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları korumak devlet düzenini sağlamakla mükellefti. Günümüz modern devlet anlayışında devlet görevlerinden sayılan eğitim, sağlık, bayındırlık, diyanet, sosyal yardım hizmetleri Osmanlı’da devlet görevleri arasında sayılmıyor, bütün bu hizmetler şahısların kurduğu vakıflar tarafından yürütülüyordu. Vakıflara bu işleri yürütmek için de zengin akarlar bağlanıyordu. Osmanlı’da devlet anlayışı “Devlet-i Ebed Müddet” şeklinde olduğu için vakıflara da ebedilik şartı konmuş, devlet yetkilileri de vakfın hizmetinin devam edebilmesi için her türlü gayreti sarfetmişlerdir.
Vakıfların bu karşılıksız yardıma yönelik hizmetleri toplumun psiko-sosyal yapısı üzerinde devletin lehine olumlu etkiler yapmıştır. XVIII. yüzyılın sonlarında vakıf gelirlerinin tüm devlet gelirlerinin hemen hemen yarısı olduğu göz önüne alınırsa, geleneksel kültürümüzde Osmanlı yönetiminin halka
yaklaşışının neden “Devlet Baba” olarak yorumlandığı daha açık anlaşılır. Osmanlının ortadan
kaldırılması ile dahi silinemeyen bu devlet anlayışını halka zulmedenlerin hâlâ tepe tepe
kullanmalarının hikmeti işte bu devlet anlayışında yatmaktadır. Halk kendisine ne kadar haksızlık
yapılsa, zulmedilse dahi “devlet kutsaldır, devlet babadır, devlet evlatlarının kötülüğünü istemez,
mutlaka bir bildiği vardır." gibi yönetici hatasından kaynaklanan bütün yanlışlıkları sineye çeker.
Kimseyi hesaba çekmez. Gösteri ve benzeri yollarla hakkını arayanlara da iyi gözle bakmaz.

VAKIF VE SOSYAL HAYAT
Vakıflar yalnız ibadet, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi toplumsal temel ihtiyaçları konu almaz. Genelden
özele doğru insanların toplum hayatı içinde yolculara yardım etmek, esirleri azad etmek, mektep
çocuklarının gezdirilmeleri, fakir kızlara çeyiz temini, hayvanlar için çayır; sel, yangın, deprem,
hastalık, fakirlik, borçluluk gibi zaruretlerin giderilmesi, acizlerin doyurulup giydirilmesi, tedavi
ettirilmesi iş yapacaklarla sermaye bulunması, borçtan mahkum olmuşların borcunun ödenmesi
için “avarız vakıfları” kurulmuştur. Bizzat padişah veya saray mensupları tarafından kurulup yönetilen vakıflara ise “Mazbut vakıflar” bir diğer ismi ile “Selâtin Vakıfları” denmiştir. Osmanlı hanedanının son temsilcileri de ülke dışına çıkarılması ile sahipsiz kalan “Selâtin Vakıfları” vakıf bedduasından haberi olmayan, ahiret hayatını unutmuş bedbahtlar tarafından talan edilmişlerdir.
Osmanlıda genelde şehirler, vakıf bir külliyenin, mahalleler vakıf camilerin, hamam, çeşme ve benzeri yapıların etrafında kurulmuştur. Bu şekilde yapılan yüzlerce eser Rumeli’de şehirlerin İslâmî vecheye bürünmelerini sağlamıştır. Osmanlı bir iskan ve kolonizasyon metodu olarak vakıflardan faydalanmıştır.Mesela Lale Devri’nin meşhur sadrazamı Damat İbrahimpaşa doğduğu köy olan Muşkara’yı geliştirmek ve büyütmek için pek çok eser yaptırdı. Muşkara bu eserler vasıtası ile verilen hizmetle kısa zamanda büyüdü ve gelişti. Zamanın gelişmiş şehri olan Muşkara’ya “Yeni Şehir” anlamına Nevşehir adı verildi. Nevşehir, vakıfların Türk şehir hayatında oynadığı rol için güzel bir örnektir.Şehirlerimiz 1856 yılına kadar belediye teşkilatından mahrumdu. Vakfiyeler incelendiğinde, bu tarihten önce su, ulaşım, aydınlatma, temizlik, asayiş gibi belediye hizmetlerinin hep vakıflar tarafından gerçekleştirildiği görülür.Su kanalları, su kemerleri, maksemeler, çeşmeler, sebiller, kuyular, hamamlar tamamen vakıf kuruluşlardı. Fakirlerin parasız yıkandıkları hamamlar mevcuttu. Sebillerde buzlu su, hatta şerbet dağıtılırdı. Yol, kaldırım ve köprü yapımını vakıflar sağlıyordu. Bazı hayır sahipleri kurdukları vakıflarla "kandilciler" tutuyor, yine vakıf geliri ile kandil ve yağ alarak sokakları aydınlatıyorlardı. Sokakların temizlenmesi ve umumî helâlar için vakıflar kurulmuştu. Bekçi ücretleri vakıflardan ödeniyordu. Vakıf hastahanelerde her din ve ırktan insan tedavi ediliyor, gerekirse ücretsiz ilaç veriliyor, doktor temin ediliyordu. İmaretlerde yoksullara, yolcu ve misafirlere her gün bir veya iki öğün yemek yediriliyordu. d’Ohsson’a göre İstanbul imaretlerinde her gün parasız yemek yiyenlerin sayısı 30 bin idi. Böylece vakıflar bir yandan binlerce görevliye maaş ödüyor, öte yandan yüzbinlerce insana hizmet götürüyordu. Böylece vakıflar yolu ile gelir dağılımındaki dengesizlikler asgariye indirilirken, yine aynı sebebe bağlı olarak ortaya çıkabilecek sosyal patlamaların da önü alınmış oluyordu.Vakıfların ülke ticaretine ve
ekonomik hayatın gelişmesine de olumlu etkileri olmuştu. Hemen bütün şehirlerde vakıf ticarethanları vardı. Şehirler arası yollar, önemli stratejik mevkilere kervansaraylar yaptırılarak sürekli işler halde tutulmuş, böylece yolcu ve tacirlere yol güvenliği ve konaklama imkânı
sağlanmıştı. Kervansarayların vakfiyelerinden buralara yerli-yabancı, hür-köle, erkek-kadın, müslim-gayr-i müslim herkesin kabul edildiğini yolcuların gıda, ilaç hatta ayakkabı ihtiyaçlarının karşılandığı ve hayvanlarına da bakıldığını öğrenmekteyiz. Ücretsiz hizmet sunan kervansaraylar vakfedenlerin bıraktığı gelirle bu fonksiyonlarını yüz yıllar boyu sürdürmüşlerdir.Ayrıca vakıflar büyük sanat eserlerinin, hat, taş, ağaç, maden işçiliği, tezhip, çini, kitap, cilt, ebru gibi sanat dallarının gelişmesine, şaheserler verilmesine katkıda bulunmuşlardır. Vakfiyelerin dil, kültür, tarih, hukuk, iktisat tarihi, sosyoloji, hatta folklar açısından taşıdığı önem ise ayrıca hatırlanması gereken bir konudur.Kaynaklar1- ŞAMİL-İSLAM ANSİKLOPEDİSİ2- Risale-Sosyal Bilimler Ansiklopedisi3- Osmanlı Ansiklopedisi-Yeni Şafak4- Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti? Yeni Şafak

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Etiket Bulutu