Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Mayıs, 2008

(@)YÜCE SULTANIM(@)

 

                                                                   Photobucket 

(@) YÜCE SULTANIM(@)
 

Cemalını isterim ey mah ,kamerde fayda yok.

Sen olmasan buseferde yoldaştan fayda yok.

 

Bu ülkeye o yüzü görmeye geldim ey sevgili

yoksa bu sereden ne beklerim buyerde fayda yok.

 

Benim fenadan ve bekadan muradım,

Sana kavuşmaktır,sıgınagın olmas ey şah!

 

Bu siperde  fayda yok.sen olmayınca ey yar

Canım şunda bunda ne fayda bulsun.

 

Gönül hoş olmayınca baştan ayaktan fayda yok.

Senınle aleme baksam cennet gibi olur:

 

Hep senınle baksam, boş nazarda fayda yok.

Lutfunla bana nazar etki.hünerim yok

 

Senin lutfun olmazsa hiç bir hünerde fayda yok

Beşeriyetten geçir beni tıpkı bir melek gibi,

O melek lik olmasa beşerde fayda yok

 

AHMET KARAKAŞ

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

 

(@)SULTANIM(@)

 

                                                                   Photobucket 

(@)SULTANIM(@)

 

Gizli gel ey yar, buyur:ey seçkın sultan buyur.

Hep yabancılar uyuyunca bugece tekrar buyur.

Temız hanene gel,ayrı düşmüş aşıgina gel.

Ey şarab sunan sakı buyur.

 

Lütfedip eygöz nurum,

konuştugum,duydugum,gördügüm,

Hep duygu ve hünerim:sen bize hep yol buyur.

 

Hem elim ol hem ayağim,hem yüregimde dayağim.

Gönülde gülistanım vebağım:

Ey gül bahçesinin şirin gülü buyur.

 

Gözümün aydınlığı gam gözümün neş,esi,

Gecemi tutuşturan mehtabım olup,

Ey on dördünde kamerim olup buyur.

 

Gözden uzak olsanda gönüldesin,

Ey cihanın canı candan uzak olma hiç,

Ey gönül ey sevgili buyur.

 

Sus artık ey durmadan konuşan :

Beyan davulu gumlemesin,

Yeter artık bu dilin söyledıği,

Soluksuz söz dur buyur…

AHMET KARAKAŞ

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

KURANI KERIM VE HADISLER AÇISINDAN ANNE BABA HAKKI

           y1pUAEvmBxI6GR6Pp5P2EJ9imZDzPFsoYDXn9Tmm6L8FUbHrqaRS99KPK1iR-t8PFmfkgMCjtrC6bU
   KURAN KERIM AÇISINDAN ANNE BABAYA IYILIK
Ana-babaya iyilik etmenin ve onlara karşı saygılı davranmanın İslam’da özel bir konumu vardır. Allah Teala Kur’an-ı Kerim’de, Peygamber-i Ekrem (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamları (aleyhum’us selam) da sözlerinde ana-babaya iyilikte bulunmayı ve onlara karşı saygılı davranmayı tekitle tavsiye etmişlerdir.Allah Teala ve on dört masumun haklarından sonra, insanın üzerinde en çok hakkı olanlar anne ve babadır. Bu konunun Kur’an ve hadislerde özel bir yeri vardır. Bu konu bir çok alimler tarafından geniş bir şekilde ele alınmıştır. Ama biz, çok geniş olan bu konuyu ele alıp, ayet ve hadislerden yararlanarak onu kısa bir şekilde sizlere aktarmaya çalışacağız. Zikredeceğimiz bu ayet ve hadisler, inşaallah bizlere birer hidayet meşalesi ve kılavuz olurlar.Kur’an’da,
 ana-babaya iyilik ve saygı hakkında 13 ayet zikredilmiştir. Altı yerde “İhsan” ve “Hasen” kelimeleriyle onlara iyilik etmeği emretmektedir. Biz burada örnek olarak sadece bir ayeti zikredeceğiz. Allah Teala İsra suresinin 23. ve 24. ayetlerinde şöyle buyuruyor:
 “Senin Rabbin, O’ndan (Allah’tan) başkasına kulluk etmenizi ve anne-babaya iyilik etmeği emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, onlara: “Öf” bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara merhametle alçak gönüllülük kanadını ger ve de ki: “Rabbim! Onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse sen de onlara öylece merhamet et.”
Görüldüğü gibi Allah Teala mezkur ayette; anne ve babaya, “Öf” bile demeyin buyurmaktadır. Yani onları incitecek en küçük söz ve hareketten bile kaçının buyuruyor. Öf sözcüğü, rahatsızlığı ifade eden en küçük ve hafif bir tabirdir.İmam Sadık(a.s) bu ayetle ilgili şöyle buyurmuştur:
“Eğer Allah Teala, (anne-babayı incitmek hususunda) öf kelimesinden daha küçük bir şeyin olduğunu bilmiş olsaydı, mutlaka ondan da nehy ederdi; öf, anne-babaya karşı gelme ve onları incitmenin en küçük ve hafif olanıdır. İnsanın anne-babasına keskin bir şekilde bakması da akk-ı valideynden (onları incitmekten)dir.” Bu rivayetten, anne-babaya saygısızlık yapmamanın ve
onlara karşı ne kadar yumuşak ve şefkatli davranmanın gerekliliği iyice ortaya çıkmış oluyor.
Anne-babaya ihtiram etmenin ne kadar geniş manalı olduğu şu hadisten de iyice anlaşılmaktadır:
Bir adam Resulullah (s.a.a)’ten babanın oğlun üzerindeki hakkı nedir? diye sorduğunda Resulullah (s.a.a) cevaben şöyle buyurdular:“Babanın oğlun üzerindeki hakkı; onu ismiyle çağırmaması,
onun önünde yürümemesi, ondan önce oturmaması ve ona (babasına) sövülmesine sebep olmamasıdır.” Sözün kısası şu ki anne-babaya imkan dahilinde olan her çeşit iyilik ve ihtiramı yapmak ve onları inciten her çeşit söz ve hareketten kaçınmak, kaçınılmaz dini ve vicdani bir vazifedir.Elbette eğer anne-baba evlatlarına Allah’ın emrettiği şeylere karşı bir söz söylerlerse,
 o zaman onlara o hususta itaat etmek farz değildir.
               
 
  Hadis ve Rivayetler Açısından Anne-Babaya İyilik ve Saygı
Anne-babaya iyilik ve ihtiram etme konusunda Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamlarından pek çok hadisler nakledilmiştir. Biz burada on dört masumdan nakledilen yüzlerce hadisten sadece on dört tanesini, kendimize hidayet meşalesi olması ve onları kılavuz edinmek için naklediyoruz:
 
1- İmam Sadık (a.s)’ın öğrencilerinden birisi İmam (a.s)’a; “En iyi iş hangi iştir?”
diye  sorduğunda İmam (a.s); “Namazı vaktinde kılmak, ana-babaya iyilik etmek ve
 Allah yolunda cihat etmektir.” buyurdular.
 
2- Ammar bin Yahya şöyle diyor:İmam Sadık (a.s)’a arz ettim ki, oğlum İsmail bana
iyilik ediyor (yardımda bulunup bana nisbet iyi davranıyor). İmam (a.s) bu sözüme karşılık
şöyle buyurdular: “Oğlun İsmail’i seviyordum, şimdi (sana iyi davrandığı için) onu daha çok seviyorum.”İmam (a.s) sonra şöyle buyurdular: Peygamber (s.a.a)’in süt kız kardeşi O Hazretin yanına geldi, Hz. Peygamber onu görünce hoşnut ve mesrur oldu, sonra abasını onun için yere sererek onu o elbisenin üzerinde oturttu. Daha sonra ona yönelip güler yüzle sıcak bir şekilde
onunla konuşuyordu. Nihayet o kalkıp gitti. Daha sonra süt kardeşi geldi. Resulullah (s.a.a)
onun da sıcakça hal ve hatırını sordu, ama (süt kız kardeşine) takındığı tavrı ona karşı
takınmadı (ona gösterdiği ilgiyi süt kardeşine göstermedi). Bir adam, bu farklı davranışın
sebebini Hazretten sordu. Resulullah cevaben şöyle buyurdular: “Çünkü o kız kardeş,
 ana ve babasına bu kardeşine nispeten daha iyi davranıyordu.”
 
3- Resulullah (s.a.a) ana-babayı razı etmek ve onları öfkelendirmekle ilgili şöyle buyurmuştur:“Kim valideynini (ana-babasını) razı ederse şüphesiz Allah’ı razı etmiştir;
 kim de onları öfkelendirirse şüphesiz Allah’ı öfkelendirmiştir.”
 
4- Resulullah (s.a.a) anne- babanın yüzüne şefkatle bakanın sevabı hususunda şöyle buyurmuştur: “Kim ana-babasının yüzüne şefkat ve merhametle bakarsa, Allah Teala
 onun için makbul olan bir haccın sevabını yazar.”
 
5- Ana-babaya iyilik ve ihsan etmek, onlar öldükten sonra da gereklidir. Bu hususta
 bir çok rivayet vardır. Biz onlardan sadece bir tanesini naklediyoruz:
İmam Sadık (as) şöyle buyurmuştur: “Bazı insanlar baba-anası hayatta iken onlara iyilik
ediyor; ama onlar öldüklerinde onların borçlarını ödemiyor ve onlar için Allah’tan mağfiret dilemiyor. İşte bundan dolayı Allah Teala onu, akk’ul- valideyn (ana-babasına asi bir kimse)
 olarak sayıyor. Ama bazen bazı insanlar, ana-babası hayatta iken onlara karşı sert ve asidir.
 Ama onlar öldüklerinde, onların borçlarını ödüyor ve onlar için mağfiret diliyor. Allah Teala
 böyle bir adamı ana-babasına iyilik yapan bir kimse olarak yazıyor.”
 
6- Resulullah (s.a.a) ana-babaya iyilik etmenin faydasına değinerek şöyle buyurmuştur:
“Ana-babaya iyilik etmek ömrü çoğaltır, yalan konuşmak rızkı azaltır, dua ise kaza-kaderi geri çevirir.”
 
7- Yine Resulullah (s.a.a), ana-babaya hizmet ederek cenneti kazanamayan kimseler hakkında üç defa tekrarlayarak şöyle buyurmuştur: “Ana-babasından biri veya onların her
ikisi onun yanında yaşlanmış çağına ulaşmış olup da (onlara hizmet ederek ) cennete giremeyen kimsenin burnu toprağa sürülsün (hor ve hakir olsun).”
 
8- İmam Cafer Sadık (a.s) ana-babasını döven kimse hakkında şöyle buyurmuştur:
“Ana- babasını döven kimse, Allah’ın rahmetinden uzaktır, Allah’ın rahmetinden uzaktır; ana- babasına asi olan kimse Allah’ın rahmetinden uzaktır, Allah’ın rahmetinden uzaktır!”
 
9- Resulullah (s.a.a) bir hadiste şöyle buyurmuştur:
“Üç şeyde hiç kimse için ruhsat yoktur: Ana-babaya, ister Müslüman olsun ister kafir, iyilik
etmek; ahde, ister Müslüman olsun ister kafir vefa etmek; emaneti, ister Müslüman olsun
ister kafir, sahibine geri çevirmek.”
 
10- İmam Sadık (a.s) ana-babasına kızgın bir şekilde bakan kimse hakkında şöyle buyurmuştur: “Kim ana-babasına, ona zulmettikleri halde kızgın bir şekilde bakarsa,
Allah Teala onun namazını kabul etmez.”
 
11- Resulullah (s.a.a) ana-babaya asilik hakkında şöyle buyurmuştur:
“Sakın ana-babaya asi olmayın; çünkü bin yıllık bir mesafeden hissedilen cennetin
kokusunu, ana-babaya asi olan ve akrabalarla ilişkiyi kesen kimse… alamayacaktır.” 
 (Cennetin kokusunu almaya liyakati olmayan bir kimse, artık cennete nasıl girebilir!!)
 
12- Yine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmuştur:“Babalarınıza iyilik edin ki,
oğullarınız da size iyilik etsinler; iffetli davranın ki, kadınlarınız da iffetli olsunlar.”
 
13- İmam Zeyn’ül- Abidin (a.s) da baba hakkıyla ilgili şöyle buyurmuştur:
“Babanın senin üzerindeki olan hakkı şudur: Bilmelisin ki baban, senin kökündür ve sen
ise onun dalı. Eğer baban olmasaydı sen de olmazdın. Kendinde hoşuna giden bir şey
gördüğünde, bil ki baban bu nimetin köküdür. Bu nimet değerince Allah’a hamd ve şükret.
Kuvvet ancak Allah’tandır.”
 
 14- Yine İmam Zeyn’ül- Abidin (a.s) anne hakları hakkında şöyle buyurmuştur:
“Annenin senin üzerindeki hakkı şudur: Bilmelisin ki, o hiç kimsenin diğerini taşımadığı bir
yerde (karnında) seni taşımıştır. Hiç kimsenin başkasına vermediği yüreğinin meyvesinden
sana yedirmiş ve seni seve-seve kulağı, gözü, eli, ayağı, saçı, derisi ve (kısacası) bütün
azalarıyla korumuştur. Hamilelik döneminin bütün zorluk, dert, elem ve gamlarını yüklenen
de yine o olmuştur. Sonra Rabbin seni ondan ayırıp yeryüzüne getirmiştir. Aç kalıp seni
doyurmaya, çıplak kalıp seni giydirmeye, susuz kalıp sana su vermeye, güneşte kalıp seni
gölgede tutmaya, zorluklar çekerek seni nazlıca yetiştirmeye, uykusuz kalarak seni tatlı-tatlı uyutmaya razı olan yine o olmuştur. Karnı sana yuva, eteği örtü, göğsü su kabı, canı siper,
dünyanın sıcaklık ve soğukluna, senin için bizzat kendisi tahammül eden yine de o olmuştur. Öyleyse bu iyilikler miktarınca ona teşekkür etmelisin. Bunu Allah’ın yardımı olmaksızın
yapman mümkün değildir.”
 
 Anne ve Babanın Çocukları Üzerindeki Seksen Hakkı
Baba ve annenin, evlatları üzerinde 80 hakları vardır; bunlardan 40 tanesi hayatları zamanında,
40 tanesi ise öldükten sonradır. Hayatları zamanındaki olan  kırk haktan on tanesi beden,
on tanesi dil, on tanesi kalp, on tanesi de mal ile ilişkilidir.
               y1peZ9T9CQt-Q0MtwfqbLx2fm1_hj8qfbzmWEy6kA0CGHpde5I5ieUNZ195d3U1n-GiaJNTfzRDoKo
 Bedenle ilişkili olan on hak:
1- Hizmet etmek.
2- İhtiramlarını korumak.
3- Onların önünde değil arkalarında oturmak.
4- Onların emir ve nehiylerine, İslam’ın emirleriyle çelişmediği takdirde itaat etmek.
5- Müstahap orucu onların izniyle tutmak.
6- Onların rızayeti (isteği) olmaksızın, vacib-i ayni dışında yolculuğa çıkmamak.
7- Onlar geldiklerinde ayağa kalkmak, otur demedikçe oturmamak ve onlardan aşağıda
 oturmaya çalışmak.
8- Yolda yürüyünce onlardan öne geçmemek; yol çamur, buz, karanlık ve tehlikeli olursa o başka.
9- Daima şefkatle onların yüzüne bakmak.
10- Onların hizmetinde olmaya hazır olmak.
          y1peZ9T9CQt-Q0MtwfqbLx2fm1_hj8qfbzmWEy6kA0CGHpde5I5ieUNZ195d3U1n-GiaJNTfzRDoKo
 Dille ilişkili olan on hak:
1- Onlarla yumuşakça konuşmak.
2- Sesi onların üzerine yükseltmemek (yüksek sesle konuşmamak).
3- Çok konuşarak gevezelik ve edepsizlik yapmamak.
4- Onları isimleriyle çağırmamak; anneciğim ve babacığım demek.
5- Onların sözlerini kesmemek; sözlerinin arasına girmemek.
6- Onların sözlerini reddetmemek.
7- Emir ve nehiy edercesine onlara hitap etmemek.
8- Onların üzerine bağırmamak.
9- Onlara öf bile dememek ve onlara sırt çevirmemek.
10- Onlarla edepli konuşmak, onlara dokunabilecek sözlerden kaçınmak ve onlara sürekli dua etmek.
            y1peZ9T9CQt-Q0MtwfqbLx2fm1_hj8qfbzmWEy6kA0CGHpde5I5ieUNZ195d3U1n-GiaJNTfzRDoKo
 Kalple ilişkili olan on hak:
1- Onlara karşı yumuşak kalpli ve merhametli olmak.
2- Onların senin hakkında haksızlık yaptıklarını zannetsen dahi onları sevmek; hatta onları
 sevenleri bile sevmek.
3- Onların hoşnut olmasıyla hoşnut olmak.
4- Onların gamına ortak olmak ve dertleriyle dertlenmek.
5- Onları üzecek bir şekilde onların düşmanlarıyla dost olmamak.
6- Onların yanlış konuşmalarından dolayı onlardan incinmemek.
7- Onlara karşı sinirlenmemek; dövseler bile onların elinden öpmek.
8- Onların haklarını yerine getirmiş olduğunu zannetse dahi kusur etmesinden endişelenmek.
9- Kalbinde onların rızayetlerini kazanmayı amaçlamak; ona eziyet etmiş olsalar dahi yaşlı olduklarında onlara eziyet etmeği akıldan bile geçirmemek.
10- Onların zahmet, fakirlik ve hastalıklarından bıkmış olsa dahi kalpten onların ömrünün uzunluğunu istemek.
             y1peZ9T9CQt-Q0MtwfqbLx2fm1_hj8qfbzmWEy6kA0CGHpde5I5ieUNZ195d3U1n-GiaJNTfzRDoKo
 Mal ile ilişkili olan on hak:
1- Onların elbisesini kendi elbisesinden önce temin etmek.
2- Onlara, kendi yemeğinden, hatta daha iyisinden yedirmek.
3- Onların borçlarını ödemek.
4- Onların yol masraflarını ister farz olsun ister müstahap karşılamak.
5- Ölmüş olurlarsa, boyunlarında hac, namaz ve oruç olursa, onlardan taraf o amellerin
kazasını yapmak veya başka birisine yaptırmak.
6- Evleri yoksa onlara ev temin etmek veya oturduğu evlerin kirasını vermek.
7- İhtiyaç duyduklarında ihtiyaçlarını gidermeleri için, kendi malından onların yanında
 mal ve para bırakmak.
8- Onların doktor ve ilaç paralarını vermek; evlerini tamir etmek; damlarının karını dökmek vs. işlerinde yardımda bulunmak.
9- Kendi malıyla onların izzet ve şereflerini yüceltmek.
10- Kendi malını onların malı bilmek; malından her ne kadar harcasalar da onları dile getirmemek.
                    y1peZ9T9CQt-Q0MtwfqbLx2fm1_hj8qfbzmWEy6kA0CGHpde5I5ieUNZ195d3U1n-GiaJNTfzRDoKo
 Ölümlerinden sonraki kırk hak ise şunlardır:
1- Onların gusül ve defin işlerinde acele etmek.
2- Onların defin masraflarından rahatsız olmamak.
3- Onların defin işlerini şeriatın buyurduğu emirlere göre yapmak.
4- Onların vasiyetleri gereğince amel etmek, başkalarının isteğine göre değil.
5- Defin gecesi onlara vahşet namazı kılmak ve onların hakkında dua etmek.
6- Onların merasimlerinde Kur’an okuyan veya diğer zahmet çekenlerin zahmet haklarını
vermek; Allah rızası için yapmışlarsa onlardan teşekkür etmek.
7- Ticaret ehli kimselerden olmuş olurlarsa, boyunlarında başkalarının hakkı kalmaması
için hesaplarını ödemek.
8- Eğer malının üçte birine vasiyet etmişse, onu hemen ayırıp vasiyet ettiği yerlerde harcamalı
ve her varisin hakkını vermelidirler.
9- Onlar için her gün Kur’ân okumak; en azından her namazdan sonra üç defa “Kul huvellah” (İhlas) suresini onlara okumak; Allah Teala böylece onu, onun anne-babasını
ve onun çocuklarını bağışlamış olur.
              y1peZ9T9CQt-Q0MtwfqbLx2fm1_hj8qfbzmWEy6kA0CGHpde5I5ieUNZ195d3U1n-GiaJNTfzRDoKo
10- Her namazdan sonra, özellikle gece namazları ve dua vakitlerinde onların
hakkında dua etmek.
11- Her gün onlardan taraf  sadaka vermek; bir amele karşılık yetmiş bin sevap yazılır.
12- Edebildiği takdirde her gün için anne-baba namazı kılmak.
Anne ve baba için kılınan namaz iki rekattır; birinci rekatta, Fatiha suresini okuduktan sonra on
defa şu ayeti okumak: “Rabbena iğfir lî velivalideyye ve lil mu’minine yevme yekum’ul- hisab.” (İbrahim/41) İkinci rekatta ise Fatihadan sonra on kez şu ayeti okumak: “Rabbi iğfir lî velivalideyye velimen dehalebeytiye mu’minen ve lil mu’minine ve’l- mu’minati” (Nuh/28) Namazın selamını söyledikten sonra on defa şöyle demek: “Rabbi erhamhuma kema rebbeyanî sağiren.” (İsra/24)  Dikkat! Arapça harflerin Türkçe doğru bir şekilde yazılmasının mümkün olmadığından dolayı bu ayetlerin Kur’an’dan okunması tavsiye edilir. 
13- Onların musibetlerine sabretmek.
14- Babanın  kaza namazlarını kılmak; veya başkalarına kıldırmak.
15- Babanın tutamadığı oruçların kazasını yapmak veya başkalarına yaptırmak; tuttuğu müstahap oruçların sevabını onlara hediye etmek.
16- Onların kabrinin ziyaretine gitmek; bu işi yapana bir haccın sevabı verilir.
17- Kabristanda “Ayet’el kürsü” ve Kur’an okumak ve salavat getirmek ve bunların sevabını
onlara hediye etmek.
18- Hz. Peygamber (s.a.a) ve Ehl-i Beyt İmamlarının kabirlerinin ziyaretine gittiğinde
anne-babadan taraf da ziyaret etmek.
19- Onlardan taraf Mekke’ye giderek Umre amellerini yapmak; Farz olan hac amellerini
yapmak için hacca gitmiş ise boş vakitlerde onlardan taraf tavaf etmek.
            y1peZ9T9CQt-Q0MtwfqbLx2fm1_hj8qfbzmWEy6kA0CGHpde5I5ieUNZ195d3U1n-GiaJNTfzRDoKo
20- Eğer kendisi hacca gitmişse, onlardan taraf da farz veya müstahap olan hac
amellerini yapmak.
21- Onlardan rahatsız olan kimseleri razı etmek (helallik almak).
22- Onlardan taraf, bir kimsenin hakkı onların boynunda olmuş olursa, haklarının ödenmesi
için redd-i mezalim (mazlumların haklarını) vermek.
23- Haftalık veya aylık olarak düzenlemiş oldukları ağıt, mersiye, dua veya dini merasimlerini devam ettirmek. 
24- Güzel sünnetlerini (kurban kesmek, fakirlere yadımda bulunmak vs.) ayakta tutmak.
25- Eğer (cami, yol ve köprü yaptırmak gibi) hayır bir işi  yarı kalmış olursa, onu tamamlamak.
26- Eğer bir kimsenin malını gasp etmiş olduklarını öğrenmiş olur isen, mal sahipleri onu
bilmese de, iddia etmeseler de o malı sahiplerine geri çevirmek (ve onlardan helallik istemek).
27- Humus veya zekat borçlu olmuş olur iseler, onları verilmesi gereken yerlere vermek.
28- Başkalarının ana-babasına sövüp de kendi ana ve babasının sövülmesine sebep olmamak.
29- Halkın, insanın anne ve babasına lanet edecek herhangi bir iş yapmamak; eğer bir kimse
 böyle iş yapmış olursa, ak-i valideyn olur (onlara asilik yapmış sayılır).
          y1peZ9T9CQt-Q0MtwfqbLx2fm1_hj8qfbzmWEy6kA0CGHpde5I5ieUNZ195d3U1n-GiaJNTfzRDoKo
30- Halka iyilik yaparak onların, ana ve babası hakkında dua etmelerine vesile
olmak; böyle bir iş, ana-babasının makamının yücelmesine ve kendi izzetinin de artmasına
sebep olmaktadır.
31- Anne ve babanın dost ve arkadaşlarına ihtiram etmek; zira böyle bir davranış, onların,
insanın baba ve annesini hatırlayarak onlara rahmet okumalarına sebep olur.
32- Onların darlık ve sıkıntıya düşebileceklerine ihtimal vererek, onları (ihsan ve hayır
amellerle) kurtarmaya çalışmak.
33- Onların cami, hüseyniye, hastane ve kitap gibi kendilerinden sonraya bırakmış oldukları
 eserleri korumak; onlar isimlerinin korunmasına yol açan bu eserler ile hoşnut olurlar.
34- Anne ve babanın ziyaretleri yerine, amca, teyze, dayı ve halaların ziyaretlerine gitmek;
anne ve babanın onlara yaptıkları iyilikleri onlara yapmak.
35- Eğer anne ve babanın hayatları döneminde onların hakları hususunda kusur etmişse, ölümlerinden sonra onların rızası ve hoşnutluğunu kazanmak.
36- Onların durumundan haberdar olmak için onları uykuda görmeğe çalışmak.
37- Onların hakkında sürekli ihsan, ziyaret ve sadaka gibi hayır işler yapmak; onları zaman geçmesiyle unutmamak.
38- Onların isimlerinin ihtiramını, hayatları dönemindekinden daha iyi korumak; onların
kötüyle anılmalarına veya kabirlerinin saygısızlığa uğramasına müsaade etmemek.
39- Onlar mümin kimselerdendilerse, onlara kavuşmayı arzu etmek; 
           y1peZ9T9CQt-Q0MtwfqbLx2fm1_hj8qfbzmWEy6kA0CGHpde5I5ieUNZ195d3U1n-GiaJNTfzRDoKo
40- Onların kabirleri yıkıma uğramış olursa, onları tamir etmek; kabirlerinin viran
olmaması hususunda titizlik göstermek.
 
Anne ve baba haklarından olan bu seksen hak, Kur’an-ı Kerim ve Ehl-i Beyt rivayetlerinden  elde edilmiştir. Umulur ki, bu hakların okunup okutulması hususunda mümin kardeşler gayret gösterir ve bu vesileyle evlatların anne ve baba hakları hususunda aydınlanmasına sebep olurlar inşaallah. Allah’ım, anne ve babalarımızı bizlerden razı et; onlara hizmet etmek tevfikini bizlere nasip eyle; bizi ak-ı valideyn karar kılma; bizleri Ehl-i Beyt sevgisiyle ve Onların yolunda eğitip büyüttükleri için kendi rahmetini dünya ve ahirette onlara yağdır. Amin amin ya Rabb’el- alemin.
Bu konuda şu ayetlere bakabilirsiniz: Bakara/83; İnsan/36; En’âm/151; İsra/23; Ahkaf/15; Ankebut/8; Bakara/180-215; Lokman/14; İbrahim/41; Neml/10; Nuh/28.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

MUHAMMED BAHÂEDDÎN NAKŞIBEND HAZRETLERİ VE HİZMET

 

MUHAMMED BAHÂEDDÎN NAKŞIBEND HAZRETLERİ VE HİZMET       
 
 
 

Mehmed Zahid KOTKU (Rh.A)

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..
Siz kardeşlerine bugün kısacık bir vak’ayı duyurmak isteyeceğim… Bizim büyüklerimizden –
-malum– Nakşıbend Muhammed Bahâeddin Hazretleri var. Onun menâkıbını okuyordum.
 Babaları ondaki cezbe halini anlayaraktan, daha 18 yaşındayken, Muhammed Baba Semmâsî Hazretleri’ne götürüp teslim etmiş; "Bu evlâdımı sizin terbiyenizde yetiştirmenizi rica ederim!" diyerekten. Bir müddet onun hizmetinde bulunduktan sonra, ömürleri vefa etmemiş; Muhammed Baba Semmâsî Hazretleri rahmet-i Rahmân’a kavuşmuşlar. O sıralarda da bu Bahâeddin Hazretleri’ni, Emir Külâl Hazretleri’ne teslim etmişler, "Bunun terbiyesi size ait!" diyerekten. 
      2356 
Bir müddet de onun terbiyesinde bulunduktan sonra, aşk-ı ilâhiden kendini zabtedemiyor; memleket memleket gezerekten, kendisini daha güzel ve daha çabuk yetiştirecek kimseler arıyor. O arada bir büyüğe rast gelmiş. "Ona altı sene hizmet ettim, fakat bir netice alamadım." diyor. "Sonra bir Allah dostuna rast geldim. O, bana dedi ki:
‘–Halin nasıl?’
Dedim ki:‘–Bulduğum zaman yiyorum, bulmadığım zaman şükrediyorum.’
‘–Bu iş değil! Onu herkes yapar.’ demiş.
‘–Nedir efendim?’ demiş.
-Hiç olmazsa bir hafta aç kaldığın zaman da, kimseyi rahatsız etmeyeceksin. Kimseye halini anlatmayacaksın, sabredeceksin."
Sonra bana dedi ki: -Sen içini düzelt! İçini ıslah eyle… Hatıralarını ıslah eyle… Sonra da zuafa ve miskinlere hizmet eyle!’
Bir müddet bu hizmeti yaptım. Sonra dedi ki: -Şimdi de hayvanlara hizmet eyle!.. Yaralıları bul tedavi eyle, hastalarını tedavi eyle, bak onlara!..’ dedi.
Sonra da bana sokakların temizlenmesini emretti. Sokakları temizlemek üzere de yedi sene
çalıştırdı beni. Ben de aşk ile, şevk ile çalıştım, bu hizmetlere…
Neticesinde diyor ki: -Evlad insan ne zaman maarif-i ilâhiyyeye ve hakàyık-ı ilâhiyyeye vasıl
 olur?’ -Bilmem efendim…’
-Ne zaman ki, kalbini tasfiye eder, temizler; o zaman vasıl olur.’ dedi."
Tasfiye demek; kötü ve çirkin huylardan onu arıtır, iyi huylarla doldurur içini. O zaman kalb
tasfiye olmuş olur. Bu tasfiyeden sonra da insanlara, hatta hayvanlara hizmeti cana minnet bilir.
2356 
 
Hacegân Hazretleri buyurmuşlar ki: -Bu tarîkın binası, kuruluşu yâni, zamanın iktizasına göre
hizmet üzerine kurulmuştur. Ne zaman ki hizmete ihtiyaç vardır; zikir ve murakabeler geriye, başka vakitlere bırakılır, o andaki insanlara olan hizmete bakılır. Hizmet dururken, benim zikrim var diye zikirle meşgul olmak, büyük hatadır." demişler.
Onun için Nakşıbend Hazretleri yine diyor ki: -Biz bu –büyüklüğü demiyelim de– olgunluğu, kitaplardan bulup da almadık. Kitaplardan olgunluk şöyledir diye okuduk da öyle olduk değil… İnsanlara hizmetle bulduk!.. Biz olgunluğu, kemâli insanlara hizmetle bulduk!" diyor.
Onun için bir şiirinde yazmış, "İnsanlara hizmet edenler, Arş’a kadar yükselir." demiş. Yani Mi’rac dediğiniz yükseklik, ancak hizmetin mukabilinde, bu hizmetin de Allah rızası için olması şartıyladır.
 
Ubeydullàh-i Ahrar Hazretleri de bu tarikın mensuplarından olmakla beraber, diyor ki:
"Abdullahil-Ensàrî Hazretleri’nin hamamına, ben de insanlara hizmet için gittim. O kadar hizmette gayret gösterdim ki, artık efendi midir köle midir, zengin midir fakir midir; bunu ayırt edecek
 halim kalmadı.
 2356 

Herkese aynı hizmeti görmekle mükellef idim. Hatta bir vakitleri dört tane, humma denilen hastalığa tutulmuş hasta geldi. Onların tedavisi için çamaşırlarını yıkıyordum, üstlerini başlarını yıkıyordum, yemeklerini tedarik ediyordum; onlara bakıyordum. Derken ben de tutuldum hastalığa… Fakat hastalığa tutulduğum halde de, onlara hizmeti terk etmedim. Yine hasta olduğum halde dışardan su taşıyıp getiriyordum; onları yıkıyordum, çamaşırlarını yıkıyordum, temizliyordum; hizmetlerine bakıyor idim.

Bir vakit yine bu Abdullahil-Ensàrî Hazretleri’nin hamamına gittim. Oradaki insanlara hizmet ederken, bir gün 14 –veya 16– tane insan geldi. Onların da hizmetlerinde hiç kusur etmedim. Yıkadım, keseledim, temizledim. Üstlerini başlarını temizledim. Fakat hiç birisinden de on para almadım. Para için yapmadım bu işleri, Allah için yaptım."

Onun için, insanlığın en yüksek noktasına vâsıl olmuşlar. Tâ 700 senesinin insanı, fakat bugün tarih onları unutamıyor, biz de unutamıyoruz. Allah bizi affetsin… Gaye Allahın rızasını kazanmaktır. Allah rızası da Allah’ın kullarına hizmetle olur. Kendi menfaati için değil de; Allah’ın rızasına uygun amelleri işlemek, Allah’ın rızasını kazanabilmek için hayırlı ameller…

Hoca efendinin de söylediği gibi, iman ve amel-i salihlerde ileriye gitmek, ancak insanlara lâyık olan hizmeti yapabilmekle olur. Halbuki, Sadreddin-i Konevî Hazretleri –Konyada medfun– onun 12 nasihatından birisi: -Sen ne kadar büyük adam olursan ol; alim ol, zengin ol, kuvvetli ol; ne olursan ol.. Fakat iyi bil ki, karşındaki en zayıf insan senden daha hayırlı ve senden daha efdaldir."

  2356 

O en zayıf gördüğün, hakir gördüğün insana; "Allah-u Teàlâ’nın indinde o benden daha sevgili ve benden daha hayırlı ve efdaldir." de; ona yan gözle, hor gözle, bakma!.. Bugünkü insanların yaptığı çirkinlikleri sen de yapma!..

Allah hepimizi affetsin de insanların kadr ü kıymetini bilip onlara hizmet etmeyi nasib eylesin… Allah’ındır bu mahlûkun hepsi… Köpek de Allah’ın mahluku… Bütün varlıklar Allah’ın mahlukudur. Bu Allah’ın mahluklarına, sen de elinden gelen hizmeti yap!..

Bunların en şereflisi insandır. İnsanı insan yetiştirebilmek için gayret etmemiz lazım! Dünyalık yetiştirirsin, olur bir dünya adamı. Çok da paralar alır, fakat dünya adamıdır. Dinden haberi yok, imandan haberi yok! Gideceği yer cehennemdir belki de… Buna değil hizmet, bunu Allah’ın yoluna çevirebilip, Allah’ı buna anlatmak en büyük hünerdir. Onun için dinini iyi öğren! Dinsizleri dine getirmek için gayretini göster!..Allah cümlemizden razı olsun.. Cümlemizi sevdiği ve razı olduğu kullarının arasına kabul buyursun…Sevdiği, razı olduğu kul olabilmek için de, Allahı’n kullarına candan hizmet lâzım!..Esselâmü aleyküm!..20 Haziran 1980 Cuma

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

EVİMİZ KALBİMİZDİR

divtab22rj4helloonhv8divtab22rj4
 
   
   Semerkand Yazı İşleri 
   
Allah, önce bir can, sonra o candan eşini yarattı. Birbirinin tamamlayıcısı olsunlar
diye. Biri olmadan diğeri olmaz. İnsan çift yaratıldı, başka bütün canlılar gibi.
Aynı kökten, fakat farklı özelliklerle donanmış bir çift: Erkek ve kadın. 
Bu fark, Hak Tealâ tarafından takdir edilmiş fıtrî bir farktır. O, erkek ve kadını
farklı isimlerinin tecelligâhı yapmıştır. Birinde olan diğerine verilmemiş, biri
diğeriyle tamamlanmıştır.Bu farklılığa rağmen bir ayrılık sözkonusu değildir.
Nihayetinde bu iki insan birbirine aittir. Ancak bir arada bütündürler. Birlikte
tamlık hissine, ahenge, uyuma kavuşurlar. 
   
Hz. Adem ve Hz. Havva (selam üzerlerine olsun), ilk insan çiftini oluşturmuşlardır.
Allahu Tealâ, önce Adem Aleyhisselam’ı yaratmış ve ondan eşini, Hz. Havva
Annemiz’i yaratmıştır. Sonraki bütün çiftler, erkek ve kadınlar da onların neslidir. 
Bu ilk çift, yaratıldıkları andan itibaren aynı hayatı paylaşan iki insan olmuşlardır.
Cennette birlikte yaşamışlar, birlikte hata etmişler, birlikte yeryüzüne indirilmişlerdir. 
Yeryüzüne indirildiklerinde hata ettiklerini anlayıp, “Rabbimiz, biz kendimize
zulmettik, eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan, muhakkak ziyana uğrayanlardan
oluruz.” diyerek Yüce Allah’a sığınmışlar, O da rahmetiyle karşılık verip, tevbelerini
kabul etmiştir.Biri diğerinden hiçbir zaman ayrı olmamıştır. Bazen birbirlerine
üzüntü kaynağı olabilirken, sevinci yaşamak için de birbirlerine ihtiyaç
hissetmişlerdir.Rabbimiz bu ilk erkek ve kadına ve onların nezdinde bütün
insanlara, kendisinden sakınmayı, emir ve yasaklarına uymayı, ayrılığa
düşmemeyi ve hayatı birlikte omuzlayıp, istikamet üzere yürümeyi emretmiştir. 
Bu emre uyanlar, sağlam aileler kurarak güçlü toplumları oluşturmuş, bir
yandan ahirete hazırlanırken, dünyadaki hayatları da her zorluğa rağmen huzur
içinde geçmiştir. 
  
Erkek ve Kadın Tabiatı
Erkek ve kadın her insan iman etmek ve Allah’ın emir ve yasaklarına uymakla
aynı şekilde sorumlu tutulmuştur. Fiziki farklılıklardan kaynaklanan özel durumlar
(kadınların özel hallerindeki hükümler, ya da ailenin geçiminde veya savaş gibi
durumlarda erkeğin öncelikle sorumlu olması vs.) dışında, dinimizin bütün hüküm
leri erkek ve kadın herkese yöneliktir.Buna göre, cinsiyet önemli olmaksızın
herkes yaptığı iyi işlere karşılık alacağı mükafatta da, kötü işlere karşılık
göreceği cezada da birdir. Bu manada herkes kendi sorumluluğunu taşır. 
Bu gerçeğin bir tezahürü olarak bir ailede eşler arasında bir üstünlük veya
aşağılık olmaz. Fakat farklı sorumluluklar ve buna bağlı farklı roller vardır.
Allah’ın insan için takdir ettiği cins farklılıklarını görmezden gelmek, hayat
içinde hepsine eşit yük yüklemek elbette büyük bir adaletsizlik ve büyük bir
zulüm olur.Erkeği ve kadını aynı görmeye çalışmak ya da erkeği kadına,
kadını da erkeğe benzetmeye, böylelikle yaklaştırmaya kalkışmak, fıtrî olan
ayrımı çiğnemektir. Allah insanı nasıl ve hangi özelliklerle yaratmışsa (erkek
ya da kadın), insan da bu özellikleri belirginleştirmek ve kendi vasfına sahip
çıkmak hususunda Allah’a karşı sorumludur.Müslümanlar için erkek ve kadının
konumu, görevleri çok açıktır ve aile kurumu da ulvi bir nitelik taşır. Fakat
günümüzün yaygın zihniyeti tamamen fıtrata aykırı bir bakışla her şeyi
dünyevîleştirmiş ve kitle iletişim yollarını kullanarak müslüman toplumları da
etkilemişlerdir. Müslüman bir toplumun aile kurumunu sarsmak, o topluma
egemen olmak için büyük bir avantaj olacaktır. Bunda kısmen başarılı da
olunmuştur. Fakat her şey bitmiş değildir. Yeter ki müslümanlar batıl olanı
değil, ilâhî olanı kendilerine rehber edinsinler. 
  
Onlar Birbirinin Örtüsüdür
Erkek kadınsız, kadın erkeksiz olamaz. Bu fıtrata aykırıdır. Yaradılışımız bizi
karşı cinsten biriyle eş olmaya zorlar. Buna direnen kişi neye sahip olursa olsun,
eşi yoksa tamam olma duygusunu tadamaz, bir boşluk hisseder ve hiçbir şey bu
boşluğu doldurmaz.Eskiler hiç evlenmemiş kişileri, bekâr kelimesi yerine daha
çok “cüftsüz” (çiftsiz) kelimesiyle ifade etmişlerdir. “Yalnız”, “tek başına” gibi
tabirler de kullanabilirlerdi. Fakat burada hiç evlenmemiş olmanın bir yarımlık
olduğunu ifade için, çiftini bulamamış anlamında cüftsüz tabiri tercih edilmiştir.
Çift, birbirinden ayrı iki şey değildir; ancak birbiriyle işe yarayan, anlam kazanan
iki şeydir. Ne erkek ne kadın cinsi birbirlerinden ayrı olarak bir anlam ifade etmez.
İnsan diğer bütün mahlukat gibi çift olarak yaradılmış ve ancak karşı cinsten bir eşle
bir araya gelindiğinde “eksiksiz” olarak tanımlanmıştır.Allah Tealâ’nın, “Onlar sizin
elbiseniz, siz de onların elbisesisiniz.” (Bakara, 187) buyurduğu üzere eşsiz olma
durumu çıplaklığın verdiği rahatsızlık hissiyle birlikte tarif edilmiştir. Erkek kadınla,
kadın erkekle örtünür, korunur, eksiklerini tamamlar ve mahremiyetini (kendine
has hayat alanını) muhafaza eder.Erkek, güzeli kadınla tanımlar. Ve o güzel
korunması gereken bir hazinedir. Kadın da yiğitliği, cesareti, korunacağı sığınağı
erkekle tasvir ve tasavvur eder. Kadın, erkeğin koruması altında sağlam bir kaleye
sığınmış, kendi devletine girmiş gibi olur. Kendine güven bulur. Erkek namusunu,
şerefini, kıymetli neyi varsa hepsini kadına emanet eder. Kadın kendisini güçlü kılan
bu emanetleri canı pahasına korur ve gölge düşürmez. Erkek de kadını incitilmemesi
gereken narin, mukaddes bir emanet olarak görür.Bütün bunlar hayatı daha anlamlı
yapan, insanı olgunlaştıran ve ahlâken güzelleştiren hususlardır. Bu nedenle erkek ve
kadın asla birbirinden ayrı düşünülemez ve bağımsız olarak değerlendirilemez. 
  
Çift Olmaya Giden Yolda
Bütün erkek ve kadınlar çift olma ihtiyacını hissederler. Fakat bu bir araya gelmede,
eş olmada dikkat edilmesi gereken hususlar vardır. Çünkü gelişigüzel beraberlikler
bütünlüğü sağlayıcı bir çift olmakla sonuçlanmaz.Herhangi bir sınır tanımayan,
kuralsız beraberliklerin yaşandığı toplumlarda erkek ve kadının birbirini tamam
layıcılığından bahsedilemez. Hatta birbirlerine düşman oldukları ve birbirlerinden
uzaklaştıkları görülür. Bu durum “doğru” beraberlikler oluşturmanın da bazı
kurallara bağlı olduğunu gösterir.Erkek ve kadının ne maksatla ve nasıl bir araya
gelecekleri, eş olmanın yolu dinimizce bildirilmiş, bu konudaki görev ve sorumlu
luklar, sınırlar belirlenmiştir. Erkek ve kadın arasında varolan fıtrî alaka, duygular
ve arzular, ihtiyaçların karşılanması, ancak dinimizin bildirdiği bir evlilikle karşılığını
bulur ve doğru bir mecrada yol alır.Dinimiz evlenmeyi emretmiş ve geçerli bir
evliliğin kurallarını, şartlarını bildirmiştir. Buna göre doğru bir evlenmeyle, yani
şartlarına uygun bir nikâhla müslüman erkek ve kadınların bir araya gelmeleri
gerekir. Çünkü bekârlık dinimizce hoş karşılanmamıştır. Bekâr yaşamanın zarar
larına dikkat çeken Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz de “Sizin fenalarınız bekârları
nızdır.” (Suyuti, el-Camius-Sağir) buyurarak evliliğin önemini vurgulamıştır. Fakat
insanlar ancak Allah Tealâ’nın sınırlarına riayet ederek, kendilerini zarardan
koruyacak doğru bir evlilik gerçekleştirebilirler.Bununla birlikte evlilik hayatının
da insanca, müslümanca sürdürülmesi gerekir. Ancak bu şekilde erkek ve kadın,
ailenin şeref ve haysiyetini muhafaza edebilir, karı-koca hukukunun gereklerine
uyar, mutlu, huzurlu bir aile hayatı yaşar ve temiz nesiller dünyaya getirebilirler. 
  
Benlik Davasının Olmadığı Yer: Aile
Evlilik bir erkekle bir kadının bir araya gelip aynı evde ayrı ayrı kendi hayatlarını
yaşamaları değildir. Dinimiz, evlenmeleri sonucunda erkek ve kadını bütünleştirir,
böylece iki ayrı kişi sorumlu oldukları tek bir hayatta birleşir. Artık birbirlerinden
ve birlikte bir hayattan sorumlu olurlar. Bu ortak hayat için erkek ve kadın kendi
lerine düşen görevleri gönül hoşluğuyla kabul eder ve yerine getirirler. Böyle
evlilik fıtrî bir ihtiyacın karşılanmasını aşar, bir ibadete dönüşür. Nitekim
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in, “bir erkek karısının elini tuttuğunda parmakları
arasından günahları akar gider” buyurduğu rivayet edilmiştir. Çiftlerin birbirlerine
güzel muameleleri ibadet niteliğindedir. Evet, cemaatle yapılan ibadetlerin en huzur
verici olanı, kişinin cemaatle olduğu halde kendini ayrık hissetmediği ibadettir ki,
bu da kendinden gayrı görmediği kişilerle kurmuş olduğu cemaattedir. Bu hal kişinin
eşiyle birlikte olduğu zamanlarda kendini daha çok belli eder. Arada bir hukuk ve bir
sınır varsa da, hayatı ve sorumlulukları birlikte omuzlamış olmanın ortak şevkiyle
ibadetler coşkunlaşır, sürekli bir hale gelir.Hayırlı, bereketli, saygıdeğer, hürmete
layık temiz bir iş olan evlilik, Allah rızası için yapıldığı zaman her şey de olduğu gibi
mübarektir. Bereketle vasıflanır, kudsiyet kazanır ve bizi ilâhi olana bağlar. 
Bu bağlılık her işi rahmete dönüştürür. Yaptığımız işler, evlilik, yuva kurmak,
karı-koca olmak, dünyanın geçici ve süfli boyutundan çıkıp yücelir, derin anlamlar
kazanır. Bu sayede evlilik, eşleri bedensel hazların ötesine taşır ve kalp itminanına
yöneltir. Karı kocanın bu gerçeği görmeleri ve fırsatı heba etmemeleri gerekir. 
Bunun farkında olan müslüman erkek ve kadın, yuvalarının idaresinde, birbirleriyle
münasebetlerinde Allah rızasına uygunluğu gözetirler. Böylece aynı gayeye yönelmiş
insanların birlikte ibadeti gibi birbirlerine saygı ve sevgiyle yaklaşırlar. 
  
Bir Lokma Olsun, Helalinden Olsun
Bir diğer önemli husus da, aile ocağına giren lokmanın helal kazançtan elde edil
mesidir. Geçimin helal olmayan yollardan sağlandığı bir ailede, aile saadeti için
gerekli diğer şartların gerçekleşmesi de zordur. Yuvanın temel taşı olan geçim
konusunda AllahTealâ’nın razı olmadığı davranışları sergileyen erkek veya kadın,
daha hangi noktada O’nun sınırlarına riayet edip de nezih, hürmete layık bir aile
oluşturacak ve temiz nesillere vesile olacaktır? Haram lokma ile bu mümkün değildir. 
Allah Tealâ, gayesi dünya olanlardan dilediğine dünya nimetlerini bolca vereceğini,
fakat öylelerinin ahirette nasipleri olmadığını bildiriyor. Ahireti isteyip mümin
olarak yaşayanların da ecirlerinin karşılıksız kalmayacağını, hiçbir maddi varlığın,
zenginliğin karşılayamayacağı bir saadete ereceklerini müjdeliyor.Eşlerin,
yuvalarına giren kazancın helal olması için birbirlerine yardımcı olmaları büyük
önem taşıyor. Dünya nimetlerine hırs göstermemek bunun için etkili bir yol
olacaktır. Kanaat sahibi olmak, ihtiyacı bir şekilde karşılanmış iken daha fazlasını
istememek, geçim çabalarının helal sınırları aşmasını engelleyecektir. Unutulmaması
gereken gerçek, bir ailede asıl kazancın Allah yolunda atılan adımlar olduğudur.
Dünya varlığı bir kibrit çöpünün aleviyle yok olacak saman yığınıdır. 
  
İhtiyacın Sınırı Var, Ya İhtirasın?
İnsan muhtaç olduğu şeye ulaşmak için çabalar. Ona ulaşmak isteği, herkeste farklı
farklı ortaya çıkar. Kimi insan gerçekten neye muhtaç olduğunu bilir. Bu bilgi onu bir
şeylerin peşinde savrulmaktan kurtarır.Çağdaş düzen ise insanın ihtiyaçlarının
sonsuz olduğu söyler. Buna karşılık ihtiyaçları karşılayan kaynakların da yetersiz
olduğunu iddia eder. Bu büyük bir yalan ve fitneden başka bir şey değildir. 
İhtiyacın bir sınırı var. Dünyanın geçici olduğunu görerek, içinde bulunduğumuz
durumu imtihan bilip kanaat etmek bu sınırı belirler. Bu sınır, insanın ihtirasının
önünde bend olarak duran edebidir. Elinde bulunana şükretmesini bilmek, hayırlı
olandan başkasının talep edilmeyeceği bir ruh haline geçmek de bu edebin meyvesidir. 
Elbette her evin ihtiyaçları vardır. Fakat ihtiyaç adı altında insanın kendine pek
çok şeyi yük edinmesi de mümkündür. Bunu iyi düşünmemiz, kendimizi her şeye
muhtaç hissetmememiz bizi gereksiz yüklerden kurtaracaktır. Sahiden ihtiyaç olan
bir şeyin eksikliği hayatı zorlaştırır. Fakat eksikliği hissedilmeyen şeyler için huzur
bozmak doğru değildir. Eşler başkalarının sahip olduklarına imrenerek üzülmemeli,
aile huzurunu bozacak söz ve davranışlarda bulunmamalıdırlar.İnsanın aslen bir
tek şeye ihtiyacı var; o da kalp huzuru. Bu huzura sahip olmayanın, dünya onun
olsa bile hiçbir şeyi yoktur. Huzuru olanın ise hiçbir şeyde gözü olmaz. 
  
Eş-Dost ve Akraba İlişkileri
Aile saadetini teminde eşlerin dikkat etmesi, birbirlerine yardımcı olmaları
gereken bir husus da sıla-i rahimdir. Yani anne-baba ve akrabalarla irtibatı
devam ettirmektir. Böylece aile büyür, yalnızlık hissi yok oluşur. Ayrıca erkek
ve kadının güvenliğinde, işleri yoluna koyma ve zorlukları aşmada büyük yararlar
sağlanır.Eşler bu konuda da gerekli hassasiyeti gösterip, birbirlerinin akrabalarıyla
irtibatı sağlamada makul yollar bulmalı, kendi akrabaları için istediğini karşı taraf
için de isteyerek adaleti temin etmelidir. Zaten bir akrabalık söz konusu olmasa
bile diğer insanlarla doğru bağlar kurmak, iyi ilişkiler içerisinde olmak her
müslümanın görevidir.Rabbimiz’in bildirdiği mahremiyet sınırlarına riayet ederek
eşlerden birinin sıla-i rahim görevini yerine getirmesinden diğerinin memnuniyet
duyması gerekir. Eşlerin aralarında konuşarak, çözüm yolları bularak, taraf tutmadan,
 ayrım yapmadan akrabalarıyla irtibata devam etmeleri, müslüman toplumun sağlam
bir şekilde ayakta durması için önemlidir.Bir aile hayatında saadetin temini için
birçok şey söylenebilir, tavsiyelerde bulunulabilir. Fakat asıl iş, asıl gayret aileyi
oluşturan erkek ve kadına düşer. Hiçbir erkek ve kadın mutsuz olmak için bir
araya gelmez, bile bile huzurdan yoksun bir evlilik, bir aile hayatı istemez. Yeter
ki kişiler iyi niyetli olsunlar, sabırlı ve akıllı davranarak üç günlük dünya hayatını
kendilerine ve eşlerine zehir etmesinler.Her mümin bilir ki, asıl önemli olan Allah’ın
rızası ve ebedi cennet hayatıdır. Allah’ın her an yanlarında ve onlarla birlikte
olduğunu bilen eşler, birbirleriyle ve başkalarıyla münasebetlerinde, söz ve
davranışlarında, hep O’nun rızasını gözetirlerse, karşı cinsle bir bütün olmanın
hazzını yaşayacaklardır. Ve inşallah dünyada başlayan bu saadet burada kalmayacak,
büyüyerek, artarak, zenginleşerek ebedi hayatta devam edecektir. 
Unutmamak gerekiyor; tam, eksiksiz, hiç bitmeyecek mutluluk cennettedir.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      
 

YÖNÜMÜZ KIBLEYE KALBİMİZ NEREYE?

bedirhanvedilan71193728nv2avauser_90186bedirhanvedilan71193728nv2 
  
 Kemal Süleymanoğlu 
 
Dua için ellerimizi açtığımızda, namaza kalktığımızda, evimizi düzenlerken, cenazemizi
kabre koyarken dikkat ettiğimiz; otururken, kalkarken, yatarken her zaman ve her yerde
yöneldiğimiz bir kıblemiz var. İçimizdeki yönle aynı olan kıblemiz. Mekke’deki Mescid-i
Haram’daki Kâbe… Bunun ne büyük lütuf olduğunun farkında mıyız? 
Namaza durduğumuzda Mekke’ye yöneliriz. Orada bulunan Kâbe’ye; yani yeryüzünün
ilk mescidine, Beytullah’a, Allah’ın evine yöneliriz. Yüce Mevlâ, kıbleyi Kudüs’deki
Mescid-i Aksâ’dan Mekke’deki Mescid-i Haram’a, Kâbe’ye çevirdiğini Hz. Peygamber
s.a.v. Efendimiz’e namaz esnasında bildirmişti. Hatta namazın iki rekâtını Kudüs’teki
Mescid-i Aksâ’ya doğru kılmış, tam o esnada vahiy gelmişti. Hemen Mekke’ye Mescid-i
Haram’a yönelmiş, arkasında namaz kılan cemaat de onunla birlikte yönlerini Mekke’ye
 çevirmişlerdi. Haber birkaç gün içinde her tarafa yayıldı. Bütün müslümanlar artık
Mescid-i Haram’a yönelerek namazlarını kılıyorlardı. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e
itaat etme konusunda en ufak bir tereddüt geçirmemişlerdi. Bunun yanında münafıklar
başta olmak üzere, gayr-i müslimlerden bazı kişiler dedikoduya başlamışlardı.
Kalplerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilen Yüce Mevlâ, onların durumunu
Rasulullah s.a.v. Efendimiz’e şöyle haber vermişti: 
725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i            725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i           725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i
İnsanlardan bir kısım sefihler şöyle diyecekler: ‘Onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren
ne ki?’ (Rasulüm) de ki: Doğu da batı da Allah’ındır. O dilediğini doğru olan yola hidayet
eder. Böylece biz, sizi adaletli ve dengeli bir ümmet kıldık ki insanlara (hem dünyada
hem de ahirette) şahitler olasınız, Peygamber de size şahit olsun. Daha önceden
yönelmiş olduğun kıbleyi kıble tayin etmemiz, sadece Rasul’e tabi olanlar ile ökçeleri
üzerine geriye dönenlerden ayırmamız içindir. Bu, Allah’ın hidayet ettiği kimselerden
başkasına elbette ağır gelir…” (Bakara, 142-143) 
İbadetlerde bir noktaya yönelmenin hakikatini ise Yüce Rabbimiz şöyle ifade buyuruyordu: 
“Yüzünüzü doğu ve batı yönüne çevirmeniz iyilik değildir. Hakiki iyilik, Allah’a, ahiret
gününe, meleklere, kitaba ve nebilere iman eden; malına olan sevgisine rağmen onu
akrabaya, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışlara, dilenenlere ve kölelere veren; namazı
hakkıyla kılan, zekâtı veren, verdiği söze sadık kalan; sıkıntı, hastalık ve savaşın şiddetli
anında sabredenlerin iyiliğidir. Onlar sadık ve takva sahibi olanlardır.” (Bakara, 177) 
“Doğu da batı da Allah’ındır. Hangi tarafa yönelirseniz, Allah’ın vechi (yani sizin yönelişinize
muhatap olacak şekilde O’nun zatı) oradadır (yani O, her tarafta karşınızdadır). Allah
vasidir (her şeyi rahmetiyle kapsar), alîmdir (her şeyi bilir).” (Bakara, 115) Böylece
Allahu Tealâ, hayatımız boyunca dikkat etmemiz gereken büyük bir ölçüyü bize
bildirmektedir. O da ºudur: Sadece şekilde şartları yerine getirmek, sadece dış görünüşü
düzeltmiş olmak yeterli değildir. İbadetlerimizde Kâbe’ye yönelmemiz hatta Kâbe’nin
dibinde veya içinde bulunmamız yeterli değildir; kalplerimizdeki niyetlerimiz, Allah’a karşı
hassasiyetimiz yani takvâmız önemlidir. 
725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i           725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i             725020ohoeoxk24i725020ohoeoxk24i
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in şu mübarek sözleri bu hakikati özetler: 
“Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz. O sizin kalplerinize ve amellerinize
bakar.” (Müslim, İbn Mace) “Ameller, niyetlere göre değer kazanır.” (Buharî) 
Evet, ibadetlerimizde ve işlerimizde öncelikle dikkat etmemiz gereken, gönlümüz ve
niyetimizdir. Fakat bu, şeklî şartların veya dış görünüşün hiçbir önemi olmadığı anlamına
asla gelmez. İnsan olarak dış görünüşe kolayca mağlup oluruz, şeklî şartları yerine
getirmeyi asıl gaye haline getirebiliriz. Yüce Mevlâ, böyle bir zaafa düşmememiz için
ibadetlerimizde ve yaşayışımızda mananın önemli olduğunu bize bildiriyor. Bundan
sonra şeklî şartlara da riayet etmemizi istiyor. 
Cenab-ı Mevlâ, kıbleye yönelmekten maksadın ne olduğunu yukarıdaki ayetlerde ifade
buyurduktan sonra, ibadetlerimizde Kâbe-i Muazzama’ya yönelmemizin farz olduğunu
da şöyle ferman buyuruyor:“Nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına
çevir. Bu, Rabbinden gelen bir hakikattir. Allah yaptıklarınızdan habersiz değildir.
(Evet ey Rasulüm!) nereden yola çıkarsan çık, yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.
Sizler de nerede bulunursanız bulunun yüzünüzü o tarafa çevirin ki, zulüm yapmaya
şartlanmış olanların dışındaki insanların size karşı hiçbir delilleri kalmasın. Sakın
onlardan korkmayın, yalnız benden korkun. Böylece size olan nimetimi tamamlayayım
da doğru yolu bulasınız.” (Bakara, 149, 150) Kıble, hem kalbimize hem kalıbımıza gerek…
 SEMERKAND DERGİSİ 2004 KASİM
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

DİNÎ VE SOSYAL BİR VECİBE: EVLİLİK

candleglowflower19irpw1ls6y1p-vRV2xqlYMJ7Jm19gqDMHm9QZ6jUFUiAAQqEbVWs7Uz6RM9zMJ6K_G6zhL7Dllf0SR2rczRdugAcandleglowflower19irpw1ls6
 
 
   
   Mübarek Erol 

İnsanın inancı ya da inançsızlığı yaşadığı hayatı etkiler. Neye nasıl inandığı da, kendi

iradesiyle yapıp ettiklerinde ortaya çıkar. Doğru inanç ve iyi niyet olumlu her tavrın,
her davranışın ardında yerini alır ve yapılanı değerli kılar. İnanç ve niyetin mana ve
maksadı, yapılan her şeyin mana ve maksadını hazırlar. Bundan dolayı yüce dinimizin
emir ve yasaklarındaki maksat, bir mümin için her işinde gözetmesi gereken temel
kaide olur. Bir erkekle bir kadın arasında Rabbimiz’in koymuş olduğu prensipler
doğrultusunda yapılan akid yani evlilik de inanan insanlar için ilâhi maksat kapsamında
gerçekleşmesi gereken işlerdendir. Evlilikte, aile kurumunda, erkekle kadın arasındaki
ilişkilerde belirleyici olan, Yüce Mevlâmız’ın bildirdiği ölçü ve kurallardır. Evlenip aile kurmak, Hz. Adem Aleyhisselam ve Hz. Havva Validemiz’den bu yana mevcuttur. Bu durum insan olmanın gereğidir. Aynı zamanda dinî ve sosyal bir vecibedir. Tarihin kaydettiği bütün toplumlarda hatta putperest ilkel toplumlarda bile evlilik ve aile
kurumu vardır. Bu durum, erkek ve kadın olarak iki ayrı cinsin aileler kurarak bir
arada yaşamalarının insan tabiatının gereği olduğunu göstermektedir. Rabbimiz
buyuruyor ki: “Sizlere içinizden huzura kavuşacağınız eşler yaratıp, aranızda
muhabbet ve rahmet var etmesi O’nun ayetlerindendir.
Bunda düşünen akıl sahipleri için nice ibretli dersler vardır.” (Rum, 21) 

Erkek ve kadınların evlenip mutlu ve huzurlu bir yuva kurmaları ayetlerle ve hadis-i şeriflerle teşvik edilmiştir. Zira aile hem kişinin huzur bulduğu bir ortam, hem neslin devamı için bir vesile, hem de kişiyi haramlardan alıkoyan bir vasıtadır. Fahr-i
Alem s.a.v. Efendimiz hadis-i şeriflerinde doğrudan doğruya evliliği teşvik etmiştir:
 “Nikâh benim yolumdur (sünnetimdir). Kim benim yolumdan ayrılırsa benden değildir.” “Evlenin, çoğalın. Zira ben kıyamet gününde diğer ümmetlere karşı
ümmetimin çokluğuyla övünürüm.” “Kişi evlenmekle dininin yarısını tamamlamış
olur. Diğer yarısı için de Allah’tan korksun.” Dinimizde ruhbanlıkta
olduğu gibi dünyadan tamamen el-etek çekmek yoktur. İnsan yaradılışından
kaynaklanan ihtiyaçların meşru dairede karşılanması icab eder. Şeytanın tek başına yaşayanları daha kolay aldattığı da bilinmektedir. Evlenip bir araya gelen eşlerin yardımlaşıp dayanışması şeytanın hilelerine karşı daha uyanık olmayı sağlar. Evlilik sayesinde dindarlık insan hayatına daha kolay nüfuz eder, yalnızlığın tehlikelerinden
korur. Evlenip aile kurmanın kişinin dinini yaşamasında, dinini hayatına hakim kılmasında önemli bir rolü vardır. Bunun için kişinin aile meşguliyeti kendini nafile ibadetlere vermesinden daha faziletlidir. Çünkü evlilikte nefsi haramlardan korumak ve gelecek nesilleri yetiştirmek gibi önemli hususlar vardır. Rabbimiz, meşru bir evlilikle erkek ve kadının ayrılmamak üzere birleşmelerini ve kaynaşmalarını murad eder ve helallerin en sevimsizi olarak da boşanmayı görür. Rabbimiz’in kullarından istediği her husus yine kullarının hayrınadır. Bu meyanda evlenip aile kurmak bireylerin can, ırz ve namus güvenliğini sağlar. Topluma huzur verir. Gayri meşru ilişkilerin yaşandığı şartlarda ise
bu güvenlik yoktur. İnsan tabiatında ve toplum hayatında aslolan arsızlık ve fuhuş
değil; iffet ve hayadır. Bunu da ancak evlilik sağlar. 
Aile kurmak yeni akrabalıkların meydana gelmesine, böylece sosyal bağların
genişleyip gelişmesine de yol açar. Anne ve babaları vasıtasıyla nesep yakınlığına
sahip olan insanlar, eşleri vasıtasıyla da sıhrî (evlilik sonucu) akrabalara sahip
olurlar.Toplumda birbirini tanıyan, kaynaşan insanların sayısı artar. Bu şekilde
toplumsal yardımlaşma ve dayanışmanın zemini de doğal olarak oluşur. İnsanlar birbirinden haberdar olur, birbirlerini korur ve kollarlar. Böylece insan yalnızlıktan
ve kimsesizlikten kurtulur, yaşama gücüne sahip olur ve hayatın yükünü
rahatlıkla taşır. Ailenin temelini oluşturan erkek ve kadın her iki cinsin kendine
has konumu, görev ve sorumlulukları vardır. Alemlerin Rabbi’ne kul olma
cihetinden ve insan olma bakımından herkes aynıdır. Fakat kadının insan
 ve kul olarak erkekle aynı olan birçok hak ve sorumluluklarının yanında,
kendine has bir takım hak ve mesuliyetleri de vardır.
İş bölümünde kendisine düşen görev ve sorumluluklara ve sahip olduğu haklara uygun
özelliklerde yaradıImıştır. Aynı durum erkek için de geçerlidir. Erkek de yaradılışına
uygun sorumluluk ve haklara sahiptir.  Ailenin reisi erkektir. Erkeğin görev ve sorumlulukları onun aile reisi olmasını tabii kılmıştır. Nitekim ayet-i kerimede:
“Erkeklerin kadınlar üzerinde hakları olduğu gibi, kadınların da erkekler üzerinde
hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlardan bir üstünlük derecesi vardır.”
 (Bakara, 228) buyurularak erkek ve kadının karşılıklı haklarına işaret edilmekte
ve erkeğin reislik görevine dikkat çekilmektedir. Ailenin geçimini sağlamak görevi
erkeğe yüklenmiştir. Çocuk dünyaya getirmek ve büyütmekle görevli kadının ailenin
rızkını teminle uğraşması çok tabii değildir. Dinimiz bu görevi erkeğe verir ve erkeğin ailenin rızkı için gösterdiği çabaya büyük önem atfeder.
Bir hadis-i şerifte: “Bir erkeğin, Allah rızasını gözeterek aile fertlerine yaptığı
 her harcama onun için sadakadır.” buyurulmuştur.Farklı yaratılışlara sahip,
buna bağlı olarak sorumlulukları da farklı olan karı ve koca birbirlerinin eksik
ve kusurlarını görmemek, namus ve iffetlerini korumak hususunda aynı
sorumluluğa sahip olurlar. Her ikisi de salih bir insan olmaya gayret
etmelidirler.Bu hususta Hz. Ali k.v., “hayırlı erkek eşini üzmeyen,
duygu ve hayalleriyle de olsa haramlarda gezmeyenlerdir” buyurmuş ve Hz.
Fatma r.a. validemiz de, “hayırlı kadın eşini üzmeyen, duygu ve hayalleriyle de
olsa haramlarda gezmeyenlerdir” buyurmuştur.Koca hanımına, hanım da kocasına
ilgi göstererek huzur ve saadeti evlerinde aramalıdırlar. Erkek, imkanlarına göre
hanımının ve çocuklarının nafakasını sağlayıp her türlü ihtiyaçlarını karşılamalı,
hanım da kocasına karşı bütün meşru meselelerde mutlak itaat halinde olmalıdır. 
Yüce Kitabımız’da Rum Suresi’nde evlilikle ilgili üç büyük husus kaydedilir: 

Eşlerin birbirlerine karşı yakınlık (ünsiyet) hissetmesi ve bu ünsiyete bağlı olarak
bedenî ve ruhî ihtiyaçların giderilmesi; Eşler arası sevgi ve saygının oluşması; 
İki cins arasında vuku bulan şefkat. Şefkat, aileyi kuşatan pek derin ve ince
bir fazilettir. Müminlerin vasıflarındandır ve ailede sevginin filizlenip boy
vermesine büyük katkı sağlar. Neslin muhafazası aile sahibi olmanın önemli
 gayelerinden biridir. Yarınlar çocuklarımıza emanet edilecektir.
Ardımızdan bizi hayır dua ile anacak imanlı evlatlar bırakmak, bizimle ahirete
gelecek önemli amellerdendir. Toplumun, İslâm terbiyesi ile çocuklarını yetiştiren,
onlara dinî vazifelerini öğreten, hayatlarının her döneminde bu bilgileri korumaları
için çaba gösteren, fedakâr, sorumluluk seviyesi yüksek, sağlam şahsiyetli
kimselere ihtiyacı vardır. Bu da ancak evlenip mutlu ve huzurlu bir aile yuvası
kurmakla mümkündür. Rabbimiz bizlere nesillerimizden gözlerimizin bebeği
olacak salih insanlar ihsan edip, bizi takva sahiplerine rehber kılsın.
 Rabbimizin tevfik ve inayeti ile 
SEMERKAND DERGISI 2004 ARALIK
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      
 

BİR VAKIF MEDENİYETİ OLARAK; OSMANLI

 
İSLAM VE VAKIF
Vakıf kurumlaşmış bir yardım anlayışını ifade eder. İslâm’a göre herşey fani yalnız Allah bakidir.
Mutlak hakim O’dur. Mülk O’nundur. Bu sebeble Allah’ı seven başta insan olmak üzere bütün
yaratıkları sever. Bu anlayışla hareket eden kişi “İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olan,
malın en hayırlısı Allah yolunda harcanan, Allah yolunda harcananın da en hayırlısı halkın en çok
ihtiyaç duyduğu şeyi karşılayandır.” düsturunu kendisine rehber edinir.
“İnsan ölünce üç şey dışında ameli kesilir. Sadaka-i cariye (sevabı devam eden sadaka)
faydalanılan ilim ve kendisine dua eden hayırlı evlat.” hadisi ve “Sevdiğiniz şeylerden
Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe eremezsiniz” ayeti gereğince Osmanlı, Vakıf işlerini
ön plana çıkarmış hem dünya hem de ahirete bir hizmet vasıtası görmüştür. Vakıf
müesseseleri ile diğergamlılığın zirvesini yakalayan Osmanlı 26 binden
fazla vakıf kurarak insanlarla birlikte hayvanlara da hizmet etmiştir. Osmanlı, Kur’an ve Sünnet
çerçevesinde Asr-ı Saadette başlayan ilk vakıf faaliyetini büyük hizmetlere vesile kılmışlardır.
"Hayırda yarışınız" emri, "İnsanların en hayırlısı, insanlara faydalı olanıdır" prensibi gereği toplum
birbiri ile yarışmış ve günümüze kadar ulaşan muazzam eserler vücuda getirilmiştir. İnsanların
 ihtiyacına, çevrenin şartlarına göre değişen çok farklı hizmet alanları olan Vakıf müessesesi
Osmanlı’da bu açıdan dinamik bir yapıya sahipti. Donuklaşmış, kalıplaşmış bir yapısı yoktu.
" İnsanların, canlıların yaşadığı yerlerde mutlaka onlara yapılacak bir yardım, bir hizmet vardır"
anlayışı Osmanlı Vakıflarının genel prensibi idi.
 
OSMANLI TARİHİ VE VAKIF
Vakıf yapmak isteyen şahıs bir vakfiye yazarak Kadıya müracaat eder. Vakıf Senedi denilen vesika
mahkemece tescil edilir. Vakıf Senedine padişah da dahil herkes uymak zorundadır. İslâm hukukuna
göre. "Vâkıf’ın (vakfedenin) şartı şârii’nin (kanun koyucunun) nassı gibidir.” değiştirilemez.
Bir vakfiyede kurucunun adı, künyesi, lakabı, şöhreti, ünvanı, gibi kendisini iyice tanıtan bilgiler
bulunur. Daha sonra ne maksatla vakfı kurduğu, isteklerinin neler olduğu, bu isteklerin yerine
gelmesi için gelirin nereden ne kadar olduğu, hangi oranda nerelere harcanacağı sonra da bunu bozan ve değiştirenlere beddua edilir. İlk vakfiye Orhan Bey’e aittir.Başta padişahlar olmak üzere sadrazamlar,bütün devlet ricâli ve varlıklı kişiler az veya çok gücüne göre vakıf yapmışlardır.
 Ahiret inancını aklından çıkarmayan Osmanlı ölümünden sonra da devam edecek sevaba önem vermiş, nasla korunan ve "ebedî hayır" olan vakıfları ayakta tutmuştur. Osmanlı bazı müesseselerde olduğu gibi Vakıf konusunda da kendinden önceki devletleri örnek almıştı. Daha ilk beylikler zamanında başlayan, devletin siyasî ve malî gücünün artması ile paralel gelişen vakıfların ilk tesisi Orhan Gazi zamanında olmuştur.Orhan Gazi İznik’te ilk Osmanlı medresesini kurarken onun idaresi için yeterli geliri temin edecek gayrimenkul de vakfetmişti. Bu medrese kısa sürede değerli ilim ve devlet adamları yetiştirdi. Orhan Gazi’nin Adapazarı, Kandıra ve Bursa’da inşa ettirerek vakfettiği cami, medrese, zaviye, imaret, aşevi, misafirhaneler ilk Osmanlı vakıfları olarak anılmaktadır.
Yıldırım Bayezid zamanında da şahıslar tarafından kurulan vakıflar ise "müfettiş-i ahkam-ı şeriyye"
 tayin edilerek teftiş ettiriliyordu. Özel şahıslar tarafından kurulan vakıflar mütevelliler tarafından
yönetilmiş, kadılar vasıtası ile de teftiş edilmişlerdir. Her kadı kendi bölgesindeki vakıfları, emrindeki müfettişlere, teftiş ettirir. Bazen de bizzat kendisinin teftiş ettiği görülürdü. Payitaht (İstanbul) kadısı ise bütün vakıfları teftişle yetkili idi.Osmanlılarda 1826’da kurulan Evkaf Nezaretinden önce vakıflar, vâkıfların şartlarına göre idare ediliyor, bunlar ayrı nezaretlerce murakabe ediliyorlardı.1924 yılında çıkarılan 429 sayılı kanunla Evkaf Nezareti kaldırılıp, Başbakanlığa bağlı bir Genel Müdürlüğe havale edildi. Bundan sonra vakıflar tarihteki yerini ve fonksiyonunu yavaş yavaş kaybet-meye başladı.

VAKIF VE DEVLET
Osmanlılar döneminde devlet, vatandaşın canını, malını korumak, asayişi sağlamak, sınırları korumak devlet düzenini sağlamakla mükellefti. Günümüz modern devlet anlayışında devlet görevlerinden sayılan eğitim, sağlık, bayındırlık, diyanet, sosyal yardım hizmetleri Osmanlı’da devlet görevleri arasında sayılmıyor, bütün bu hizmetler şahısların kurduğu vakıflar tarafından yürütülüyordu. Vakıflara bu işleri yürütmek için de zengin akarlar bağlanıyordu. Osmanlı’da devlet anlayışı “Devlet-i Ebed Müddet” şeklinde olduğu için vakıflara da ebedilik şartı konmuş, devlet yetkilileri de vakfın hizmetinin devam edebilmesi için her türlü gayreti sarfetmişlerdir.
Vakıfların bu karşılıksız yardıma yönelik hizmetleri toplumun psiko-sosyal yapısı üzerinde devletin lehine olumlu etkiler yapmıştır. XVIII. yüzyılın sonlarında vakıf gelirlerinin tüm devlet gelirlerinin hemen hemen yarısı olduğu göz önüne alınırsa, geleneksel kültürümüzde Osmanlı yönetiminin halka
yaklaşışının neden “Devlet Baba” olarak yorumlandığı daha açık anlaşılır. Osmanlının ortadan
kaldırılması ile dahi silinemeyen bu devlet anlayışını halka zulmedenlerin hâlâ tepe tepe
kullanmalarının hikmeti işte bu devlet anlayışında yatmaktadır. Halk kendisine ne kadar haksızlık
yapılsa, zulmedilse dahi “devlet kutsaldır, devlet babadır, devlet evlatlarının kötülüğünü istemez,
mutlaka bir bildiği vardır." gibi yönetici hatasından kaynaklanan bütün yanlışlıkları sineye çeker.
Kimseyi hesaba çekmez. Gösteri ve benzeri yollarla hakkını arayanlara da iyi gözle bakmaz.

VAKIF VE SOSYAL HAYAT
Vakıflar yalnız ibadet, eğitim, sağlık ve ulaşım gibi toplumsal temel ihtiyaçları konu almaz. Genelden
özele doğru insanların toplum hayatı içinde yolculara yardım etmek, esirleri azad etmek, mektep
çocuklarının gezdirilmeleri, fakir kızlara çeyiz temini, hayvanlar için çayır; sel, yangın, deprem,
hastalık, fakirlik, borçluluk gibi zaruretlerin giderilmesi, acizlerin doyurulup giydirilmesi, tedavi
ettirilmesi iş yapacaklarla sermaye bulunması, borçtan mahkum olmuşların borcunun ödenmesi
için “avarız vakıfları” kurulmuştur. Bizzat padişah veya saray mensupları tarafından kurulup yönetilen vakıflara ise “Mazbut vakıflar” bir diğer ismi ile “Selâtin Vakıfları” denmiştir. Osmanlı hanedanının son temsilcileri de ülke dışına çıkarılması ile sahipsiz kalan “Selâtin Vakıfları” vakıf bedduasından haberi olmayan, ahiret hayatını unutmuş bedbahtlar tarafından talan edilmişlerdir.
Osmanlıda genelde şehirler, vakıf bir külliyenin, mahalleler vakıf camilerin, hamam, çeşme ve benzeri yapıların etrafında kurulmuştur. Bu şekilde yapılan yüzlerce eser Rumeli’de şehirlerin İslâmî vecheye bürünmelerini sağlamıştır. Osmanlı bir iskan ve kolonizasyon metodu olarak vakıflardan faydalanmıştır.Mesela Lale Devri’nin meşhur sadrazamı Damat İbrahimpaşa doğduğu köy olan Muşkara’yı geliştirmek ve büyütmek için pek çok eser yaptırdı. Muşkara bu eserler vasıtası ile verilen hizmetle kısa zamanda büyüdü ve gelişti. Zamanın gelişmiş şehri olan Muşkara’ya “Yeni Şehir” anlamına Nevşehir adı verildi. Nevşehir, vakıfların Türk şehir hayatında oynadığı rol için güzel bir örnektir.Şehirlerimiz 1856 yılına kadar belediye teşkilatından mahrumdu. Vakfiyeler incelendiğinde, bu tarihten önce su, ulaşım, aydınlatma, temizlik, asayiş gibi belediye hizmetlerinin hep vakıflar tarafından gerçekleştirildiği görülür.Su kanalları, su kemerleri, maksemeler, çeşmeler, sebiller, kuyular, hamamlar tamamen vakıf kuruluşlardı. Fakirlerin parasız yıkandıkları hamamlar mevcuttu. Sebillerde buzlu su, hatta şerbet dağıtılırdı. Yol, kaldırım ve köprü yapımını vakıflar sağlıyordu. Bazı hayır sahipleri kurdukları vakıflarla "kandilciler" tutuyor, yine vakıf geliri ile kandil ve yağ alarak sokakları aydınlatıyorlardı. Sokakların temizlenmesi ve umumî helâlar için vakıflar kurulmuştu. Bekçi ücretleri vakıflardan ödeniyordu. Vakıf hastahanelerde her din ve ırktan insan tedavi ediliyor, gerekirse ücretsiz ilaç veriliyor, doktor temin ediliyordu. İmaretlerde yoksullara, yolcu ve misafirlere her gün bir veya iki öğün yemek yediriliyordu. d’Ohsson’a göre İstanbul imaretlerinde her gün parasız yemek yiyenlerin sayısı 30 bin idi. Böylece vakıflar bir yandan binlerce görevliye maaş ödüyor, öte yandan yüzbinlerce insana hizmet götürüyordu. Böylece vakıflar yolu ile gelir dağılımındaki dengesizlikler asgariye indirilirken, yine aynı sebebe bağlı olarak ortaya çıkabilecek sosyal patlamaların da önü alınmış oluyordu.Vakıfların ülke ticaretine ve
ekonomik hayatın gelişmesine de olumlu etkileri olmuştu. Hemen bütün şehirlerde vakıf ticarethanları vardı. Şehirler arası yollar, önemli stratejik mevkilere kervansaraylar yaptırılarak sürekli işler halde tutulmuş, böylece yolcu ve tacirlere yol güvenliği ve konaklama imkânı
sağlanmıştı. Kervansarayların vakfiyelerinden buralara yerli-yabancı, hür-köle, erkek-kadın, müslim-gayr-i müslim herkesin kabul edildiğini yolcuların gıda, ilaç hatta ayakkabı ihtiyaçlarının karşılandığı ve hayvanlarına da bakıldığını öğrenmekteyiz. Ücretsiz hizmet sunan kervansaraylar vakfedenlerin bıraktığı gelirle bu fonksiyonlarını yüz yıllar boyu sürdürmüşlerdir.Ayrıca vakıflar büyük sanat eserlerinin, hat, taş, ağaç, maden işçiliği, tezhip, çini, kitap, cilt, ebru gibi sanat dallarının gelişmesine, şaheserler verilmesine katkıda bulunmuşlardır. Vakfiyelerin dil, kültür, tarih, hukuk, iktisat tarihi, sosyoloji, hatta folklar açısından taşıdığı önem ise ayrıca hatırlanması gereken bir konudur.Kaynaklar1- ŞAMİL-İSLAM ANSİKLOPEDİSİ2- Risale-Sosyal Bilimler Ansiklopedisi3- Osmanlı Ansiklopedisi-Yeni Şafak4- Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti? Yeni Şafak

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

ELEST BEZMİ:RABBİMİZLE YAPTIĞIMIZ SÖZLEŞME

 
http://www.muziksarki.com/player.swf?file=http://vi7.mynet.com/video/87/18/367718/367718.flv&autostart=true 

   
   Nurullah Toprak
   
Halk arasında çocuklara: “ne zamandan beri müslümansın?” diye sorulur,

 çocuk da öğretildiği şekilde: “Kâlu belâdan beri müslümanım” diye
cevap verir.Kâlu belâ, insanların, Yüce Allah’ın birliğini ikrar, Rablığını
tasdik ettikleri vakittir. Elest bezmi, bu anlaşmanın yapıldığı toplantıdır.
 Allahu Tealâ, kıyamete kadar gelecek bütün insanların ruhları ve baba
sulbündeki zerreleriyle bir anlaşma yapmıştır. Bu anlaşma, Kur’an-ı
Hakim’de şöyle anlatılır:
                                                                                                   
“Ey Rasulüm! Onlara o vakti hatırlat, hani Rabbin,
Ademoğullarından, bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendi nefislerine
şahit tutarak: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? dedi. Onlar da: Evet, sen bizim
Rabbimizsin dediler. (Onlarla birlikte Biz ve meleklerimiz buna) şahitlik ettik
ki, kıyamet günü: Biz bundan gafildik, haberimiz yoktu demeyesiniz. Yahut,
bizden önce babalarımız Allah’a ortak koştu, biz de onlardan sonra gelen bir
nesildik; onların izinden gittik. Batıla dalanların yüzünden bizi helak mi
edeceksin? şeklinde küfrünüze mazeret ileri sürmeyesiniz diye böyle yaptık.
(A’raf/172-173)
                                                                                      
Allahu Tealâ’nın kulları ile yaptığı bu misakı (ilahi sözleşmeyi)
şimdilik hatırlamıyor olsak bile, Yüce Rabbimizin hatırlatmasıyla, bizim
O’nunla böyle bir sözleşme yaptığımızı kesin olarak kabul ederiz. Biz unuturuz,
fakat Rabbimiz unutmaz, biz yanılırız, ancak O yanılmaz. Biz zamana bağlıyız,
O ise zamanı yoktan var edendir, zaman ve mekan onu bağlamaz.İnsanoğlunun
varlık alemine ilk adımı, ruhuyla oldu. İlahi ilimde bilinen ve ezelde takdir
edilen insan vücudunun, yokluktan varlığa geçişi ruhuyla gerçekleşti. Ruh,
dünya aleminde kendisini taşıyacak vücutla ana rahminde buluştu. İnsanın ilk
zerreleri, ilahi kudretle belli bir kıvam ve şekil aldıktan sonra, ruhla ayrı bir
güzellik ve özellik kazandı; böylece insanın madde alemindeki hayatı başladı.
                                                                                      
Ruhla bütünleşen bu et ve kemikten meydana gelen vücutta, insani özellikler
ve kabiliyetler oluştu. İnsanın bünyesine, hayvanlardan ayrı olarak, kalp, akıl,
düşünce, hafıza, şuur, sevgi gibi insanı insan yapan özellikler yerleştirildi.
Bütün bu özellikler ona Rabbini tanıması için verildi.
Her insan, Yüce Yaratıcısını tanıyacak özellik ve kabiliyette yaratıldı. Yani
Allahu Tealâ, ana rahminde şekil verdiği insanla ikinci anlaşmayı yaptı. Ona,
benliğini verirken, bir benlik şuuru da verdi. Ayrıca onu, varlığının sahibini
tanıyacak, onu hissedecek ve sevecek bir özellikle donattı. Böylece Allah,
kulu ile yeni bir anlaşma yapmış oldu. Sanki insana “sana bunları verdim,
onların gereği şunları isterim” dedi. İnsanın bu şekilde iman ve İslam fıtratı
üzere yaratılması, insani özelliklerle donatılması, kendisinden iman ve İslam’ın
gereklerinin beklenmesi için bir sebep oluşturdu.
                                                                                      
Bu sıfat ve özelliklerle dünyaya gelen insana, Allah, onun zerreleriyle ve
fıtratıyla yaptığı anlaşmaları hatırlatacak ve gereğini öğretecek peygamberler
gönderdi. Peygamberlerin gelmesiyle üçüncü bir sözleşme gerçekleşti. Bu
tebliğ, uyarı ve fiili anlaşma buluğ çağında yapıldı. Yani buluğ çağına gelen
her insana Allah’ın daveti ulaştırıldığında, artık ruhuyla verdiği sözü tutması
istendi ve vicdanına yerleştirilen Allah inancına uygun hareket etmesi. Allah’
ın davetine uyması ve fıtratındaki gerçekle zıtlaşmaması gerektiği hatırlatıldı.
Aksi durumda insan mesul olacak, hesap verecek ve ceza çekecektir.
Buluğa ermeden ölenler, birinci ve ikinci sözleşmenin gereğini yapmakla
mükellef olmadıkları için, hesaba çekilmezler. Çünkü sözleşmenin yerine
getirilmesi, akıl ve buluğ şartına bağlı olarak istenmektedir.
                                                                                      
Hz. Peygamberin (A.S.) başında bulunduğu İslam daveti kendisine ulaşan
buluğa ermiş her akıllı insan, ilk iki sözleşmenin gereği olarak bu davetten
sorumludur.Akıllı olup buluğa erdiği halde, Rabbiyle yaptığı sözleşmelerin
hiç birisine sahip çıkmayan, fıtratını bozan, insanlık değerlerini kaybeden
ve Rabbini unutup eşyaya tapan insanlık, dünyada ve ahirette mutlu
olamayacaktır. Çünkü imansızlık ve şirk, insan kalbi ve fıtratı için en
büyük kötülüktür. Tevbe edilmezse bunun cezası da büyük olacaktır.
Arifler demişlerdir ki: Kalp, iman, ibadet, zikir, fikir ve sevgiyle uyanır,
asli safiyetine kavuşursa, Allahu Tealâ’ya ruhu ve bütün zerreleriyle
verdiği sözü hatırlar, fıtratına konmuş Allah sevgisini tadar, her şeyin
O’na şahitlik yaptığını görür, kainatla birlikte zikre geçer.Her şey O’nun
varlığına, birliğine ve sonsuz rahmetine şahitlik ederken, insanın kendi
varlığını bile ihmal etmesi ve küfre girmesi ne kadar acıdır. Allahu Tealâ’
dan kalp safiyeti ve iman selameti dileriz.
 
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Konuşulan konu lütfen dikkat edelim çok yuvalar yıkılıyor..tertemiz zihinler bulanıyor…

 

www-resimland-com--kugu-resmi
 
                                

Alıntı
Alanı göster

Daha fazla bilgi

 
ahmed
lütfen dikkat edelim çok yuvalar yıkılıyor..tertemiz zihinler bulanıyor.
 Müslümanların karşı cinsten yabancı bir insanla chatleşmesi caiz midir?
 
Bir müslümanın başka Müslüman kardeşleriyle ister karşılıklı isterse sanal
 ortamda olsun konuşup dertleşmesi güzel bir şeydir. Ancak bu aynı cins
olanlar içindir.Bir erkeğin bir kadınla konuşması ise bazı yönlerden dikkat
etmeyi gerektirir.Örneğin aşk, sevgi, gıybet, yalan ve şehevi hisleri
uyandıran şeylerden olursabu kesinlikle doğru değildir. Bu konuda kişinin
 evli veya bekarolması fark etmez. Evli birinin günahı ise daha fazla olur.
Fakat dini konularda Allah’ı, ölümü, ahireti ve dini duygu ve düşünceleri
hatırlatan konuşmalar olursa elbette bunlar yasak olmadığı gibi sevabı da
vardır. Ölçünüz bu olmalıdır. Bu ölçülerle hareket ettiğiniz zaman günaha
girmeyeceğinizi ve kendinizi koruyacağınızı söyleyebiliriz. Ayrıca
 yaptığınız işi bir de vicdanınıza sormanızı tavsiye ederiz. Vicdanınız
 rahat değilse o işten vazgeçiniz.
İleride evlenecek iki çiftin, sadece yanlarında akrabalarından birer kişi
bulunmak şartıyla bir yerde oturup yalnız konuşmaları caizdir, hatta
 sünnettir. Fakat flört tarzı ilişkilerde kadın ve erkeğin yanlarında akrabaları
bulunsa bile konuşmaları caiz değildir. Dinimiz zinayı yasakladığı ve haram
saydığı gibi zinaya götüren yolları da tıkamış ve haram saymıştır.
Aynı şekilde de internetten tanışılan birisi ile istediğiniz gibi havadan
sudan konuşmak ve chatleşmek caiz değildir. şayet ona islamiyeti anlatıp
sevdirmeye çalışsanız o başka meseledir. Yoksa başka tarzda konuşup
sohbet etmek insanı yanlış neticelere götüreceğinden caiz görülmemektedir.
Ayrıca Sağlam ailelerin ve aile bağlarının kurulabilmesi ve tesis edilebilmesi
için, evliliğin sağlam temellere dayandırılması gerekir. Bu nedenle, İslamiyet
görücü usulü teşvik etmekle beraber, adayların birbirleriyle görüşmesini de
esas kabul etmiştir. Buradan yola çıkarak diyebiliriz ki, birbirlerini hiç
 tanımayan ve ailece de tanışmayan iki kişinin internette birbirlerine verdikleri
 ifadelere güvenip de evlilik gibi ciddi bir işe yeltenmemeleri gerekir. Çünkü,
 bu şekilde ki bir tanışma hüsran ile sonuçlanabilir. Bizim kanaatimiz sizin
 veya herhangi bir insanın böyle bir yöntemle evliliği seçmemesidir.
Selam ve dua ile… Sorularla İslamiyet Editör
 

 

         http://ethem-15.spaces.live.com/   mutlulugunresmitelif0kghttp://ethem-15.spaces.live.com/
                                            yanıyoruz yıkılıyoruz hala uyuyoruz
 
 

   http://ethem-15.spaces.live.com/  İnternetin zararları ve korunma çareleri! http://ethem-15.spaces.live.com/
 
Günümüzde internet denilen ulaşım aracı gittikçe yaygınlaşıyor, görülmemiş
sür’atte dünya ile iletişim sağlıyor, insanlığa  en büyük  çapta faydalı
hizmetler  veriyor . Denebilir ki,çağın en büyük kolaylığını sağlayan
hizmetlerin sunucusu oluyor  internet… Ancak bu yaygın faydasına
rağmen bazı aileler de bu faydalı sistemin zararlı şekilde kullanılmasından  
şikayetçi oluyorlar. İyiliklerinden istifade edip kötülüklerinden de aile ve
çocuklarımızı korumak için ne yapmalı,nasıl tedbirler almalıyız ..diye
soruları da sıralıyorlar.?. Gerçekten de internet   Allah’ın insanlığa
lütfettiği fevkalade  faydalı ve etkili bir hizmet aracıdır. Dünya artık
bu  sistemle kendini yönlendirmekte,her türlü hizmetleri bununla
organize etmektedir. Ancak,böylesine faydalı bir sistemi 
zararlı şekilde kullananlarda olabilmektedir.  Bu sebeple yaralarından
faydalanırken zararlarından da korunmak  için çareler de aranmakta,
bazı tedbirlere de başvurulmaktadır.Bu tedbirlerden bazılarını 
 şöyle sıralamak mümkündür:
 
 
 
 http://ethem-15.spaces.live.com/   1- Artık zararlı proğramların ekrana gelmesini engelleyen sistemler de bulun
muştur.Bu sistemi kurup mahzurlu proğramların ekrana gelmesini önlemeye 
gayret etmelidir.
 
 
http://ethem-15.spaces.live.com/   2 – Mümkün oldukça makineyi umumun görebileceği geniş ve açık mekanlara
kurmalı,oralarda hizmet vermesini  sağlamalıdır.Ta ki hep faydalıda
kullanılsın,başkalarının görmesinden rahatsızlık duyulacak zararlı
görüntüleri ekrana getirme arzusu etkisini artırmasın.
 
 
 http://ethem-15.spaces.live.com/  3 –  Ayrıca kullanım saatlerine  bir sınır getirilsin,geceleri istirahat
 saatleri burada harcanarak gündüz yapacağı  işte başarının düşmesine
sebep olunmasın..
 
 
 http://ethem-15.spaces.live.com/  4 –  Herkesin istifade edeceği fevkalade faydalı  dini ve ahlaki sitelerin
de hizmet vermeye başladığı  unutulmasın. Bunları bularak verdikleri
koruyucu bilgilerden istifade etmenin de büyük faydalar sağladığının
farkına varılsın. Böylece ahlaki manada kayba değil kazanca kavuşulsun. 
  http://ethem-15.spaces.live.com/ Bunlardan: 
 ( Herkül.Org / Sorularla İslamiyet /Hayrettin Karaman.net /Cevaplar .
Org / Ahmet şahin.org../gibi  bir çok faydalı adresler  istifade edilecek
 bilgi hazineleridir. Dini soruların cevapları bunlardan emniyetle alınabilir,
ahlaki manada zayıflama yerine  bilgi birikimiyle  beslenip kuvvetlenme 
 söz konusu olabilir. Bütün bunlara  rağmen  İnterneti  müstehcende ve
yanlış iletişimde  kullanmak gerçekten de tamiri zor ahlaki çöküntülere
sebep oluyor, kabiliyet ve istidatları çürütüyor, hayalleri toparlanamaz
hale getiriyor. Sözüm Gençlere kitabındaki şu tespitler düşündürmelidir 
interneti müstehcende kullananları:
 http://ethem-15.spaces.live.com/ 
-Bütün günahlar,ahlaki bozulmalar, müstehcene bakışla başlar,bakışın
devamıyla baskısını artırır,arkasından fiili günaha dönüşür..Ayrıca gözler
baktıklarının resimlerini de çekip hayaline depo eder. Artık nereye gitse,
nereye baksa çektikleri müstehcen resimler hayal perdesinde gözlerinin
önündedir. Böylece gerileme başlar gençte. Öğrenciyse dersine kilitle
nemez, işçiyse mesleğine yönelemez ,fikir adamıysa zihnini toparla
yamaz,derken her konuda gerileme ve düşüşler söz konusu olur 
kendilerini kaptıranlarda!.    İşte bu sürçme sırasında şeytan aradığı 
fırsatı  elde etmiştir. Ümitsizlik pompalamaya başlar  vicdan azabı
 çeken bu  insanlara:
http://ethem-15.spaces.live.com/ 
 Artık senden adam olmaz!.. Hem böylesine çirkin ve günah şeyleri
seyredecek hale geleceksin,hem de kendini sağlam bir Müslüman olarak
 görecek,hizmet insanı  bileceksin, olmaz böyle dindarlık. İleride yaparsın i
badetlerini,takva titizliğini,İslam-i hizmetlerini. Zaten kurtulamazsın bu
 alışkanlığından. Allah da kabul etmez senin gibilerini bundan sonra..
Şükürler olsun ki,şeytan ve nefsin bu ümit  kırıcı  vesvesesine akıl ve 
vicdandan  da  hemen karşılık veren cevaplar gelir:
-Hayır yır derler, sen içine düştüğün  yanlıştan tövbe,istiğfarlarla kurtulur,
ibadetini  ve iyiliklerini  affına sebep olacak kadar da çoğaltabilirsin.
Rabbimiz kulunun günahı mı,sevabı mı fazla diye bakıyor. Hud suresindeki
ayet (114)ün ikazını dinle:    
 Namazlarını eksiksiz kıl,sevap getiren hizmetlerini devamlı çoğalt! 
Unutma ki,çoğalan hizmetlerin sevabı, azınlıkta kalan günahların kirlerini 
 silip yok eder.!.(114 )
   http://ethem-15.spaces.live.com/ En hayati soru şudur: http://ethem-15.spaces.live.com/ 
–  Ümitsizlik telkin eden nefis ve şeytanı dinleyerek sürçtüğümüz çukurda 
 kalmalı mı, yoksa akıl ve vicdana tabi olarak kalkıp  azalmayan azmimizle
yolumuza  devam mı etmeli ? Kurtuluş hangisinde? Rabbimiz hangisini teklif
 ediyor arz ettiğimiz ayetinde?
http://ethem-15.spaces.live.com/Ahmet ŞAHİNhttp://ethem-15.spaces.live.com/

Etiket Bulutu