Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Haziran, 2008

Konuşulan konu …Anlamli Sözler

 

Alanı göster(http://cid-917a5c02cb25be5a.spaces.live.com/)

rana

 KARDEŞİMİN ALANINDAN ALINMIŞTIR ALLAH RAZI OLSUNImage Hosted by ImageShack.us 

Anlamli Sözler
  1. Haksizligin önünde egilmeyiniz, zira hakkinizla beraber serefinizi de kaybedersiniz. (Hz. Ali  r.a.)
  2. Ilimsiz ibadette, tefekkürsüz(anlamadan) Kuran tilavetinde hayir yoktur.(Hz. Ali r.a.)
  3. Kendini hak ile mesgul etmezsen, batil seni mesgul eder. (Imam Safii)
  4. Gencligine güvenme ölen hep ihtiyarmi? (Imam Safii)
  5. Güzel gören güzel düsünür, güzel düsünen hayatindan lezzet alir. (Bediüzzaman)
  6. Sen verdikce, dost görünen cok olur. Istede gör, hepsi birden yok olur;     Sen kendi kendine yetmeyi ögren, Tüm dünya malina gönlün tok olur
  7. Allah rizasi dahilinde ayaklari tozlananin ayaklarina cehennem haramdir.(Hz. Muhammed)
  8. Dört sey sende varsa dünyalik bazi seyler elinden kacmis olsa da üzülme;  1.Emanete riayet  2.Dogru sözlülük  3.Güzel ahlak  4.Helal kazanc  (Hz. Muhammed)
  9. Kabe’yi elli defa tavaf eden anasindan dogmus gibi günahlarindan arinarak tertemiz olur. (Hz. Muhammed)
  10. Inanmiyan bir gönül, icinde kus bulunmayan kafese benzer. (Abdülkädir Geyläni)
  11. Kim müslümanların meseleleriyle ilgilenmezse müslüman degildir. Ve kim "ey müslümanlar" diye feryad eden birinin sesini duyar ve onun yardımına koşmazsa müslüman degildir. (Hz. Muhammed)
  12. Öğüt olarak ölüm yeter. Gam çekmeye kabir yeter. (Hizir)
  13. Ey hanımlar! Şeytan feryadından sakınınız. Gözden gelen yaş, Allah’tan ve merhamettendir. Elle olan ve dil ile olan şeytandadır.(Hz.Muhammed)
  14. Ey can, önce farenin şerrini defet sonra buğday biriktirmeye çalış, çabala.(Mevläna)
  15. Ahir zamanda bir kavim olacak ki; güvercin kursağı gibi (tüylerini) siyaha boyayacaklar. İşte bu kimseler cennet kokusu koklayamazlar.(Hz. Muhammed)
  16. Ne elbiseler gördüm içinde adam yok, ne adamlar gördüm sırtında elbise yok.(Mevläna)
  17. El-aceletü min eş-şeytan. (Acele işe şeytan karışır.)(Hz. Muhammed)
  18. Güzellik giyinenlerin süslüğü ile oluşmaz; bilgi ve terbiye ile güzel olunur.(Hz.Ali r.a.)
  19. Aklın saf dışı edildiği yerde, zekânın ürünleri yenir; ama meyve zehirleyici de olabilir!(Ahmed Hulüsi)
  20. Sen Halktan gerçeği gizledin, onlar seni şeref mevkiine oturttular. Ben ise onlara gerçeği söyledim, beni taşladılar.(Cüneyd-i Bagdadi)
  21. Biri sana sırtını çevirirse üzülme, böylece dostunla düşmanını ayırt etmiş olursun.
  22. Bekleyebilen için herşey iyi sonuç verir.(Tolstoy)
  23. Tohum ek, vermezse toprak utansın.(Necip Fazil)
  24. Hac, zayıf olan her kişinin cihadıdır.(Hz. Muhammed)
  25. Allah’tan Firdevs Cennetini isteyin, O Rahmanın arşına dayanır, bütün ırmaklar ondan çıkar.(Hz. Muhammed)
  26. Bilirken susmak, bilmezken söylemek kadar kötüdür.(Eflätun)
  27. Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen cevizin hepsini kabuk zanneder.(Gazäli)
  28. Uzun yaşamak için değil, doğru yaşamak için çalışıp çabalamalıyız.(Seneca)
  29. Mü’min’in ferasetinden sakının, çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.(Hz. Muhammed)
  30. Güzel konuşmanın sırrı, lüzumsuz sözleri terk etmektir.(Hz. Ebubekr)
  31. İman edip hayırlı işler yapanların son duaları; ‘Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun’ cümlesidir.(Hz. Muhammed)
  32. Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.(Hz. Ali)
  33. Cennete ilk çağırılıcak olanlar, bollukta darlıkta hep Allah’a şükür eden hamdçılardır.(Hz. Muhammed)
  34. Lezzetleri alt üst eden ölümü çokça hatırlayınız.(Hz. Muhammed)
  35. Herkes ateşini buradan götürür. Öteki dünyada ateş, nar olmaz.(Karacaoglan)
  36. Görünen pislik bir parça su ie arınır. Fakat içte olan pislik arttıkça artar. İçteki pislikler gözyaşından başka bir şeyle temizlenmez.(Mevalana)
  37. Hakiki imanı elde eden bir insan kainata meydan okuyabilir.(Said-i Nursi)
  38. Kalp kör olduktan sonra gözün görmesinde yarar yoktur.(Hz. Ali)
  39. İyi dostu olanın aynaya ihtiyacı yoktur. (Hz. Mevlana)
  40.  Üç huy vardır ki, kimde bulunursa, onun zararınadır: Sözünde durmamak, hile yapmak, zulmetmek.( Hz. Ebü Bekir )
  41. Iman iki esit parcadir.Yarisi sabir yarisi sükürdür.(Hz.Muhammed)
  42. Dünya yilan gibidir, cildi yumusak fakat zehiri öldürücüdür. Hosuna giden seylerden uzaklas ki sana yaklasmasin.(Hz.Ali)
  43. Gün dogarken sabah horozlari nicin
    Aci aci bagirisirlar bilirmisin?
    Tan yerini gösterip derlerki sana:
    Bir gecen gecti gidiyor, sen neredesin? (Ömer Hayyam)
  44. Isterseniz yanlıs düşünün, ama her durumda kendi kafanızla düsünün.(Doris Lessing) 
  45. Akıllı olmak da bir şey degil, mühim olan o aklı yerinde kullanmaktır.(Descartes)
  46. Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez.(Mevlana)
  47. Müslümanların hiçbiri diğerini hakir görmesin. Zira müslümanların küçüğü Allah yanında büyüktür.(Hz. Ebubekir)
  48. Bekletilmemesi gereken bir şey varsa ,o da Allah’a kulluk borcumuzdur.
    İçlerinde aşağılık duygusu olanlar,gösteriş yarışıyla kendilerini tatmin etmeye çalışırlar.
    Yalnızlık kötü arkadaştan,iyi arkadaş ta yalnızlıktan iyidir.(Hz. Ebu Zer)
  49. Allah’a ancak çağrısına teslim olmakla yakınlaşılır. Düşünmek ve hayal etmekle değil.  (Ahmed Faruk Serhendi)
  50. İnsanlığı aradım; bunu doğrulukta gördüm. Gönlüm ululuk istedi, bunu kanaat ve tevazuda buldum. Övünmek istedim, bunu huyda ve  benlikte küçülmekte buldum. Gönlümün ganî olmasını aradım, bunu tevekkülde buldum. (Veysel Karâni) 

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

MANEVİ BİR İKLİME GİRERKEN ÜÇ AYLAR

 
 
04 Temmuzda  başlayan Receb ayı ile manevi bir iklime, üç aylara giriyoruz. Manevi duygularımızın yükselişe geçtiği bir atmosfer bu. Kimimiz üç aylar orucuyla, kimimiz umreyle… çeşit çeşit ecir elde etme yolunda. Ama her ne olursa olsun, bütün kalplerin faniden Baki’ye yöneldiği bir dönem üç aylar. Gerçi yılın her ayı böyle olmalı ama, Yüce Yaratıcı üç aylara özel bir önem vermiş. Bin aydan hayırlı Kadir gecesini de üç ayların sonuncusu, Ramazan’da gizlemiş.
   Image and video hosting by TinyPic
Ramazan ayı çok özel manevi ikramlarla bezenerek seçilmiş bir ay. Öncesindeki iki ay, Recep ve Şaban da “haram aylar”dan sayılarak Ramazan’a hazırlık olmuş. Bu seçimi yapan her şeyin sahibi Yüce Mevlâ, Ramazan için; “O Ramazan ayı ki; Kur’an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü olarak bu ayda indirildi. Sizden her kim Ramazan ayına erişirse, o ayı oruçlu geçirsin…” (Bakara/185) diye buyurmuş. Kur’an’ın indirilmeye başlandığı gecenin kıymetini ise şöyle açıklamış: “Biz onu Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan daha hayırlıdır…” (Kadr/1-3)

Bin aydan hayırlı olduğu için yaklaşık seksenüç senelik bir ömüre denk olan bu gece, Ramazan ayı içerisinde gizli. Düşününüz, her senenin içinde öyle bir gece var ki, o gece iyi amellerle geçirilirse, seksenüç sene o amelleri devamlı olarak yapmışcasına sevap kazanılıyor. İşte o, Kadir gecesidir ve sadece Ramazan ayının otuz gecesi içerisinde gizlenmiştir. Bu otuz geceyi değerlendiren kişi, kesinlikle Kadir gecesinin ikramlarını da elde eder. Bu, eşi ve benzeri olmayan bir nimet. Fakat elde edilmesi çok kolay gibi görünen bu nimeti elde etmek, sanıldığı kadar da kolay değil. Öyleyse ne yapmak gerekir?
  
Ne Yapmalı?
Image and video hosting by TinyPic
Ebu Bekir el-Verrak’ın dediği gibi “Recep ayı ekini ekme, Şaban sulama, Ramazan ise hasat ayıdır.” (Letaifu’l-Mearif) Ramazan ayındaki bütün nimetlere ulaşabilmek için her zaman hazırlıklı olmak lazımdır. En azından haram aylarından olan ve Regaib ile Mirac gecelerini içerisinde bulunduran Recep ayını ganimet bilmek gerekir. Rasulullah (A.S.) Efendimizin şu duasını da dilimizden eksik etmemeye özen göstermeliyiz: “Allahım! Receb ve Şaban’ı bize bereketli kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” (Ahmed b. Hanbel)
Kısacası şunu söylemek istiyoruz: 

 Eğer Receb ve Şaban aylarını iyi değerlendirir, tevbe kapısını aşındırırsak, Ramazan’da zirveye ulaşacak olan manevi ikramların muhatabı olabiliriz. Bunun için:
* Tevbeye sarılmalıyız. “Ben günde yetmiş sefer (bazı rivayetlerde yüz sefer) tevbe ederim” diyen rahmet Peygamberine (A.S.) uyarak tevbe etmeliyiz. Zifiri bir gecede, denizin karanlıklarındaki balığın karnından “Senden başka ilah yoktur; Seni tenzih ve tesbih ederim. Ben zalimlerden oldum.” (Enbiya/87) diyerek inleyen Yunus Peygamberin (A.S.)iniltilerine eşlik ederek tevbe etmeliyiz. Karşılaştığı olayları tevbe sebebi görüp, bütün bir ömrünü “Ya Rabbi! Ben pişmanım! Ya Rabbi ben pişmanım! Bütün yapmış olduğum günahlardan; keşke yapmasaydım. İnşaallah bir daha ben yapmayacağım.” yakarışları ile geçiren Allah dostlarının yollarına düşerek tevbe etmeliyiz. Alemlerin Rabbi karşısında hiçliklerini iliklerine kadar hisseden arifler meclisine kalbimizi bağlayarak, her gün kendimizi hesaba çekip temizlenmeye çalışmalıyız. Bunun için de devamlı Allah’ın yardımına sığınmalıyız.
Image and video hosting by TinyPic
* Beş vakit namazımızı, cemaatle kılmaya özen göstermeliyiz.
* Zikre yapışmalıyız. Vird edindiğimiz amelleri aksatmamaya çalışmalıyız.
* Sünnet olan oruçları gücümüz nisbetinde tutma gayretinde olmalıyız. Özellikle ayın ilk, orta ve son günleri veya pazartesi, perşembe günleri oruç tutma azminde olmalıyız.
* Sünnet olan namazlara, özellikle geceleyin kalkıp en az iki rekat teheccüt namazı kılmaya kendimizi alıştırmalıyız. Eğer Recep ayından itibaren bunu yapmaya çalışırsak, Ramazan ayında da inşaallah buna devam etmekte zorluk çekmeyiz.
* Kur’an okumaya, bir sayfa bile olsa her gün devam etmeliyiz.
* Sadaka ve diğer hayırlı işlerimizi artırarak sürdürmeliyiz.
* İmkanı olanlar için, Receb ayında umre yapmanın müstehab olduğunu bilmeliyiz. 
Özetle bu hususlara dikkat ettiğimiz taktirde, Recep ayı ile başlayan ve Ramazan ayı ile zirveye ulaşan manevi iklimden doya doya faydalanırız inşaallah. Rabbimiz bizi, küçüklüğünü anlayıp kendisine yalvaranların arasına katsın! Çünkü O, Rasulüne şöyle seslendi: “Rasulüm de ki: Yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?!” (Furkan/77)
 
Image Hosted by ImageShack.us 
 
ÜÇ AYLAR VE MÜBAREK GECELER
   
Murat Hafızoğlu

إِنَّ عِدَّةَ الورِ عِندَ اللّهِ اثْنَا عَشَر شَهْراً فِي كِتَابِ اللّهِ يَوْمَ خَلَقَ السَّمَاوَات وَالأَرْضَ  مِنْهَا أَرْبَعَةٌ حُرُمٌ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ فَلاَ تَظْلِمُواْ فِيهِنَّ أَنفُسَكُمْ وَقَاتِلُواْ الْمُشْرِكِينَ كَآفَّةً كَمَا يُقَاتِلُونَكُمْ كَآفَّةً وَاعْلَمُواْ أَنَّ اللّهَ مَعَ الْمُتَّقِينَ

 

Şüphesiz Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı günkü yazısında, Allah katında ayların sayısı on ikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu Allah’ın dosdoğru kanunudur. Öyleyse o aylarda kendinize zulmetmeyin. Fakat Allah’a ortak koşanlar sizinle nasıl topyekün savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekün savaşın. Bilin ki Allah, kendine karşı gelmekten sakınanlarla beraberdir[1].شُّهُ

[1] Tevbe, 9/36

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) Recep ayı girdiği zaman :

إذا دخل رجب قال: اللهم بارك لنا في رجب وشعبان، و بارك لنا في رمضان َ.

"Allahım Recep ve Şaban’ı bize mübarek eyle ve bizi Ramazan ayını bize mübarek eyle (Ramazan’a kavuştur) " diye dua etmişlerdir[1].

حدثنا إبراهيم بن موسى، ثنا عيسى، ثنا عثمان -يعني: ابن حكيم- قال: سألت سعيد بن جبير عن صيام رجب فقال: أخبرني ابن عباس:
أن رسول الله -صلى الله عليه وسلم- كان يصوم حتى نقول: لا يفطر، ويفطر حتى نقول: لا يصوم.

 

Said İbn Cübeyr’den (r.a.) nakledildiğine göre: “Recep ayındaki oruçtan sordum. Bana şu cevabı verdi: İbn Abbas (r.a.)’yı dinledim şöyle demişti: “Rasulullah (s.a.v) Recep ayında bazı yıllarda öyle oruç tutardı ki biz; galiba hiç yemeyecek (ayın her gününde oruç tutacak) derdik. (Bazı yıllarda da öyle) yerdi (ki biz galiba hiç oruç) tutmayacak derdik[2].

 خمس ليال لا ترد فيهن الدعوة: أول ليلة من رجب، وليلة النصف من شعبان، وليلة الجمعة، وليلة الفطر، وليلة النحر

 "Beş gece vardır ki onlarda yapılan dualar geriye çevrilmez. Recebin ilk (Cuma) gecesi, Şabanın ortasında bulunan gece, Cuma gecesi, Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı geceleridir[3]. Bu sebeple Müslümanlar bu geceyi hep ihya etmişlerdir.

 

Hadislerin sıhhati tartışmalı olmakla beraber rivayetlerden anlaşıldığına göre Resul-i Ekrem (sav)’in recep ayına ayrı bir değer verdiği anlaşılmaktadır.

 

Regaib namazıyla ilgili rivayet  de hicri 5/miladi 12.asra dayanmaktadır[4].

[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, I/259 (Çağrı Yay. İst.-1992)

[2] Ebu Davud, Sünen, K. Savm 56, (II, 811) Hadis No: 2430

[3] Beyhaki, Sünen, Şuabül-İman,  3/342 (Daru’l-Kütübi’l-İlmiyye, Beyrut 1990) 

[4] Bozkurt, a.g.e., XXIV/301

 
04temmuz  Cuma’dan itibaren mübarek Üçaylar başlamış oluyor. Bu mübarek zaman diliminin ülkemize ve insanlığa hayırlar getirmesini Cenab-ı Hak’tan niyaz ediyoruz. Bu vesileyle Üçaylar’ın ilk ikisi olan Receb ve Şaban ayları ile bu aylardaki mübarek gecelerin faziletleri ve bu zaman dilimlerinde yapılacak hususi ibadetler konusunda dikkatli olmamız gerekiyor.
  
Receb Ayı

Image and video hosting by TinyPic
Kur’an’da şöyle buyuruluyor: "Gökleri ve yeri yarattığı gündeki yazısına göre, Allah katında ayların sayısı onikidir. Bunlardan dördü haram aylardır. İşte bu, doğru hesaptır.." (Tevbe/36)
Hz. Peygamber A.S. da şöyle buyurur: "Zaman, dönüp dolaşıp Allahu Tealâ’nın gökleri ve yeri yarattığı günkü (ilk) durumuna kavuştu. Yıl, oniki aydır. Bunlardan dördü haram (aylar)dır ki, üçü peşpeşe gelir. Bunlar Zilkade, Zilhicce ve Muharrem’dir. Dördüncüsü ise  Receb’dir." (Buharî, Müslim)
Yukarıdaki ayette zikredilen haram aylar, bu hadis-i şerifte açıklanmış ve bunlardan birinin de Receb ayı olduğu zikredilmiştir. Receb ayının haram aylar arasında sayılması ona şüphesiz belli bir özellik kazandırır. 
İlk dönem müfessirlerden Katâde ve el-Ferrâ da, yukarıdaki ayetin devamında geçen "Artık o aylarda nefislerinize zulmetmeyin" ifadesi hakkında şöyle derler: "Her ne kadar zulmetmek her zaman için yasaklanmış birşey ise de, bu ayetteki "o aylar" ifadesinden maksat "haram aylar"dır. Kur’an’da bu aylar özellikle zikredilmekle, bu ayların şerefinden ve büyüklüğünden dolayı onlarda zulüm yasaklanmıştır." (Ebu Hayyân: el-Bahru’l-Muhît, Zemahşerî: Keşşâf)
Enes b. Malik R.A.’den şöyle rivayet edilir: Receb ayı girdiğinde Hz. Peygamber A.S. şöyle derdi: "Allahım! Receb ve Şaban’ı bize mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır." (Münavî: Feyzu’l-Kadîr) Bu hadis, Receb ayının fazileti hakkında rivayet edilenler içinde itimada en fazla şayan olandır. Bununla birlikte İbn-i Hacer, yukarıda zikrettiğimiz eserinde bu hadisi Receb ayı hakkında varid olan zayıf rivayetler meyanında zikretmiştir.
Sahih kaynaklarımız, Receb ayının ilk gecesi veya herhangi bir gecesi belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadislerin doğru olmadığını söylerler. (Ali el-Karî: el-Masnû’, el-Leknevî: el-Âsâru’l-Merfûa) Aynı şekilde Receb ayının ilk cuma gecesine tekabül eden Regaib Kandili’nde de belli bir namaz kılmaya teşvik eden hadisler arasında da Hz. Peygamber A.S.’dan gelen güvenilir bir rivayet yoktur. (İbn-i Receb: Letaifu’l-Ma’ârif)
Keza Receb ayının yirmiyedinci gecesi olduğu kabul edilen Miraç Gecesi de böyledir. Bu geceye mahsus herhangi bir özel ibadet bildirilmiş değildir. Bununla birlikte bu geceyi ibadetle geçirmek müstehaptır. (el-Âsâru’l-Merfûa)
Aynı şekilde Receb ayında, bu aya mahsus özel bir oruç tutmanın faziletine dair ne Hz. Peygamber A.S.’dan, ne de Sahabe’den gelmiş sahih bir rivayet bulunur. Bununla birlikte Hz. Peygamber A.S.’dan, haram aylarda oruç tutmaya teşvik eden sahih rivayetler nakledilmiştir. Ebu Davud ve İbn-i Mace tarafından nakledilen bu rivayetlere dayanarak Sahabe’den İbn-i Ömer R.A, Selef’ten Hasan-ı Basrî ve Ebû İshak es-Sebiî gibi, bu ayda oruç tutmaya özen gösteren kimselerin varlığı bilinmektedir. Ancak bu durum, Receb ayının tümünde oruç tutmanın faziletini ifade etmez. Zira Sahabe’den İbn-i Abbas ve İbn-i Ömer R.A., Receb ayının bazı günlerinde oruç tutmuş, bazı günlerinde ise tutmamışlardır. (İbn-i Receb: Letâifu’l-Ma’ârif)
Böylece anlaşılmış olmaktadır ki doğru olan, Receb ayının tümünü oruçlu geçirmektense, bir-iki gün oruç tutmamaktır. Eğer bu ayın tümünde oruç tutulacaksa, onun yanına Şaban ayı orucunu veya haram ayları da eklemek tavsiye edilmiştir. Receb ayının, haram ayların en üstünü ve hayır ve bereketlerin anahtarı olduğu, bunun için de bu ayı boş geçirmenin uygun olmadığı belirtilmiştir. Ancak bu ayda tutulacak oruçların ve kılınacak namazların, bu aya mahsus olarak Sünnet’te belirtilmiş ibadetler olmadığı bilinmelidir.
  
Şaban Ayı
Image and video hosting by TinyPic
Sahabe’den Usâme b. Zeyd R.A. şöyle der: Rasulullah A.S., Şaban ayında tuttuğu orucu hiçbir ayda tutmadı. Kendisine, “ya Rasulallah! Senin Şaban ayında tuttuğun orucu başka bir ayda tutmadığını gördüm.” dedim. şöyle buyurdu: “Şaban, Receb ile Ramazan arasında insanların gafil bulunduğu ve amellerin, Alemlerin Rabbi olan Allah’a yükseldiği aydır. Ben de amelimin oruçlu olduğum halde Allahu Tealâ’ya yükselmesini seviyorum." (Nesaî, Ahmed b. Hanbel)
Şaban ayının özelliği hakkındaki bu hadis, bu aya tıpkı Efendimiz A.S.’ın yaptığı gibi özel bir önem atfetmemiz için yeterlidir. Dolayısıyla bu ayı da ihya etmeye gayret göstermeli ve hadiste işaret edilen gaflete düşmemeliyiz. Peki bu ayı nasıl ihya etmeliyiz?
Hz. Aişe R.A. Validemiz, Hz. Peygamber A.S.’ın, Şaban ayında tuttuğu orucu Ramazan ayı hariç başka bir ayda tutmadığını bildirir. (Buharî, Müslim, Tirmizî)
Bu ayın onbeşinci gecesi olan Berat gecesi hakkında da sağlam rivayetler bulunur. Bunlardan birisinde Hz. Peygamber A.S.’ın şöyle buyurduğu nakledilir: "Muhakkak ki Allah, Şaban ayının ortası gecesi dünya semasına iner ve Benû Kelb kabilesinin koyunlarının tüyleri adedinden daha fazla sayıda insanın günahlarını bağışlar." (Tirmizî, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel)
Dolayısıyla bu gece çok ibadet ve tevbe-istiğfar etmek, Cenab-ı Hakk’a dua ve niyazda bulunmak güzel bir davranış olur. (Letâifu’l-Meârif, el-Âsâru’l-Merfûa) 
Berat gecesine mahsus belli bir ibadet tarzı yoktur. İsteyen bu geceyi namazla, isteyen Kur’an okuyarak veya zikirle ihya eder.
  
Sonuç
Image and video hosting by TinyPic
"Üç aylar" olarak bildiğimiz Receb, Şaban ve Ramazan aylarından, Ramazan ayı ve bu ayda idrak ettiğimiz Kadir gecesi üzerinde ayrıca durmaya gerek görmedik. Zira Ramazan ayının ve Kadir gecesinin fazileti hakkındaki deliller, burada ayrıca bahsetmeye gerek bırakmayacak kadar güçlü ve kesindirler.
   Bu sebeple biz burada sadece Receb ve Şaban ayları üzerinde durmaya çalıştık. Vardığımız sonuç odur ki, bu ayların gerek kendileri ve gerekse bu aylarda bulunan bazı gecelere özel bir önem vermek; böyle zamanları Rabbu’l-Alemin’le yakınlaşmada bir dönüm noktası olarak görmek güzel bir davranıştır. Bu aylarda ve onlarda bulunan mübarek gecelerde oruç tutmanın, namaz kılmanın ve sair ibadetlerle meşgul olmak da müstehaptır. Ancak bunu yaparken, hakkında sahih hadis bulunmayan özel ibadet türlerini, Sünnet’le sabit olmuş gibi değerlendirmemeye dikkat etmek gerekir. Önemli olan, bu gibi zaman dilimlerini, nefis muhasebemiz için birer fırsat olarak görmek ve arınmamız için vesile edinmektir.
yazılar  semerkan d dergısınden alınmıştır
resımler için nermın kardeşime teşekkür ederım
  

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

(@)KURBANIM(@)

 

                                                                   

 

 (@)KURBANIM(@)

Yar adıyla başlayayım sözüme
Gülsüz bağda bülbül ötmez kurbanım
Sözü önce söyleyeyim özüme
Yoksa kalpten kalbe gitmez kurbanım

    
Sen senin olmazsan tüm dertler biter
Varını yokunu mürşidine ver
Ustanın elinde kütük ol yeter
Teslim olan zarar etmez kurbanım
    
Güvenme kendine ben oldum diye
Pişenler hamım der, bir düşün niye
Tövbe lazım ettiğimiz tövbeye
Bir tövbeyle bu iş bitmez kurbanım
    
İltifat beklemek kırılmak nedir
O kapıdan kovsa sen bacadan gir
Ha sevmiş ha dövmüş ikisi de bir
Sevmese kaşını çatmaz kurbanım
    
Çalış nasibini al dünyadan yana
Ama sanma dünya yar olur sana
Ahiret parası lazım insana
Güneş hep batıdan batmaz kurbanım
    
Hizmet yoksa himmet olmaz bu kesin
Hem hizmet nimettir böyle bilesin
Gayret et gönle gir “benimdir” desin
Sultan kölesini atmaz kurbanım
    
Yap dediğini yap emrine göre
Bu iş bensiz olmaz deme boş yere
O eli tutmuşsa insan bir kere
Nefsini hesaba katmaz kurbanım
    
Cahiller ağzını açınca ben der
Ben deyip yol alan var mı hiç göster
Eli hep güzel gör kendini hep yer
Tezek  su dibine batmaz kurbanım
    
Günahtı sevaptı bunlar boş hesap
Her neyi yaparsan Allah için yap
Avamın işidir bu hesap kitap
Aşıklar kar zarar gütmez kurbanım
    
Dua kabul, niye sıddıkın ahı
Ne dedi hızıra nakşibend şahı
Hatırla idrak et anla bu rahı
Ben sadıkım demek yetmez kurbanım
    
Sadakat ne derse doğru demekmiş
Onsuz doğrulara eğri demekmiş
Sadakat sıddıkın bağrı demekmiş
Ciğer yanar duman tütmez kurbanım
    
Er olmak isteyen serinden geçer
Bir saki elinden badeyi içer
Seç deseler yarin zehrini seçer
Ağyarın balını tatmaz kurbanım
    
Sözün özü derdi minnet bil cana
Yare can ver ki can yar olsun sana
Başı koy İsmail gibi meydana
Kurbanlara bıçak tutmaz kurbanım

SERDAR TUNCER

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

DÜNYA HIRSI


AHMED ALEMDAR
 
SEMERKAN DERGISI NISAN 2008
 
Mümin, çalışıp kazanır. Kazandıklarından da Allah için ihtiyaç sahiplerine verir,
yani infak eder. Müminin kazanması gözü doymamış bir harislikten değildir. O,
hırs tuzağına yakalanmaz. Çünkü bilir ki sahip yalnızca Allah’tır. Kendisini
sahip sanmak yolunu şaşırmaktır ve o böyle şaşıranlardan olmaz.
İnsanın var oluş sancısı, göğe ait olma ile yere ait olma arasındaki gerilimden kaynaklan
maktadır. Bizler dünyaya ait varlıklar mıyız, yoksa çürüyecek olan bedenimizi dünyada
bırakıp ruhumuzla göğe doğru mu yükseleceğiz?
 
Yerle Gök Arasında
 
Bu satırları okuyan bizler, hayatımızı bir beden içerisinde sürdürdüğümüz için duyu
organlarımızın verilerine, kalp ve beynimizin faaliyetlerine muhtacız. Bu durum bizi
zorunlu olarak yere bağlı kılarken, diğer yandan ruhunda cennet hatıralarını hisseden
ve tekrar orasını arzu eden manevi yapımız ise göğe doğru miraca çıkmak istemektedir.
“Kâfir yolculuğundan bir fayda görmez, ondan dolayı da bütün meyli toprağadır.
Adamın yüzünü geriye çevirmesi, hırstan tamahtandır; yüzünü yola çevirmesi,
doğruluktan niyazdan.Ruhunun meyli yüceliklere ise yücelir durursun, varacağın yer
de orasıdır.”
(Mesnevi, 1810. beyit)İnanan insanlar olarak tam bir teslimiyet içerisinde hakikate
doğru yükselmeye karar verecek iken, diğer yönümüz devreye girmekte ve sonuçta
varlığımız bu iki zıt kutup arasında gerilmektedir. Gaflete dalmış bir müminin ezan
sesini duyduğunda yaşayabileceği mahcubiyeti düşününüz. Veya günlük meşguliyetl
erin ardında koştururken ezanın ilâhi nağmelerini bile duyamamış bir müslümanın
namazı kaçırmamak için hüzünlü telaşını düşününüz.
Dünyada var olan her şeyin yok olacağını, ömrümüzün yüz binlerce yıllık insanlık tarihine
nazaran çok kısa olduğunu bile bile dünyadaki pek çok şeye sahip olmak için ifrat
derecesinde parayı arzu ederken, ceplerimizi doldurmak için açgözlülükle tamahkârlık
yaparken maneviyattan uzaklaşabilen, hatta çevremizdekilerin kalplerini bile kırabilen
bizler sadece bir kefene sarılı olarak bu dünyaya veda etmeyecek miyiz?

Orada Ne Var?

 

Behlül Dânâ Hazretleri, Halife Harun Reşid’e şu şekilde nasihat etmiştir:
Bir gün halifeye:
– Ey Harun Reşid! Yer içinde, yer üzerinde ve göklerde çok olan nedir, diye sordu.
Harun Reşid:
– Bunu bilmeyecek ne var? Yer içinde ölüler, yer üzerinde hayvanlar ve bitkiler,
gökte ise meleklerdir, dedi.
Behlül Hazretleri, “Değil!” buyurdu. Halife, “Nedir?” diye sorunca Behlül Dânâ:
– Ey Halife! Yer içinde çok olan ölülerin pişmanlıkları, yer üzerinde insanların hırs ve
tamahı, gökte ise adil hükümdarların sevaplarıdır, buyurdu. Bu sözler üzerine
Harun Reşid ağlamaya başladı.
Dünyadaki bu misafirliğimize rağmen, açgözlü insan, dünyaya olan rağbetinden dolayı,
aşağıdaki ayette de buyrulduğu gibi daha çok yaşamak ister. Aslında bu talebinin altında
yaklaşmakta olan hak ettiği azabından kaçış düşüncesi vardır:
“Doğrusu, onların (Yahudilerin) hayata diğer insanlardan, hatta müşriklerden daha
düşkün (daha hırslı) olduklarını görürsün. Her biri ömrünün bin yıl olmasını ister. Oysa
uzun ömürlü olması onu azaptan uzaklaştırmaz. Allah onların yaptıklarını görür.” (Bakara, 9)
“Bir tamahkâr, yukarıdan aşağı kusur dolu bir zenginde ayıp görmez. Çünkü ondan
bir şey koparmaya tamah etmiştir. Tamah işte böyle bütün gönülleri kaplar.”
(Mesnevî, 2355. beyit)
Belki bazen tamahkârlığımızı gizliyor veya ona çeşitli kılıflar bulabiliyoruz. İmam-ı
Rabbanî Hazretleri’nin buyurduğu gibi, şeytan, riyayı ihlâs olarak ve tamahı da tersi
olarak göstererek insanı aldatmaya çalışır. Şeytan köpek gibidir. Köpek kovalayınca
kaçar ise de, başka taraftan yine gelir.
Mala olan düşkünlüğümüzü belki bazen gençliğimize de yorabiliriz; yani yaşayacak
yıllarımız var ve bugünkü şartlarda ihtiyacımız olanları temin etmeye çalışıyoruz
diyebiliriz. Peki, yaşımız ilerledikçe mala olan ilgimiz azalıyor mu?
“Ademoğlu yaşlanır, fakat ondaki iki şey gençleşir: Mal üzerine hırs, ömür üzerine hırs…
” (İbn Mâce, Zühd, 27) şeklindeki hadis-i şerif, tamahkârlığın istikbal endişesiyle bir
ilgisi olmadığını bizlere gösteriyor.
 
Peygamber s.a.v. Efendimiz’in ümmetini zararlarına karşı uyardığı en önemli konuların
başında daha çok mala sahip olma hırsı gelmektedir. Çünkü O bilmektedir ki, yeryüzü
zamanla daha zenginleşecek, mal çeşitliliği artacak, gelişecek teknolojiyle insanoğlu
hayatını kolaylaştıracak ama bütün bu gelişmeler nefsini terbiye edemeyen, sahip
olduğu mallarını vazgeçilemez gören kalbi fakir insanlar açısından fitne olabilecektir:
“Her ümmetin bir fitnesi vardır. Benim ümmetimin fitnesi ise maldadır.” (Tirmizî)

İman ve İnfak

 

Tamahkârlığımızı tetikleyen başlıca sebeplerden birinin muhtaç olanlara yardım etmekten
uzak durmamız olduğunu unutmamalıyız. Çünkü sadakayı terk eden kimse, dünyevî
hırs ve tamah içerisinde perişan bir hale gelir. Feraset sahibi müminler ise, sadakaya
riayet ederek bu kötü duyguyu kontrol altında tutmaya hatta yok etmeye çalışırlar.
Abdullah b. Hubeyk Hazretleri, çevresindeki insanları açgözlülük etmekten sakındırır
ve onları şöyle uyarırdı: “Açgözlü insan tamah zincirine bağlanmış ölüye benzer. Kalpteki
tamah kalbi mühürler; mühürlü kalp ise ölüdür. Mümin tamahkâr olamaz. Nefsin şehvet
ve arzularına uyamaz.” Evet; insan, bedeni maddeden yaratılmış olsa da aslında bu
maddenin bile nasıl düşündüğünü ve Allah adı anıldığında nasıl titreyebildiğini unutabiliyor.
Din nasıl en çok bid’at ve hurafeler dolayısıyla toplumda zayıflayabiliyorsa, insan da en
çok tamahkârlığı dolayısıyla hem dinini hem de insanlığını kaybedebiliyor: “Bir koyun
sürüsünün üzerine salıverilen iki aç kurdun o sürüye verdiği zarar, kişinin mal ve şeref
hırsının dinine olan zararından daha ağır değildir.” (Tirmizî)

Mektubat-ı Rabbanî’de de belirtildiği üzere, insanı tamah etmeye yönelten hırs, şehvet
ve kızgınlık, insanın cesedini meydana getiren maddelerden ileri gelmektedir. Dünya
malına aşırı düşkün olmak, sahip olduklarımızı kaybedebiliriz diye cimrilik yapmak,
bayağı işler peşinde koşmak hep maddeden doğmaktadır. Rasulullah s.a.v. “Küçük
cihaddan döndük, en büyük cihada geldik!” buyurduğunda, büyük cihad olarak, çok
kimselerin dediği gibi sadece nefsle cihadı değil, belki nefsin hâkim olmaya çalıştığı
ceset ile cihadı bildirmiştir. Tamah perdelerini yırtmadan, gönlümüzü nasıl
fethedebiliriz ki!

Unutmamak gerekir ki akıl, dünyada kaldıkça, bu bedene de bağlı kalır. Bu bağlılıktan

kurtulamaz. Bu iğreti varlıktan alakası kesilmez. Vehim, her zaman aklın etrafında,
hayal daima aklın yanında bulunur. Gadap, yani kızgınlık ve şehvet gibi nefsin arzuları,
hep onunla beraber kalır. Hırs ve menfaat onu yalnız bırakmaz. Bizleri sürekli toprağa
bağlayan, adeta ayaklarımıza vurulmuş prangalar gibi bir türlü vazgeçemediğimiz kötü
huylarımız sebebiyle, yaratılışımız itibarıyla melekût alemine doğru yükselmemiz
gerekirken, maalesef hayvanat alemine doğru inmekteyiz.

Görünüşte Zengin

 

Gönlü tok olmayan insan ne kadar zengin olursa olsun fakirdir. Maddi beklentilerin esiri
olmamak için insana gönül tokluğu gereklidir. Ebû Hüreyre r.a.’dan rivayetle
Peygamberimiz s.a.v. şöyle buyurmuştur: “Gerçek zenginlik, mal çokluğu değil,
gönül tokluğudur.” (Buharî)
Tamahkârlık yaptıkça, Cenab-ı Hakk’ın hakkımızda takdir edeceği rızka olan
tevekkülümüzü de kaybederek, daha çok mala sahip olacağımızı ve sahip
olduklarımız çoğaldıkça da doyuma ulaşacağımızı düşünebiliriz. Oysa Hz. Ömer r.a.
bir hutbesinde şöyle hitap etmiştir: “Ey insanlar! Bilin ki tamahkârlık fakirliktir,
kanaat etmek ise zenginliktir. Kişi bir şeye tamah göstermezse ondan müstağni olur.”
Demek ki insan tamah ettikçe hırsı daha da artıyor, sahip oldukları kendi gözünde
anlamsızlaşıyor, sahip olamadığı şeyler de gözünde büyüyor. Bu halde kalan ve belli
bir düzeyde de olsa zengin olan bir insan gerçek bir fakirden daha kötü durumda
değil midir? Peygamberimiz s.a.v. de hırslı insanın sonu gelmez beklentilerini şu
ifadelerinde belirtmiştir: “Ademoğlunun iki vadi dolusu malı olsa bir üçüncüsünü
ister. Ademoğlunun karnını (gönlünü) topraktan başka birşey doldurmaz. Şu kadar
ki, tevbe eden kişinin tevbesini Allah kabul eder.”
(Tirmizi, İbn Mâce)
Mesnevi-i Şerif’te de vurgulandığı üzere; “Denizin testideki suya da tamahı vardır.
” Tamahkâr insan sadece kendisinin çalışmasıyla her şeyi elde edemeyeceğini bilir
ve meşru olan veya olmayan pek çok yola başvurur.
Bunlardan birisi ve en kötüsü, insanlardan dilenircesine istemektir. Peygamberimiz
s.a.v.’in bu konuda sert uyarıları vardır: “Mal biriktirmek için dilenen, gerçekte kor
istiyor demektir. Artık ister az, ister çok dilensin.” (Müslim) Bu hadise göre mal
biriktirmek için dilenmek, ateş toplamak demektir. Müslüman, izzet ve şerefini inandığı
inanç ve değerler uğruna her zaman korumalıdır. Ancak zaruret derecesindeki sıkıntıyı
atlatmak için bir veya birkaç sefere mahsus istemek mahzurlu değildir: “Dilenmek yüz
karasıdır. Kişi dilenmek suretiyle kendi yüzünü lekeler. Sadece devlet başkanından
hakkını istemesi ya da zaruret sebebiyle dilenmek böyle değildir.” (Tirmizî)

Manevi Tamahkârlık

 

Manevi anlamda da insanın tamahkârlığı olabileceğini hatırlatmak gerekir. Nesevî
Hazretleri’nin işaret ettiği gibi, Allah Tealâ’ya sadece sevap umarak veya azabından
korkarak ibadetle hizmet eden kişi, tamahını ve hasisliğini ortaya koyar. Kulun efen
disine bir bedel yani menfaat karşılığı hizmet etmesi, kendi nefsinin beklentilerini
aşamadığını gösterir. Gerek bu dünyaya ait, gerekse öte dünyaya ait hırs ve tamahını
yok edememiş ve böylece nefsinin hakimiyeti devam eden insan, nasıl mülk aleminden
sıyrılıp diğer alemlere seyahat edebilir ki! Mevlâna Hazretleri’nin şu mısralarını
kendimize dersler çıkararak okumalıyız:
“Dünyada tamahsız sofi az bulunur. O sebepten sofi hayli hor, hakirdir.
Ancak Allah nuruyla doyan ve dilenme zilletinden kurtulmuş olan sofi bundan
müstesnadır.
Fakat sofilerin binde biri bu çeşit sofilerdendir. Öbürleri de onun sayesinde yaşarlar.”
“Sofiyi yoldan çıkaran tamahtır. Yoldan çıkarır da sofinin hali harap olur, ziyan içinde kalır.
Yemeğe, zevk ve sema’ya tamah ediş, hakikate akıl erdirmesine mani olur.
Ayna bir şeye tamah etseydi bizim gibi münafık olur, her şeyi olduğu gibi göstermezdi.
Terazinin mala tamahı olsaydı tarttığını nasıl doğru tartardı?”

Nasıl Kurtulabiliriz?

 

Tamahkârlıktan en önemli kurtulma vesilesi, kendimizden aşağı seviyede olanlara değer
vermek, onları küçük görmemektir. Böyle davranırsak kendimizde olan varlıkların kıymetini
anlamaya başlayabiliriz: “Siz kendinizden aşağı olanlara bakınız; sizden yukarı olanlara
bakmayınız. Çünkü böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimetlerini küçümsememeniz
için daha uygundur.” (İbn Mâce)
Cenab-ı Hakk’ın lütfettiği mal, bizlerin yaşayabilmesi ve nice hayırlara vesile olabilmesi
için bir araçtır. Sahip olduklarımıza karşı tamahtan kurtulabilmemiz için, İmam-ı Azam
Hazretleri’nin aşağıda aktarılan anekdotta yapabildiği gibi, kalbimizde mal kazanma sevgisi
veya mal kaybetme acısı bulunmamalıdır:
İmam-ı Azam Ebu Hanîfe’nin ilmi faaliyetleri yanında ticaretle de meşgul zengin
bir zat olduğu bilinmektedir. Bu büyük insan, gündüz öğleye kadar mescitte talebe
lerine ders verir, öğleden sonra da ticari işleri ile uğraşırdı. İmamın ticari mal taşıyan
gemileri vardı. Bir gün ders verdiği sırada bir adam mescidin kapısından seslendi:
– Ya imam, gemin battı!…
İmam-ı Azam bir anlık tereddütten sonra, “Elhamdülillah” dedi. Bir müddet sonra aynı
adam yeniden gelip haber verdi:
– Ya imam, bir yanlışlık oldu; batan gemi senin değilmiş!
İmam bu yeni habere de “Elhamdülillah” diyerek mukabele etti. Haber getiren kişi
hayrete düştü:
– Ya imam, gemin battı diye haber getirdik, “Elhamdülillah” dedin. Batan geminin
seninki olmadığını söyledim, yine “Elhamdülillah” dedin. Bu nasıl hamd etme böyle?
İmam-ı Azam şükrünü izah etti:
– Sen gemin battı diye haber getirdiğinde iç alemimi, kalbimi şöyle bir yokladım.
Dünya malının yok olmasından, elden çıkmasından dolayı en küçük bir üzüntü yoktu.
Bu nedenle Allah’a hamd ettim. Batan geminin benimki olmadığı haberini getirdiğinde
de aynı şeyi yaptım. Dünya malına kavuşmaktan dolayı kalbimde bir sevinç yoktu.
Dünya malına karşı bu ilgisizliği bağışladığı için de Allah’a şükrettim.
Tamahkârlık şükürsüzlük demektir. Şükredebildiğimiz ölçüde hırslarımızdan kurtulabiliriz.
Şükür için de gözümüz başkalarının nasıl mal kazandığında değil, kendimizde olmalıdır.
Şükretmek için sadece mahallemizde veya şehrimizdeki insanlarla varlıklarımızı
karşılaştırmamız da yeterli olmayacaktır; dünyanın değişik bölgelerinde çok zor şartlar
altında yaşayan, içecek su bulamayan, uyuyacak bir döşeği olmayan insanları düşünmeliyiz.
 
Tamahın zıddına “tefvîz” denir. Tefvîz ise, helal olan şeyleri kazanmak için çalıştıktan
sonra bunlara kavuşmayı Allah Tealâ’dan beklemektir. “Yeryüzünde yaşayan hiçbir
canlı yoktur ki rızkı Allah’a ait olmasın.” (Hûd, 6) ayetine kalben inanıp, rızık konusunda
Allah’a tevekkül edebildikçe bizleri dünyaya bağlayan hırslarımızdan kurtulabilecek ve
ötelere doğru yol almaya başlayabileceğiz. Peygamberimiz s.a.v. bu kurtuluşun
reçetesini bizlere bildirmiştir: “Müslüman olan, yeterli geçime sahip kılınan ve Allah’ın
kendisine verdiklerine kanaat etmesini bilen kurtulmuştur.” (Müslim; Tirmizî). Böylece
bereket dediğimiz şey, hırs göstermeksizin bizlere nasip olan malda ortaya çıkar.
 
Başkasının elindekilere göz dikerek tamah ettiklerimizle oluşan mallarımızda bereket
olur mu? Eğer Allah’a, O’nun dostlarına, yarattıklarına aşık olabilseydik, vazgeçe
mediğimiz tutkularımız, cimriliğimiz, yükselme hırslarımız, malın çokluğuna sonsuz
güvenimiz olur muydu? Aşk, insanı daha rikkatli, daha tok gözlü, daha alımlı, daha
kanaatkâr biri yapmaz mı? Sonuç olarak bir karar vermeliyiz: Dünyayı ve içindekileri
bütün ağırlığına rağmen ve iki büklüm olmak uğruna sırtımızda mı taşıyacağız, yoksa
sevgisi kalbimize girmeksizin onu avuçlarımızın arasına mı alacağız? Vereceği karara
göre kişi kendi akıbetini hazırlamış olacaktır.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

GAVSİ SANİ HZ.(KS) ÇALISMAK HAKKINDAKİ SOHBETi

arilar07

-“Yalnız çalismanizi istiyoruzki Hz Peygamberin(sav) keyfi gelsin.”

-Sofiler siz arı gibi vızıldayın,biz balı göndeririz

-“Küfür deniz gibi olmuş çok fazlalaşmış. Sizde çok çalisacaksiniz,

 çok gayret edeceksiniz.

-“Çalisirken de niyetlerinize dikkat edeceksiniz. Sırf Allah(c.c) rızası

için olacak. Allah (c.c) rızası olmazsa olmaz, mümkün değil.

Sizde Allah(c.c) rızası için Efendimiz (s.a.v) ümmeti için, tariki

Nakşi için çok çalisacaksiniz. Efendimiz (s.a.v) “Ameller niyetler

iledir” buyurmuştur.”

-“ Çalismalarimizi yaparken sadece “kal-kil” (söylemekle) olmaz.

Söylediklerinizi yaşayacaksınız. Şeriata çok dikkat edeceksiniz,

edebe, adaba aykırı hareket etmeyeceksiniz. Kimi hocalar camide

iki saat sohbet ediyor, bir tesiri olmuyor. Çünkü söylediklerini

yaşamıyorlar. Şah-ı Hazne’nin (k.s) bir oğlu vardı. Çok alimdi. Bir

gün dedi ki “ Baba bu sefer de bana izin ver de ben cemaate

sohbet edeyim.” O da “Tamam yavrum” dedi. Bir iki saat sohbet

etti, sonra Şah-ı Hazne (k.s) “kamet getirin” dedi. Herkes cezbelendi,

kendinden geçti.”

-“Bu hizmetlerde sadatlara ortak oluyorsunuz. Hem de bir dükkana

ortak olmak gibi değil, fabrikaya ortak olmak gibidir. Siz bir insana

sohbet ederseniz, o insan namaza başlarsa, tövbe alırsa, onun

yaptığı bütün ibadetler sizin hanenize de yazılır. Kıldığı namaz,

çektigi virtler hepsi size ve Peygamber (s.a.v) efendimize ve

bütün sadatlara yazılır.”

-“Biz bu dergiyi (Semerkand yayınlarını) dini İslam için, insanların

eğitimi için, hem de ihtiyaçları karşilamak için çikariyoruz.

Sofiler geliyor çorba lazım, ekmek lazım, yatak lazım, bunlar için

para lazım. Parasız olmuyor, dünya için de çalismak gerek,

hizmetin devamı içinde paraya ihtiyaç vardır, bunun gibi dünya

için çalismak ameli salihtir. Yoksa bize para lazım değil.

Biz malımızı, canımızı, devletimizi (malımızı mülkümüzü),

elbisemizi sofilerin ayaklarının altına atmışız. Bu tarikatı aliyenin

gayesi hizmettir. Peygamber (A.S.)’ın yolunda çalisiyoruz, Biz sizden

memnunuz. Gavs (K.S.A.) buyuruyor, onun zamanında bir hırsız

varmış, çevre köylerden bal çalarmis, sen bu balı nerden alıyorsun

demesinler diye içinde arı olan bir kovan da çalip getirmiş. Arılara

demiş ki siz vız vız yapın ben balı bulup getiririm. Sizde vız vız yapın,

sadatlar size himmet eder, sadatlar da himmet çoktur. Siz ne kadar

gayret ederseniz o kadar himmet gelir.”

-“Gavs (K.S.A.) bu hadise binaen sabah kalktığında elbiseyi giyerken,

abdest alırken işe gitmeden önce; “Ya Rabbi sizin için çalisiyoruz,

siz Rezzak-ı mutlaksınız, çalismasak da rızkımızı verirsin. Sen

çalismayi vacip kılmışsın. Ailem için çoluk çocugum içi çalismayi

vacip kılmışsın, bu vacip görevimi yerine getirmek için çalisiyorum.

” böyle niyet etse akşama kadar camide ibadet etmiş, vaktini

secdede geçirmiş gibi sevap alır. İslam güzel ahlaktır. İbadet yalnız

namaz değildir. Namaz kılmak çok mühim, her müslümanın yerine

getirmesi gerekmektedir. Yoksa Allah teala azap eder. Güzel huylu

olmak, yalan konuşmamak, sağlam çalismak, bunlar ameli salihtir.”

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Ruh-dua ilişkisi var mıdır? Duanın Psikolojik faydaları nelerdir?

 
Duanın biyolojik temelleri

Geleneksel Batılı ruh anlayışını şöyle özetleyebiliriz:

1. Yaşam rasgele kimyasal süreçlerden oluşur.

2. Bilinç beynin bir ürünüdür ve kafatası içine sıkışmıştır.

3. Duyu organlarımızdan geçmeyen hiçbir şey zihinde var olamaz.

Geleneksel batılı ruh anlayışı bazı yeni bilgilerle sorgulamaya başladı:

1. DNA’nın varlığı. En basit hücre olan yosunun DNAsının insan DNAsı kadar

 mükemmel olması.

2. Olağan dışı bilinç deneyimlerinin varlığı. Duyu ötesi algı ve beden dışı ruhsal
 deneyimlerin Budist rahiplerde gözlemlenebilmesi. Telepati, telekinezi, duru görü
gibi duyu ötesi bilgiye ulaşılabilmesi.

3. Duanın iyileştirici gücü. 2002 yılı Psychology Today Haziran sayısında yayınlanan

bir araştırmada 3cü kişilerin dua edilenden habersiz olarak ettikleri duaların sonuçları
verildi. Bu araştırmaya göre kısırlık tedavisi gören kadınların dua edilenlerde iki misli
fazla gebelik saptandı.(Colombia Ünv.Dr.Regerlobo)

4. Beynin biyolojik bir bilgisayar gibi çalışması. Donanımın beyindeki kimyasal ve elektriksel

devreler yazılımında ruh anlamına gelebileceği bilgisi, genlerin de veri tabanı olarak
değerlendirilebileceği bakışı, “Evrende üstün bir bilgisayar teknolojisine sahip olan güç mü var?”
sorusunu sordurdu. Beynimizdeki sinir hücreleri elektrik devrelerse, yazılım da acaba ruh olabilir mi?

5.Her şeyin dijital formata dönüştürülebilmesi gerçeği. Ses, görüntü, renk, koku salınım ve

titreşim şeklinde formatlanabiliyor. Birçok biyolojik bilginin formatlanması mümkün gözüküyor.

 
Yöntem olarak bilim:

Bilim aklın soruşturma yeteneğidir. Newton evrensel yasalarını gözlem ve beyin jimnastiği

ile oluşturdu. Akıl ile teorik fizik deneyleri yapılabiliyor; Kara Delik, böyle bir deney sırasında
bulundu.Sanatsal düşünce, yani sembolik düşüncenin evrimle açıklanamayacağı biliniyor.
 Mozart’ın eserini tesadüfle ne kadar açıklayabiliriz? Dua ile sanat ruhtan mı geliyor?
Maddeden başka bir değer mevcut olmasaydı, insanlık, sevgi, fedakârlık, hukuk, sanat olur
muydu? Madde gibi somut gerçeklikle birlikte ruh gibi soyut bir gerçekliğin varlığı birlikte olması
akla daha yakındır. Bu da determinizm denen evrendeki düzen ve yasalarda soyut gerçekliğin
olması gerektiğine bir işarettir.
Beynimizin derinliklerine yazılı bilinçaltı sembol stoklarımız, ruhun bir birlik konumu olduğuna
kanıttır. Kırılmaya, dökülmeye, parçalanmaya (entropi) müsait madde, bölünmeyen, parçalan
mayan başka bir soyut gerçek (ruh) ile birlikte olursa evren daha anlamlı olur. Bu tez bilim
çevrelerinde artık tartışma menziline girdi. İnsanda açlık duygusu yiyeceklerin varlığına kanıt
olduğu gibi insandaki sonsuzluk duygusu soyut bir gerçeğin varlığına kanıttır.

Kur’an-ı Kerim’de Vahye ruh ismi verilmiştir. Girdiği dile can veren ruhun bilinçaltı semboller

stokunu, psikolojik bilgilerin ‘database’ ini oluşturması çok akla yakındır. Nasıl bilgisayara ‘
windows, linux’ gibi işletim sistemleri ile çalışıyorsa insan beyninin işletim sistemi de ruh
olarak adlandırılamaz mı? Ruhun bir anlam olması yani psikolojik bilgi olması hem dine hem
bilime uygun düşer.Sevginin, arzunun beyinde bazı alanları aktive ettiği MRI (beyin
görüntüleme) çalışmaları ile doğrulandı.

Niyet ve İrade

Son 10 yıla kadar bilim çevrelerinde bilimsel bir kategori olarak kabul edilmezken bugün

niyetlenmiş olan sonucun beyinde ki etkisi bulundu:

İngiltere’de taksi şoförleri üzerinde yapılan bir araştırmada yön hafızası ile ilgili beyin

alanının bu kişilerde daha aktif ve geniş olduğu bulundu. İnsanların niyetlenmiş davra
nışlarının beyinde paralel değişiklikler yapması ilginç bir buluştu. Aynı şekilde sevgi,
istek iyi dilekte bulunmanın yaygın tanım ile duanın bir salınımı ve titreşim formatına
dönüşüp evrensel akışa yayılması ve dua edilen kişide iyi hisler uyandırması akıl yürütme
 yöntemlerine göre mümkün sınırlarda diyebiliriz.

Kalifornia Berkeley Üniversitesinde yapılan bir çalışma dua etmenin sadece hamilelikte

değil ölümde de rolü olduğunu gösterdi. Kalifornia Alameda kırsalında 6549 kişide 1965-
1996 yılları arasında ‘dini bütünlük ve bir nedene bağlı ölüm arasındaki bağlar incelendi.
Sağlık ve spor yapma sıklığı gibi değişkenler için gereken düzenlemeler yapıldıktan sonra
bile dini bütünlüğü olan insanların hastalığa yakalanmadan daha uzun yaşadıkları bulundu.

Berkeley halk sağlığı bölümünden Dr. Doug Oman ‘böyle bir modelin nasıl oluştuğunu

anlamak güç, büyük olasılıkla din stres tamponu işlevi görüyor. Dini görevlerini düzenli
olarak yerine getirmeleri insanlara sarsılmaz bir iç huzur kazandırabilir, böylece bedenlerdeki
yıpranma azalır’ diyor.

Duanın Psikolojik Faydaları

Batılı toplumlarda stres ve depresyon artışında yüce değerlerin geri plana itilmesi önemli

bir faktör oluşturdu. Yetinme ve sığınma duygusu büyük bir şans ve zenginlik. Duanın
psikolojik faydası stresin önlenmesinde etkili bir yöntem olmasıdır.

İnsanlardaki dizginlenemeyen hırs ve beklenti düzeyinin yükselmesi kişinin gücünü

aştığında ne kadar varlıklı olursa olsun fakir konumuna düştüğünde önlenemez bir
stresle karşı karşıya kalır. Batı bilim adamlarının, insanları hem zengin ve hem de
mutlu yapabilmek için büyük araştırma projeleri yürütüyorlar. ABD Morrishtown Stres
Tanı ve Tedavi Merkezi Müdürü Dr.William Rosenblatt, uzun süren araştırma sonuçlarını,
“Evli insanlar bekârlardan, dengeli beslenenler beslenme bozukluğu olanlardan, içki ve
sigara kullanmayanlar tiryaki ve alkoliklerden, spor yapanlar hantal insanlardan, sağlam
dini inanca sahip olanlar inançsızlardan daha az strese maruz kalmaktadırlar” şeklinde
özetliyor araştırmasını. İnanan insanın en önemli sığınaklarından biriside duadır. Bir
yaşında bir çocuk düşününüz, en mutlu anının ne olduğu sorulduğunda konuşabilse her
 halde şunu söyleyecektir; ‘Herhangi bir şeyden hatta annemden korkup onun kucağına
sığındığım andır.’ İşte insan da dua ile yalnız olmadığını anlar.

Sorunları kelimelerle ifade etmeye imkân verir. Problemin karışık ve belirsizlikten

kurtulmasına yardım eder. Dua kişiye yükünün paylaşıldığı, yalnız olmadığı duygusunu
verir. En çaresiz ve ümitsiz durumlarda her şeyi duyan, her şeyi bilen ve gücü yeten bir
kudrete inanmak, sığınmak ve güvenmek o kişiye sakinlik ve huzur verir. Güven duygusunun
gelişmesine ve korkularını yenmesine yardımcı olur. Çaresiz kişi pasiftir, bir şey
yapamamaktadır. Böylece ‘yapmak’ konusunda bir adım atmış olur.”

Stres ve Manevi Yaşam

Tevhid inancında “Doktor ve ilaç sebeptir. Şifa Allah’tandır” düşüncesinin insana

kazandırdığı faydaların ilginç örnekleri vardır.

Kontrol Duygusu

Bir insanın en büyük korkusu kontrolü kaybetme kaygısıdır. Kendisine, yakınlarına, beden

 ve akıl sağlığına karşı kontrolü kaybedeceği düşüncesi bile o insanı çaresiz, güçsüz yapar.
Kendini kötü hissetmeni netice verir. İnsanoğlu doğaya hakim olma çabasında iken midesine,
kalbine, iç organlarına sahip olamadığı ve kontrol edemediğini fark etmesi onun kendisini köyü
hissetmesine neden olur.

Bir çocuk düşününüz. Korkulu anın nedir denirse kendini güvende hissetmediği, kendini

 yönetemediği anı söyleyecektir. En mutlu anın nedir denildiğinde korktuğu anda annesinin
kucağına sığında dakikaları söyleyecektir.işte insanoğlu kontrol duygusunu kaybetme
korkusu, gelecek korkusu kendini tehlike ve tehdit altında hissettiği anda sığınacak
bir liman arayacaktır.İnsanoğlu yüksek bir akıl cihazına sahip, fakat bu cihaz isteklere
cevap verecek güce sahip değil. En iyiyi, en güzeli istiyor. Hastalıklar, olaylar, belalar
onu bunalıma itiyor. Korkular, kırgınlıklar, aşağılık ve suçluluk duyguları mutluluğu engelliyor.
Olaylar karşısında güçsüz, çaresiz ve yetersizlik duyguları ile kıvranırken intihar etmek
ve ölmek daha anlamlı hale geliyor.Bu ruh halindeki bir insan eğer depresyonda değilse
bile girmek üzeredir. İşte içtenlikle dua etmek alışkanlığına sahipse büyük bir güce
sahip olmaktadır.O çocuğun korktuğu anda annesine sığındığındaki mutlu ve güvenli
hali güçsüz, zayıf ve çaresiz insanın Yüce Yaratıcıya sığındığı anda güven ve teselliye
dönüşecektir. İslam inancında bunun karşılığı tevekküldür. Üzerindeki yanlışla yüklenmiş
yükleri her şeyi bilen, her şeye gücü yeten ve her şeyin kontrolü onda olan Yüce Rabbe
sığınarak teslim olmaktır. Büyük İslam âlimi Bediüzzaman “iman tevhidi, tevhid teslimi,
teslim tevekkülü, tevekkülde iki dünya saadetini netice verir” derken insanlara büyük
 teselliyi ifade ediyordu.

Pozitif Bilim Ne Diyor?

Modern dünyamızda bir inanç vardı; tıp pozitif bilimdir, manevi inanç teokratik bir konudur.

İkisi birbiri ile hiçbir zaman uyuşmaz. Bu inanç sarsıldı. Çünkü manevi yaşantıların insan
beyninde bazı kimyasalları harekete geçirdiği, bu kimyasalların savunma sistemini harekete
geçirerek hastalıkları yendiği bilinmektedir. Bu gerçekler tıp bilimi ile manevi inancın
birlikteliğinin insanın hem bedensel hem de ruhsal sağlığına büyük olumlu etki yaptığını
doğrulamaktadır.Nefret, kin, öfke, düşmanlık, suçluluk gibi olumsuz duygular, elem, keder
gibi hisler insan beyninin frontal alanlarında limbik sistemde aşırı metabolizma artışı yapıyor.
Beyni kemiren düşünceler beyni yoruyor. Beynimiz bize yardım etmemeye başlıyor. Yüksek
beyin işlevleri otonom sinir sisteminin işlevlerini, bozuyor, birçok psikomatik hastalıklar
ortaya çıkıyor. Astım, alerji, hipertansiyon, guatr, ülser, kolit gibi hastalıklar hedef
organlarımızın hastalanmasıdır.

Kişinin ümit, sevgi, bağışlama, yaratıcının ona yardım edeceği, onun ellerine kendini

bırakma, ona güvenme, yalnız ona inanma, yalnız ondan yardım isteme duyguları iyileşme
beklentisini artırıyor. Artan iyileşme beklentisi beyinde serotonin, noradrenalin,
nöropeptid gibi ruh halini düzenleyen salgıları artırıyor. Bu salgılar limbik sistem,
hipotalamus, hipofiz ve hormonal sistem ve kemik iliği yoluyla savunma sistemini
 kuvvetlendiriyor. Böylece organizmamız kendi kendine yardım ve tamir işlevini
başlatıyor.içimizdeki büyük doktoru ve geniş eczaneyi harekete geçirmek için
sağlam manevi inancın somut etkilerini bilim gözüyle görebiliyoruz.

Sonuç:

Soyut gerçekliğin (ruh) varlığı bilimin hiçbir sabitine ters düşmediği gibi 1995lerden sonra anlaşılan beyin fonksiyonlarının özellikleri insanın sadece biyolojik değil aynı zamanda psikolojik, sosyal ve siprutuel bir varlık olması gerektiği bilgisini doğruluyor. Bilim aklın sorgulama yeteneğidir. Akılda dağın arkasını görebilen bir göze sahiptir. Madde (somut gerçeklik), ruh(soyut gerçeklik) dualitesi artık bilimsel bir kategoridir. Bir yaratıcının var

olduğuna artık bilimsel olarak inanabiliriz.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

GÜZEL SOZLER

SEVGİLİ HATIRA, SEVGİLİDEN HATIRA: SAKAL-I ŞERİF

sakaliserif4
   Ahmet Miroğlu
   
Memleketimizde birçok camide Hz. Peygamber s.a.v.’e ait sakal-ı şerifler bulunuyor.
Mübarek günlerde bunlar ziyaret ediliyor. Müminler, o mübarek Peygamber’den bir
hatırayı gözleriyle görmenin vecd ve huşusu ile doluyorlar. Diğer tarafta ise bir tartışma:
Bu sakal-ı şerifler ve diğer kutsal emanetler  gerçekten Peygamberimiz’e mi ait?
   
Geçen Ramazan ayı. Kadir gecesindeyiz. Gecenin heyecanı çoktan sarmış içimizi.
Camide yer bulmanın, çoşkuyla atacak binlerce kalbin arasına katılmanın telaşıyla
acele ediyoruz.İftarı her zamankinden daha çabuk yaptık, akşam namazını kıldık ve
aceleyle şehrin büyük camiine doğru yola çıktık. Sokaklar hızlı adımlarla yürüyen
insanlarla dolu. Yüzlerinde sevinç ve ümit. Denizle buluşacak nehirler gibi tek bir
merkeze doğru akıyorlar. Biz de kendimizi bu çoşkulu sele bıraktık.
Nihayet camideyiz. Caminin dışı ve içi cıvıl cıvıl. Diğer zamanlarda yakılmayan
ampuller bu gece ışıldıyor, mahyalar ise bir başka parlıyor, adeta her yerden nur
fışkırıyor. Çocuklar neşeyle koşuşuyorlar. Başlarında minnacık namaz takkeleri,
çiçekli başörtüleri. Kadınlar caminin yeni açılan bölümüne yönlendiriliyor, erkekler
merdiven basamaklarını ikişer üçer tırmanıyor.
Yer bulmakta zorlandık. Program çoktan başlamıştı. Genç hafızlar tecrübeli hocalarının
denetiminde aşr-ı şerifler, ilâhiler, kasideler, gazeller, Mevlid’den bahirler okudular.
Vaktin nasıl geçtiğini anlamadan, okunanlara doyamadan, minarelerde Allahu Ekber
nidaları çınladı. Kısa bir vaaz ve dua…
Derken derin bir sükût… Allah’ın huzuruna durmuştuk. Bu büyük manevi ziyafetten
herkes nasibince istifade ediyordu. Namazı tamamladık, tesbihatımızı yaptık. Dua
başladı. Yüzlerce gönülden ve ağızdan “amin” nidaları boşandı. Herkes kendi manevi
dünyasında yalvardı, yalvardı… 
 
59803109st0 
Mihrapta Saklı Emanet
Tam manevi ziyafet bitti derken, imam yüksekçe bir rahle getirtti mihraba. Rahlenin
üstüne konulan bohçayı açmaya başlamadan uyarılarını yaptı. Vakit müsaitti. Acele
etmeye gerek yoktu. İtiş-kakış müslümanlara yakışmazdı. Muazzez Peygamberimiz
s.a.v., ümmetinin kendisi uğruna birbirini incitmesinden asla hoşlanmazdı. Öpmeye
teşebbüs edilmemesini özellikle rica ve istirham etti. Sakal-ı Şerif ziyareti yapılacaktı. 
Mihraba yaklaştım. Kırk bohçanın birbiri ardı sıra özenle açılışını seyrettim. Cemaat,
Sakal-ı Şerif’in önünden geçmeye başladı. Onları izlemek, Sakal-ı Şerif’i izlemek kadar
güzeldi. Aydınlık yüzler, yaşlı gözler… Peygamber Efendimiz s.a.v. sanki karşıların
daymışçasına uzaktan el sallamalar, selamlamalar… O sırada mesai arkadaşlarımdan
biriyle göz göze geldim. İkimiz de o anı doya doya yaşamak için birbirimizi tanımazlıktan
gelip, salat u selamlarla kutsal emaneti ziyaret ettik. İçimizde yeni bir şevk ve heyecan,
ama bitmesinin verdiği bir buruklukla geceyi tamamladık. Evlerimize döndük.
Ertesi gün işyerine gittiğimizde ise, insanın ne garip bir varlık olduğu bir kez daha ortaya
çıkıyordu. Sanki o manevi atmosferi yaşayan ve hiç bitmemesini isteyen bizler değildik.
Bir tartışma başladı.
  
Tereddütler, Şüpheler
Peygamber Efendimiz s.a.v.’in sakalları nasıl ele geçirilmişti? Türkiye’de belli başlı bütün
camilerde bulunan Sakal-ı Şerif’ler hakikaten Peygamberimiz’e mi aitti? Ve daha nice,
yaşanan o güzel gecenin safiyetini bozan, zihin karıştıran sorular… Sanki bugüne kadar
cevapları verilmemiş, açıklaması yapılmamış gibi.Nedense her ziyaret sonrası bu tür
tartışmalar yaşıyorduk. Bu nedenle tekrar konuyu kaynaklardan araştırıp, tartışmalara
nokta koyacak bilgilere ulaşmaya karar verdim ve ortaya özetle şu sonuçlar çıktı:
  
Tarihçiler Ne Diyor?
İbn Hişâm, Vâkıdî, İbn Sa‘d ve Ebü’l-Fida gibi siyercilere; Buhârî, Müslim ve Ahmed b.
Hanbel gibi muhaddislere; İbn Haldun, Heysemi, İbn Kayyim, İbn Hacer, Beğavî, İbn Esir
ve Aynî gibi müdekkik alimlere göre, Peygamberimiz s.a.v. mübarek saçlarını, biri
Umretü’l-Kaza’da, diğeri Veda Haccı’nda tıraş ettirip, isimleri kayıtlı bazı sahabilere ve
orada bulunan herkese bizzat hediye edip bölüştürmüşlerdir. Hatta kaynaklar, Peygamber
s.a.v. Efendimiz’in mübarek eşleri olan annelerimizin payına da ancak herkesinki kadar
bir miktarın düştüğünü vurgulamaktadır.
Başka zamanlar tekrarlanıp tekrarlanmadığına dair bilgimiz olmamakla birlikte iki kez
uygulanması, bu işlemin caiz görüldüğüne ve tekrarının mümkün olabileceğine işaret
sayılabilir.Bu mübarek hatıranın uzun zaman -mesela h.190/m.805 yılına kadar-
muhafaza edildiğine ve ıslatılan saçın suyunun hastaların şifa bulması amacıyla banyo
sularına karıştırıldığına dair rivayetler göz önüne alınırsa, Peygamberimiz’in saçlarının
günümüze kadar titizlikle korunup saklanmış olması gerektiğini söyleyebiliriz. Aslında
müminler açısından bundan daha tabii bir şey de olamaz. Hangi müslüman -tıpkı bizlerin
yapacağı gibi- böyle bir hatırayı gelecek nesillere aktarmak istemez ki?
“Niye bir başka İslâm ülkesinde değil de Türkiye’de?” denilebilir. Fakat Peygamber s.a.v.
Efendimiz’in hırkalarının, sancağının, kılıçlarının, yayının; dört büyük halifenin kılıçlarının;
Hz. Musa a.s.’ın asasının, Hz. İbrahim a.s.’ın tenceresinin, Topkapı Sarayı Mukaddes
Emanetler Dairesi’nde muhafaza ediliyor olması, mübarek saç tellerinin de Türkiye’de
bulunmasını makul ve mantıklı kılmaz mı? Bildiğimiz kadarıyla dünyanın hiçbir yerinde
Peygamberimiz’e ait olduğu iddia edilen başkaca bir mukaddes emanet yok.
  
2449186adsz08uc5ht6oz
Kim Peygamber Adına Sahtekarlık Yapabilir?
Hiçbir müslüman, Peygamber s.a.v.’e ait olmayan bir şeyi O’nunmuş gibi göstermeye
cesaret edemez. İmanı buna engeldir. Yine hiçbir müslüman, herhangi bir gayr-i
müslimin böylesi bir aldatmaca ve oyununa gelecek tutum ve davranışlar içinde bulunmaz.
Feraseti buna manidir. Dolayısıyla eldeki mukaddes emanetlerden, herhangi bir müslümanın
uydurmasıdır veya herhangi bir gayr-i müslimin aldatmacasıdır diye şüphelenilmesi sağlıklı
bir düşünce değildir.
Din görevlilerinin birbirlerinden ödünç alarak zaman zaman değişik camilere taşımalarının,
adeta her camide bu mukaddes emanetten bir parça varmış gibi bir izlenim oluşturduğunu 
ve bu uygulamanın sayıyı kabarık gösterdiğini de ayrıca belirtmeliyiz.
Kaynaklar, Peygamber s.a.v. Efendimiz’in sakal ve bıyık telleri ile tırnaklarını toprağa
gömdürdüğünü özellikle belirtirler. Dolayısıyla aslında Sakal-ı Şerif diye ziyaret olunan
bu emanetlerin, aslında Efendimiz’in saç telleri olması daha muhtemeldir.
  
O’na Hürmetin Nişanesi
Şüphesiz bu mukaddes emanetlere duyulan sevgi, Peygamber Efendimiz s.a.v.’e duyulan
sevginin bir ifadesi olup, müslümanların duygularının çoşmasına katkıda bulunmakta ve 
inananlar için bir değer ifade etmektedir.Herşeye rağmen şunu belirtmek gerekir ki,
bunların hepsinden daha önemli olan, Peygamberimiz s.a.v.’in Sünnet’ine sarılmak,
O’nun açtığı yoldan gitmektir. Bizi O’na yaklaştıracak olan asıl budur.
 
59803109st0 
Sakal-I Şerif ve Ya Lihye-İ Şerif
Lihye-i Şerif, Hz. Muhammed s.a.v.’in saç ve sakal tellerinden biriktirilip ziyaret edilmek
üzere saklanan emanetler hakkında kullanılan bir tabirdir. Halk dilinde bunun yerine
Sakal-ı Şerif denilmiştir. Lihye, Arapça sakal demektir.
Osman Nuri Ergin, “Türkiye Maarif Tarihi” adlı eserinde şu tafsilatı verir:
“İlk Müslümanlar, Hz. Muhammed s.a.v.’in tıraş olurken kesilen saçlarını alırlar ve
teberrüken saklarlardı. Sonra bu saçlar elden ele geçerek İslâm diyarının hemen her
camisinde, saraylarında ve hatta büyük ve zengin konaklarında bulundurulur, bayram
ve kandil günlerinde halka ziyaret ettirilirdi.Camilerde lihye-i şerifeler minberlerin son
basamağından sonraki sahanlıkta yüksek bir iskemle üzerine, bir kutuya konulmuş şişe i
çinde ve üstü yeşil örtülü olarak bulundurulur. Halen yerlerinde durmaktadırlar.
Lihye-i şerifelerin bulunduğu şişe, kırk bohçaya sarıldıktan sonra kutuya konulur ve
Sakal-ı Şerif’in bulunduğu kutu camilerde minberin üst sahanlığında, konaklarda da
konağın en hürmetli bir yerinde bulundurulur. Ziyaret sırasında salât ü selam ile
yerinden alınarak, mihrabın önüne adam boyunca bir sehpa üzerine konularak caminin
imamı tarafından cemaata ziyaret ettirilir. Ziyaret bittikten sonra tekrar bohçalara sarılıp
kutuya, kutu da eski yerine konulur.”Günümüzde bu mukaddes emanetler tamamen
camilere intikal etmiştir. Zengin aileler nezdindekilerin de camilere bağışlandığı tahmin
ediliyor. Çünkü konaklardaki ziyaretler artık yapılmamaktadır. Kırk bohçaya sarılma,
minberin üst sahanlığında korunma, mihrabın önüne adam boyu bir sehpa üzerine
konularak cami imamı tarafından cemaate ziyaret ettirilme geleneği ise halen devam
etmektedir.
  
Veda Haccı’nda Kapışılan Hatıralar
Sahabe’den Ma‘mer b. Abdullah r.a. anlatıyor: “Allah Rasulü s.a.v., Veda Haccı’nda
Mina’da kurbanı kestiği zaman bana kendisini tıraş etmemi emir buyurdu. Ustura’yı
alıp başucuna dikildim. Yüzüme baktı ve bana: “Ey Ma‘mer, Allah Rasulü, kulağının
yumuşağından itibaren başını, elinde usturan, sana teslim etti.” buyurdu. “Vallahi ya
Rasulallah, hiç şüphesiz bu vazife bana Allah tarafından ihsan buyurulan bir nimettir.
” dedim. Allah Rasulü s.a.v.: “Evet, öyledir.” buyurdu. Sonra Rasulullah’ın başını tıraş
ettim. Müslümanlar Peygamberimiz’in kesilen saçlarından almak için hazırlanmışlardı.”
   Peygamberimiz eliyle sağ tarafına işaret ederek, “Şuradan al!” buyurdu. Berber
orayı kesti. Peygamberimiz, Ebû Talha el-Ensari r.a.’ı çağırdı, kesilen saçları ona verdi.
Sonra berbere sol tarafını uzattı, “Tıraş et!” buyurdu. Berber orayı da tıraş edince,
Peygamberimiz Ebû Talha’ya sol tarafının saçını da verip “Halk arasında bölüştür.”
buyurdu.Peygamberimiz s.a.v. başını tıraş ettirdiği zaman saçından ilk alan Ebû Talha
olmuştu. Sahabiler, Peygamberimiz’in kesilen saçlarını ziyan etmemek için çevresini
sarmışlar, saçının bir tek telini bile yere düşürmeksizin hepsini bir bir ele geçirmişlerdi.
  
Hudeybiye Umresinde
Peygamber s.a.v. Efendimiz, 627 yılındaki Hudeybiye umresinde saçını Hıraş b. Ümeyye
b. Fadl el-Huzai r.a.’a tıraş ettirdi.
Hıraş, Peygamberimiz’in saçlarını oradaki bir Semüre ağacının üzerine bırakıyordu. 
Ümmü Ümare’nin bildirdiğine göre, halk saçları ağaçtan alarak bölüştü. Ümmü Ümare
de bir tutam saç alıp onları vefatına kadar yanından ayırmamış ve hastalar şifa umarak
o mübarek saçın ıslatıldığı su ile banyo yapmıştır.
  
2449186adsz08uc5ht6oz
Saçının Bir Teline Cihan Feda
Tarihçi İbn Sirin’in şu sözleri, bu mübarek emanetlerin nasıl titizlikle korunup nesilden
nesile intikal ettirildiğinin belgesi niteliğindedir: “Âbide’ye (ö. 190/805), ‘bizde
Peygamber’in saçı var. Enes b. Malik -veya Enes b. Malik’in ev halkı- vasıtasıyla elde
ettik.’ dedim. Âbide de ‘Peygamber’in saçından bir tek telin benim yanımda bulunması,
bana dünyadan ve dünyadakilerden daha sevimlidir.’ dedi.”
  
Yenilgisiz Halid B. Velid R.A.’In  Sırrı
Peygamber Efendimiz s.a.v.’in alın saçı tıraş edildiği zaman Halid b. Velid r.a.: “Ya
Rasulallah, alnının saçını bana ver. Hiç kimseyi bu hususta bana tercih etme. Anam
babam sana feda olsun.” diyerek yalvardı. Saçlar kendisine verilince, Halid b. Velid
onu gözlerine sürdü ve sarığının ön kısmına yerleştirdi.
Bu olayı gören Hz. Ebu Bekir r.a., Halid b. Velid’in yalvarışına ve Allah Rasulü’nün alın
saçını alınca onları gözlerine sürüşüne hayret ettiğini anlatır.
Halid b. Velid r.a.’ın bu mübarek saçın sayesinde yenilgiye uğratmadığı düşman topluluğu
yoktu. Nitekim Halid b. Velid, “Ben onu hangi tarafa yönelttimse, orası fetholundu.” demiştir.
Halid b. Velid r.a., Yemame Savaşı’nda kılıcı elinden atıp, başından düşen sarığın peşinden
koşuşturmasını ve canını tehlikeye atmasını hoş görmeyen ashaba şöyle demiştir: “Sarığın
kıymetinden dolayı değil, onun müşriklerin eline düşmesini istemediğim için böyle yaptım.
Zira onun kıvrımları arasında Peygamber’in saçı bulunuyor.”
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Başarının sırrını açıklayan ayet!

 

     22-Nisan-2008
     Bir kilo bal uğrunda yüz bin km kanat çırpmayı, ya da dünyanın etrafında 7
     defa dönmeyi kim göze alır?
Başarının sırrını açıklayan ayet!

Bir işten boş kaldın mı hemen diğer işe giriş.” (Kur’an: İnşirah, 7-8)

Dr. Muhammed Bozdağ
Toz gibi yumurtadan çıkan minik bir yavrunun hayatına dikkatinizi çekeceğim. Altıgen bir
kutunun içerisinde dünyanın en özel sütüyle sürekli beslenir. On binlerce kardeşiyle birlikte
kendisine dadılık yapan işçiler yetişinceye kadar on bin kez doyurulur. Bu hızla altı günde ilk
ağırlığının 1500 katına ulaşır.Kutusundan çıkar çıkmaz, kimseden ders almadan ve boş
beklemeden yuvasındaki atık maddeleri dışarıya taşır ve yuvayı yeni kardeşleri için temizler.
Önce vücudunun salgıladığı mikrop öldürücü sıvıyı yuvaya sürer.
Ardından da yeni doğan binlerce kardeşleriyle uyum içinde
kanatlarını vantilatör gibi çırparak içerdeki kirli havayı dışarıdaki
temiz havayla değiştirir.Hayatı yeni başlamıştır ve son nefese değin 
durmayacak, yavaşlamayacaktır. Kovan içinde veya dışında,
 ilahi plan kendisine hangi görevi vermişse onu gerçekleştirmek
 üzere sürekli çalışır. İnsanlara bir kilo bal bırakabilmek için 40 bin
kardeşiyle birlikte 6 milyon çiçeği dolaşır. Bir kilo bal uğrunda yüz
bin km kanat çırpmayı, ya da dünyanın etrafında 7 defa dönmeyi
göze alır. Bal arısı çalışkanlığı sayesinde adını tarihe yazdırmış,
insanların hayatında yer ve rol edinmiştir. İnsan da benzer biçimde İnşirah
suresinin sonundaki iBaşarımızı arttırmak ve hayatımızdaki değerleri yükseltmek
istiyoruz. Bu yolda bize yol ve yordam sunacak eserler arıyoruz. Ancak son zamanlarda
televizyonun ve internetin getirdiği eylemsiz, girişimsiz hayalcilikten sıyrılamıyoruz. Hele
de anne babalarımız bizi koruyup besledikçe de cam fanus içerisinde hayatın çilelerinden
 mahrum büyüyoruz. Derken ergenlik çağı geçiyor ve ansızın yaşadığımızı, omuzlarımızda
büyük bir sorumluluk bulunduğunu fark edıyoruz.Küresel faktörlerin istediği budur.
Kendi elitleri dışındaki toplulukları sürü yerine koyuyorlar. Sürüler düşünmemeli, sadece
 onlara hizmet için çalışmalı, dönen dolapları anlamamalı, boş hayallerle oyalanmalı.
Sürüler sadece taklit etmeli, çılgınca tüketmeli, borç içerisinde kavranmalı, özgün
bir sanata, ciddi bir beceriye sahip olanlarsa mutlaka kendi küresel değerlerine boyun
eğenler arasından çıkmalı.Küresel güçlerin pazarladığı her şey o güçlerin saflarını
 güçlendirmeye hizmet ediyor. Biz de başardığımızı kazandığımızı sanarak oyalanıyoruz
ve yıllar sonra perdeler çekilince soyulduğumuzu anlıyoruz. Bir sır arayana benim
verebileceğim sır iki kanattır: Hikmetine uygun şekilde üretmek için çalış ve gerektiği
gibi dua et. İste ve hakkıyla çırpın. Dua ve çalışma
başarı güvercininin iki kanadıdır.Hayatta yeterince
başarılı olabilecek misiniz? İnsanların dünyasına
muhteşem katkılar sunabilecek misiniz? İyi şeyler
üretmek istemiyorsanız, yeşeren çekirdek olmak
istemiyorsunuz demektir. Öyleyse ya ekildiğiniz
toprakta, ya da sizi yiyen bir kuşun midesinde
çürüyüp yok olursunuz. Değerinizi beslemek
istiyorsanız yapacağınız bellidir:-Hayatınızdaki
tüm gereksiz meşguliyetleri çıkarıp atın.
-Başarının sadece alın terinden geçtiğini onaylayın. Alın terinizi katmadığınız başarının
onurunu üstlenemeyeceğini kabul edin.
-Erken kalkın ki dünya erken kalkanların malıdır.
-Asla boş oturmayın. Ne televizyonun, ne bilgisayarın karşısında ne parkta, ne otobüste,
ne kuyrukta… Hiçbir yerde bir dakika bile boş durmayın. Boş durmak, faydasız
bir iş yapmaktır.
-Boş dakikalarınızda yapabileceğiniz faydalı işler, hobiler listesi oluşturun.
-Yapacak hiçbir iş bulamıyorsanız yürümek, gülümsemek, derin solumak, hatta
salonu dağıtıp düzeltmek de bir iştir. Yapacak iş bulamamak imkânsızdır. Çevrede
milyonlarca iş varken boş duran kimseyi suçlamasın.
-İlle de işi başkası vermek zorunda değil. Kendinize iş yapın. Siz de bir gün kendi
işinize ücret ödeyebilir hale gelirsiniz.
-İşleriniz arasında saat başı 5-10 dakika kaslarınızı gevşetmek ve zihninizi boşaltmak
için durun. Ancak en iyi dinlenmenin yolunun da farklı biçimde çalışmak olduğunu
unutmamalısınız.İnsanı çok çalışmak bir yorarsa, boş oturmak on yorar.
Çalışarak ilerleyeceksiniz ve attığınız her adım sizi yeni bir kapının önüne getirecek.
Siz ilerledikçe yeni yollar açılacak. Çalışmaya alışmanızın sonunda,
-Akşamınıza gönül huzuru içerisinde uyumaya hazır ulaşacaksınız.
-O günkü iş ve üretim hâsılanız kalbinizi coşturacak.
-Yaşamanın, kendini gerçekleştirmenin evrende varlık, etki ve iz oluşturmanın
değerini kavrayacaksınız.
-Sevilen meşguliyetlerle en ciddi hastalıkların bile iyileşebildiğini fark edeceksiniz.
-Vücudunuzdan toksinleri, zihninizden düşünce virüslerini atmış olacaksınız.
-Basit kafalarla ve dedikodularla kıvranan doyumsuz ve tatminsiz insanlarla
aranızda uçurumlar oluşacak.
-Üretiminiz ve birikiminiz hızla artacak, başarınız geometrik katlanacak.
-Varlığınız insanlığa rahmet olacak ve vesilenizle çok sayıda insanın ıstırabı dinecek.
Edison’a başarısının sırrını sormuşlar da yüzde birini zekâyla, yüzde doksan
dokuzunu çalışmayla ilişkilendirmiş. Çalışmaya köle olan başarıya sultan olur.
İşte başarının sırrını açıklayan o ayet:
Bir işten boş kaldın mı hemen diğer işe giriş.” (Kur’an: İnşirah, 7-8)
Çalışmanın coşkusunu keşfetmek muhteşem bir ilahi lütuftur. Şükürsüz gönüller çalışmaktaki lezzetleri tadamıyorlar.
 Herkesin çalışmanın coşkusunu keşfetmesini dilerim.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Abdulkadir Geylani Hz.lerinden Öğütler

 

Abdulkadir Geylani Hz.lerinden Öğütler

y1ppgAqYoWtO4KZKz96Whlj-inH4Ia_gcdP0ZLgiL5WvKWIeq91mJf1v19BcveH8o5DlaqaR6ybay4

Sakın yaptığın işlerde ve bulduğun manevi halde kendi gücünü görmeyesin. Bu hal kişiyi azdırır ve YARATAN’ın rahmet nazarından uzak kılar. Sakın sözünü dinletme ve kabul ettirme hevesine de kapılmayasın. Önce temeli at sonra üzerine binayı çık. Kalbini derin kaz ki oradan hikmet pınarları fışkırsın, sonra ihlas ve iyi işlerle o binayı yükselt. Bu işlerden sonra halkı o köşke davet et.

***

Başkasında bulunan bir hatayı defetmek istersen nefsinle yapma, imanınla yap. Kötülükleri ancak İMAN yıkar. Bu durumda RABB’in sana işlerinde yardımcı olur. O kötülüğü yok etmek için arkadaş olur, O kötülüğü ezer ortadan kaldırır. Eğer bir kötülüğü nefsin için, halkın seni tanıması için ortadan kaldırmaya niyet edersen rezil olursun. Her işte HAKK’ın rızası aranmalıdır.

***

İSLAM gömleğin yırtık, İMAN elbisen pis, kalbin cahil, için kederle dolu. Gönlün İSLAMİYET’e açık değil. İç alemin harap, dışın mamur, bütün sayfaların günah karası. Sevdiğin ve arzuladığın yalnızca dünya.

Kabir kapısı açık ve ahiret sana doğru gelmekte. En kısa zamanda aklını başına topla, yalnız dünya azığı toplamaktan vazgeç de ahiret azığını toplamakta acele et…

Sabırlı kulların bu dünyada çektiği cefa, Yüce Allah’ın (C.C) gözünden kaçmaz. Siz bir an olsun O’nun uğruna sabır yolunu tutun, yıllarca ecrini alırsınız. Ömrü boyunca “Kahraman” lakâbıyla gezen, onu bir anlık cesareti sonunda kazanmıştır.

***

Ey evlad, önce nefsine öğüt ver, onu yola getir, sonra da başkalarını… Senin henüz ıslaha muhtaç hallerin var, bunu sen de biliyorsun. Bunu bildiğin halde başkalarının islâhı ile uğraşma yolunda nasıl başarılı olabilirsin? Gözlerin bir adım öteyi görmüyorken körleri neyle yola getirme sevdasındasın?

***

Size gereken, Yüce Yaratanı sevmek ve O’ndan başka kimseden korkmamaktır. Ve bütün işleri onun rızasını gözeterek yapmak… Bunlar “Kalp” le olur, dil gürültüsüne getirip söze boğmakla olmaz. Sonra mihenk taşına vurulunca utanırsın. Kuru davaya kimse inanmaz. Halk arasında söylediğin sözleri yalnız kaldığında söylüyormusun?… Aynı duyguları tek başına kaldığın zaman da duyman mümkün oluyor mu?… İşte bunları yapabiliyorsan mesele yok… Kapı önünde “TEVHİD”, içeriye girince “ŞİRK”, yakışır mı? Bu, nifak, ikiyüzlülük alametidir, içi bozuk olmanın ta kendisidir. Acırım sana, sözün kötülükten sakınma hakkında, kalbin ise fitne çıkarmaya istekli. Şükrü dilinden bırakmıyorsun, ama kalbin daima itiraz halinde.

***

Geliniz aşırı, uygun olmayan arzularımızı bir yana atıp YARATANIMIZA koşalım. Bu yolda biraz perişanlık çekelim. Ne olur sanki biraz zahmet çeksek? O’na vardıktan sonra bütün çekilen sıkıntılar unutulur. İçimize ve dışımıza hükmeden nefsimizi HAK yoluna çevirelim, Rabbimizin Elçisine, Sevgilisine başvuralım, O’nun eteğini bırakmayalım.

***

Bütün amacın yemek, içmek ve arzularının tatmini olmasın. Bunların hepsi amaç değil, Yüce ALLAH’a (C.C.) ulaşmak için birer araçtır. Bütün hedefin sana en çok gerekli olana ulaşmak olmalı. Sana en gerekli olan ise YARATAN’ındır. O’nu ara. Her şeyin bir bedeli olur. Dünyaya AHİRET, yaratılmışlara ise bedel YARATAN’dır. Dünyayı kalbinden atarsan yerini HAK alır.Yaşadığın günü ömrünün son
günü bil, işlerini ona göre ayarla. Bu duygu sana yeter.

***

“ALLAH’tan (C.C) başka ilah yoktur,” dediğinde bir “DAVA” peşine düştün demektir. Her davada şahit isterler, şahidi olmayan davasını kaybeder. Ayrıca bu uğurda gelecek her türlü sıkıntıya göğüs gerip, sabır göstermek de birer şahid sayılır. Bunları yaparken İHLAS’lı olmak gerekir.

***

Hiçbir söz amelsiz ve ihlassız kabul edilmez. Kainatın Efendisinin (S.A.V) yolu İHLAS’tan ibarettir.

***

Dünyalık toplarken dikkatli ol. Gece odun toplayan gibi olma. Elini uzattığında neyi alacağını önceden kestirmelisin.Gece odun toplayan eline geçeceğini bilemez, seni de ona benzetiyorum. Ayık ol, sonra felaket büyük olur.

***

HAK’la çekişme, nefsin için O’nu kötüleme, malın azaldı diye O’nu itham etme, insanlar sana yüz vermiyor diye O’nu suçlama. Suçu kendinde ara. Her işin kendi keyfine uygun olmasını istiyorsun, en büyük hüküm senin mi yoksa O’nun mu? Sen mi fazla biliyorsun yoksa O’ mu? Merhametin O’nunkinden fazla mı?Sen ve bütün yaratıklar O’nun kuludur. Her şeyde yalnız O’nun hükmü geçer
bunu sakın unutma.

***

YARATAN’ın rızasına erme yolunda yapmacık hareketler fayda getirmez, bu yolda yersiz arzu ve boş temenni ile yürünmez. Hele içi başka dışı başka birinin eline hiçbir şey geçmez. Bir de yalancılık ortaya çıkarsa felaket o zaman başlar. Eğer bu hallerin azı sende varsa hemen tevbe et ve tevbeni bozma. Tevbe etmekten ziyade, tevbeyi bozmamak esas hünerdir.

***

Böbürlenmeyi bırakın, Yüce ALLAH’a (C.C) karşı büyüklük satmakta neymiş? Kullara da kibirli davranmayın, haddinizi bilin. Varlığınıza tevazuyu yerleştirin. Önceden ne olduğunuzu düşünün; bir damla su.
Sonrası ne olacak malum…Bir hendeğe yuvarlanacak bir ağırlık. Hali böyle olana büyüklük taslamak yaraşır mı?

Hırsa kapılmayın, kötü arzular sizi esir etmesin. Dünyalık adamların kapısını aşındırmayın. Ezilip büzülerek onlardan dünyalık dilenmek size yakışmaz, sabırla doğru yoldan nasibini arasan daha iyi olmaz mı? Ya bir de yaptığın dilenciliğin sonu boşa çıkarsa… Sevgili Peygamberimizin (S.A.V) “En büyük belâ, nasibte olmayanı aramaktır,” buyruğunu hiç duymadın mı? Nasibte olmayanı kullar hiçbir zaman veremez. Dünya oğullarının buna hiçbir zaman gücü yetmez.

***

Ey ilim iddiasında bulunan, hani ağlaman? Yüce ALLAH’ın (C.C) korkusundan gözlerin yaşarıyor mu? O’ndan korkman ve günahları itirafın nerede? Nefsinle cenk etmek ve onu terbiye etmek yok mu? O’nu HAK tarafına çağırman nerede?
Bunların hiçbiri sende yok. Bütün derdin kasa, masa, yemek ve eğlenmek. Aklını başına al. Dünyadaki nimetlerden sana gelecek bir kısmetin varsa gelir, üzülme içini ferah tut. Bekleme yükünden kurtulursun, hırsın ağırlığı seni yormaz. Eğer bu şekilde davranmazsan, bütün bu uğraşmalarından sana ne kalacak dersin? Sadece bir yorgunluk ve ağır bir hesap…

***

Doğruluk olmadan bilginin sana ne yararı dokunur? Doğruluğun olmadığı için bilgi sana bela olur. Öğrendin, namaz kıldın, oruç tuttun sebebi sana mal versinler, iyiliğini görsünler, seni öğsünler oldu. Sana yakışır mı bu düşünceler?
Farzet ki halkın sana ilgisi arttı, bunun ölüm anındaki sıkıntıya faydası olur mu acaba? Seni sevenlerle aranda uçurumlar olacak o anda. Topladığın malları başkaları paylaşacak, hesabı ve cezası da sana kalacak.

***

Yazık sana! Cehennemlik işleri yaparken cenneti umuyorsun. Geçici şeylerle avunuyor onları seviyor ve senin sanıyorsun. Ama yakında elinden alacaklar.
Yaratan hayatı sana emanet olarak verdi, O’nun rızası yolunda yaşamanı emretti. Sen ise kendi isteğin, heveslerinin peşinde hayatını tükettin. Sana verilen zenginlik, makam, sıhhat birer emanettir. Bütün bunları YARATICININ rızasına uygun yolda kullan.

***

Ey evlad, ana rahminde seni kim besledi. O halde iken ne kadar acizdin, bu hale seni getiren kim? Sen ise kendi varlığına ve halka dayanmaktasın, parana, mevkine, bilgine güveniyorsun. Güvendiklerin bugün var yarın yok olabilirler. Yüce ALLAH’tan (C.C) başka her kime güveniyor veya kimden korkuyorsan o senin ilahındır. Yakında bütün güvendiklerin yok olur kullarla aran açılır, sana karşı kalpleri katılaşır, kapıları yüzüne vururlar seni kapı kapı dolaştırırlar. Çağırsan yardımına koşan olmaz.
Bütün bunlara sebeb Hak’tan başkasına güvenmiş olman, O’nun nimetlerini başkalarından bilmiş olmandır.

***

Yüce ALLAH’ın (C.C) dininde olmayan şeyleri yapmaya çalışma. Elinde iki şahit olsun; biri KUTSAL KİTABIMIZ, diğeri SÜNNET-İ RESULALLAH. Bunlar seni RABBİNE ulaştırır. Ama sen bu şahitleri bırakıp nefsinin peşinden gitmeye devam ediyorsun. Elinde iki şahidin var; biri zayıf aklın, diğeri de şahsi arzun. Şüphesiz bunlar seni ateşe iter. Firavun gibilerin arasına katar.

***

Ey içi bozuk, yakında öleceksin, öldükten sonra yaptıklarına çok pişman olacaksın ama çok geç…Dilin güzel söze alıştığı için konuştu ve aldandı, ama kalbin hiçbir şeyden anlamaz bir halde. Bu durum seni kurtarmaz. Güzel konuşmayı kalb yapmalı, yalnızca dilin iyi söz söylemesi faydasızdır.

***

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

Etiket Bulutu