Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ağustos, 2008

SELAM SANA EY YAR

 

 

 

http://www.fireworkstext.com - fireworks text

 SELAM SANA EY RAMAZAN

feuerwerk_011SELAM SANA  EY ORUÇ feuerwerk_011

havai-fisekSELAM SANA EY MUKAVELEhavai-fisek

SELAM SANA EY İFTAR

y1pWLLdPjO-EVQSy-baF4Ng1SzKiuo3HlM3Hj7aLXIK_MN6fttMSA9bxwSELAM SANA EY TERAVİHy1pWLLdPjO-EVQSy-baF4Ng1SzKiuo3HlM3Hj7aLXIK_MN6fttMSA9bxw

feuerwerk_19SELAM SANA EY SAHURfeuerwerk_19

SELAM SANA EY RAHMET

SELAM SANA EYMAĞFİRET,

havai-fisekSELAM SANA EY AZAT havai-fisek

 feuerwerk_011SELAM SANA EY ŞEFAATfeuerwerk_011

SELAM SANA EY KURAN 

BİNLERCE SELAM MILYONCA SELAM 

              http://img385.imageshack.us/img385/6029/movie1si7.swf

Hoş geldin Sultanım!
 
Hoş geldin ateşim, yangınım, külüm. Ateş oldun. Avucumda tutamadım seni. İçime düştün. Kalbimin karasına çaldım kor yüreğini. İbrahim [as] gibi gülden ateşlere düşürdün canımı.
Ey "kavurucu ateşim" akla beni, yak kirlerimi. Ey yangınım, sen başkalarına sakla serinliğini, küle çevir bedenimi, benliğimi.
Bir yangın yeridir Ramazan. Yüreğinin taraçalarına ötelerden kıvılcımlar sıçratır. Alnına göklerin sıcağını düşürür. Secdelerce ısınır yüreğin. Ilık yağmurlar üşüşür tenine. Rahmetle ıslanırsın. Merhamet denizinde yıkanırsın. Ezelde ruhuna dokunan kutlu sesin yankısı yeniden erişir kulağına.

Hoş geldin yolum, yoldaşım, menzilim.

7147q8j 

Yol oldun ruhuma. Dünyanın telaşından çekip aldın beni. Kalbimin serin vadisine taşıdın nefsimi. Beni benimle yeniden tanıştırdın. Yûnus [as] gibi denize attın, geceye bıraktın, balığın karnına soktun nefsimi. Kuraların hepsi bana çıktı. Nasıl da tanıdın "efendisinden kaçmış köle"yi? Ey yoldaşım, kötülerden sakla beni. Yolda bırak nefsimi.
Bedenine konuktur Ramazan. Tenine yeniden ruh üfler gibi sessizce gelir, sessizce gider.
Derin bir nefes gibi dudağından kalbine müjdeler yollar. Benliğin kabuğunu kırar, bencilliğin göğsünde yaralar açar. Seni sana bitiştirir. Maddenin labirentlerinde kaybolmuş ruhunu kardeş ruhlarla yeniden buluşturur, yeniden barıştırır.

Hoş geldin ay yüzlüm, hilâl kaşlım, sevgilim.

 

7147q8j 

Can oldun tenime. Yeryüzünün cezbesinden kopardın beni. Göklerin temâşasına kaptırdım gözlerimi. Yüzümü kutlu aynalarda seyrettim. Rüyânı görmek için Yûsuf [as] gibi kuyulardan topladım hücrelerimi. Ey göklüm, yanına al beni. Yüz üstü bırak kibrimi, bencilliğimi.
Zamanın kutsanışıdır Ramazan. Hilâlin dokunuşuyla zaman mekana galip gelir. Kutsallık yörene gelir, yanına varır, eline doluşur. Sen onu arayıp bulmazsın, o seni bulur ve kucaklar. Sanki kıble sana yönelir. Sanki seccaden alnını öper. Sanki Kâbe sana yanaşır. Sanki En Sevgili [asm] evine konuk olur. Nereye gidersen git, yanında kalır Ramazan.

Hoş geldin bahar kokulum, çiçek tenlim, deniz gözlüm.

7147q8j 

Kabrimden kaldırdın beni. Adımı kazıdığım taşları kırdın. Sesimi yutan uçurumları uçuruma attın. Beni bana kattın yeniden. Sonsuzluğun müjdesini dokundurdun tenime. Bir İsâ [as] nefesi gibi dürttün kalbimi uykulardan. Ey gülüm, kokunu ver ruhuma. Uzaklara at cesedimi.
Bir uyanıştır Ramazan. Açlığın incelttiği bedeninde ruhuna daha çok yer kalır. Benliğin kabından çıkarsın, kutsiyetin Kâbe’sine varırsın. Bencilliğin kafesinden kurtulursun, meleklerin kanatlarına tutunursun. Yetimlerin gözlerindeki eşsiz sevince mimar olursun. Yoksulların gönlünde taş üstüne taş koyarsın. Ellerin kalbine değer ilk kez. Mûsa [as] gibi göğsünde "yedi beyza" taşırsın. Aklanırsın, arınırsın, kutsanırsın.

Hoş geldin tatlı sözlüm, gül yüzlüm, sultanım.

7147q8j 

Bak, nasıl da uslandım. Sözüne kandım. Bakışınla yıkandım. Hamdım, piştim, yandım. Huzuruna vardım. Yaralarımın hepsini kanattım. Hasretlerimin hepsini avuttum. Teselline susadım. Yüzüne acıktım. Orucunu tuttum. İftarına muntazırım. Yâkub [as] gibi gömleğinin kokusuyla açtın gözlerimi. Ey âl yanaklım, "hümeyrâm", yüzünü değdir yüzüme. Sözünün meltemine savur benliğimi.
Ne güzel terbiyedir oruç. Seni nefsinin karşısına koyar. Bedeninin kabuğuna derin çizikler atar. Teninde gül kokulu yaralar açar. Yüreğine fısıldar: "Sen sana ait değilsin!" Mideni boşalttıkça, kalbini doyurur. Ötelerden gelen kutlu bir kervan olur; seni kuyuda bulur, cennet karşılığı Sahibine satar.

Hoş geldin nur tanem, nar tanem, bi’tanem.

7147q8j 

Tut saçlarımdan kor gözlerinle.
Ellerimi yu ellerinin ateşinde.
Yüreğimi rehin tut sevdânın tenhasında.
Yanımda kal, benimle kal, bana kal bütün bayramların arefesinde.
Seni sana çağırıyor Ramazan.
Senai Demirci

ahmed kardeşime teşekkürler

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

30 Ağustos Zafer Bayramı Kutlu Olsun!

 

Yüce Türk Ulusu’nun yaratılışıyla örtüşmeyen işgal altında yaşama durumunun,

Ulu Önder Atatürk‘ün komutasındaki kahraman Türk ordusunun büyük başarısıyla

bozulduğu ve Türk Yurdu’nun yeniden Türklere kazandırıldığı

30 Ağustos gününü şerefle anıyor, bugün bu topraklarda

yaşamamızı sağlayan yiğit Türk erlerinin ruhlarının şad olmasını diliyoruz.

Ne mutlu Türk olana, ne mutlu atalarını unutmayana ve ne mutlu ‘Türk’çe yaşayana…

Günün Anlam ve Önemi: Birinci Dünya Savaşı sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşmasıyla yurdumuz tamamen elimizden alınıyor, vatanımızda hür olarak yaşama hakkımıza son veriliyordu. Yüzyıllardır üzerinde bağımsız olarak yaşadığımız bu topraklar düşmanlara veriliyor, bizim de bunu kabul etmemiz isteniyordu.

Türk milletinin bu durumu kabul etmesi elbette mümkün değildi. 19 Mayıs 1919′da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla, lideriyle kucaklaşan Anadolu, Atatürk’ün önderliğinde Kurtuluş Savaşı’nı başlattı. Amasya Genelgesi’nin yayınlanmasının ardından Erzurum ve Sivas Kongreleri yapıldı. Daha sonra 27 Aralık 1919′da Ankara’ya gelen Atatürk, 23 Nisan 1920′de TBMM’yi kurdu. Böylece hem memleketin yönetimi halkın iradesine verilmiş oluyordu. Hem de Kurtuluş Savaşı’nın merkezi Ankara oluyordu.

TBMM meclisi yaptığı görüşmelerde yurdun durumunu ve kurtuluş çarelerini aradı. “Misak-ı Millî sınırları içinde vatanın bir bütün olduğu ve parçalanamayacağı görüşü”nden hareketle, düşmanla mücadele kararı alındı. Oluşturulan düzenli ordularla savaşa girildi. İlk başarı, Doğu’da Ermeni çetelerine karşı kazanıldı. Daha sonra, Batı cephesinde, Yunanlılarla, I. İnönü ve II. İnönü Savaşları yapıldı. Bu savaşların kazanılmasıyla Yunanlılar’a büyük bir darbe indirilmiş oldu. Bunun üzerine Yunan ordusu yeniden saldırıya geçti. Saldırı üzerine Mustafa Kemal, ordularına: “Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır. Bu satıh, bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaşın kanıyla ıslanmadıkça terk olunamaz.” emrini verdi.

Türk askeri, büyük bir azim ve fedakârlıkla bu karara uydu. 23 Ağustos ve 12 Eylül 1921 tarihleri arasında yapılan Sakarya Meydan Muharebesiyle, Türk milleti 1699 Karlofça Antlaşmasından beri ilk defa toprak kazanmaya başlıyordu. Sakarya Savaşı, Türk milletinin savunma durumundan taarruz durumuna geçtiği önemli bir savaş olarak da tarihe geçti. Bu zafer sonunda, TBMM tarafından, Mustafa Kemal’e “gazi” unvanı ve “Mareşal” rütbesi verildi.

Türk tarihinin dönüm noktalarından biri olan Sakarya Savaşı’ndan sonra, büyük bir taarruzla düşmanı tamamen yok etme kararı alındı.1922 yılı Ağustosuna kadar, hazırlıklar tamamlandı. Güneydeki Türk birlikle-ri, büyük bir gizlilik içinde Batı cephesine kaydmld”. İstanbul’daki cephane depolarından silah ve cephane kaçırıldı. İtilaf Devletleri tarafından tahrip edilerek kullanılmaz hâle getirilen toplar onarıldı. Yeni silâhlar satın alındı. Ordumuza taarruz eğitimi yaptırıldı. Bu hazırlıklardan sonra, Gazi Mustafa Kemal’in başkomutan-lığını yaptığı ordumuz, 26 Ağustos 1922′de düşmana saldırdı. Bir saat içinde düşman mevzileri ele geçirildi. 30 Ağustos’ta düşman çember içine alındı. Sağ kalanlar esir alındı. Esirler arasında Yunan Başkomutanı Trikopis’te vardı.

Bu savaş, Atatürk’ün başkomutanlığında yapıldığı için Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak adlandırıldı. Büyük Taarruzun başarıyla sonuçlanmasından sonra düşman, İzmir’e kadar takip edildi. 9 Eylül 1922′de İzmir’in kurtarılmasıyla yurdumuz düşmandan temizlenmiş oldu. Hain düşmanın, haksızca ve alçakça işgaline “dur” diyen ve kanımızın son damlasını akıtmadan yurdumuzu bırakmayacağımızı dünyaya ispatlayan bu büyük zaferi her yıl, 30 Ağustos günü, bayram yaparak kutluyoruz.

Kaynak: Milli Eğitim Bakanlığı

 

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

RAMAZAN, RAHMET VE KURTULUŞ AYIDIR

 

y1pS655wYRDsQFs738J-vWhiwOA37itR3-WDuGe6W3bNVWtkv2hbSUvkV3DbmcyZEkR
   
   M.Saki Erol
  
   Mübarek ve faziletli bir ayın, Kur’an ve Oruç ayının saadet gölgesi üzerimize düşmüş bulunuyor.
   Bu ay, Yüce Allah’ımızın insanlığa armağan ettiği şerefli kitabımız Kur’an-ı Kerim’i indirdiği aydır. O Kur’an-ı Kerim ki insanlığa şifa ve rahmet, medeniyetlere rehberdir. Zaman ve mekana örnektir.
   O Kur’an-ı Kerim ki müslümanların hayat nurudur. Gören gözü işiten kulağı ve çalışan kalbidir. Allahu Azimüşşan’dan bir bağış, Peygamber (A.S.) Efendimiz’den bir müjdedir.
   Evet, Kur’an-ı Kerim, tavsiye, emir ve yasaklarıyla gönülleri saadete, hakka ve hidayete kavuşturmak için bu ayda indirilmiştir.
   Böylesine mübarek bir başlangıca şahitlik eden bu ayın adı, Allah indinde Ramazan’dır. Ve Ramazan öyle bir aydır ki, içinde bin aya bedel bir gece olan Kadir gecesi saklıdır.
   Bir gün bir grup sahabi, Peygamber Efendimiz’e giderek “ya Rasulallah” diyorlar; “geçmiş tarihlerde uzun ömürlü ümmetlerden bir adam, Allah yolunda bin ay savaş yapabiliyormuş. Bin ay demek 80 küsur sene ediyor. Biz bütün ömrümüzü harcasak, bu adamın sadece o sevabına erişemiyoruz.” Bunun üzerine Rabbü’l Alemin: “Biz, o Kur’an’ı Kadir Gecesi’nde indirdik. Sen, Kadir Gecesi’nin ne olduğunu bilir misin? Kadir gecesi, bin aydan hayırlıdır.” mealindeki ayetlerle başlayan Kadir Suresi’ni inzal buyuruyor. Böylece sahabilerin dile getirdiği bu sıkıntıdan Ümmet-i Muhammed’i kurtarıyor ve bu gecenin bereketinden yararlanmamızı emrediyor. Anlaşılıyor ki, o bir geceyi ihya ettiğimizde, o insanın bin ay savaşarak elde ettiğinden daha fazlasını kazanma imkanına sahibiz. Anlayana ne büyük bir lütuf!..
   Ramazan ayı, hayır ve bereket ayıdır. Kur’an ve oruç ayıdır. Yüce Rabbimiz bu hakikatı şöyle ifade buyuruyor: “Ramazan, öyle bir aydır ki; Kur’an, insanoğluna bir rehber, bu rehberliğin apaçık bir delili ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü olarak bu ayda indirilmiştir. O halde içinizden kim bu aya erişirse, orucunu baştan başa tutsun. Ancak hasta veya seyahat üzere olanlar, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde (kaza etsin).  Allah size kolaylık diler; güçlük istemez.” (Bakara/185)
   Rabbimiz’in muhakkak çok büyük hikmetlere mebni olarak farz kıldığı oruç ibadetiyle ilgili olarak, bakın Peygamberimiz (A.S.) ne buyuruyor: “Oruç, ateşe ve kötülüklere karşı bir siperdir. Sizden biriniz oruçlu olduğunuz günde kötü söz konuşmasın ve kavga etmesin.” (Buhari, Müslim) ve “Kim inanarak ve mükafatını Allah’tan bekleyerek oruç tutarsa, doğduğu ilk günkü gibi günahlardan temizlenmiş olur.” (et-Tac)
   Oruç, kurşun işlemez zırhı, kılıç kıran kalkanı ile müslümanları her türlü kötülüklerden ve ateşten koruyan bir siperdir. Kulluk şuurunun olağanüstü güzel bir ifadesidir. Kalplere iman neşesi saçan, gönüllere sevgi ve kardeşlik duyguları yerleştiren bir ibadettir.
   İşte bu sebeple Ramazan orucu şer’î bir özür olmadan bırakılmamalıdır. Sevgili Peygamberimiz (A.S.) buyuruyorlar ki: “Allah’ın müsaade ettiği durumlar dışında Ramazan’da bir gün orucunu bozan kimse, ömür boyunca oruç tutsa Ramazan’da tutmadığı o günün sevabına ulaşamaz.” (Buhari, Ebu Davud)
   Bu arada unutulmaması gereken bir konu da, bütün ibadetlerimizde olduğu gibi, orucumuzun da yalnız Rabbimiz’in rızası niyetiyle olması mecburiyetidir. Allah rızasına dayanmayan hiçbir amel, ibadet değildir. Hz. Peygamber (A.S.): “Bütün ameller niyete göre değerlendirilir” buyuruyorlar.
   Allah Rasulü’nün, “nice oruç tutan vardır ki, orucun onun açlıktan başka bir faydası yoktur.” (İbnu Mace) ve “kim kötü sözleri, işleri bırakmazsa o kimsenin yemesini içmesini terketmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur.” uyarılarını görmezden gelemeyiz.
   Bu ölçülere göre düşünüldüğünde; dilinden kötü söz ve dedikodu düşmeyen, gönlünden kin, haset ve düşmanlık duyguları silinmeyen, elinden ve ayağından kötülükler gitmeyen, hayır ve hasenatla yoksulların kimsesizlerin yanında yer almayan kimseler, gerçekten oruç tutmuş olabilirler mi? Ya da sadece vücudu, mideyi, böbrekleri dinlendirmek, perhiz yapmak ve kilo vermek düşüncesiyle tutulan oruç, gerçekten oruç olabilir mi?
   Tekrar hatılatalım ki, orucuyla, teravih namazlarıyla, kadir gecesiyle Ramazan ayı bizim için bir hazine ve büyük bir fırsattır. Üstadım demişti ki: “Bu dünya ahiretin harmanıdır. Bu dünyada ne azık edersen, öbür dünyada ancak onu yiyebilirsin. Orada onunla geçinebilmek zorundasın.”
   Bu fırsatlar elimizden bir bir çıkıp giderse, başka bir fırsata vaktimiz olacak mı? Ebedi hayatla yüzyüze geldiğimiz o anda, hangi amelin bize faydası olacak? 
   O halde bu Kur’an ve oruç ayının kıymetini bilelim. Kur’an ve oruçla dirilen bir mümin olalım.  
   Namaz ve zikirle, fakir ve yoksullara hayır ve hasenatla bu fırsatı en iyi şekilde değerlendirelim.
   Aramızdaki kin ve düşmanlık ateşlerini söndürelim; birbirimizi sevelim, kardeş olduğumuzu unutmayalım.
   Tam bir teslimiyetle Allah’a sığınıp, hiç değilse bu ayda gecemizi, gündüzümüzü, bütün zamanlarımızı ibadet niyetiyle yaşayalım.
   Ruhumuzu, fikrimizi, benliğimizi, ahlakımızı, insanlığımızı ve dünyamızı oruçla yenileyelim.
   Umulur ki bu mübarek vakitler, Rabbimiz’le yakınlaşmada ve bütün bir hayatı ibadete dönüştürmede bir dönüm noktası, bir başlangıç olur.
   Allah’a emanet olunuz.

  

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

NİYET ve KULLUK

 

 

  13021156814df15f219e4d2xh8
   Mustafa Necm
  
   İbadet anlatılabilir mi? Kul ile Rabbi arasında o çok özel ve derunî ilişki nasıl ifade edilebilir? Gerçek şu ki, hiçbir söz, hiçbir yazı ümit ve korku arasında muhabbetle kanatlanmış bir kulun yaşadıklarını aktaramaz. Sözler o halin dışarıdan, yavan bir tasviri. İbadet ancak yaşanarak, hissedilerek, tadılarak anlaşılabilecek bir hal. Neticede, rahmetin bütün alemi kuşattığı Ramazan gibi kutlu bir ay vesilesiyle bizim anlatacaklarımız da balı tanımlama kabilindendir; tadılmayınca bilinmez.
  
   İbadet, saygı ile boyun eğmek, küçüklüğünü hissederek itaat etmek demektir. İnsanın kalbî yönelişi, iç iradesi olmadan yaptığı hareketlere ibadet denilemez. Kalpteki yönelişin adı niyettir. Niyet, herhangi bir işe yönelik iradeye verilen isimdir. Bir işin veya sözün ibadet olabilmesi için niyet şarttır.
   Bu manada ibadet, kulun acizliğini, Allah’ın büyüklüğünü anlamasıdır. Böyle bir anlayışla  O’na boyun bükmesi demektir.
   İbadet, gerçek hürriyetin, kula kul olmaktan kurtulmanın ve varlığın gerçek sahibini bulmanın adıdır.
   İbadet, ruh ile bedeni barıştırmak, mülkü mâlikine teslim edip, sonsuz güç sahibinin güvencesine girmek (tevekkül); kısaca huzuru yakalamaktır… Evet huzuru yakalamak, her yerde ve her zamanda O’nun huzurunda olduğunu hissederek, O’nun güvencesinde dolaşmaktır.
   İbadetin temel şartı niyettir. Niyet olmazsa, kulluk namına ne yapılırsa yapılsın ibadet olamaz; kuru bir yorgunluk olarak kalır. Niyet, kalbin yönelişidir; orada neler olduğunu Allah bilir. Bu, tamamen manevi bir iştir. Kul ile Rabb arasındaki derin ve özel ilişkidir. Atılan her adım, söylenen her söz ona göre kıymet kazanır. Yapılan işin kıymeti, kalpteki niyetin kıymetine bağlıdır. Bu sebeple kalplerin tabibi Efendimiz (A.S.) “Bütün işler, ancak ve ancak niyetlere göre kıymet kazanır.” buyuruyor. Efendimiz (A.S.) bu hadisi, Sahabe arasında meydana gelen şu olay üzerine söylemiştir.
   Medine’ye hicret, sadece bu yolculukta bulunmuş olan muhacirlere nasip olmuş en büyük ibadetlerdendir. İşte bu yolculuğa diğer muhacirlerle birlikte katılan bir kişi vardı. Her muhacir gibi o da memleketini terkediyordu, akrabalarından ayrılıyordu, malını-mülkünü Mekke’de bırakıyordu, canı pahasına yola çıkıyordu ve yolculuğun bütün tehlikelerine ve sıkıntılarına katlanıyordu. Fakat o, muhacirler arasında bulunan ve Allah ve Rasulü için hicret eden bir hanımı seviyordu, onunla evlenmek istiyordu. Bu durum diğer müslümanlar tarafından da biliniyordu.
   Nihayet muhacirler Medine’ye ulaştı. Efendimiz (A.S.) hicretin ve muhacirlerin faziletlerinin üstünlüğünü ayrıntılarıyla anlattı. Bunları duyan bazı Sahabiler, Rasul-ü Ekrem’e (A.S.) bu şahsın da diğer muhacirler gibi hicretin faziletlerine ulaşıp ulaşamayacağını sordular. İşte bu sorunun cevabı yukarıdaki hadis oldu. Hadisin devamında Efendimiz (A.S.) şunları söyledi: “Kimin hicreti Allah’a ve Rasulüne ise, onun hicreti Allah’a ve Rasulüne yapılmış demektir. Kimin hicreti de elde edeceği bir dünyalığa veya evleneceği bir hanıma ise onun hicreti de uğruna hicret ettiği şeyin kıymeti kadardır.” (Buhari, Müslim)
   İşte kişinin niyeti bu kadar önemlidir. Hatta o kadar ki, Allah’ın farz kıldığı ibadetlerde bile niyetin bozuk olması, o ibadeti yorgunluk veren bir hareket olmanın ötesine geçirememektedir.
   Bu noktadan hareket edersek, yalnızca bedensel hareketler bütünü olarak namazın görüntüsü bir ibadet değildir. Yani kıyam, rukû, secde ve tahıyyat ancak ibadet niyetiyle olduğunda anlam kazanır. Allah’ın büyüklüğünün ve kulun acizliğinin anlaşıldığı, hissedildiği namaz ibadettir. Kimin karşısında olduğunu, kiminle konuştuğunu düşünmeden kılınan namaz, azab ve azar sebebidir. Bu sebeple Allahu Tealâ, “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki namazlarından gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar.” (Maun/4-6) buyuruyor.
   İmsak vaktinden güneş batıncaya kadar aç durmak da ibadet değildir. Rabbimiz istediği için, O’nun rızası için aç durmak ibadettir. Efendimiz (A.S.), “Kim yalan söylemeyi ve yalan üzere hareket etmeyi bırakmazsa (bilsin ki), yemesini ve içmesini terketmesine Allah’ın ihtiyacı yoktur.” (Buhari) buyuruyor. Ayrıca “Nice oruç tutanlar vardır ki tuttuğu oruçtan sadece çektiği açlık kalır; nice gece ibadetine kalkanlar vardır ki bu ibadetlerinden geriye sadece uykusuzluk kalır.” (İbnu Mace, Ahmed) hadisi de, kişilerin niyetlerine ve bu niyetlerine göre yaşantılarını düzenlemelerine dikkat çekiyor.
   Kurban bayramında hayvanı kesmek de ibadet değildir. Çünkü onun ne eti ve ne de kanı Allah’a ulaşır. Allah’ın istediği ise takvadır. Kurbanla ilgili ayette mana olarak şöyle buyuruluyor: “Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece sizin takvanız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı Allah’ı büyük tanıyasız diye O, bu hayvanları böylece sizin hizmetinize verdi. (Habibim!) Güzel davrananları müjdele!” (Hacc/37)
   Takva, Allah’a karşı kalpteki hassasiyet… Allah’a olan sevgiden dolayı O’nun ölçülerini koruyamama korkusu ve endişesi.
   Allah’a karşı hassasiyetin ve irtibatın bulunmadığı bir kalpte, ibadet için niyet oluşamaz. Bu sebeple niyet ve takva, yapılan işleri ibadete çevirir. Hatta niyet ve takva ile insanın yemesi, içmesi, uyuması bile ibadete dönüşür.
   Eşsiz bir hazine olan takvayı elde edebilmenin en büyük fırsatlarından biri, Ramazan orucudur. Çünkü Allahu Tealâ, “Takvâyı elde edesiniz diye sizden öncekilere farz kılındığı gibi oruç size de farz kılındı.” (Bakara/183) buyuruyor.
   Takvayı elde edebilmenin belki de en kısa yolu olan Ramazan orucunu edeblerine riayet ederek geçirmeye çalışmalıyız. Ayrıca takvayı ihsan etmesi için Yüceler Yücesi’ne her fırsatta yönelmeli ve yalvarmalıyız.
   Hayatı, ibadet zevki ile yaşamak ne güzel…

 

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

ALIN YAZIMIZ

dali01102qm   
   Nurullah Toprak
  
   Günlük hayatımızda sıkça kullanılan ‘alın yazısı’ deyimiyle kastedilen şey kaderdir. Alın insanı temsil eder; yazı da Allahu Tealâ’nın insan için ezelde takdir ettiği ve ayrıca görevli meleğine yazdırdığı ilahi bilgiden ibaret.
  
   Sıkça duyduğumuz “takdir edilen başa gelir”, “Allah’ın bir bildiği vardır”, “takdir tedbiri bozar”, “kulun değil, Allah’ın dediği olur”, “ölüm geldi cihane, baş ağrısı bahane” gibi sözler, kul için tayin edilen kaderi ifade için kullanılan sözlerden.
   Kader kelime olarak, ölçme, takdir etme, şekillendirme, hisselere ayırma, herkese payını verme, hükmetme, hükmüne geçirme gibi manalara gelir. Kaderin dinimizdeki manası, Allahu Tealâ’nın olacak şeyleri ezelde bilmesi, takdir etmesi, hükmünü vermesidir.
   Kadere iman, İslâm Dini’nin temel esaslarından biridir. Kadere iman etmeyen kimse müslüman olamaz.  Allah Rasulü (A.S.) buyurmuştur ki:
   “Bir kul kadere, hayrın ve şerrin ilahi takdirle meydana geldiğine iman etmedikçe, takdir edilenin mutlaka başına geleceğini ve takdir edilmeyeni ise asla görmeyeceğini bilmedikçe mü’min olamaz.” (Tirmizi, İbnu Mace, Ahmed)
   “Bir kul, şu dört şeye iman etmedikçe mümin olamaz: Allah’tan başka ilah olmadığına, benim O’nun hak Peygamberi olduğuma, ölüme ve ölümden sonra dirilmeye, bir de kadere.” (Tirmizi, İbnu Mace, Ahmed)
   Mümin olmak için iman etmemiz gereken bu kader nedir, ne zaman tespit edilmiştir ve nasıl cereyan etmektedir? Bu soruya en doğru cevabı ancak kader çizgisini çizen Yüce Rabbimiz ve o gizli çizgiyi bize tarif eden Peygamberimiz (A.S.) verir. Bu konuda Allahu Tealâ buyuruyor ki:
   “Biz her şeyi bir kaderle (ölçü ve hesapla) yarattık.” (Kamer/49)
   “Yeryüzünde her ne olmuşsa ve başınıza her ne gelmişse, biz onu yaratmadan önce o şey muhakkak bir kitapta yazılmıştır. Hiç şüphesiz bu, Allah’a kolaydır.” (Hadid/22)
   “Gaybın anahtarı O’nun katındadır, onları ancak O bilir. O, karada ve denizde olan her şeyi, dalından düşen bir yaprağı, yerin derinliklerinde olan taneyi bilir. Yaş-kuru ne varsa hepsi Kitab-ı Mübin’de (Levh-i Mahfuz) tesbit edilmiştir.” (Enam/59)
   Şimdi, bu ayetleri tefsir eden hadis-i şeriflerden bir kaç tanesini görelim:
   “Allah, gökleri ve yerleri yaratmadan ellibin sene önce mahlukatın kaderlerini tayin ve tespit etti.” (Müslim, Tirmizi)
   “Allah’ın ilk yarattığı Kalem’dir. Allah Kalem’i yaratır yaratmaz ona: ‘yaz’ emrini verdi. Kalem: ‘Ey Rabbim neyi yazayım?’ dedi. Cenab-ı Hakk: ‘Kıyamete kadar olan her şeyin kaderlerini yaz!’ buyurdu.” (Ebu Davud, Tirmizi)
   Kader konusu ve kaderin hakikati akılla, içtihatla, tefekkürle, felsefeyle bilinemez. İşin esası, kaderi çizen Yüce Alah’a iman ve itimada dayanır. Bu konu, Allah ve Rasulü’nün bildirdiği kadar bilinebilir ve o çerçevede söz edilebilir. Kader, Allah’ın sırlarından bir sırdır; hakikatı, dünyada değil, Cennet’te anlaşılacak.
   Kader hakkında sınırsız ve sorumsuzca konuşan kimseler işi yokuşa sürmüş ve kendisini ateşe sürüklemiş olur. Bu konuda Rasulullah (A.S.) Efendimizin şu uyarısına dikkat etmek zorundayız:
   “Kim kader hakkında kendi kafasından birşeyler söylemeye kalkarsa, kıyamet günü ona bunun hesabı sorulur. Kim kader hakkında hiç konuşmazsa, ona bundan dolayı bir şey sorulmaz.” (İbnu Mace)
   Bir defasında Allah Rasulü (A.S.) ashabının yanına uğradı. O esnada ashab kader hakkında tartışma havası içinde konuşuyorlardı. Efendimiz, bu duruma çok celallendi ve oradakileri şöyle uyardı:
   “Bununla mı emrolundunuz? Ben size bunun için mi gönderildim? Bu yaptığınız ile Kur’an’ın bir kısmını diğeri ile çatıştırıyorsunuz. Sizden önceki ümmetler, bu şekildeki münakaşaları yüzünden helak oldular.” (Tirmizi, İbnu Mace)
   Hz. Ali (R.A.) anlatıyor: Allah Rasulü, bir sahabenin defin işi için Baki-i Garkad denen mevkide bulunuyordu. Yere oturdu, biz de etrafına oturduk. Elinde bir asa vardı, yere çizgiler çiziyordu, bir ara saadetli başını yukarı kaldırdı ve: “Hiç şüphesiz Allah, her birinizin cennetteki veya cehennemdeki yerini, said mi şaki mi olacağını tespit ve tayin etmiştir.” buyurdu. Orada bulunanlardan birisi, hayretle:
   “Ya Rasulullah! Madem ki durum böyle, o halde biz niçin amel ediyoruz, bıraksak da bizim için yazılmış olan şey başımıza gelse?” diye sordu. Efendimiz (A.S.) şu cevabı verdiler:
   “Siz amel edin; kim saadet ehlindense o saadet ehlinin amelini işler. Kim de cehennem ehlindense, cehennemliklerin yolunda gider. Herkese, varacağı yerin ameli kolaylaştırılır.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud)
   Allah Rasulü (A.S.) peşinden şu ayetleri okudular: “Kim Allah yolunda verir, kötülüklerden sakınır ve en güzel kelimeyi (Lâ ilahe illallah sözünü) tasdik ederse, biz ona en kolay yolu (Cennet yolunu) hazırlarız. Ama kim de cimrilik eder, Allah’a karşı kendisini zengin (ve güçlü) görüp, kulluktan kaçıp kibreder ve en güzel kelimeyi yalanlarsa, biz de ona, sonu zorluk ve cehennem olan yolu açarız.” (Leyl/5-10)
   Şu hadis-i şerifler de kaderin sırlı perdesini biraz açıyor:
   “Allah anne rahminde bir meleği görevlendirmiştir. Allahu Tealâ’nın emir ve izniyle, melek, yaratılacak olan herkesin rızkını, ecelini, amelini, şaki (cehennemlik) veya said (cennetlik) olduğunu yazar.” (Buhari, Müslim)
   İşte bu yazı, ilmi ezelî ve ebedî olan Yüce Allah’ın, varlık alemine getireceği bir insanın durumunu önceden bilmesi ve o bilgiyi meleğine bildirmesidir. Çünkü melekler insana o bilgiye göre hizmet ve muamele edeceklerdir. Melekler ancak Allahu Tealâ’nın kendilerine bildirdiğini bilirler ve sadece emrettiğini yaparlar.
   Allahu Tealâ katında ezelde belli olan insanın kaderi, önce ilahi emirle Kalem tarafından Levh-i Mahfuz’a yazıldı. Bu yazı ayrıca, varlık aleminde insana refakat eden görevli meleklere de yazdırıldı. Aynı zamanda, akıllı olup büluğa erenlerin amellerini yazmak için Kiramen Katibin isimli yazıcı melekler görevlendirildi. Bu meleklerin görevi, Levh-i Mahfuz’daki kaderimizi değil, dünyada yaptığımız amelleri yazmaktır. Kıyamette karşımıza bu meleklerin yazdığı amel defterlerimiz getirilecek ve biz onlarda yazılı olan amellerin karşılığını göreceğiz. Allahu Tealâ, kulları hakkında adaleti ve rahmetiyle hüküm verecek. Hiç kimseye zerre kadar zulüm yapılmayacak. Yazıcı meleklerin yazdıkları ile Allahu Tealâ’nın bizim hakkımızda Levh-i Mahfuz’da Kalem’e yazdırdıkları aynı olacak. Yani, Yüce Rabbimizin bizim hakkımızda ezelde bildikleri dünya ve ahirette aynen gerçekleşecek.
   İşte Levh-i Mahfuz’la amel defterlerimizdeki yazılanların aynı olmasına kader sırrı deniyor. Onun hakikatini ve hikmetini ancak Allahu Tealâ bilir.

 

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

FAKİRLERİN CÖMERTLİĞİ

 
 
 
 
  Muhammed Emin Gül
  
   İnfak ve cömertlik deyince akla para ve zenginlik gelir. Halbuki her mümin, bir şekilde infak yapabilir ve Allah katında cömertlerden olabilir. Rasulullah (A.S.) Efendimiz zenginliği, “Zenginlik mal çokluğu ile değildir. Asıl zenginlik gönlün zengin olmasıdır.” (Buhari, Müslim) şeklinde tarif ediyor.
  
   İnfak, Cenâb-ı Hakk’ın bize emanet olarak verdiği mal, mülk, sevgi ve diğer imkanları O’nun gösterdiği şekilde kendimize, ailemize, akraba çevremize, din kardeşlerimize ve bütün insanlara harcamamızdır.
   Her mümin, önce kalbindeki imanı ve Allah sevgisiyle zengindir. Onun güzel ahlakı ve merhameti, kanaat ve sabrı ayrı birer sermayedir. Bir gönüle Allah aşkı girdi mi, o gönül sahibi bütün iyilik ve hayırların kaynağı olur. O kimse, kendinde başkalarına vereceği çok şey bulur.
   Bir defasında Allah Rasulü (A.S.) şöyle buyurdu:
   “Her müslümanın sadaka vermesi vaciptir.” Ashab:
   “Sadaka verecek bir şey bulamazsa ne yapar?” diye sordular, Efendimiz:
   “Çalışıp kazanır; hem kendisi faydalanır, hem de başkasına sadaka verir.” buyurdu. Ashab:
   “Çalışamazsa ne yapar?” diye sordular, Efendimiz:
   “Muhtaç olana bedenî gücüyle yardım eder.” buyurdu.
   “Yardıma gücü yetmezse ne yapar?” diye sordular. Efendimiz:
   “İyiliği emreder.” buyurdu.
   “Ona da gücü yetmeyen ne yapar?” diye sordular, Efendimiz:
   “Kimseye kötülük etmesin, bu da kendisi için bir sadakadır.” buyurdu. (Buhari, Müslim)
   Yine Efendimiz (A.S.), her müminin muhakkak cömert olması gerektiğini bildiriyor ve ‘ne yapayım, malım yok’ diyenlere, sadaka  yollarını gösteriyor:
   “İnsanın her gün bütün azaları (el, ayak, ağız vs.) için bir sadaka vermesi gerekir: İki kişinin arasını düzeltmek bir sadakadır. Hayvanına binene veya yük yükleyene yardım edip yükünü kaldırmak bir sadakadır. Güzel söz bir sadakadır. Mescide giderken namaz için atılan her adım bir sadakadır. Yoldaki eziyet verici bir şeyi kaldırıp atmak sadakadır.” (Buhari, Müslim)
  
İyilik Yapmaya Muhtacız
   Allah Rasulü (A.S.) buyuruyor:
   “Sadaka, Rabbin gazabını söndürür ve kötü ölümü engeller.” (Tirmizî)
   “Sizden biriniz Allahu Tealâ’nın huzurunda durur. Onunla arasında hiçbir perde ve tercüman bulunmadan konuşur. Allahu Tealâ ona: “Ben sana mal vermedim mi?” diye sorar. Kul: “Evet, verdin.” der. Allahu Tealâ: “Ben sana peygamber göndermedim mi?” diye sorar. Kul: “Evet, gönderdin.” der. Sonra kul sağına bakar, ancak dünyada yaptığı işleri görür. Soluna bakar, yine sadece yaptıklarını görür. Önüne bakar, tam karşısında Cehennem ateşini görür. Madem ki durum bu, artık her biriniz yarım hurma ile de olsa (onu sadaka verip) ateşten korunmaya baksın. Eğer sadaka verecek hiçbir şey bulamaz ise, mümin kardeşlerine güzel söz söyleyerek Cehennem’den kurtulmaya çalışsın.” (Buhari, Müslim)
   “Herkes, kıyamet günü insanlar arasında hüküm verilinceye kadar, sadakasının gölgesi altında bulunur.” (Ahmed, Hakim)
   Bu hadisi rivayet edenlerden Yezid b. Ebi Hubeyb (Rh.A.) demiştir ki: “Bana bu hadisi nakleden Ebu’l-Hayr Mersed b. Abdillah (Rh.A.) bir parça tatlı veya bir soğanla da olsa, her gün muhakkak bir sadaka verirdi.”
  
Fakirlik Cömertliğe Engel mi?
   Rasulullah (A.S.): “Sizden birisi, Ebu Damdan gibi olamıyor mu?” diye sordu. Ashab:
   “Ebû Damdam ne yapardı?” diye sorduklarında, Efendimiz:
   “O her sabah: “Bugün bana zulmedene (aleyhimde konuşup haksızlık edene) hakkımı bağışladım. Bana vurana vurmayacağım, sövene sövmeyeceğim, zulmedene zulmetmeyeceğim.” derdi.” (Ebu Davud)
   Tebük seferinde bazı müslümanlar, yiyecek bir şeyler ve binecek hayvan bulamadıkları için İslâm ordusuna katılamamışlardı. Hz. Peygamber Efendimiz de (A.S.) kendilerine: “Size verecek bir binek hayvanı bulamıyorum!” deyince, ağlayarak evlerine dönmüşlerdi. Bunlardan birisi de Ulbe b. Zeyd (R.A.) idi. Ulbe (R.A.) o gece iki rek’at namaz kıldı, ağladı, ellerini açıp:
   “Allahım! Sen bize cihadı emrettin ve ona teşvik ettin. Sonra bana Rasulünle birlikte cihada çıkabileceğim bir mal nasib etmedin. Rasulüne de beni bindireceği bir hayvan vermedin. Senin yolunda verecek maddi bir şeyim yok. Ancak ben, haksız yere malımı yiyen, eliyle bana zulmeden, diliyle şerefimi zedeleyen, arkamdan beni çekiştiren, yüzüme karşı alay eden bütün müslümanlara hakkımı helal ve tasadduk ettim.” diye inledi. Sonra, sabahleyin Mescid’e gidip halkın arasına karıştı. Bir ara Rasulullah (A.S.):
   “Bu gece sadaka veren nerededir.?” diye sordu, kimse ayağa kalkmadı. Rasulullah (A.S.) tekrar: “Bu gece o sadaka veren nerededir, ayağa kalksın?” buyurdu. Ulbe (R.A.) ayağa kalktı ve durumu anlattı. Rasulullah (A.S.):
   “Müjde sana! Muhammed’in nefsini elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, senin yaptığın fedakarlık, kabul edilen bir zekat olarak yazıldı.” buyurdu. (İbnu Hacer)
   İnsan, hiç bir şey yapamasa da iyi niyetiyle bu şekilde bütün hayır ve hizmetlere hissedar olabilir, olmalıdır da. Her işin ilk kaynağı kalptir. Niyet de kalbin ameli ve her işin temelidir. Hayırlı niyetin sevap getirmesi için kesin karar ve azim derecesinde olması gerekir. Çünkü irade ve istek olmadan, akıldan gelip geçen şeylerin bir sevabı veya günahı yoktur. Niyetle sevap almak için ayrıca hayır ve iyilikleri özlemek, yapmak için fırsat gözlemek, nasib olması için duâ etmek ve yapamadığına da üzülmek gerekir.

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

ÜMMETIN MİRACI SEYRI SÜLÜK

 
 
 
y1p49AF7-hQyQQuQ8NWHE6KhWCZTCuHd_1grh1CFQcrYeo-HqB9hfrfgst7Sphb5vghOuHikg3b3r8
   Dr. Dilaver Selvi
  
   Geçtiğimiz ay Mirac gecesini idrak ettik. Bu vesile ile Mirac mucizesi üzerine düşünme fırsatı bulduk. Mirac mucizesine Allah Rasulü’nün (A.S.) bize anlattığı şekilde iman ediyoruz. Peki bu mucizeden bize kalan, sadece ona iman edip, gelecek Receb ayının 27. gecesini beklemek mi? Elbette hayır.
   Hiç şüphesiz Mirac, dünyada sadece Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimiz’e nasib oldu. Ancak, bu manevi yakınlığın değişik şekilde ümmet tarafından yaşanması da mümkün. Rasulullah (A.S.) Efendimiz’e verilen Kur’an mucizesi ve yeni bir din getirme yetkisinin dışındaki mucizelere, onun ümmetinin salihleri de vâris olabilirler. Bu, onlar için bir “keramet” veya “meunet (ilahi yardım)” olur. Ayrıca Mirac mucizesi, Allahu Tealâ’ya yakınlaşmanın hangi boyutlarda mümkün olabileceğini de ortaya koyuyor.
   Allah’ın huzuruna ve rızasına doğru yapılan manevi yolculuğa, tasavvuf diliyle “takarrub” (Allah’a yaklaşma), “seyr u süluk” (engelleri aşıp Allah’a gitme), “vuslat” (Allah’a kavuşma) denir. Böyle bir yolculuğu Allahu Tealâ bizden istiyor. Şöyle ki:
   Yüce Rabbimiz, “Hepiniz Allah’a koşun” (Zariyat/50) emrini vermiş ve: “Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa, salih amel işlesin ve ibadetinde hiç kimseyi ortak koşmasın” (Kehf/110), “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri elbette (bize kavuşturacak) yollarımıza ulaştırırız. Hiç şüphesiz Allah, ihsan sahipleriyle beraberdir.”  buyurmuştur. (Ankebut/69)
   Allahu Tealâ, rıza ve sevgisine ancak peygamberine uyularak ulaşılacağını, başka yolların  ise ancak azaba götüreceğini de bildiriyor. (Al-i İmran/31-32)
   Bir kudsi hadiste de Yüce Allah:
   “Ben kuluma bana karşı kalbinde sakladığı inanç ve niyete göre muamele ederim. Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraber olurum. O beni gizlice içinde zikrederse, ben de onu hususi olarak zatımla zikrederim. Kulum bana bir karış yaklaşırsa, ben ona bir zira’ (el üzeriyle dirsek arasındaki mesafe) yaklaşırım. O bana bir zira’ yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kulum bana yürüyerek gelirse, ben ona koşarak gelirim.” diyor. (Buhari, Müslim)
   Hiç şüphesiz Allah’a yaklaşma mekân ve yer ölçüleriyle değil, kalp ve ruhla olmakta. Ancak bu vuslat, hadiste maddi ölçülerle temsil edilerek anlatılıyor.
   Hadis-i şeriflerde zikredilen Allah’a hicret etmek, nefsi terbiye edip haramlardan kaçınmak, kalbi zikirle diriltmek, Allahu Tealâ’yı sevmek ve kalble onu görme derecesinde yüksek bir hale erişmek, hep bu manevi yolculuğun amelleri ve neticeleridir.
   İşte başından sonuna kadar bu yolculuğa tasavvufta “seyr u süluk” adı verilir. Buna “manevi sefer” de denir. Bu seferde, mülk aleminden melekut alemine, ilme’l-yakinden ayne’l-yakin mertebesine, kötü huyları bırakıp iyi huylarla süslenmeye, gafletten zikre, kafir, gafil, fasık, hasta ve katılaşmış bir kalpten, uyanık, sağlam ve Allah ile huzur bulmuş bir kalbe geçiş yapılır.
   Bütün mürşidler, bu yolculuğun ancak yolu bilen bir rehberle alınabileceğini söylemişlerdir. Bu rehberin, alim, arif, müttaki, kâmil ve Allah tarafından irşada ehil ve     kendisine irşad izni verilmiş olması gibi şartlara sahip olması gerekiyor. Arifler, insanın kendi başına veya ehil olmayan birisiyle bu yolu katetmesinin imkansız denecek kadar zor olduğunu söylüyorlar. Bu, zor olduğu kadar tehlikelidir de.
   Hiç şüphesiz, insanın nefsini terbiye etmesi, çirkin huylarından arınıp, kalbini zikir ve fikirle uyandırması, Kur’an ve hadiste övülen yüksek hallere ve üstün ahlaka ulaşması; kısacası kulun Allah’ın rızasını bulması, dünyada en büyük maksat ve en mühim iştir.
   Şimdi, Cibril-i Emin rehberliğinde gerçekleşen Mirac’la, bir emin mürşid rehberliğinde gerçekleşen seyr-u süluku karşılaştıracağız. Edeb Peygamberi Hz. Rasulullah (A.S.) Efendimizin yüksek edeb ve güzel hallerinden örnekler verip, ariflerin tespitleriyle Hak yolcusuna gereken iki önemli edebi hatırlatacağız.
  
Güven ve Teslimiyet
   Öncelikle, hak yolcusunun kendisinin manen hasta ve yardıma muhtaç, mürşidinin de bu işte ehil olduğuna inanması gerekir. Kâmil mürşid, manevi terbiyesine aldığı müridin kalbindeki samimiyetine önem verir. Mürşid, müridin acı ve tatlı hallerinde, dar ve sıkıntılı anlarında, zenginlik ve fakirlik, sıhhat ve hastalık zamanlarında, insanlar tarafından ayıplandığında, en yakınları tarafından horlandığında, hatta kendisinin müride sert davrandığında ne yaptığına, nasıl davrandığına bakar. Müridinin, Allah Rasulü’nün (A.S.) miraçtan önce çektiği sıkıntılı hallerden bir nebze tattığında ne yaptığını görmek ister. Çünkü Allahu Tealâ, kendi yolunda çekilecek çile, kıtlık, yalnızlık, hakarete uğramak ve benzeri durumlarda nasıl sabır gösterileceğini bizzat habibi Hz. Muhammed (A.S.) üzerinde göstermiş ve sonra gelen Hak yolcularına sadakat, sabır ve metanet örneği vermiştir.
   Bu ölçme ve tanıma bazen de bol nimet ve servet ile olur. Hak yolcusu, dünyanın en zengin insanı da olsa, mürşid-i kâmildeki marifet ve ilahi muhabbetin fakiri olduğunu, ona muhtaç bulunduğunu bilip, ‘kurtuluş reçetem onun elindedir’ demelidir. İyi ve kötü her durumda, girdiği hak yola inancını ve bu  yolda elinden tuttuğu mürşidine bağlılığını korursa, manevi yolculukta sağlam adımlarla ilerler. Bu durumda mürşidi ona, o da mürşidine güvenir.
  
Kalp Temizliği
   İlahi huzurda kabul görmek ve Allah tarafından sevilmek, kalbin küfür, nifak, isyan, gaflet ve kötü huylardan temizlenmesine bağlıdır. Kalbinde kibir, riya, haset, dünya sevgisi, makam hırsı, gaflet, ihanet gibi şeytani özellikler bulunan kimse, Allah yolunda bir kâmil mürşidin elinden tuttuğu zaman, mürşidin ilk işi kalbin bu kötülüklerden temizlenmesidir. Peşinden güzel ahlak ile donatılmak gelir. Manevi seyir ve ilahi huzurda kabul, ancak bundan sonra olur. Allah Rasulü (A.S.) miraca çıkarken kalb-i şerifleri, her türlü kötülükten temiz olmasına rağmen, Cebrail Aleyhisselam tarafından yarılıp, nur ile yıkandı ve tekrar saadetli göğsüne kondu. O güzel ve özel yolculuk ondan sonra başladı.
   Böyle bir hedefe yönelen hak yolcusunu büyük arif İmam Gazali (Rh.A.) şöyle uyarıyor:
   “Uzuvlarını günahlardan, nefsini alıştığı boş adet ve işlerden, kalbini karanlık ve katılıktan, sırrını kirlerden, ruhunu hissî perdelerden, aklını hayalî ve boş düşüncelerden arındırmadıkça, Allahu Tealâ’nın huzuruna ulaşamazsın.”
   Hak yolcusunun kalbinin temizlenmesi için en tesirli ilaç, Peygamber varisi kâmil mürşidin nazarı ve onun nezareti altında yapılan zikirdir. Bütün arifler, kalbi ve bütün vücudu saracak zikrin en önemli ilaç olduğunu belirtiyorlar. Yukarıda zikrettiğimiz kudsi hadiste belirtildiği gibi gafletten uzak yapılan zikir, zikreden kimseyi Allah’a yaklaştırır. Ayrıca, kulun göklerde anılmasını ve melekler tarafından tanınmasını da sağlar.
   Allahu Tealâ’nın şu sözü zikrin faziletini anlatmaya ve ona sımsıkı sarılmaya yeterli:
   “Kulum beni zikrettiğinde ben onunla beraberim, ben de onu zikrederim”
 

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

HASTALIKLA ŞİFA BULMAK

   
   Mübarek Erol
  
   Eşi-benzeri olmayan, her türlü eksik ve kusurdan münezzeh Rabbimiz, eksiksiz ve kusursuz bir imtihan dünyası halketmiştir. O’nun yaratmasında, yarattıklarında hiçbir eksik ve kusur yoktur. Her şey O’nun ilmi dahilinde mükemmel bir şekilde cereyan etmektedir. Eksiklik ve kusur, imtihana bağlı olarak insan zihninde zuhur eden kavramlardır yalnızca.
   Birbirine benzeyen fakat farklı özelliklerle, farklı biçim ve renklerle, birbirini tamamlayan, bütünleyen mahlukat, ilâhi bir nizamı meydana getirmektedir. İnsan da bu nizamın önemli sorumluluk yüklenmiş bir parçası olarak yerini almıştır.
   Rabbimiz, emanetin göklere, yere ve dağlara teklif edildiğini, onların bunu yüklenmekten çekindiklerini, ama emaneti insanın yüklendiğini bildiriyor. İnsanlar ‘Rabbimiz olduğuna şehadet ederiz’ diyerek Cenab-ı Mevlâ’ya söz de vermişlerdir.
   Dünya hayatı, emanete kimlerin sahip çıkacağının, kimlerin sözünde duracağının belli olacağı bir hayattır. Tamamen bir imtihandır.
   İnsan, dünya hayatı boyunca sınanacaktır. Sabrı, samimiyeti, dürüstlüğü, mertliği sınanacak; kimin Rabbü’l Alemin’e kul, kimin nankör olduğu ortaya çıkacaktır.
   Hiçbir imtihan, imtihan olunanın arzularına, isteklerine göre hazırlanmaz. Önceden bilinemeyen, tahmin edilemeyen zorluklar vardır. Felaketler, kayıplar, hastalıklar, sakatlıklar yaşanır. Fakat kimseye taşıyamayacağı bir yük de yüklenmez. Bu, Rabbimizin bir lütfu ve taahüdüdür.
   Âkil ve baliğ olan herkes ilâhi emir ve yasaklarla mükellef olur. Hangi ülkede, hangi şehirde dünyaya gelindiğine, cinsiyetinin ne olduğuna, boya-posa, renge bakılmaksızın herkes bu mükellefiyet karşısında eşittir. Verdiği sözde durmak, emanete sahip çıkmakla sorumludur.
   Bu imtihan dünyasında kime neyin isabet edeceği belli olmaz. Her şeye hazırlıklı olmak, başa gelince de sabırla, tevekülle hareket etmek gerekir.
   Acı da olsa, ızdırap verici de olsa, hayatın bütün gerçekleri bizler içindir. Bu durumdan Mevlâ’nın en sevdiği kulları bile istisna tutulmamıştır. Aksine, bizzat Habib-i Edip s.a.v.’in ifadesiyle, insanların en çok derde uğrayanları, hayatın en büyük zorluklarıyla karşılaşanları, öncelikle peygamberler olmuşlar, sonra Allah’ın iyi kulları, dostları, daha sonra da dindarlığı nisbetinde diğer kulları takip etmiştir.
   Derdi-sıkıntısı olmak, hastalığa-sakatlığa maruz kalmak, eksik-kusurlu olmak, çeşitli afet ve kayıplarla karşılaşmak, çirkin ve uğursuz sayılacak, utanılacak, korkulacak, üzülecek şeyler değildir. Öyle olsaydı, Rabbimiz en zor durumları en sevdiği kullarına vermezdi. Bundan anlaşılmaktadır ki, nâhoş görünen durumların yüzü altında, insanoğlu için pek çok fayda ve hayır vardır.
   Sabredenlere muhakkak ki müjdeler vardır. Bir hadis-i şerife göre, kazanılacak olan sevabın büyüklüğü, katlanılan bela ve musibetin ağırlığı nisbetinde olur. Bu yüzden Rabbü’l Alemin sevdiklerine bela, musibet verir, malından, canından eksiltir. Buna razı olan, Mevlâ’nın rızasını kazanır.
   Böyle bakıldığında sıkıntılar da bir nimettir. Mana alimleri şöyle demişlerdir: “Dostun bela yükünü çeken kul ne kadar azizdir! Zira hakikatte musibet ve belalar mümin için izzettir, zahirdeki nimetler ise aslında zillettir. Çünkü mümini Hakk’ın huzuruna çıkaran şeye izzet, ondan uzak düşüren şeye zillet denir.”
   Başımıza gelen musibetler iki türlüdür. Biri maddidir; zahiri hayatımıza, beden varlığımıza isabet eder. Doğuştan takdir edilmiş bedensel bir eksikliğimiz vardır veya sonradan bir özür sahibi olabiliriz. Ya da yıllarca uğraşıp didinerek biriktirdiğimiz mal varlığımız bir anda elimizden gidebilir, en yakınlarımızın ölümüyle karşılaşabiriz. Ancak bunların hiçbiri müminin Hak’tan uzaklaşmasına sebep olmaz. Hatta başa gelene rıza gösteren kimse, bela içinde bela vereni görür. O’nun yakınlığını, sevgisini, merhametini hisseder. Maksadını anlar ve sabreder.
   Asıl tehlikeli olan ise, kalbe isabet eden manevi musibettir. Kalbin hastalıkları, kusurlarıdır. Bunlar Cenab-ı Hak ile aramızda perdeler oluşturup uzaklığa sebep oldukları için, dünya ve ahiret saadetimizin kaybına sebep olabilirler.
   Yokluğuna asıl üzülünmesi gereken şey, kâmil iman ve güzel ahlâktır. Diğerleri, dünyanın ölümle birlikte yok olacak geçici halleridir.
   Rabbimiz’in yaptıklarındaki hikmeti anlamak ancak O’nun lutfettiklerine mahsustur. “Sizin hayır zannettiklerinizde şer, şer zannettiklerinizde hayır olabilir” buyuran Rabbimiz, sabrımıza karşılık bizi terbiye edip olgunlaştırmakta, kemale ermemizi istemektedir. İnsan, kendi gayretiyle ulaşamadığı kemale musibetler vesilesiyle erişebilir.
   Hastalık, dert, acı çekmek, mümine ibadet sevabı kazandırır. Çeşitli dertlere uğramış, acılar çekmiş olan kişi acizliğini, zayıflığını hisseder; merhametli ve şefkatli olan Rabbi’ne sığınmak ve yalvarmak ihtiyacını duyar. Sıkıntısını gidermesini O’ndan ister. Böylece gösterişten uzak, içten ve samimi bir ibadet yapmış olur. Allah’tan şikayet etmemek şartı ile hastalıkların, kusur ve kayıpların mümin için ömür boyu ibadet sayıldığını, Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz çok açık bir şekilde ifade etmişlerdir.
   Aynı zamanda hastalık, dert ve sıkıntılar, inanan insan için uyarıcıdır; gafletten ve sorumsuzca yaşamaktan kurtulmaya sebeptir.
   Bu dünyaya güzel yaşayalım, rahat edip, zevk içinde gün geçirelim diye gelmedik. Ömür sermayemizi doğru kullanır, Rabbimize verdiğimiz sözde durmaya her şart altında çalışırsak, O’nun lütfuyla ahirette rahat edeceğiz. Hem de bir gün, iki gün değil; ebediyyen…
   Başımıza gelenlerden ibretler, dersler alıp Mevlâ’ya şükretmek; çok ağır geldiğinde de sabır ve yardım dilemek gerekir.
   Soğuk olmazsa, sıcaklık anlaşılmaz. Karanlık olmazsa ışık bilinmez. Açlık olmazsa tokluk tat vermez. İşte musibetler de insana nimetlerin kıymetini hissettirir, onu nimetlere nankörlükten kurtarıp, şükür edenler arasına ilhak eder. Zaten yaşadığımız her şey hem imtihanımız, hem kemale ermemiz için değil mi?
   Suyun ve sabunun kirleri yıkayıp temizlediği gibi, dertler ve musibetler de insanın günah kirlerini yıkar, temizler. Hastalık ve musibetlerin müminin işlediği günahları temizlemeye ve affettirmeye vesile olduğu, günahlara kefaret olduğu, Allah ve Rasulü s.a.v. tarafından ifade edilmiştir.
   Günahlar, kişinin ebedi hayatını tehdit eden manevi hastalıklardır. Kalbi, ruhu yaralayan, vicdanı tahrip eden illetlerdir. Musibete uğrayan kimse, yaşadığı acı, sıkıntı ve üzüntülerle, günahlarının cezasını bu dünyada çekerek temizlenir; ilâhi affa erişerek, ahirete arınmış halde gider.
   Günahsız, masum kimselerin başlarına gelen, bedenlerine zarar veren dertler ise, onların derecelerini yükseltme, faziletlerini çoğaltma, Allah’a olan yakınlıklarını artırma vesilesidir.
   Sabırla karşılanırsa, ibadetlerle ulaşılamayacak manevi makam ve mertebelere musibetlerle çıkılabilir. Özellikle hastalık hali, duanın kabulüne sebeptir. Nitekim Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz, “hastanın duasını alınız, onun duası içtendir ve geri çevrilmez” buyurmuştur.
   Tekrar hatırlatalım, asıl korkulması gereken, dinî hayata gelen belalar ve musibetlerdir. Kişinin dinî hayatına, ahiretine ve maneviyatına zarar veren her türlü hal, korkulması ve sakınılması gereken bir musibettir. Sefahat alışkanlığı, günahlar, zulümler, kişinin dinine zarar veren davranışlardır. İnsanı Allah’a sığınmaya zorlayan sıkıntılı bir hayat, gaflet ve sefahate sürükleyecek varlık ve zenginlikten, sağlık ve güzellikten kat-be-kat değerlidir.
   Rabbimiz’in her kuluna çizdiği bir hayat yolu var. İmtihan ve terbiye usulleri var. Yeryüzünü de, hayat ve ölümü de, kimin daha güzel iş yapacağı ortaya çıksın diye yaratmıştır. Sonuçta dönüş O’nadır.
   Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…

 

 

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

YETMİŞ BİN MELEĞİN DUASI

 
27Apr02_Kabah2_copy_jpg_eser__
 
 
 
YETMİŞ BİN MELEĞİN DUASI
  
   Kemal Süleymanoğlu
  
   Meşguliyetlerin artması, hayatın yoğunlaşması gibi sebepler hasta ziyaretlerini aksatmanın mazereti olmamalı. Efendimiz s.a.v.’in hayatını ve onca yoğunluğu arasında sürekli ziyaretlerde bulunduğunu hatırlamamız bize güç verecektir.
  
   “Hasta ziyareti mi yapıyorsun, yoksa normal bir ziyaret mi?”
   Birisi size böyle bir soru sorsa eminim şaşırırsınız. “Ziyaret ziyarettir, hasta ziyareti ile normal ziyaret arasında ne fark var?” diye düşünürsünüz. Ama bu soruyu Hz. Ali r.a. soruyorsa, fikrinizi değiştirirsiniz sanırım.
   Peygamber Efendimiz s.a.v.’in torunu Hz. Hasan r.a. hastalanmıştı. Babası Hz. Ali r.a., Ebu Fahite isminde bir ahbabını elinden tutarak:
   – Gel Hasan’a gidelim, hastadır, ziyaret edelim, dedi. Hz. Hasan’ın yanına vardıklarında, sahabilerden Ebu Musa r.a.’ı da orada buldular. Hz. Ali, Ebu Musa’ya bu soruyu sordu:
   – Hasta ziyareti mi yapıyorsun, yoksa normal bir ziyaret mi?
   Ebu Musa r.a. cevap verdi:
   – Tabii ki hasta ziyareti yapıyorum.
   Bunun üzerine Hz. Ali r.a., Resul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in şu mübarek sözünü nakletti:
   – “Bir müslümanı hasta olduğu için sabah vaktinde ziyaret eden hiç bir müslüman olmaz ki, akşama kadar yetmiş bin melek ona dua edip, affını dilemesin. Yine hastayı akşamleyin ziyaret eden hiç bir müslüman olmaz ki, sabaha kadar yetmiş bin melek ona dua edip, affını dilemesin. Ayrıca onun cennette bir meyveliği de olur.” (Tirmizî, Ebu Davud)
   
Mükâfatı Büyük Ziyaret
   Efendimiz s.a.v. hasta ziyareti konusunda şunları da ifade buyurmuştur:
   – “Bir müslüman, bir müslüman kardeşini hasta olduğu için ziyaret ettiği zaman, o sürede cennet yemişleri içerisinde bulunmuş olur.” (Tirmizî, Müslim)
   – “Kim abdest alır, abdestini de güzel bir şekilde tamamlar ve sırf Allah için bir müslüman kardeşini hastalığı dolayısıyla ziyaret ederse, cehennemden yetmiş yıl uzaklaştırılır.” (Ebu Davud)
   Bir müslümanın din kardeşini mutat olduğu üzere ziyaret etmesi tabii ki çok faziletli bir iştir. Hatta Allah için bir kardeşini ziyaret eden kişi hakkındaki: “Sen o kardeşini Allah için sevdiğin gibi Allah da seni seviyor” şeklinde ilâhi bir müjdenin varlığı, normal ziyaretlerin de ne kadar faziletli olduğunu gösterir. Zaten Allah için yapılan bütün ziyaretlerin hepsinde bir ibadet yönü mutlaka vardır.
   Hasta ziyaretinde ise daha özel bir durum söz konusudur. Yukarıdaki hadisler, hasta ziyaretinin de bir ibadet olduğunu ortaya koyar. Namaza hazırlanır gibi güzel bir şekilde abdest alınmasına, hatta alırken itina gösterilmesine ve hasta ziyaretine niyetin kontrol edilerek gidilmesine, hadislerde özel olarak dikkat çekilmektedir.
  
İlişkilerde Menfaat Beklentisi
   Şimdi bu anlayıştan ne kadar uzağız!.. Birbirine çok yakın bilinen kişilerin arkadaşlıklarında, hediyeleşmelerinde, gidip gelmelerinde bile bir menfaat, gizli bir karşılık aranır hale geldik. “Desinler”, “ne derler”, “ayıp olmasın” gibi ifadeler neredeyse yaşantımızı belirliyor.
   Günümüz hayatının ufku menfaatlerle sınırlı. Bu çemberi kırmak gerekiyor. Hz. Muhammed s.a.v.’e “benim peygamberim” diyen müslüman için bu çok zor olmamalı. İnsanı üç günlük dünya hayatına indirgeyenlerin fikirlerini elinin tersiyle itmek, Kainatın Efendisi s.a.v.’in aydınlık tavsiyelerine gönül vermek o kadar mı zor?
   Ayıp olmasın diye değil, yetmiş bin melek dua ettiği için, cehennemden yetmiş yıl uzaklaştırıldığımız için, ziyaret süresince cennet meyvelikleri arasında dolaştırıldığımız için, bir ibadet olduğu için ve sırf Allah için hasta kardeşimizi ziyaret edeceğiz. Bir damla zehirin bir kazan yemeği çöpe döktürdüğü gibi, Allah rızası dışında en küçük bir düşüncenin bile amelimizi bozacağını kesinkes bilerek ziyaretimizi tamamlayacağız.
  
Meşguliyet Mazereti
   Dost ziyareti, hasta ziyareti deyip geçmemek lazım. Ziyaretleşme, toplumu ayakta tutan insanlar arası münasebetlerin en önemlilerinden sayılmışlardır. Efendimiz s.a.v. buyururlar ki:
   “Müslümanın, müslüman üzerindeki hakkı beştir: Selama karşılık vermek, hastayı ziyaret etmek, cenazelere iştirak etmek, davetine icabette bulunmak ve aksırana ‘Allah sana merhamet etsin’ demek.” (Buharî, Müslim)
   Bir toplum düşünün ki, bu beş vazifeyi birbirlerinden karşılık beklemeden, bir ibadet olarak yapıyor; bu fertler hem dünya hayatında birbirine kenetlenmiş huzurlu bir toplumu oluştururlar, hem de ebedi saadete ulaşırlar.
   Meşguliyetlerin artması, hayatın yoğunlaşması gibi sebepler hasta ziyaretlerini aksatmanın mazereti olmamalı. Efendimiz s.a.v.’in hayatını ve onca yoğunluğu arasında sürekli ziyaretlerde bulunduğunu hatırlamamız bize güç verecektir. O, bir peygamber, bir devlet başkanı, bir ordu komutanı, bir ev reisi olarak yoğun meşguliyetler içerisinde iken bile, hizmetinde bulunan bir yahudi çocuğunun hastalığını duyunca evlerinin yolunu tutuyor. Bir sahabiyi, gözündeki rahatsızlığı sebebiyle bile ziyarete gidiyor.
   Hastayı ziyarete giden, ona moral olarak destek verir. Bir de mutlaka dua ederek sağlığın da hastalığın da sahibinden şifa istenir.
   Hz. Aişe r.a. validemizden rivayet edildiğine göre Efendimiz s.a.v. aile fertlerinden biri hastalanınca, sağ eliyle hastayı sıvazlar ve şöyle dua ederdi:
   “Bütün insanların Rabbi olan Allahım! Bunun ıstırabını giderip şifa ver. Şifayı veren ancak sensin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Hiç bir hastalık izi bırakmayacak şekilde buna şifa ihsan et!” (Buharî, Müslim)
   Allahım bize de şifa ver, “desinler”den kurtulalım! Arkadaşlarımızı, komşularımızı ve hastalarımızı, sırf senin hoşnutluğun için ziyaret edelim; ziyaret huzurunu bulalım. Ebedi saadete perde aralayalım.

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

SELİM KALBE İLÂHİ LÜTUF: HAKİKİ AŞK

kalp01gc7
 
 
Ahmet Safa
   
   Aşkı anlatan sözleri, aşık olanlardan başka kim anlar?
   Kalpte olan, kalpte yaşayan, fakat bütün iç ve dışı kuşatan, kendisi kuşatılamayan, harfsiz ve kelimesiz, aklın ötesinde bir dille konuşanı, hangi kelimeler tarif eder, tarif edebilir? İşimiz aşkı tarif değil. 
Belki mecazî olanı, hakikisini tanımaya ipucu içindir. Ama o kadarı bile insanı, hayatı, hatta tarihi değiştirme gücüne sahipken, gerçek olanı, hakikisi nasıldır, neler yapar? 
Söz hakiki aşktan açılınca ayık olanlar susar, susmalıdır. “Siz onları görseydiniz deli derdiniz” sırrına hürmet gerekir. Onu yalnızca ehli bilir, ehli anlar. Fakat hedefe varan her yol Din-i Mübin sokağından geçer, bunu biliyoruz. Gizli-açık şirkle, küfrle, isyanla malul olanların yolculuk iddiası bâtıl, aşıklık davası nefsin hilesidir. 
Birlikte hatırlayalım: İlâhi rızanın, cennetin, Cemâl’in, seyr u sülûkun ve hakikî aşkın, cümle hayrın yolu birdir: Sahih iman ve salih amel… 
   
Hayatı manalı olarak yaşayıp insana özgü kıymetlerle donatmak isteyenler, mütemadiyen “sevgi” milinin etrafında dönüp durmuşlardır. Çünkü insanı insan yapan hasletlerin başında sevgi gelir. 
Sevgi, varlığın özü, sebebi ve birbirine bağlayan gücüdür. Cenab-ı Hak, kainatı, mevcudata olan muhabbetinden dolayı yaratmıştır.
  
Muhabbetin Mihrabı Hz. Peygamber s.a.v.’dir
esmerza1
Muhabbetin mihrabı Hz. Muhammed s.a.v. Efendimiz’dir. O’na ve O’nunla Allah’a yönelmeyen sevgi, sevgi değildir. Sevilen şeyin ucunda ancak Allah ve Rasulü varsa, o sevgide bir kıymet ve derinlik vardır. Ruhu insanî semalara yükselten işte bu sevgidir. Bunun ötesindeki bütün muhabbetler ya bütünüyle nefsanîdir veya nefsin heva ve arzuları karışmıştır. Tamamen nefsani olan sevgiler, insanı aşağıların aşağısına indirmekten başka bir işe yaramazlar. 
Sevgiden mahrum sîneler yüzlerce sene yaşasalar dahi, hakiki olgunluk adına bir adım yol alamazlar. Böyleleri kibir ve enaniyetin karanlık labirentlerinde dolaşıp durdukları için kimseyi sevemez, her şeye, herkese kuşkuyla bakmaktan kurtulamazlar. Kin ve nefretle kavrulur, yapayalnız mahvolup giderler.
  
Allah’ı Seveni Sevmek
esmerza1
İnanmış her gönül, derinlemesine sevmeyi bin can ile arzu eder. Fakat çoğu kere buna muvaffak olamaz. Çünkü Allah ve Peygamber sevgisini tahsil etmek için “seviyorum” demek ya da kitaplardan sevgi okumak kâfi gelmez. Önce aşk boyasıyla boyayacak ustanın önüne varıp, mahviyetle yüzünü yere koymak gerekir. Sonra da onu ölesiye sevmek… 
Allah’ı seveni seven, Allah’ı sever. Bu bir kanundur. Ateşe atılan siyah kömür nasıl ateş rengini alırsa, Allah dostunun muhabbetiyle yanan gönül de sevgilisinin rengini alır. Onun sevdiğini, yani Allah ve Rasulü’nü aşk derecesinde sever. Mürşidini sevmeye başlayan her mürid, muhakkak eskisine nispetle Allah ve Rasulü’nü daha fazla sever. Mürşidine sevgisi ne kadar çoğalırsa Allah ve Rasulü’ne muhabbeti de o kadar çoğalır. 

Şeyh Sadi Şirazî Hazretleri şöyle der: 
Kokusu olmayan kil, gül ile kalırsa gül kokar, 
Hak aşıkları ile dostluk da bizi onun aşkına iletir. 
Alemlerin Efendisi ise, yemin ederek şöyle buyurur: 
Allah Tealâ’nın en sevgili kulları, Allah’ı kullarına, kulları da Allah’a sevdiren kişidir.” 
Benlikten geçip teslim olduktan sonra, Allahu Tealâ gönlü dostuna açar. Muhabbet nurları oluk oluk kalbe akmaya başlar. Kur’an-ı Keritm’de “İman edip salih amel işleyenler var ya; Rahman (olan Allah) onları sevdirecektir.” (Meryem, 96) buyrularak, bu hakikate işaret edilmektedir. Hadis-i Şerifte belirtildiği üzere, Allahu Tealâ, gök ehline filan kulunu sevdiğini söyler ve onların da sevmelerini ister. Gök ehli melekler Allah’ın sevdiği zatı sevince, yer ehli insanlar da onu sever ve ona yönelirler. (Buharî) 
Asıl olarak evliyâyı bizlere sevdiren şey, Allah’ın kemalinden onlara yansıyan güzelliklerdir. Bizler o kemali kimde veya nerede fazla görürsek, elimizde olmadan onu severiz. Bu cihetledir ki, Allah dostlarının her zerresine yönelen sevgi, gerçekte Hakk’adır.
  
Testinin İçindeki Şerbet
esmerza1
Evliyanın yüzüne akseden nur, görüldüğü yerde Allah’ı hatırlatır. Fakat muhabbetten habersiz olanlar için o sırf bir cisimden ibarettir. 
Maddi bedenlerimiz, görünüş ve şekillerimiz birer testi gibidir. Güzellik ise, içindeki ilâhi şerbettedir. Yabancı kalanlar, yaban duranlar o şerbetten içemezler. Testinin dışına bakarlar, içindekinden haberleri yoktur. 
Cenab-ı Hak ancak sadık aşıklara kâmil mürşidin testisinden ikram eder. Onun içindeki ilâhi güzellik şerbeti, ruhaniyetten nasibi olmayanlara görünmez.
  
O Ateş Bir Tutuşunca…
esmerza1
Muhabbet ateşi bir tutuşmayagörsün, düştüğü yeri yakar. Şems’ini arayan Mevlâna gibi, insanı kararsız bırakıp yollara salar. Sevgilinin hayalinden başka bir hayalin, ondan başka bir rüyanın gözüne girmesine asla izin vermez. Sevgiliyi her anışında, onu rabıtayla hayal ederken lâtifeleri yanmaya başlar. Bu yanışı fiziken de hisseder ve bundan derin, tarifi imkansız bir zevk alır. Bazen olur ki, onun suretinden başka bütün suretleri, onun isminden başka bütün isimleri unutur. Tam bir gaybet hali zuhur eder. 
Mecnun’a sordular: 
– Adın ne? 
– Leylâ, dedi. 
Çünkü kendi adı da dahil olmak üzere alemdeki bütün isimleri unutmuştu. Bir tek ad biliyordu, o da Leylâ’nın adı… 
Fahr-i Kainat Efendimiz böyle bir istiğrak halinde iken, Hz. Aişe validemiz: 
– Ey Allah Rasulü, bu hal ne, diye sordu. Efendimiz s.a.v.: 
– Sen kimsin, buyurdu. Hz. Aişe r.a.: 
– Ben Aişe’yim ey Allah’ın Rasulü, diye cevap verdi. Efendimiz s.a.v.: 
– Aişe kimdir? 
– Karın Aişe, ya Rasulallah, diye açıklamak zorunda kaldı.
  
Ondan Bir İze Can Feda
esmerza1
Aşık, yeri geldiği zaman sevgili uğruna malını ve canını vermekten çekinmez. Hz. Mevlâna Şam’a kadar gitmiş, ansızın ortadan kaybolan mürşidi Şems’i arıyordu. Birisi gelip: 
– Ben Şems’i gördüm, dedi. 
Bu söz üzerine Hz. Mevlâna derhal sırtından cübbesini çıkarıp o adama giydirdi. Etrafındakiler: 
– Efendim, bu adam yalan söylüyor, dediler. Hz. Mevlâna: 
– Biliyorum. Ben o cübbeyi o sözün yalanını söyleyene giydirdim. Doğrusunu söyleyene canımı verirdim, buyurdu. 
Hz. Şems’in vefatından sonra Mevlâna dertli, nereye gideceğini bilmeden dolaşıyordu. Şeyh Selahaddin Zerkubî Hazretleri’nin dükkanının önünden geçerken, Şeyh Selahaddin ona sordu: 
– Ne dönüp duruyorsun? 
– Şems’ini kaybeden gezegen, boğucu karanlıktan kurtulmak için onun etrafında döner durur, cevabını verdi. (Şems, güneş manasına da gelmektedir.) Şeyh Selahaddin Hazretleri: 
– Senin Şems’in benim, dedi. Mevlâna: 
– Senin, benim Şems’im olduğun nereden belli, dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebrizî Hazretleri’nin onu çıkardığı makamları tek tek saydı. Bu vaziyeti gören Mevlâna, hakiki istifade edeceği bir şeyh bulduğuna sevinerek: 
– Şems’im bana önce dışını gösterdi. Şimdi ise içini, diyerek onun sohbetine devam etti. 
Hz. Şems’e olduğu gibi Şeyh Selahaddin’e de suikast plânı hazırlamışlardı. Bunu haber alan Hz. Mevlâna Şeyh Selahaddin Hazretleri’ne oğluyla haber göndererek tedbirli olmasını istedi. Şeyh Selahaddin Hazretleri şöyle cevap verdi: 
– Allahu Tealâ bana öyle bir izin vermiştir ki, O’na yemin ederim, eğer dua etseydim yerle gök yer değiştirirdi. Fakat bize yaraşan onlara dua etmektir, buyurdu. Çok geçmeden suikastçılar tövbe edip, ondan af dilediler.
  
Onu Gören Göz
esmerza1
Sevgilinin her şeyi bir başka sevilir. Evladı, yakınları, eşyaları, hayvanları… her şeyi bir başkadır onun. Yine Leylâ’sı uğrunda çöllere düşen Mecnun, bir gün salyaları akan, tüyleri dökülmüş bir köpeği seviyor, okşuyor ve gözlerinden öpüyordu. Bu hali gören birisi dayanamadı, sordu: 
-Ey cahil Mecnun! Yaptığın bu çılgınlık nedir? 
Mecnun dedi ki: 
-Sen baştan başa bir görüntü ve şekilden ibaretken, benim yaptığım işten ne anlarsın? Ruh alemine dal da ona benim gözümle bak! Bu köpeğin ne meziyeti var bilir misin? Bu köpekte senin çözemeyeceğin ilâhi bir sır var. Allah onun gönlünde, sahibine duyduğu muhabbet ve vefa hazinesini gizlemiştir. Hem baksana ki, bu kadar köyün içinde gitmiş de Leylâ’nın köyünü yurt edinmiş, o köye bekçi olmuş.
  
Aşk İmiş, Her Ne Var Alemde
esmerza1
Aşk saltanat dinlemez, padişahları dahi kendine kul-köle eyler. İbrahim Edhem Hazretleri gibi nice mühür sahipleri bu uğurda tâcını-tahtını terk etmiş, niceleri aşk şarabıyla sarhoş olmuşlardır. 
Üsküdar’da atıyla dolaşan cihan padişahı Sultan Ahmet, mürşidi Aziz Mahmud Hüdayî Hazretleri’yle karşılaşır. Derhal atından inerek mürşidinin binmesini rica eder. O da kıramayıp bir müddet bindikten sonra iner ve şöyle der: 
– Şeyhim Üftâde Hazretleri, ‘evladım padişahlar ardınca yürüsün’ diye dua etmişti. Onun duası yerine gelsin diye bindim. 
Bu hadise üzerine padişah bir şiir kaleme alır. Bir kıtası şöyledir: 
Evliyanın himmeti yaktı beni kül eyledi 
Sâfiyim, buldum safâyı, dû cihânım kalmadı. 
Ahmed ider yâ İlâhi sana şükrüm çokdurur 
Hamdü lillâh, aşk-ı Hak’dan gayri vârım kalmadı. 
Bu şiirde, Sultan Ahmed’in mürşidi Hüdayî Hazretleri’nin himmet ve muhabbetiyle yanıp yakıldığı ve sonunda Allah aşkından başka sermayesinin kalmadığı terennüm edilir.
  
Muhabbet Ehlinin Üç Hali
esmerza1
Aşkın vazgeçilmez şartı mahviyet, teslimiyet ve ihlâstır. 
Mahviyet, Hakk’ın varlığında nefsin erimesi, insanın teslimiyet ve itaatının önündeki engellerin kalkmasıdır. ‘Ene (benlik)’ yıkılınca, nefs ülkesinde Hak iktidar olur. Mâsiva yok olur ve insan gerçek aşk ile dirilir. 
Teslimiyet, müridin mürşidine madde ve manasıyla teslim olmasıdır. Varlığın her zerresinde mürşidini görmekle kendine ait bütün irade ve arzuların ortadan kalkmasıdır. Mürşidin, dolayısıyla da Allah ve Rasulü’nün iradesinin onun iradesi yerine geçip, hükmünü icra etmesidir. Büyüklerin ifadesiyle “yıkayıcının elindeki ölü gibi” olmaktır. Neden ve niçin diyende teslimiyetten hakiki bahsedilemez. Mürid önce, itikat ve istikameti fevkalâde düzgün, kâmil bir rehber bulur. Öyle bir rehber ki, farz ve vacipler bir tarafa, sünnetin zerresini dahi ihmal etmeyen, irşad için yetiştirilip izin verilmiş bir mürşid. Bunun aksi helâke sebeptir. Rehberin itikadı-ameli bozuk, tam yetişmemiş olursa, ardındakileri de uçuruma yuvarlar. 
İhlâs ise, dünya evliya ile dolu olsa mürşidinden başkasına dönüp bakmamaktır. “Bu yolda ya ölürüm ya da Hakk’a vasıl olurum” deyip, mürşidine bin can ile sarılmaktır.Mürşidi onu dövüp kovsa bile, gidip eşiğine baş koymaktır.
  
Şâh-ı Nakşibend k.s.’nin Teslimiyet ve İhlâsı
esmerza1
Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bir gün sohbet dinlemek için şeyhi Emir Külâl Hazretleri’nin dergâhına gitti. Fakat şeyhi onun kim olduğunu öğrenince meclisinden kovdu. Mevsimlerden kış idi. Hava da gayet soğuktu, lapa lapa kar yağıyordu. Buna rağmen Şâh-ı Nakşibend Hazretleri bırakıp gitmedi. Dönüp tekkenin eşiğine başını koydu ve sabaha kadar bekledi. Bu sırada üzerini kar örtmüştü. 
Sabah namazı için çıkan Emir Külâl Hazretleri onun bu halini görünce, şefkat ve muhabbetle dergâhına kabul etti. Hatta ayaklarını kucağına alıp dikenlerini ayıkladı. 
Yine Şah-ı Nakşibend Hazretleri bir gün yolda giderken karşısına Hızır Aleyhisselâm çıkmıştı. Bir müddet yanında yürüdü, sağına-soluna geçti, fakat mürşidine olan muhabbetinden dolayı dönüp ona iltifat etmedi. 
Hakikat de budur. Zira bir kalpte iki sevgi olmaz. Çatal uçlu bir kazığın yere geçmesi ne kadar zorsa, himmeti dağılmış bir kalbin de mürşidinden feyz alması o kadar zordur. Kur’an-ı Kerim’de: “Allah insanın göğsünde iki kalp yaratmamıştır.” (el-Ahzab, 4) buyrulmaktadır.
  
Hakiki Sevginin Dayanağı
esmerza1
Mürid mürşidine ait olan her şeyi, ona ait olduğu ve onun sevgisine mazhar olduğu için sever. Aynı şekilde mürşidini Allah ve Rasulü’nün dostu olduğu için sever. Diğer mahlukatı da yine Allah için sever. Buna “mânâ-i harfî”yle sevmek denir. Muteber olan sevgi de budur. 
Şayet bunların her birini Allahu Tealâ’dan ve mürşidinden bağımsız olarak müstakilen severse, böyle bir sevgiye “mânâ-i ismî”yle sevmek denir. Fakat bu çeşit sevgi muteber değildir. Yukarıdaki ölçüler içerisinde bir mürid başka bir müridi ya da mürşidinin evladını mânâ-i ismî ile sevse ve bu sevgi mürşidinin sevgisine galebe etse zarar görür. Muhtemelen tedip edilir. O yüzden kâmil sıfatlarla donanmış mübarek zatlar ile karşılaşıldığında, velev ki bu mürşidin evladı dahi olsa, rabıtalı olmalı, mânâ-i harfî ile sevmenin ötesine geçmemelidir. Özel olarak kendi mürşidini bırakıp başka mürşidlerin ziyaretine gitmemelidir. Şayet bir zaruret varsa muhakkak izin almalıdır. Mürşide karşı ihlâs budur, aksi adapsızlıktır. 
Gavs-ı Kasravî Hazretleri’nin ziyaretine varan bir müridi, ziyaret ettikten sonra şöyle der: 
– Efendim, izin verirseniz, şu anda filan köyde bulunan, birlikte tahsil yaptığımız mübarek evladınızı ziyaret etmek istiyorum. 
Bu söze celâllenen Gavs Hazretleri şöyle der: 
– Evlâdım Şâh-ı Hazne bir tanedir. O da buradadır. (Şâh-ı Hazne ifadesiyle kendisini kastetmektedir.) 
Evet, bütün nisbet ve feyzin kaynağı mürşiddir. Evlatları zamanın kutbu bile olsa, feyz onlardan gelmez. Üstelik kalpte muhabbet ikileşir, kendi mürşidinden istifade etmeye dahi engel olur.
  
O ve Ben
esmerza1
Yukarıda anlatılan şartlarıyla muhabbet eden mürid, mürşidinin irade ve muhabbetinde yok olur. Buna “fenâ fi’ş-şeyh” denilir. Allah’a ulaşma yolunun ilk basamağıdır. Bir üst makama yükselmek için bu menzilden geçmek şarttır. 
Fenâ fi’ş-şeyh öyle bir haldir ki, nasıl damlayı ummandan ayırmak mümkün değilse, müridi de mürşidinin varlığından ayırmak mümkün değildir. Ona olan şiddetli muhabbet, itaat ve sadakati ile adeta şeyhinin minyatürü haline gelir. Hz. Mevlâna bir beytinde “Ben o! O ben” der. 
Hikayeye göre Leylâ, Mecnun’un kolunu ister. O da: “Kimin kolunu kesip göndereyim?” diye sorar. Çünkü onun için alemdeki her varlık birer Leylâ’dır.
  
‘Bugün Ahmed Benim’
esmerza1
Nefs, mürşid-i kâmilin nezaretinde terbiye oldukça, Hakk’a vuslat yolunda kademe kademe çıkılır. Özellikle “nefs-i mutmainne” makamında Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e derin ve coşkun bir muhabbetle O’nun iradesinde yok olur (Fena fi’r-Rasul makamı). Mürşidiyle yaşadığı hallerin daha mükemmelini Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’le yaşar. Kâmil bir imana sahip olur. Nitekim Hz. Peygamber s.a.v.: 
“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, sizden birinize nefsinizden daha ziyade ben sevilmez isem iman etmiş olmazsınız.” buyurmaktadır. 
Hz. Mevlâna, şöyle der: 
Bugün Ahmed benim 
Ama dünkü Ahmed değil! 
Bugün anka benim 
Ama yemle beslenen kuşcağız değil. 
Tur-i Sinâ’nın gönlüyüm ben 
Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum 
Benim sarhoşluğumun sonu yok! 
Diğer bir beyti de şöyledir: 
Bizim peygamberimizin yolu aşk yoludur 
Biz aşkzâdeyiz, annemiz aşktır.
  
‘Bir Ben Vardır Bende’
esmerza1
Nihayet adım adım ilerleyen terbiyenin bir semeresi olarak, Hz. Rasulullah s.a.v.’in iletmesiyle mürid Allah’a vasıl olur. Daha önce mevcudatta Hakk’ın fiil ve sıfatlarının tecellileri ile meşgul iken, Zât-ı Şerif’in tecellisiyle iradesi yok olur. “Lâ ilâhe illallah” dediği zaman Allah’ın dışındaki bütün mevcudat gözünden silinir ve sadece O’nun tecellilerinin müşahedesi kalır. 
Bu hali mürid cennete bile değişmez. Hadis-i kudsîde belirtildiği üzere, Allahu Tealâ onun tutan eli, konuşan dili, işiten kulağı ve gören gözü olur. Müridin kendine özgü bir muradı kalmaz. Allah’ın muradı ne ise, onu murad eder. Yunus’un: 
Bana bende demen, bende değilim 
Bir ben vardır bende, benden içeri. 
dediği hal işte budur. 
Fenâ fi’r-rasul makamında iken, fenâ fi’ş-şeyh haleti varlığını devam ettirir. Fenâ fi’llah makamında da, fenâ fi’r-rasul ve fenâ fi’ş-şeyh makamları birer alt kademeler olarak o dervişin gönlünde mevcut bulunurlar. Bu üç makamın birinden diğerine geçmek, öbürünü terketmek değildir. 
Görüldüğü gibi, kâmil bir mürşidi sevmekle başlayan yolculuk, Allahu Tealâ’da fâni olup velilerin arasına girmeye vesile olmaktadır. Ayrıca muhabbetin kaynağı olan mürşid-i kâmilleri sevmemiz, milletin birbirini sevmesidir. Onlar, milleti birbirine bağlayan harç mesabesindedirler.

http://gavsisanim.spaces.livecom/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

Etiket Bulutu