Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Eylül, 2008

Şevval Ayı orucu

 
 
lafzatullahyn3
Ramazan-ı Şerif’ten sonraki şevval ayında oruç tutmak öteden beri sevimli bir adet olarak gelmiştir.
Bir ay boyunca oruca alışmış olan insanlar, şevval ayında da altı gün oruç tutmaya büyük bir ilgi göstermiş, hatta teravih gibi sıcak bir ilgiyle şevval ayı orucunu sürdüre gelmişlerdir… Elbette bu sıcak ilgi sebepsiz değildir. Nitekim Efendimiz (sas) Hazretleri, şevval ayı orucunun bir sene oruç tutmuş gibi sevaba vesile olacağını duyurmuş, bu yüzden de bir ay Ramazan orucu tutanlar, şevvalde altı gün oruç tutmakla bütün seneyi oruçlu geçirmiş olma sevabını kaçırmak istememişlerdir. Bu konudaki hadisi ve yorumunu şöyle ifade edebiliriz:
"Kim oruçla geçirdiği Ramazan ayından sonraki şevvâl ayında altı gün oruç tutarsa, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi olur!."
Demek ki, bir aylık Ramazan orucundan sonra şevvâlde de altı gün oruç tutarak orucunu otuz altıya çıkaran kimse, bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevap almaktadır.
Âlimlerimiz, bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi sevap almanın izahını şöyle yapmaktalar:
Ramazan boyunca oruç tutan insan her orucuna on sevap almışsa yekûnu üç yüz eder. Şevvâl ayında tuttuğu altı orucuna da onardan altmış sevap alınca, eder üç yüz altmış. Yani bir sene.. Dolayısıyla hadîsin işaret ettiği sırra nâil olur. Bütün seneyi oruçla geçirmiş gibi mânevî kazanç elde edebilir..
Aslında bu gibi mânevî konularda esas olan, o işi ihlasla yapmak, büyük bir gönül arzusu ile talip olmak mühimdir. Bâzen öyle oruçlar olur ki, tutanın gönlünde beslediği derin ve sâfî ihlas yüzünden 360 gün değil, belki 360 senelik nâfile oruç sevabını alabilir.. İhlas ile kim ne isterse Rabbimiz onu verebilir. Bu bir niyet ve yorum meselesidir.
Tıpkı yolun kenarına uzaklardan bir taşı yuvarlayarak güç bela getirip yerleştiren adamla, bu taşı oradan aynı güçlükle uzaklaştıran bir başka adamın niyeti ve yorumu gibi.
Biri düşünmüş ki:
– Bu çölün ortasında yaşlı bir adam yolda giderken bineğine binmek istese, üzerine çıkıp da hayvana binebileceği yüksek bir yer yoktur. Öyle ise şu taşı yuvarlayıp yolun kenarına getireyim de, yolda gitmekte olan yaşlı ve çocuklar hayvanlarına binmek istediklerinde taşın üstüne çıkıp bineklerinin üzerine kolayca atlasınlar, sevabı da bana olsun. Adamın bu hâlis niyetine bakan Rabbimiz ondan razı olmuş, istediği sevabı ihsan eylemiş.
Böyle güzel niyetle getirilen taşı oradan öfke ile yuvarlayıp uzaklaştıran adam ise şöyle düşünmüş:
– Bu taşı buraya getiren kimse ne kadar da yanlış bir iş yapmış. Hiç düşünmemiş ki, gözleri görmeyenler, karanlıkta fark edemeyenler taşa takılıp yere düşerler. Şu taşı buradan uzaklaştırayım da kimse takılıp yere düşmesin, sevabı da bana olsun. ..
İşte bu adam da taşı buradan uzaklaştırdığından dolayı Allah rızasını kazanmış, ümit ettiği sevaba nail olmuş.. Her ikisinde de niyet hâlis, yorum makul…
Biz de sâfi bir niyetle altı gün orucumuzu tutarsak, belki Rabbimiz bu niyetimize, bu bağlılığımıza bütün seneyi oruçlu geçirmiş gibi sevaplar ihsan edebilir, hatâlarımızı affedebilir.. Rabbimizin hudutsuz rahmetine kimse sınır çizemez. Kimse kendi cimriliğini O’ na da şâmil kılamaz.
Bu orucun arka arkaya olması şart değildir. Şevvâl ayı içinde olması yeterlidir.
Bir de Ramazan içinde tutulamayan oruçlar varsa, önce o borç olanı tutmak da makul ve meşru olur. Bir an önce borçtan kurtulmayı düşünmek elbette çok yerindedir. Ancak borcu sonra da tutabilirim diye de düşünebilir.. Bu bir tercih meselesidir. Her ikisi de caizdir.
Bir diğer husus da, şevval ayında iki bayram arası nikah yapılmaz iddiası vardır ki, artık bu batıl iddia etkisini kaybetmektedir. Çünkü Aişe validemizin nikahı şevvalde olmuş, yani iki bayram arasında yapılmış, ne uğursuzluk, ne de bir başka dinî yasak söz konusu olmuştur. Bu yanlış yorum şuradan da beslenmiş olabilir. Şayet bayram cuma gününe rastlarsa, bayram namazı ile cuma namazı arası iki bayram namazı arasıdır. Böylesine dar bir vakte nikahı sıkıştırmayın, iki bayram namazının dışında yapın nikahınızı, tavsiyesini, Ramazan ve Kurban Bayramı arası gibi geniş zamana yayanlar, böyle bir yanlış anlamaya sebep olmuşlardır, diye de düşünülebilir.

y1paRENmwQMKMWY605t_1HI2Caze_QsweIg6KfKwXmBK_KEUQ6cgI3llFJxAhuE98TDqh_G5UXqqtA

Bir Menkîbe
 
Süfyanı Sevri anlatıyor:
– Ben Mekke-i Mükerreme’de üç sene oturdum. Mekkelilerden bir kimse her gün Harem-i şerife gelir, tavaf eder, namaz kılar ve sonra bana selam verip giderdi. Ben bu kimse ile tanıştım. Bir gün o kimse beni yanına çağırdı. Bana dedi ki:
-Ben öldüğüm vakittekendi elinle beni yıka, namazımı kıl ve defneyle. O gece beni terk etmeyip kabrimde gecele. Mükireyn suali anında bana Tevhid’i telkin et!, dedi.
Ben de o kimsenin istediklerini yapmayı kabul ettim. Bana emrettiğinin aynını yaptım: Kabrinde geceledim. O gece uyku ile uyanıklık arasında iken :
-Ya Süfyan! Beni korumaya ve senin telkinine ihtiyaç kalmadı, diye bir ses işittim.
O zaman:
-Ne sebeple bu lütfa eriştin, diye sordum
Bana cevap olarak:- Ramazan-ı Şerifin orucunu tutup Şevval’den altı gün daha eklemem sebebiyle, dedi.
O zaman ben uyandım. Yanımda kimseyi göremedim. Abdest aldım, namaz kıldım, uyudum; böylece üç kere gördüm. Bildim ki bu Rahmanîdir; şeytandan değildir. O zaman da kabrin yanından ayrıldım ve "Ya Rabbi! Beni Ramazanın orucuna ve Şevval’den altı gün orucuna muvaffak kıl" diye dua ettim. Allahü Teala Hazretleri beni de muvaffak kıldı.
 
 
Ahmed Şahin

http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN 

          who's online      

RAMAZAN BAYRAMIMIZ MÜBAREK OLSUN

 BİZ KENDİ DEĞERLERİMİZLE AYAKTAYIZ
M.Saki Erol
Rabbül Alemin, Kur’an-ı Kerim’de bizlere şöyle sesleniyor: “Ey iman edenler müminleri bırakıp da kafirleri dost edinmeyin.” (Nisa/144) 
Yaşadığımız kimlik aşınmasına bağlı olarak kendi değerlerimizden uzun zamandır yüzçevirmiş bulunuyoruz. 

O değerler, bizi biz yapan, dahası insanlığa örnek ve önder yapan değerlerdi. 
Rabbimizin insanlığa son mesajından aldığımız, o sevgili elçinin rehberliğinde hayatımıza nakşettiğimiz, yüzyıllar boyunca da gergef gibi işleyip ruhumuza sindirdiğimiz değerlerimizdi.
Hayat felsefesi, insana, kainata bakışı bize hiç benzemeyen başka bir dünyanın maddi başarıları önünde diz çöktüğümüzden beri, bu değerleri hayatımızdan kopardık.
Ve aslında kendi hayatımızı kendimizden kopardık.
Maddi başarıları ile gözümüz kamaşan o dünyanın, insanlığımız adına bize sunabileceği daha iyi değerler olacağını hayal ettik.

Oysa bugün o dünyanın, kendi değerleriyle ve bir süredir değersizleşmesi ile kendi başı dertte. Toplumsal hayatlarındaki intizamın makyajı, ferdî planda yaşadıkları vahşetin çirkin yüzünü örtemiyor artık. Çocuklarını bile pençesine alan o şeytanîlik, okullarında katliam yaptırıyor. Oniki yaş seviyesine kadar inen uyuşturucu alışkanlığı, aile yapısında gittikçe artan çözülme, suç istatistikleri, kadının kadınlığını, erkeğin erkekliğini unutuşu kendilerini bile dehşete düşürüyor.
Kendi mensuplarını karmaşa ve yıkıma götüren o dünyanın değerlerinde,
biz hangi mutluluğu, hangi huzuru bulmayı umuyoruz? 

Allah Rasulü (A.S.) “Kim bir kavme benzerse, o da onlardandır.” buyuruyorlar. Ne kadar hümanizma, barış, adalet kavramlarının arkasına saklansalar da tarihteki ve bugünkü halleri daha bu dünyada ürküntü veren kavimlere benzeyip, bir de ebedi hayatta onlarla haşrolmak… Onların pişmanlıklarına, hüsranlarına ortak olmak… Allah korusun!
O kavimlerle ekonomik, siyasi ve benzeri maddî gelişme adına çeşitli işbirlikleri ve anlaşmalar tarihimizde yapılageldi. Belki yarınlarda da olacak. Ama bunun belli ölçüleri olmalı değil mi bizim için? 
Girilen her işbirliği, yapılan her anlaşma, önce kendi insanımızın menfaatlerini ön planda tutmak zorundadır. En az bu ölçü kadar önemli diğer bir husus da, hiçbir ilişki ve anlaşma, onların hayat tarzlarının bizim bünyemize aktarılması sonucunu doğurmamalıdır. Bizden, başka potalarda erimemiz ne kadar istenirse istensin, biz bilmeliyiz ki:
Bir milletin, kendi değerlerini bırakıp yabancıların örf ve adetlerini benimsemesi, o milletin kendi benliğini, kendi tarihini inkarıdır, 

Dahası, asırlar boyunca nice yıkım ve dirilişlerle yoğurduğu ruhunu, aşağılık kompleksinin kucağında çürütmesidir, Yeryüzünde ikinci sınıf insan olduğunun kabul ve itirafıdır. 
Hele yediyüz sene dünyaya hükmetmiş, örnek ve önder olmuş bir millet için büyük bir kâbus, büyük bir felakettir bu.
“Allah katında geçerli tek din İslam’dır.” (Âl-i İmran/19) Ve din, değerler bütünüdür, yaşama biçimidir. 
İslâm’dan önce, tahrif olmamış Hıristiyanlık ve Yahudilik doğru ve geçerli dindi. Fakat İslamiyet geldikten sonra bu dinler, bu değerler sistemi ve bu değerler sisteminin doğurduğu hayat tarzı geçerliliğini yitirmiştir. Yani o ilaçların tarihi geçmiştir. Tedavi etmez, zarar verir. Artık insanlığın huzur ve mutluluğu için İslam’ın dışında bir çare, bir ilaç yoktur.
Bizim inancımız, başka kültür ve dinlerin törenlerini, sembollerini, yüzünü ebediyete dönmüş müminlere asla yakıştırmaz. Hele de her türünden fuhşiyat ve gayri meşrulukla özdeşleşmiş sözde kutlamaları kesinlikle reddeder. 

Bu kapsamda, olgun bir mümin, o maddi-manevi huzurdan kopuk dünyanın ekonomik ve kültürel yayılmacılık adına makyajlanmış noel ve yılbaşı gibi adetlerini kendi yaşantısına sokmaz. Bir müslümanın hıristiyan kültür ve hayatının izlerini taşıyan bu türlü adetleri benimsemesi, kendi alnına aşağılık kompleksiyle yapıştırdığı bir lekedir.
Bizim törenlerimiz ilahi ölçülerle şekillenmiştir. Neşeyi, eğlenceyi, coşku ve sevinci meşru sınırlar içinde sonuna kadar yaşadığımız iki bayramımız vardır bizim: Ramazan ve Kurban bayramlarımız.
Biz bu günlerde muhabbet ve neşeyi çoğaltır, tanıdığımız tanımadığımız herkesle paylaşırız. Böyle özel zamanlarda sonu pişmanlık olan sahte keyiflere ihtiyacımız olmaz bizim. Ebediyyet adına taşıdığımız umutların keyfi yeter bize. Sokaklarda da kessek kurbanlarımızı, Rabbimiz adına can feda etmenin heyecanını çoluk-çocuk yaşarız.

Bir de Mevlid, Regaib, Miraç, Berat kandili ve Kadir gecelerimiz vardır bizim. Kainatın sahibi ile irtibatımız zirveleşir bu günlerde, gecelerde. Meleklerle sema eder, ilahiler söyleriz.
Biz bir milletiz. Hakkı, adaleti, barışı, doğruluğu, huzuru insanlığa öğretmiş bir millet. Bakmayın şimdiki sefaletimize; imanımız bizde olduğu sürece üstün olan biziz. Şimdilik başka bir dünyaya emanet verdiğimiz üstünlük ve önderliğin potansiyeli içimizde.
Kimseden değerler, örf-adetler devşirme ihtiyacımız da yok bizim. Arzu edenlere insanlık adına verilebilecek herşey halâ bizde.O halde bu kompleks, bu meskenet niçin?
   Allah’a emanet olunuz.
 

 

http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN 

          who's online      

KADİR GECEMİZ VE CUMAAMIZ MÜBEREK OLSUN KARDEŞLEİM

AREFEGÜNÜNÜM ÖNEMİ

Her sene iki arefe günü yaşanır. Bunlardan birisi Ramazan arefesi, ikincisi de Kurban arefesi. Esas olan, kelime anlamına da uygun olanı Kurban Bayramı arefesidir. Bununla birlikte her iki arefe gününe verilecek ehemmiyet, sevabından istifade edilmesi açısından önemlidir.

Arefe gününün faziletini bir kaç cümle ile beyan etmek istiyorum:
Katâde İbni Numân radıyAllah (c.c.)u anh anlatıyor: 
   
“Resûlullah Aleyhissalâtu Vesselâm’ın ‘Arefe günü oruç tutan kimsenin, önündeki bir yıl ile geçmişteki bir yıllık (küçük) günahları mağfiret olunur’ dediğini işittim.”

Arefe günü ve gecesinin fazileti büyüktür. Arefe gecesinin fazileti bir hadis-i şerifte şöyle ifade buyrulmuştur:

“Arefe gecesi yapılan duâlar reddolunmaz ve Arefe gecesi yetmiş rahmet kapısı açılır.”1

Resûlullah bir defasında da “Arefeye tazim ve hürmet ediniz ve onun bereketinden büyük pay alınız. Bu gece kılınan namazın bir rek’atı, Cenâb-ı Hak indinde bin rekattan daha sevgilidir”2 buyurmuştur.

Arefe gününün fazileti hakkında Ebû Hureyre’nin (r.a), Peygamber Efendimiz’den naklettiği bir başka hadis-i şerifte “Arefe gününe hürmet ediniz, onu aziz ve kıymetli tutunuz, çünkü Arefe günü Cenâb-ı Hakk’ın indinde aziz ve muhteremdir”3 buyrulur.

“Arefe günü, hayır günüdür, rahmet günüdür, bereket günüdür, magfiret günüdür, bayramımızdır.”4

Arefe gününün faziletiyle ilgili olarak Ebû Hureyre şöyle nakleder:

“Bir Arefe günü, Resûlullah (asm) tebessüm etti, mübarek dişleri göründü. Ben de:

‘Ya ResûlAllah (c.c.), bugün tebessüm ettiğiniz gibi hiç bir zaman tebessüm ettiğinizi görmedim. Bunun sebebi nedir?’ diye sordum.

Buyurdular ki:
Cenâb-ı Hak, bugün, hacılar üzerine o kadar rahmet ve mağfiret indirdi ki, şeytanı gördüm inliyordu, feryat ediyordu ve başına toprak saçıyordu. Bu büyük rahmet ve mağfiret karşısında onu bu halde gördüğüm için tebessüm ediyorum.’”5

Kişinin, Arefe gününde kendisini haramlardan korumasının fazileti ise, hadis-i şerifte şöyle ifade edilmiştir: “Bir kimse Arefe günü oruç tutar, dilini ve gözünü günahtan korursa, Cenâb-ı Hak onu affeder ve kıyamette arşın gölgesinde bulundurur.”6


Dipnotlar:

1- Ramûzu’l-Ehâdis; No: 4924.
2- Risâle-i Udhiyye; s. 307.
3- Gazali; s. 289.
4- Darimi, Savm, 47.
5- Gazali; s.288. 6- Mutlu, Döğen, Hatip, c. 3, s. 35.


Allahu Teâlâ bazı geceler duaların reddedilmeyeceğini Peygamber Efendimize (sav) bildirmiştir.

Rahmet kapılarının açıldığı dört mübarek gece şunlardır:

1- Fıtr (Ramazan) Bayramı gecesi,

2- Kurban Bayramı gecesi,

3- Terviye gecesi (Zilhicce ayının 8. gecesi),

4- Arefe gecesi, (Isfehani)

Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Saadet-i Ebediyye’de arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacağı söylenmiştir.

Allahu Teâlâ bazı geceler duaların reddedilmeyeceğini Peygamber Efendimize (sav) bildirmiştir. . Saadet-i Ebediyye’de arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacağı söylenmiştir.


Arefe günü günahlardan uzak kalanın da bağışlanacağı Resulullah (sav) tarafından müjdelenmiştir.

"Arefe günü Resulullahın (sav) yanında bulunan bir genç, kadınları düşünüyor ve onlara bakıyordu. Resulullah (sav) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi. Genç yine onları düşünmeye başladı. Resulullah (sav):

– Kardeşimin oğlu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulağına, gözüne ve diline sahip olursa günahları bağışlanır, buyurdu." (Müsned)

Arefe Günü Yapılması Tavsiye Edilenler:

1- Arefe gününün sabah namazının farzından sonra teşrik tekbirleri getirilmeye başlanmalıdır.

2- Arefe günü oruç tutulmalıdır.

3- Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.

4- Arefe günü çok dua ve istiğfar edilmelidir.

5- Arefe günü 1000 âdet İhlas-ı şerif okunmalıdır.

 

http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN 

          who's online      

KADİR GECESİ

26imrr6


   
   Yusuf Özcan 
  
Kadir Gecesinin Gizliliği
   Genel bir kabul olarak her yıl ramazan ayının 27’nci gecesi kadir gecesi olarak düşünülse de, bin aydan hayırlı bu kutlu gecenin ne zaman olduğu kesin belli değildir. Bu konuda bazı alimlerimiz 45’e ulaşan farklı görüşten söz ederler.
   Kadir gecesinin ne zaman olduğuna dair görüşlerden bir kısmı şöyledir:
   – Kadir Gecesi bütün sene içinde bir gecedir, yıldan yıla zamanı değişebilir.
   – Ramazan ayı içinde bir gecedir, fakat her yıl ramazan içinde farklı gecelere gelebilir. 
   – Ramazanın son yarısındadır. 
   – Ramazanın son onundadır. 
   – Ramazanın son yedisindedir. 
   – Ramazanın 17’nci gecesidir. 
   – Ramazanın 19’uncu gecesidir.
   – Ramazanın 21’inci gecesidir. 
   – Ramazanın 23’üncü gecesidir. 
   – Ramazanın 27’inci gecesidir.
   Bütün bu ihtimaller içinde en muteber olanı ise, kadir gecesinin ramazanın son onunda, tek gecelerde ve büyük ihtimalle 27’nci gece olmasıdır.
   Kur’an-ı Kerim’in Peygamber A.S.’a indirilişinin başlangıcı, ramazanın 17’nci gecesinde olmuştur. Demek ki o yıl kadir gecesi, 17 ramazana rastlamıştı.
   Aslında kadir gecesinin, Rasul-i Ekrem A.S. Efendimiz’e tamamen gizli kaldığı da düşünülemez. Ancak fazla açıklanmasına izinli olmadığından, kesinlik ifade etmeyen, teşvik ve ümit veren açıklamalarla yetinmiştir.
   İmam-ı Azam Rh.A. Hazretleri’nin kanaatine göre de, kadir gecesi yıl içinde farklı aylar ve gecelerde dönmektedir. Çoğunlukla ramazanın son onunda ve muhtemelen 27’inci gecesinde olsa da böyledir. Hadis-i şeriflerde ümit ve tavsiye olarak işaret edilen kadir geceleri, Rasulullah A.S.’ın yaşadığı farklı yıllara mahsus olmalıdır.
  
Kadir Gecesinin Belirtileri
   Kadir gecesinin bazı alâmetlerinden söz edilmiştir. O gecenin sabahında güneşin parıltısız olarak, yani çevresinde ışık hüzmeleri görünmeden ve gözü rahatsız etmeden dolunay gibi doğup yükselmesi, o gece havanın  nisbeten ılıman olması gibi. Ayrıca, karanlık yerlerden dahi nurlar parladığını farketmek, o gece yapılan duaların kabul olduğuna şahit olmak gibi haller de bu belirtilere dahil edilmiştir.
   Bu gecenin özel alâmetlerini farketmek, elbette herkes için mümkün değildir. Ancak ilâhi lütuf ve manevi keşifle birşeyler görülüp sezilebilir. Bununla beraber, o gece olağanüstü şeyler görüp ibadetten uzak kalmaktansa, hiçbir şey görmediği halde dua ve ibadet halinde olmak elbette daha iyidir.
   Kadir gecesini iyilik ve ibadetle ihya ederek araştırmak müstehap olduğu gibi, o geceyi zamanında farkeden kimsenin bu müşahedesini fazla açığa vurmadan gizlemesi, Allah’a şükür ve duada bulunması da müstehaptır.
   Kadir gecesini takib eden gündüz de, cuma gecesi ve gününde olduğu gibi hayır ve ihya bakımından o geceye dahil sayılır. 
  
Kadir Gecesinin İhyası
   Bu geceyi ihya etmekten maksat, bir saat dahi olsa gecenin bir kısmının ibadetle, canlı ve uyanık geçirilmesidir. Kur’an ve hadis okuma, dua ve tevbe, tesbihat ve salâvat, dini sohbetler, gece namazı ve kaza namazları başta olmak üzere, Allah rızası için daha başka iyilik ve güzelliklerle, bu mübarek geceden mümkün mertebe faydalanmaya çalışmalıdır. Bu gece, duaların pek makbul oduğu bir gecedir.
   Kadir gecesi ümidi ve niyetiyle geceyi ihya eden, o geceye denk gelmese bile elbette bol sevaba kavuşur.
   Bu geceye mahsus, özel bir namaz ve ibadet şekli yoktur. Kadir gecesi namazı olarak, yatsıdan sonra bir nafile namaz kılınması öteden beri hoş görülmüş bir adet ise de, güvenilir kaynaklarada bu konuda bilgi mevcut değildir. Öyleyse herkes istediği gibi nafile namaz kılabilir. Kaza namazı borcu olanın ise, bolca kaza namazı kılması daha uygundur. Ramazanın son on gecesi, kadir gecesine rastlama ümidiyle ayrı bir öneme sahiptir ve ibadetlerle ihyası müstehaptır.
   Kadir gecesi, akşam ve yatsı namazlarını cemaatle kılmakla veya yatsı ve teravihin kılınmasıyla kısmen ihya edilmiş olur. Yatsı ve sabah namazının cemaatle kılınması da böyledir. Tabii ki gecenin çoğunu veya tamamını ibadetle ihya etmek çok daha güzeldir.
   Hanımların namazları vaktinde kılıp, gecenin diğer amel ve adabını kollamakla; namaz kılma imkanı olmayan mazeretli kimselerin de ibadet niyetiyle dini eserler okuma, dinleme, tefekkür, dua, zikir ve tevbe gibi hallerle gecenin hakkını verip, hissedar olmaları mümkündür.
   Kadir gecesindeki sevaplar, bu gece açıktan bilinmese de bin aylık sevaba denktir. Ancak açıkça bilinseydi, bu gecenin günahları da bin aylık olurdu. Şu halde bundaki gizlilik büyük bir nimettir.

http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN 

          who's online      

BİRAZ AÇLIK, DAHA ÇOK TAKVA: ORUÇ

   Mustafa Necm
  
   İslam’ın emrettiği bütün ibadetlerin sebep ve gayesi “takva”yı kazanmaktır. Oruç da bunlardan biridir. Oruç kavramından “takva” unsuru çıkarıldığında, elde kalan yalnızca bir aylık açlıktır. Geleneksel bir davranış olarak, ya da bir takım kişisel gerekçelerle katlanılan bir açlık.
   
   Orucun farz kılınışını bildiren ayet şöyledir:“Ey iman edenler! Sizden önceki (ümmet)lere farz kılındığı gibi oruç, -korunasınız/takvayı elde edersiniz diye- size de farz kılındı.” (Bakara/183) Ayetin “takvayı elde edesiniz diye” şeklinde biten son kısmı, orucun gayesini bildirmektedir.
   Takva, Allah’a ve O’nun buyruklarına karşı kalpteki derin hassasiyettir.
   Takva sahibi olmak, Kur’an’ın hidayetinden faydalanabilmenin de şartıdır. Allah, Bakara Suresi ikinci ayette, “içinde hiç bir şüphenin bulunmadığı bu kitap, takva sahiplerini hidayete ulaştırır” buyuruyor. Anlaşılıyor ki İlahi Kitabın hidayet nurlarından faydalanmak isteyen herkes, takvayı elde etmek zorundadır. O hassasiyeti kalbinde hissedebilmenin yoluna girmekle mükelleftir.
   Ve işte büyük fırsat! Ramazan ayı geldi ve Allah’ın insanda en çok sevdiği özellik olan takvaya ulaşabilmenin yollarından biri önümüze konuldu. Bu nedenle Ramazan ayına yetişebilen müminler olarak hepi-miz, büyük bir ikramla karşı karşıya olduğumuzu bilmeliyiz. Devamlı Allah’a yakarıp, gözyaşlarıyla O’nun merhametine sığınmalı, oruç görevini hakkıyla yerine getirerek takvaya ulaşmayı O’ndan istemeliyiz. Çünkü biz her şeyimizle O’na aitiz ve O’na gidiyoruz.

Takva için oruca hazırlanmak
   Bütün hayırlı neticelerin başı niyettir.Bir ameli yaparken Allah’ın rızasından başka bir düşünceyi kalbine koymamalıdır. Allah’ın rızasını kazanmak, kalbin takvâ ile süslenmesine bağlıdır. Bundan dolayı müslüman kalbinden şöyle niyetlenmeli ve Allah’a yalvarmalıdır:“Ya Rabbi! Ben, Senin razı olduğun gibi bir kul olmak istiyorum. Bunun için ise takvâ sahibi olmam gerektiğini ferman ediyorsun. Takvâyı kazanmanın yollarından birisi olarak da oruç ibadetine sarılmamızı emrediyorsun. Ya Rabbî! Sen verirsen her şey olur.Ben ise acizliğimi huzurunda itiraf ediyorum.Beni ulaştırdığın bu Ramazan ayında, orucumu, namazlarımı, geceleri ihya edebilmemi ve diğer ibadet- lerimi razı olduğun şekilde yapmamı bana nasip eyle! Oruç ibadeti ile ikrâm ettiğin takvâya beni de ulaştır! Beni, nefsimle başbaşa bırakma!”
   Mümin Ramazan öncesinde mümkünse Receb ve Şa’ban aylarında namazlarını cemaatle kılmaya azamî gayret ederek, nafile olan namaz, oruç, sadaka, zikir ve diğer ibadetleri gücü yettiğince yerine getirerek Ramazan orucuna bir nevi hazırlık yapar.
   Namazlarını cemaatle kılmaya son derece gayret eder. Resûlullah (A.S.) Efendimizin ağır hastalık gibi çok önemli bir mazeret dışında hiç terk etmediği, tarih boyunca ve günümüzde de hiçbir ârifin bırakmadığı cemaatle namazın önemi, biz müslümanlar tarafından pek anlaşılamamıştır.Halbuki namazları cema-atle mescitte edâ etmenin en azından müekked bir sünnet olduğunda bütün İslâm âlimleri ittifak etmiş, hatta bazı âlimler vacib, bazıları da farz olduğunu savunmuşlardır.
   Gerçekten bir çok hikmeti olan namazların cemaatle camide kılınması, bir müslümanın günlük hayatındaki en önemli vazifesidir. Çünkü Resûlullah (A.S.) Efendimizin yakınında bulunan sahabîlerden birisi olan Abdulah b. Mesud (R.A.) şu uyarıları yapmıştır: “Kim yarın müslüman olarak Rabbine kavuşmak isterse, (ezan okunup) namaza çağrıldığında beş vakit namaza devam etsin. Çünkü Allah-u Teâlâ, Resûlüne hidâyet yollarını göstermiştir. Beş vakit namaz da bu hidâyet yollarındandır. Ben her birinizin, evinde namaz kılabileceği bir yeri olduğunu biliyorum. Eğer namazı evlerinizde kılar da camilerinizi terkederseniz, Peygamberinizin sünnetini terketmiş olursunuz. Peygamberinizin sünnetini terk edince de sapıtırsınız.”
   Güzelce abdest alıp da namaza giden bir mü’minin attığı her adım için Allah-u Teâlâ bir ecir verir veya onu bir derece yükseltir yahut da bir günahını siler. Ben (Efendimiz (A.S.) zamanında) namaza giderken (daha fazla sevaba ve dereceye ulaşabilme niyetiyle) adımlarımızı sıklaştırdığımızı hatırlarım. Ayrıca açıkça münafık olanların dışında hiç kimsenin namazı terketmediğini de hatırlarım. İki kişinin yardımıyla gelip safa dahil olan adamı da hatırlarım.” (Nesâi)

Gerçek bir oruçlu ne yapar?
   Orucun faziletlerine ulaşmak isteyen kişi: Kavgadan ve kaba davranmaktan uzak durur. Hadis-i şerifte şöyle buyurulmuştur: “Oruç kalkandır. (Oruçlu kimse) kötü söz söylemesin, kaba davranmasın. Eğer bir kimse onunla kavga yapmaya kalkışır veya ona hakaret ederse ‘ben oruçluyum’ desin…” (Buharî)
   Bütün organlarıyla oruç tutmaya gayret eder. Gün boyunca yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten uzak durarak iki organını koruyup gözettiği gibi diğer organları ile de Allah’ın razı olmadığı şeyleri işlemekten uzak durmaya çalışır. Gözünü haramdan, dilini kabalıktan, elini zarar vermekten, kalbini haset ve buğz gibi kötü hasletlerden uzaklaştırır.Böylece bütün organlarına ibadet yaptırmış olur. (Buhari)
   Her türlü hayrını imkân nisbetinde çoğaltır. Resûlullah (A.S.) Efendimiz, bütün hayır işlerinde insanların en cömerti idi.Ramazan ayı gelip de Cebrâil (A.S.) ile buluşunca bu cömertliği rüzgarı andıracak şekilde çoğalırdı. Oruçlu olanlara iftar yemeği ikrâm etmeyi tavsiye eder, büyük bir sevaba sebep olduğunu bildirirdi. (Buharî)
   Gücü nisbetinde her gün Kur’an kıraatine devam eder. Ramazanda bir hatim yapmaya gayret edilmelidir. Çünkü Ramazan ayı, Kur’an’ın indirildiği ve Resûlullah (A.S.) Efendimizin Kur’ân’ı Cebrâil (A.S.) ile mukabele şeklinde baştan sona okuduğu aydır.
   Teravih namazlarını her akşam edâ etmeye gayret eder. Ramazan boyunca teravih namazlarını kaçırmayan bir müslüman, kesinlikle bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesinde de teravih namazını kılmış olacaktır.Böylece seksen seneden daha fazla, her gece, yirmi rekat namaz kılmış sevabını kazanacaktır.Buna mukabil teravih namazının ihmal edilmesi ise bu büyük mükâfattan mahrum kalma sonucunu doğuracaktır.
   Teheccüd namazını iki rekât bile olsa kılmaya özen gösterir. Eğer sahura kalktığında biraz erken davranırsa abdestini alıp teheccüd namazının tamamını da kılabilir. Efendimiz (A.S.), “gecenin tam ortasında namaz kılmak, salihlerin âdetidir” buyurarak teheccüd namazını ümmetine tavsiye etmiştir. İmsak vaktine kadar bir müslüman, teheccüd namazını, Ramazan boyunca her gece kalkıp kılmaya gayret ederse mutlaka Kadir gecesinde de aynı amelleri yapacak ve bereketine ulaşacaktır.
   Her gün yapmış olduğu virdlerini ve diğer amellerini düzenli olarak devam ettirir. Amellerin en faziletlisi, az da olsa devamlı olanıdır. Kişi, üzerine aldığı virdini, tesbihini ve diğer amellerini aksatmamalıdır.Hele hele zikir çok önemlidir. Tasavvuf büyüklerimizin ifadesiyle “Zikir, kalb ile Allah arasındaki irtibatı kurar. Nasıl ki bir yarayı iyileştirmek için merhem kullanılır,aynı şekilde kalbin ilacı da zikirdir. Zikrinizi sakın aksatmayın.” Allah-u Teâlâ’nın, Kur’an-ı Kerîm’de en çok emrettiği amellerin başında zikir gelmektedir. Bu sebeple Allah’ın en çok sevdiği zikir ameline, bu mübarek ayda çok daha fazla sarılmak gerekir.
   İmkân varsa Ramazanın son on gününün tamamında veya bir kısmında i’tikaf sünnetini ihya eder. İ’tikaf, ibadet niyetiyle namazların edâ edildiği bir mescitte bulunmaktan ibarettir. Hanımların ise evlerinde namaz kılmak için ayırdıkları odalarda veya bölümlerde aynı niyet ile bulunmaları yeterli olur.Resûlullah (A.S.), Ramazan ayının son on gününü i’tikafa niyet ederek mescidinde geçirirdi. İ’tikafa giren kimse için şöyle buyurmuştur: “İ’tikafa giren kimse, günahlardan uzaklaşmıştır. Bütün iyilikleri yapmış gibi ona iyilik yazılır.” “Sırf Allah rızası için bir gün i’tikaf’a giren kimse için Allah-u Teâlâ, cehennem ile arasına üç hendek koyar. Her bir hendeğin uzunluğu doğu ile batı arasındaki mesafe kadardır.” “Ramazanda on gün i’tikafa giren kimse, sanki iki hacc ve iki umre yapmış gibi olur.”
   Kadir gecesini, Ramazan gecelerinin hepsinde arar. Allah-u Teâlâ Kadir gecesi hakkında müstakil bir sure indirmiştir. Orada Kadir gecesinin önemini bildirmiş ve bin aydan daha hayırlı olduğunu ferman ederek şöyle buyurmuştur:
   “Biz onu (Kur’an’ı) Kadir gecesinde indirdik. Bilir misin nedir Kadir Gecesi? Kadir Gecesi, bin aydan daha hayırlıdır. O gece melekler ve rûh (Cebrâil A.S.) her iş için iner dururlar. O gece esenlik doludur; tâ fecrin doğuşuna kadar.” (Kadr, 1-5)
   Fıtır sadakasını, kendi hayat seviyesini dikkate alarak fakire ulaştırır. Fıtır sadakası, bir insanı sabah akşam doyurabilecek şekilde çeşitli yiyecekler esas alınarak tesbit edilir. Bir insan, sabah bir ekmek, akşam da bir ekmek yiyerek doyabilir. Fakat fıtır sadakasının en güzel şekli şudur: Bir müslüman sabah-akşam yediği yemeğe, genellikle ne kadar masraf ettiğini -imkânı varsa fazla fazla- hesaplayarak fakire ulaştırır. Bunun, Allah’ın rızasına daha uygun olduğu aşikârdır.
   Evet bu kadar kıymetli olan Ramazan ayından ve Kadir gecesinden faydalanabilmenin tek şartı vardır: Acizliğimizi hissede hissede otuz gece Allah-u Teâlâ’nın kapısına yapışmak. Nelere dikkat etmemiz gerektiğini yukarıda özetlemiş olduk. Hepsine uymamızı Rabbimiz nasip eylesin.

Ve bayram
   Allah-u Teâlâ, müslümanlara bir yıl içerisinde Ramazan ve Hacc ibadetinden sonra iki bayram ikrâm etmiştir. Ramazan boyunca orucunu tutarak, gecelerini kalkarak, elinden geldiğince hayır yollarında koşarak ve devamlı nefsinin zulmünden Allah’a sığınıp, O’nun ikramlarına gönlünü açarak ibadetini tamamlayan mü’minlere, inşallah Rabbimiz takvâ nimetini bağışlayacaktır. Bütün bu ameller ve sonunda ikrâm edilenler, bayram etmeyi gerektirecek nimetlerdir. Bize de bu nimetleri ikrâm etmesini Allah-u Teâlâ’dan niyaz ederiz.

 

http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN 

          who's online      

ALLAH’A ADANAN ZAMAN: İTİKÂF

 
 
 
55foxs 
   
   Mehmet Gayretli
 1245na  
   Geçen seneden bu yana hasretle beklediğimiz, katılaşan kalplerimizin yumuşaması için fırsat bildiğimiz, gözümüzün nuru Ramazan ayı nihayet geldi. Öyle zannediyorum ki sadece müminler değil cümle kainat; melekleriyle, ins ve cinniyle, hayvanlarıyla, bitkileriyle canlı cansız bütün varlık alemi, hatta Rabbü’l-Alemin dahi bu rahmet ayını beklemektedir.
   Böylesine ilahi rahmet ve mağfiretin her tarafı kuşattığı, adeta cennet atmosferinin oluştuğu sonsuz fırsatlarla dolu bir zaman dilimi nasıl olur da gafletle geçirilir?
   Mümin bir kimsenin önünde, Rabbinin rızasını kazandıracak gerçekten çok geniş imkanlar, sayısız fırsatlar mevcuttur. Bunlardan birisi de itikaftır.
  
   İki cihan serveri Peygamber Efendimizin niçin bu amele ısrarla devam ettiğini anlamak hiç zor değil: Kur’an-ı Kerim’de, bin aydan daha hayırlı olduğu açıkça ilan edilmiş bulunan kadir gecesi ramazan ayındadır. Bu geceyi ne yapıp edip ihya etmenin yollarını arayan Efendimiz, “Kadir gecesinin Ramazan’ın son on gecesinde aranması gerektiğini” ifade ederek,  Ramazan’ın son on gününde muhakkak itikafa girmiş ve hiç terk etmemiştir.
   Ümmetinin de bu mübarek amelden mahrum kalmaması için şöyle teşvik ediyor Allah Rasulü: “Ramazan’da on gün itikafa giren kimse, iki hac ve iki umre yapmış gibi sevap kazanır.” Ahir zamanda, unutulup terkedilmiş bir sünneti ihya etmeye yüz şehit sevabına denk mükafat verileceği müjdesi de dikkate alınacak olursa, itikaf gibi bir müekked sünneti ihya etmenin feyiz ve bereketini varın siz düşünün.
   1245na
İtikaf Ne Zaman Yapılır?
   Peygamber Efendimizin Şevval ayında da itikafa girdiği dikkate alınırsa, bu amelin Ramazan ayının dışında da yapılabileceğini söylemek mümkündür. Buna göre, mescide her girişimizde itikafa niyet edersek böylesine önemli bir amelden mahrum kalmaz, Rabbimizin rızasını ve hissemize düşen mükafatı elde etmiş oluruz.
 1245na 
İtikafın Hikmet ve Faydaları
1245na
   Sevgili Peygamberimizin uyguladığı şekliyle şekliyle itikafın kul için önemli bir amel olması, taşıdığı büyük hikmetler sebebiyledir. En başta, kulun bütünüyle kendisini Allah’a ait hissetmesi, yemekten, içmekten, çoluk-çocuktan, kendisine helal kılınan her şeyden belli bir süre sarfı nazar edip sadece Allah ile meşgul olması, hiçbir ibadette bulunmayan niteliklerdir. Öyle ki İmam Ahmed b. Hanbel, itikaf halindeki kişinin insanların arasıra karışmasını, ibadet olduğu halde ilim öğretmesini, Kur’an okutmasını mekruh görmekte, sadece nefsiyle başbaşa kalıp zikir, dua vb. ferdi amellerle meşgul olmasını gerekli görmektedir. Bir başka açıdan değerlendirecek olursak oruç, sadece yeme-içme ve cinsel ilişkiyi yasaklarken, itikafta buna ek olarak başka birtakım şeyler de yasaktır. Bu durumda nefsin ıslahını temin eden, kişiyi Allah’a yaklaştıran büyük amellerden biri de itikaf olmaktadır. Bu amelin hem zahirî hem de batınî kazançları anlatılamayacak kadar çoktur.
   Kur’an’da anlatıldığı üzere Hz. Meryem annemiz kendisini Allah’a adamış, bu amaçla  uzun bir itikafa girmişti. Bu amelinin sonunda Allah Tealâ ona öylesine büyük kerametler ihsan etmişti ki, Zekeriyya (A.S.) Beyt-i Makdis’deki odasına her girişinde hayretler içinde kalırdı. Çünkü Hz. Meryem hiç dışarı çıkmadığı halde yanında meyveler görür, bunların nereden ve nasıl geldiğini sorardı. Hz. Meryem validemiz de bunların Allah’ın bir ikramı olduğunu söylerdi. İşte Allah’a adanmışlığın, dünyadan yüz çevirip Rabbü’l-Alemin’e yönelmenin, dünyevi lezzetlerden vazgeçmenin mükafatı. Bu örnekte itikafla kemal mertebelerine erişmiş kula nelerin ikram edildiğini çok güzel anlatmış oluyor.
   Mürşid-i kamil velilerin birçoğu, müridin nefsini terbiye ve kalbini tasfiye için Hz. Meryem validemiz gibi riyazet usulünü benimsemişler ve asırlardır uygulaya gelmişlerdir. Kimi meşrepler buna çile demiş, kimisi erbain demiş, kimisi de halvet demiştir. Adı ne olursa olsun aslı birdir ve hayatı itikaf halet-i ruhiyesi içinde yaşamayı temin içindir.
 1245na 
Hayatı İtikafla Yaşamak
1245na
   Nakşî tasavvuf ekolünün büyüklerinin dile getirdiği “halvet der encümen” yani halk içinde hak ile beraber olmak, işte bu psikolojinin veciz bir ifadesidir. Büyük veli Davud Tâî (K.S.), kendisinden nasihat isteyen bir adama şunları der: “Allah’tan kork. Anne-babana iyi davran, yoksa yazık olur. Dünyaya karşı oruçlu ol. Ölüm iftarın olsun. Cemaati terketmeksizin insanlardan uzak kal.”
   İtikafın hakikatini anlamış ve bütünüyle bu doğrultuda yaşayan birinin hali, Allah ile ünsiyettir. Ariflerden biri evinden hiç çıkmaz, devamlı Rabbine kulluk ile meşgul olurdu. Ona, “niçin yalnızlığı tercih ediyorsun?” diye sorulunca “Allah, ben beni anan kişiyle beraberim diyorken nasıl olur da benim yalnız kaldığımı düşünebilirsiniz?” cevabını verir. İşte yeryüzünü mescid bilen, her yerde her zaman itikaf haliyle yaşayan büyüklerin hayatı.
   Rabbimiz ile başbaşa olmak, dünyada cenneti soluklamak için itikaf, oruç gibi amellerden daha iyi bir fırsat yoktur herhalde.

YAKARIŞIM SANADIR EY…
   
   A. Refik
  
   Gecelerden sabahlara, karanlıklardan güneşlere doğru açılan yüreklerimizin perde aralıklarından süzülen nur katreleriyle geldim kapına…
   Biliyorum, güllerden geçer sana giden yollar… Yakarışlarla, dualarla, tahiyyatlarla bezenir.
   Ey rahmetiyle kalpleri evirip çeviren, sana kalbimi getirdim.
   Ey kalpleri nuruyla sarıp okşayan! Onulmaz yaralarla kan-revan kalbim avuçlarımda, kapına geldim.
   “Selâm olsun ömür seccadesini gönül dergâhına serenlere” diyebilmeyi ne çok isterdim, ama biliyorum ne yüzüm var ne de hakkım…
   Öğrendim ki dua, aşığın maşuğuna bir haber salmasıdır; gözyaşlarıyla yazılmış bir mektubu. Ve bir bekleyiştir, iştiyakla, korkuyla, ümitle bekleyiş…
   İşte, zaman her saniyesini balyozlamaktayken ömrün, verilmemiş hesapların korkusuyla, titreyen yüreklerimize bir lahza umut adına geldik kapına… Ahh… gelebildik mi, bir haber var mı affa dair?
   Acziyetimi alarak koynuma, bir derviş hırkasıyla, sevgili Eyyub’unun sabrını yüklenerek  gelebilmek isterdim kapına…
   Meryem örtülerimi örtünebilseydim… Tur Dağı’ndaki o ses bir yankı bulabilseydi ruhumda insanlığım adına. Önünde bütün ruhumla secde edebilseydim…
   Yeri göğü bağrına basan ey!
   Ey gökyüzünü kudretiyle sürmeleyen!
   Rahmetini serp taşlaşan gönüllere ey!..
   Sanadır münacatım, yalnız sana olsun aşkım, lûtfeyle…
   Bir avuç ateşböceği uçuruver ne olur zifiri yüreklerimize. Kararan günlerimize, gecelerimize… Ve “ne olursan ol gel!” diyen aşıkların hürmetine, ne olur affeyle…
   Seni aradım durdum gönüllerin yalnızlığında çöllerinin, menzilsiz yollarında ve bir katre rahmetine muhtaç toprağımda. Ah perde, ah şahdamarım… Şefkatinin gölgesine sığınıyorum Ya Rab! Hiçliğin zerresinde kavrulmaya can attığım demdir. Vedûdsun… İltifatına muhtacız Ya Rab. Tenezzül buyur kulunun münacatına.
   Dua dua açılırmış sana giden kapılar. Hüzünlü bir sonbahar günü kapında yalvarmaya geldim. Senden korkum nâr değil, kaybetme korkusudur. Dostu, en sevgiliyi, sıla-i rahimi, cânânı, canda kaybetme korkusu… Umudumsa rızan: “İlahi ente maksudi…”
   Yüreklerimiz ezik Ya Rab. Yüzümüz yerde. Kaldırıp başımızı sonsuzluğa bakmaya yüzümüz yok… Layık olamadık. Pişmanlığın dehlizlerinde boğuluyorken ağlayamadık, derinden sessizce…
   Zayıf iradelerimizle, alacakaranlık yüreklerimizle bir damla gözyaşı getirebilseydik yürekten, ihlas adına. Biliyorum pişmanlıklara delil kabul ederdin…
   Yüreğin zayıf noktalarında mahkum olduk nefsimize. Ya Rab çıkar kelepçelerini o aleyhillânenin… Çıkar ne olur, dostlarının hatırına.
   Azad et Ya Rab şüphelerin oyuncağı olmuş aklın nezarethanesinden. Kutlu sevdanın gül kokusundan doya doya içir sinelerimize. Diri meyyitler gibi değil, sırat-ı müstakim üzerinde günahlardan nurunla yıkanmış olarak yürümeyi nasib eyle.
   Şehirler, evler mezar oldu Ya Rab. Her evden ceset kokuları yükseliyor semaya. Bedenler değil, ruhlar ölü. Bize nurunla dirilmeyi nasib eyle.
   Biz sanemler inşa ettik yüreklerimizde gökdelenler boyu. Biz yeryüzü tanrılarının eteğini öptük. Dizboyu battık çirkefine alemin. Sahte dostları, riyakar aşkları çarparak yüzüne insanlığın, sana koşmayı nasib eyle.
   Tevbe kapılarının ardına değin açıldığı ve meleklerin kanatlarıyla yeryüzüne kapandığı günlerin rahmetinde yüzmekteyken, ebed aşkını gönüllerimize nakşet.
   İşte can pazarında canımızı satmaktayız, bir iltifatın uğruna…
   Gülistanında renksiz, kokusuz bir yaprak olmayı çok görme.
   Yüce kapında kıtmir olanlardan eyle.
   Elimizden, yüreklerimizden katran rengi günahlar dökülüyor.
   Duaları semadan çevrilmeyenler adına, geceleri nurlarıyla sabahlara çevirenler adına, samimiyeti nakış nakış ömür gergefine işleyenler adına, tevbe ediyor, af diliyoruz dualarımızla…
   “Ya Rabbi… Ben pişmanım… Ben pişmanım… Keşke…” 

semerkand dergısı 1999 aralık

http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN 

             who's online   

Etiket Bulutu