Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ekim, 2008

TASAVVUF İLAÇTIR

1097pe136deaad8e1ed3a90c46b758zn51097pe1
 

 

SEMERKAND DERGISI MAYIS 1999
Dr. Dilaver Selvi
  1097pe1 
Tasavvuf, Rabbânî, ilahi bir ilaçtır. Onu Allahu Tealâ indirmiştir. O ilacı önce Peygamberler içmiş, sonra ümmetlerine içirmişlerdir. Onu içen şifa bulur, içmeyenin kalbi kurur. Onu tatmayan bilmez, almayan gülmez, bulan başka şey istemez. O bir sırdır, ruhta saklıdır. Onu içinde saklayıp ehli olmayana açmayanlar haklıdır. Çünkü bugünün insanına hakim olan, maddede sarhoş olmuş aklıdır.
Bizim ilaç dediğimiz ve şifa bildiğimiz tasavvuf, dinimizde “ihsan” ve “ihlas”la anlatılan mana ile aynı şeydir.
İhsan, Efendimizin (A.S.) tarif buyurduğu gibi; Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi ibadet etmek; Zât-ı Bâri tarafımızca görülmese bile, onun bizi gördüğünü yakinen bilmektir. (Buhari, Müslim) Bu hal, çok ciddi bir terbiyeden sonra elde edilecek bir devlettir.
İhlas, kalbin Allah muhabbetiyle kaplanması ve insanın her işinde Yüce Rabbinin rızasını aramasıdır. İhlas, safi kalplere ikram edilen ilahi bir hediyedir.
İşte her kalbin derdini dindirecek bu ilaç, muhabbetullahtır. Allah muhabbetinin her kalpte ayrı bir tadı, her gönülde değişik bir tecellisi vardır. Bütün kalpler, bu muhabbeti bir derece tadacak kabiliyettedir. Yani her insan, ister ve yolunca giderse ihsan sahibi olabilir. İhlası ele geçirip, sırf Allah için kulluk yapabilir.
Tasavvuf, Kur’an ve Sünnette istenen takva hayatı ve ihsan hali olduğu için, biz kelimeye değil, manaya baktık ve “onu Allah gönderdi; önce Peygamberler tatbik etti, sonra bize emretti” ifadesini kullandık.
Şimdi, ana sermayesi muhabbetullah ve ihlas olan tasavvufun, erkek-kadın, alim-cahil, amir-memur herkese nasıl ilaç olduğunu ve bütün insanların neden ona muhtaç bulunduğunu kısaca arzetmeye çalışalım.
 
Derdimiz Nedir?
1097pe1
Şunu kabul edelim ki; insan kendi başına olgunlaşamaz. Tek başına ve bakımsız büyüyen ağacın meyvesi tatlı olmaz. Bahçıvan elinde yetişmeyen gül, başa konmaz. Sarrafın işlemediği altın boyuna takılmaz.
Nefsiyle iş yapanlar, aklının kendisine yettiğini sanırlar. İstişareden kaçanlar, kontrol edilmekten korkanlar, tenkitten sıkılanlar, cemaat halinden ve disiplininden bıkanlar ham kalırlar; verimsiz ve sevimsiz olurlar.
Mesleği ve cinsiyeti ne olursa olsun, akıllı olup büluğa eren her insandan Allahu Tealâ ihlasla kulluk istiyor. Bu farzdır (Beyyine/5). Kalbinde iman, ihlas ve ilahi muhabbet olmayan herkes, derece derece hastadır. Her bir insanın hastalığı da farklıdır.
Biraz okumuşun kibri kalbini tıkar; cahilin cehaleti kendisini maskara yapar. Âbidin benliği ibadetini yakar; beynamaz yer içer, yan yatar. Zenginin başını para derde sokar; fakirin dilini  zenginin parası yorar. Amir, sadece alacağı rütbeye bakar; memur gece gündüz maaşını sayıklar. Evli, karı ve çocuklardan kan ağlar; bekar ise, kadın hayaliyle yanar. İhtiyarlar ölmek istemez, dinç görünmek için çare arar; gençler hayattan tat alacağım diye haramlara dalar. Tüccarın derdi paradır, en ucuz fiyata şerefini satar; sanatkar, milleti eğlendireceğim diye insanlıktan çıkar. Siyasiler menfaatlarını korumak için sinsice planlar yapar;
halk onların yalanlarına alkış tutar. Bu saydıklarımız, bir toplumun ekseriyetinde
gözüken bir hal ise, durum hiç de iç açıcı değildir.Bütün bunlar insanın
kalbini öldüren birer manevİhastalıktır.
 
İlaç
1097pe1
Şimdi düşünelim, hemen herkesin bir derece bulaştığı bu hastalıklara kim teşhis koyacak ve tedaviyi hangi tabib uygulayacak. Yoksa, hastalık çok ama ilaç yok mu diyeceğiz. Bu derin yaraların tedavisi doktor, sosyolog, psikolog, filozof ve şairlerin işi değil, Peygamberlerin işidir. Allahu Tealâ insanlığı bu tür hastalıklardan kurtarmak ve nefislerini terbiye için Peygamberlerini göndermiştir. Yetki ve ilacı onlara vermiştir. Hz. Rasulullah’tan (A.S.) sonra bu ilacı onun gerçek varisleri, Rabbanî alimler, kâmil mürşidler sunmaktadır. İnsanlık, veraset yoluyla Hz. Peygamberden gelen bu ilaca muhtaçtır. Çünkü Allahu Tealâ, onu bütün alem için rahmet kılmıştır. İnsanlığın bu rahmetten başka ilacı yoktur. İnkara ve direnmeye gerek yok. Canlar feda edilerek arifler tarafından günümüze kadar taşınan bu rahmete, muhabbetullaha ve ilahi edebe dönmekten başka çıkar yol gözükmüyor. Doğunun felsefesi, batının tekniği insanlık için rahmet olamadı. Olacağa da benzemiyor. Felsefe ile maddenin insanı ihya edeceğini kim söyleyebilir? Bir inat ve taassupla söylense bile, doğruluğunu kim isbat edebilir?
Bir asırdır insanlığın gündeminde mide ve menfaat vardı; bundan sonra gönül ve sevgi de olacaktır. Öyle gözüküyor ki gerçekten gönül ehli olanlar, insanlığın gönlünü ve gündemini dolduracaktır. Bugün dünya, kan kusan zalimlere ve firavunlara değil, sevgi sunan Yunus Emre’ler ve Mevlâna meşreplere muhtaçtır.
1097pe1
Şunu söyleyelim: Para, şan, şöhret, şehvet, servet hiçbirimize şifa olmayacak ve onlarla kimsenin ızdırabı dinmeyecektir. Bizler mecburen başka bir huzur kaynağı arayacağız. İşte o huzur, kalbin Yüce Yaratıcıya verilmesi ve Onun her şeyden çok sevilmesidir. Bu işe Hz. Kur’an “tezkiye” diyor (Şems/9) ve bunun yolunun “zikir” olduğunu belirtiyor (Ra’d/28). Bu temizlik rahmet ve nur ile olmaktadır. Bir arifin irşad dairesine giren kimse, bu nurdan ve rahmetten bolca nasiplenir ve edeblenir.
Tedavi – Sonuç
1097pe1
Bu nur, rahmet ve feyiz deryasına adım atan alim, tevazuya bürünür, kibrini temizler, halis amele yönelir. İlim amele, amel hikmete çevrilir.
Cahil, önündeki mürşidine bakarak edeblenir; ibadete yönelir, yerince susmasını ve gereğince konuşmasını öğrenir.
 Zikre başlayan zenginin önce gönlü, sonra eli açılır. Mala değil Allah’a güvenir, şükre yönelir, sevgiyle malından başkasına verir.
Fakir, sevgi ile zengin olur, sabra alışır, kanaatı tercih eder.
Evli kimse, mürşidine bakarak hak korumayı, gönül almayı öğrenir. Nefsi için eşinin hatırını yıkmaz, çocukları kırmaz, komşulara kızmaz.
Bekar kimse, Allah için mürşidine olan bağlılık ve sevgisiyle edeblenir. Kalbi kuvvetlenir, ibadetlerini severek yerine getirir, dengesini kaybetmez; iffetini muhafaza eder.
Ariflerle yakın olan ve onların işaretleriyle adım atan idareciler, ilahi desteğe mazhar olurlar; yanılmaları az olur. Ahireti unutmazlar, ölüme hazır olmayı öğrenirler. Halka hizmeti ibadet bilirler, onlara karşı şefkatli davranırlar.
Kalbine Allah sevgisi hakim olan ve irfan nuru inen devlet adamı, adil olur; haddini bilir, hukuku korur. Yalan konuşmaz, nefsini kayırmaz, insanlar arasında ayırım yapmaz.
Ariflerin meclisinden ilahi aşk ve edeb öğrenen sanatkar, inkar çukuruna düşmez, maddeyi baş üstüne koyup manayı kenara itmez. Tefekkürü derin olur, ince düşünür; insan ve eyadaki gizli sanatı okur, haz alır. Zikrin tadına varır; namazsız duramaz, daralır.
Kısaca ariflerden nur ve edeb tahsil eden herkes, az da olsa Allahu Tealâ’yı tanımanın ve sevmenin zevkine varır. Bu irfan ve sevgi, onun kalbine ilaç olur. İnsan insanlığını bulur, her derdi onunla halleder.
Usül
1097pe1
Ancak, bu ilacın fayda vermesi için arifler şu şartların yerine getirilmesini gerekli görüyorlar:
Hasta, hastalığını kabul edecek ve bu hastalığın bir ilacı bulunduğunu bilecek.
Hasta, kendisini tedavi edecek mütehassıs bir doktora gidecek ve ona güvenip teslim olacak Hasta, doktor tarafından verilen reçeteyi, gereğince uygulayacak.
Her kim böyle davranırsa, ona tasavvuf terbiyesi fayda verir. Bu kimse derdine derman bulur. Yoksa, tenkid, şüphe, itiraz, acaba, neden ve niçin hesapları içinde bocalar durur.

 
 
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
          who's online      

CUMHURİYETİMİZİN 85.Cİ YILI HAYIRLI OLSUN

Hareketli Türkiye ve Türk Bayrağı gifleri, resimleri
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK diyor ki;

`Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşıyacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle

Sevgi ve Neşenin Paylaşıldığı Zaman:
 
BAYRAM
   Kemal Süleymanoğlu
  
   Bayram deyince aklınıza ne gelir? Tabii ki sevinç, neşe, eğlence, ikram. Akrabalarla, komşularla, arkadaşlarla kucaklaşmak, tebrikleşmek. Sevgi ve neşeyi topluca paylaşmak. Üzüntülü ve kederli akrabaların, komşuların, ulaşabildiğimiz herkesin derdini unutturmak. Sevgiyi nakış nakış işlemek, paylaşmanın neşesini, hazzını duymak.
                   
   Bayram, manevi bağların neşeye, coşkuya dönüştüğü ve o neşeyi, hazzı yaşayabilmek için harama götürmeyen her türlü eğlencenin, izzet ve ikramın yapıldığı günler. Sevinç, coşku ve mutluluk günleri…
   Asr-ı Saadet’te Medine’de bayramlar tam olarak işte bu tanıma uygun kutlanırdı. Nice acılar, zorluklar yaşansa da, yepyeni dirilişler adına, güzel yarınlar adına bayramlarda neşe ve sevinçler çoğaltılır ve paylaşılırdı.
   Herşeyden önce Peygamber (A.S.) Efendimizin Medine’ye girişi, Medine’lilerin en büyük bayramıydı. Sevinçlerini tef çalarak, şarkı söyleyerek dile getirmişlerdi.
   Daha sonraları Efendimiz (A.S.), Medine’lilerin İran kültürünün etkisiyle Nevruz ve Mihrican günlerinde eğlenceler tertiplediklerini görünce, o günlerde bayram yapılmasını hoş karşılamadı ve onların yerine Ramazan sonunda ve Haccın bitiminde bayram yapılacağını ilan etti. (Nesai, Ebu Davud) Böylece müslümanların iki bayramı şekillenmiş oldu. O günden sonra da, Ramazan sonunda ve Haccın bitiminde büyük bir coşku ile kutlandı iki bayram.
                   
   Asr-ı saadette bayram kutlamaları, geniş bir alan olan musalla’da bayram namazı kılınarak başlardı. Erkekler, kadınlar, çocuklar, genç kızlar… herkesin orada toplanmasını, bizzat Efendimiz (A.S.) isterdi. Herkes güzel elbiselerini giyerdi. Dışarı çıkacak elbisesi olmayanların ne yapacağını soran bir hanıma, ödünç bir elbise alıp bayrama katılmalarını bile buyurdu Allah Rasulü. (Buhari)
   Herkesin katılımı ile kılınan bayram namazı sonrasında bayram kutlamaları başlardı. Bizdeki kılıç-kalkan oyununa benzer bazı oyunlar oynanırdı. Habeşli veya Sudanlı oldukları bildirilen bazı müslümanlar, mescitte oyunlarını sergilerlerdi. Sahabe-i Kiram’ın coşku içerisinde seyrettiği bu oyunları, Efendimiz (A.S.)’in ve Hz. Aişe (R.A.) validemizin de seyrettiği olmuştu. Hatta Efendimiz’in, oyuncuları “göreyim sizi Erfide Oğulları” diyerek teşvik ettiği anlatılıyor. (Buhari) Hz. Aişe’nin (R.A.) rivayetine göre Efendimiz (A.S.), “Yahudiler dinimizdeki genişliği görsünler. Ben müsamahakâr tevhid dini ile gönderildim.” buyuruyor. (Ahmet b. Hanbel) 
                   
   Bayramlarda coşku ve eğlencenin evlerde de devam ettiği anlaşılıyor. Bir bayram günü Efendimiz (A.S.) Aişe validemizin evine girmişti. İçeride Ensar’ın cariyelerinden iki tanesi def çalıp tarihte yapılmış savaşlarla ilgili şarkılar söylüyorlardı. Efendimiz yüzünü onlardan çevirerek, elbisesini bürünüp divanına uzandı. Bu sırada içeri giren Hz. Aişe’nin babası Hz. Ebu Bekir (R.A.), şarkı söyleyen kızları azarladı, “Rasulullah’ın (A.S.) yanında şeytan nağmeleri ha!” diye çıkıştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber (A.S.) yüzünü ona dönüp: “Onları bırak ya Ebâ Bekr! Her kavmin bir bayramı vardır. Bu gün de bizim bayramımızdır.” buyurdu. (Müslim; Geniş bilgi için: Nebi Bozkurt, Hadis’te Folklor Eğlence, M. Ü. İlahiyat Fak. Yay., 1997)
                   
   O dönemin Medine’sini bir düşününüz: Bir tarafta düğün-bayram gibi sevinçli olaylar da oluyor, diğer tarafta cenaze-kaza-savaş gibi üzüntüye sebep olacak olaylar da. Bedir harbinden sonra sekiz buçuk yıl içerisinde bizzat Efendimiz’in (A.S.) katılmış olduğu askerî harekat (gazve) sayısı yirmi yedidir. Efendimizin (A.S.) katılmadığı diğer seriyye ve seferleri de buna katarsanız, Medine’ye yaşayan müslümanların sürekli bir savaş atmosferinde yaşadığı, hemen hemen her aileden şehitler verildiği kolayca anlaşılacaktır. Böyle bir hayat akışı içerisinde düğünler de yapılıyor, bayramlar da kutlanıyor. Üstelik bugün müslümanlar yapsa neredeyse ayıplanacak bir coşkuyla kutlanıyordu. Yani her şeyin hakkı veriliyordu.
   İşte Allah Rasulü’nün (A.S.) örnekliği! Geliniz bayramları bayram gibi yapalım. İnsanların eğlenmeye ihtiyaçları vardır. Bunu kimse inkar edemez. Bu ihtiyacı en güzel şekilde karşılayabilecekleri zamanlar, bayramlar ve düğünlerdir. Bu zamanlarda harama sebep olmayan ve haram işlenmeyen eğlenceler caizdir, hatta teşvik edilmiştir. Bayramlarda ve düğünlerde erkekler kendi aralarında, hanımlar kendi aralarında eğlenebilirler hatta eğlenmelidirler. Buna imkan sağlayalım. Aksi taktirde insanların bu ihtiyacını, hiçbir haram sınırı tanımayan yerlerde ve gayr-i meşru ortamlarda karşılamaya yöneleceklerini unutmayalım.
   Birileri, “İnananların başında bunca musibet dolaşırken, Kosova inlerken, Çeçenistan yanarken hiç bayram yapılır mı?” diyebilir ve bu sözünde bir yönüyle haklı olabilir. Ama şunu da belirtmek gerekir: Bir müslüman, Kosova’nın, Çeçenistan’ın ve diğer mağdurların sancısını, sadece bayram günlerinde değil her halükarda ciğerinde hissedip üzerine düşeni yapıyorsa, bayramı yukarıda ifade etmeye çalıştığımız şekilde yaşamaya hakkı vardır. Çünkü bir insanın bayramı sevinç ve neşe ile yaşaması, davasını ve Rabbini unutması anlamına gelmez. Asr-ı Saadet’teki bayramlar bu konuda en güzel örnektir.
   Bayramda bayram yapabilme dileğiyle…
                   
 

Kalple Yapılan Gıybet, Toplumu Kemiren Dehşetli Hastalık: Sû-i zan

c8au9
 
 
 
 Sû-i Zan
a îmân ettim ve kendi gözümü yalanladım” dedi». (Buhârî, Müslim, Neseî)
“Herkesin kalbinde olanı, ancak gaybı bilen ALLAH bilir.
Gözünle görüp tevil kabul etmeyen kat’î bir malûmâta sahip olmadıkça, kimse için kötü düşünmeye hakkın yoktur!
Gözünle görmeyip, kulağınla duymadığın hususlarda kalbine gelen şüpheler şeytandandır!
Şeytan ise en fâsık kimse olduğu için, onu tasdik değil, yalanlaman gerekir.
Nitekim ALLAH Kur’ân’da şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Eğer fâsık bir kimse size bir haber getirirse, onun içyüzünü araştırın; yoksa bilmeyerek bir topluluğa kötülük edersiniz de, sonra yaptığınıza pişman olursunuz. (Hucûrât, 6)İmam-ı Gazali Hazretleri (rh)
 Sû-i zan etmeyelim!
Ama bununla beraber sû-i zanna sebep olacak durumlardan da uzak duralım!
Yanlış anlaşılacak söz veya işlerden uzak durmak, hem bizim için, hem de etrafımızdaki insanlar için en selâmetli yoldur.Hz. Ömer (ra) “Töhmete (ithama, sû-i zanna) sebep olacak işlere girişen, kendisinden başkasını kınamasın” demiştir.
 50663f2d13me6
 
İSLÂM’IN HEDEFLEDİĞİ TOPLUM
 
İslâm dini, Müslümanların büyüklere saygı, küçüklere şefkat, akranlara da muhabbet ederek, birbirleriyle sağlıklı iletişim kuran kuvvetli bir toplum oluşturmalarını hedeflemiştir. İslâm dininin iman, ibâdet ve ahlâk kurallarına baktığımız zaman, bütün kuralların bu hedefe yönelik olduğunu görürüz.
Oluşturulmak istenen bu kuvvetli toplum hakkında Peygamberimiz (asm)’ın şu sözleri büyük ehemmiyeti hâizdir:
“Büyüğümüze saygı göstermeyen, küçüğümüze şefkat etmeyen bizden değildir”
“Birbirinizi sevmedikçe iman etmiş olmazsınız”,
“Bir mü’minin diğer mü’mine karşı durumu bir binanın birbirini destekleyen tuğlaları gibidir. (Onlar da birbirlerine destek olurlar)”,
“Mü’minleri birbirlerine merhamet etmede, sevmede, birbirlerini korumakta bir cesedin âzâları gibi görürsün. Vücudun bir âzâsı hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar uykusuzluğa ve ateşli hastalığa karşı yardımlaşırlar.”
Müslüman olarak Kur’ân ve sünnetin hedeflediği bu toplumu oluşturmak hepimizin görevidir. Şu soruların cevabını bulmak ve gerçekleştirmek için kafa yormalıyız:
Böyle bir toplum oluşturabilmek için ne yapabiliriz?
Aramızdaki iletişimi, muhabbeti bozan şeyler nelerdir?
Bunları nasıl izâle edebiliriz?
Aramızdaki iletişimi artırabilmek için neler yapabiliriz?
Muhabbeti tesis ederek, birlik ve beraberliği nasıl sağlayabiliriz?***
Bu yazıda Müslümanlararası iletişimi bozan, Müslüman toplumu kemiren sebeblerden yalnızca bir tanesi olan sû-i zan üzerinde duracağız.
 
50663f2d13me6
SÛ-İ ZAN NEDİR?
 
Kur’ân-ı Kerîm’de meâlen şöyle buyrulur:
“Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakınınız, çünkü zannın bir kısmı günahtır.” (Hucûrât, 12) Bu âyette, mü’minin mü’mine sû-i zan etmesini açıkça yasaklamıştır.
Sû-i zannın iyi anlaşılması için, konuyla ilgili vehim, zan, gâlip zan, yakîn kelimelerini de izah etmemiz gerekir:
Vehim: Bir şeyin olacağına veya olmayacağına dair elimizde hiçbir karîne, delil olmadan kalbimize gelen şeye vehim -kuruntu- denir.
Zan: Eğer bir karîne varsa ve karîne hem müsbet, hem de menfî cihete uygulanabilir ise buna zan denilir. (Bu zanda kesinlik olmadığı için şüpheye vesîledir) Müsbet cihette zanda bulunmak hüsn-ü zan, menfî cihette zanda bulunmak ise sû-i zan dır.
Gâlib zan: Karîneler artar ise buna gâlib zan (veya zann-ı gâlib) denilir. (Yanımıza gelen adamda hafif bir içki kokusu hissediyorsak onun içki içtiğine hükmetmek ‘zann-ı gâlib’dir. Koku olduğu halde yine de zan diyoruz. Çünkü o şahıs içki içmemiş, fakat bilmecbûriye, içki içenlerin yanından gelmiş olabilir.)
Abdullah bin Amr (ra) şöyle demiştir: Ben, Resûlullah (asm)’ın Kâbe’yi tavaf ettiğini ve (tavaf esnasında) söyle dediğini gördüm: “Sen ne kadar hoşsun, senin kokun ne kadar hoş. Sen (ALLAH katında) ne kadar büyüksün, senin kutsallığın ne kadar büyük! (Ama) Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (ALLAH)’a yemin ederim ki, mü’minin malı, kanı ve hakkında ancak hüsn-ü zan beslenmesi yönüyle kutsallığı,ALLAH katında senin kutsallığından daha büyüktür.”
(İbn-i Mâce)
Yakîn: Karîneler iyice artarsa yakîn hasıl olur. Yakîn içinde şek olmayan bilgidir. (Açıkça içki içerken gördüğümüz adamın içki içtiğine hükmetmemiz ‘yakîn’dir)
50663f2d13me6
HÜSN-Ü ZAN, SÛ-İ ZAN
 
Bir Müslümanın söylediği söz veya yaptığı iş, iyiye veya kötüye yorumlanabilecek durumda ise, bizim bu gibi durumlarda hüsn-ü zanda bulunmamız, Müslümanın söz ve fiilini iyiye yormamız gerekir. Elimizde delil olmadığı hâlde onu kötüye yorumlamamız, sû-i zan etmemiz, Kur’ân ve sünnet tarafından yasaklanmıştır.
Hz. Ömer (ra), “Mü’min kardeşinden çıkan hayra ihtimalini gördüğün bir sözü, kötüye yorma.” demiştir.
Peygamberimiz (asm) “Zan doğru da olur, yanlış da” buyurmuştur. Sû-i zannımız doğru olduğu takdirde, bu zannın bize bir zararı olmaz. Fakat yanlış olduğu takdirde harama girmiş oluruz.
Tabiinden Said b. Müseyyeb (ra) şöyle demiştir: “Peygamberimizin sahâbelerinden bazı kardeşlerim bana (bir mektupta) şöyle yazdılar: Kardeşinin yaptığı bir işi aksine bir delil olmadığı müddetçe, en iyi şekilde yorumla (hüsn-ü zan et!) Müslüman bir kimseden çıkmış hayra ihtimali olan bir sözü şer olarak telakkî etme!” (Beyhakî)
İmam-ı Gazâlî (rh) sû-i zannı, “Kalple yapılan gıybet” olarak tanımlar. Bununla kalbe gelen düşünceleri değil de, “Kalbin kesinlikle hükmettiği şey”i kastettiğini söyler.
Sû-i zannın haram olma sebebi hakkında da şöyle der:
“Herkesin kalbinde olanı, ancak gaybı bilen ALLAH bilir.
Gözünle görüp tevil kabul etmeyen kat’î bir malûmâta sahip olmadıkça, kimse için kötü düşünmeye hakkın yoktur!
Gözünle görmeyip, kulağınla duymadığın hususlarda kalbine gelen şüpheler şeytandandır!
Şeytan ise en fâsık kimse olduğu için, onu tasdik değil, yalanlaman gerekir.
Nitekim ALLAH Kur’ân’da şöyle buyurur: “Ey iman edenler! Eğer fâsık bir kimse size bir haber getirirse, onun içyüzünü araştırın; yoksa bilmeyerek bir topluluğa kötülük edersiniz de, sonra yaptığınıza pişman olursunuz. (Hucûrât, 6) (İhyâ-u Ulumi’d-Dîn.c.3, s.334, Bedir yay.)
50663f2d13me6
SÛ-İ ZANDAN SAKINMAK
 
Hz. Aişe (ra) Peygamberimiz (asm)’
ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir: “(Mü’min) kardeşine sû-i zan eden, hakîkatte Rabbine sû-i zan etmiş olur. Çünkü ALLAH, u Teâlâ ‘Zannın çoğundan sakınınız’ buyurmaktadır.” (İbn-i Merduye, İbn-i Neccar)
Ebû Hureyre (ra)’dan Peygamberimiz (asm)’ın şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
“Size zandan uzak durmanızı tavsiye ederim! Muhakkak ki, zan sözün en yalanıdır. Birbirinizin gizli kusurlarını araştırmayın, birbirinizle rekabet etmeyin, birbirinize hased etmeyin, birbirinize buğz etmeyin! ALLAH,ın kulları kardeş olun!” (Mâlik, Ahmed, Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud, Tirmizi)
 “Mü’min kardeşinden çıkan hayra ihtimalini gördüğün bir sözü,
kötüye yorma.” Hz. Ömer (ra)Abdullah bin Amr (ra) şöyle demiştir: Ben, Resûlullah (asm)’ın Kâbe’yi tavaf ettiğini ve (tavaf esnasında) şöyle dediğini gördüm: “Sen ne kadar hoşsun, senin kokun ne kadar hoş. Sen (ALLAH katında) ne kadar büyüksün, senin kutsallığın ne kadar büyük! (Ama) Muhammed’in canı (kudret) elinde olan (ALLAH)’a yemin ederim ki, mü’minin malı, kanı ve hakkında ancak hüsn-ü zan beslenmesi yönüyle kutsallığı, ALLAH,katında senin kutsallığından daha büyüktür.” (İbn-i Mâce)
50663f2d13me6
 
HÜSN-Ü ZAN VE SÛ-İ ZAN SAHİBİ OLANLAR
 
Bir öğretmen yarısı dolu, yarısı boş bir bardağı öğrencilere göstermiş ve “Burada ne görüyorsunuz?” demiş. Öğrencilerin bir kısmı “Yarısı boş bir bardak” derken, diğerleri “Yarısı dolu bir bardak” demişler.
Bu iki cümleden hangisi doğru, hangisi yanlış?Elbetteki bu iki cümlenin ikisi de doğru. Fakat aralarında mühim bir fark var. Bu iki cümle öğrencilerin bakış açılarını, psikolojik yönlerini de ortaya koymaktadır. “Yarısı boş bir bardak” diyenler, hırslı ve sû-i zan sahibi, “Yarısı dolu bir bardak” diyenler de kanaatkar ve hüsn-ü zan sahibi kimselerdir. Bardağa bu nazarla bakanlar, insanlara da farklı bakmazlar. (Acaba biz burada, sû-i zan mı yapıyoruz, hüsnü zan mı? Dikkat edin, vereceğiniz cevap sizin de psikolojik yanınızı ele verebilir.)
Bazı insanlar vardır ki, insanların daima hata ve kusurlarına –yani bardağın boş kısmına- odaklanmışlardır. Suratları asıktır ve ağızlarından tenkit eksik olmaz. Hüsn-ü zan mümkün olduğu durumlarda, onlar her zaman sû-i zan şıkkını tercih ederler. Onlar hayatı kendileri ve başkaları için zehir ederler. Kimse mecbur kalmadıkça bunlarla beraber olmak istemez.
Bazı insanlar da vardır ki, çok iyimserdirler. İnsanların hata ve kusurlarına değil, meziyetlerine –bardağın dolu kısmına- odaklanmışlardır. Yüzleri daima mütebessimdir. İnsanların daima iyiliklerinden, güzelliklerinden bahsederler. Onlar insanlara daima hüsn-ü zanla muamele ederler. Onların yanında herkes kendini rahat hisseder. Üstad Bedîüzzaman Hazretlerinin, “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” dediği gibi, bu insanlar da hayattan lezzet alır ve başkalarının lezzet almasına vesile olurlar.
50663f2d13me6
SÛ-İ ZANNA SEBEB OLACAK DURUMLARDAN UZAK OLMAK
 
Sû-i zandan uzak durduğumuz gibi, sû-i zanna sebep olacak söz ve davranışlardan da uzak olmalıyız. Peygamberimizin hanımlarından Safiye bt. Huyey (ra) şöyle der:
Peygamber (asm) mescidde îtikafa girmişti. Geceleyin onu ziyarete gittim ve konuştum. (Konuşmamız bittikten) sonra kalktım, o da beni uğurlamak için kalktı. O sırada ensardan iki adam oradan geçtiler, Resûlallah’ı görünce hızlandılar. Peygamber (asm) onlara hitaben, “Yavaş olunuz! Bu benim zevcem Huyey kızı Safiye’dir” dedi. Onlar da “Sübhânallah! Yâ Resûlallah (biz sana sû-i zan edecek değiliz)” dediler. Peygamberimiz de “Şeytan insanın damarlarında kanın akışı gibi akar, (kalplere çok kolay vesvese verir). Ben şeytanın sizin kalbinize kötü bir şey atmasından korktum” buyurdu. (Buhârî, Müslim, Ebû Dâvud)
Peygamberimizin sahâbeleri durdurup durumu izah etmesi onları sû-i zandan korumak içindi. Bu hassasiyeti bizim de göstermemiz gerekir.
Sû-i zan etmeyelim! Ama bununla beraber sû-i zanna sebep olacak durumlardan da uzak duralım! Yanlış anlaşılacak söz veya işlerden uzak durmak, hem bizim için, hem de etrafımızdaki insanlar için en selâmetli yoldur. Hz. Ömer (ra) “Töhmete (ithama, sû-i zanna) sebep olacak işlere girişen, kendisinden başkasını kınamasın” demiştir.
Atalarımız, “Kapını kilitle, komşunu hırsız tutma!” demişlerdir. Yani kapını kilitlemezsen ve hırsızlık olursa, komşuna sû-i zan edebilirsin. Öyleyse tedbirini al, sû-i zan etme! Bu atasözüne uygun olarak tabiinden Ebu’l-Aliyye (ra) da şöyle demiştir:
“Biz, hizmetçilerimiz kötü ahlâka alışmasın veya biz sû-i zan etmeyelim diye (onlara teslim edilen eşyayı) mühürlemekle, ölçmekle ve saymakla emrolunmuştuk.” (Buhârî, Edebü’l-Müfred)SÛ-İ ZAN YAPMIŞSAK NE YAPALIM?
Sahâbe Harise b. Numan (ra) şöyle der:
 
“Peygamberimiz (asm) “Ümmetim şu üç şeyi bırakmaz: tıyere (uğursuzluk tutma), hased ve sû-i zan.” buyurdu. Bir adam “Kendisinde bunlar olan kimsenin kalbinden, bunları ne giderir Yâ Resûlallah?” diye sordu. Peygamberimiz şöyle buyurdu: “Hased ettiğin zaman ALLAH’a istiğfar et, bağışlanmayı dile! Sû-i zan ettiğinde de araştırma (aldırış etme), uğursuzluk hissettiğinde yürü (ehemmiyet verme!)” (Taberânî)
Hadisdeki “Sû-i zan ettiğin zaman araştırma!” ifadesi, iki mânâya da gelebilir. Birincisi “Aldırış etme, üzerinde durma, şeytanın bir vesvesesi olarak düşün!” demektir. İkincisi, “Sû-i zan ederek, muhatabın gizli kusurlarını araştırma!” demektir. Çünkü sû-i zan haram olduğu gibi insanların gizli kusurlarını araştırmak da haramdır.
Sû-i zan ettiğimiz konu, mühim ve öyle aldırış edilmeyecek bir konu değilse, en güzeli sû-i zan ettiğimiz şahısla konuşarak meseleyi vuzuha kavuşturmaktır. Çünkü sû-i zannımız, bizim yanlış algılamamızdan ve iletişim kopukluğundan meydana gelmiş olabilir. Muhatapla iletişim kurmamız bizi büyük bir yanlışlıktan kurtarabilir.Fakat bu durumda da hassas olmak gerekir. Muhatabımızın kalbinden geçeni bilmediğimiz için, onun söylediğini kabul etmemiz gerekir.
Peygamberimiz (asm) kendisine özür beyan eden kim olursa olsun, onların özrünü –aksine bir delil olmadıkça- kabul ederdi ve
“Ben insanların kalblerini açmaya, karınlarını yarmaya me’mûr değilim” derdi. O her zaman insanların zâhirî hallerine göre muamele ederdi. Bir savaşta kelime-i şehâdet getiren bir adamı öldürdüğü için Üsâme b. Zeyd’e kızmıştı. Üsâme, “O ölüm korkusuyla öyle dedi” deyince de “Kalbini yarıp baktın mı?” demişti.
Ebû Hureyre (ra) Peygamberimiz (asm)’ın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:
Meryem oğlu İsâ (as) bir adamın hırsızlık yaptığını gördü. (Daha sonra) ona: “Sen hırsızlık mı yaptın?” diye sordu. Adam “Kendisinden başka ilâh olmayan ALLAH,a yemin ederim ki, hayır (hırsızlık yapmadım)” dedi. Bunun üzerine İsâ (as), “
“Evet insan hüsn-i zanna memurdur. İnsan, herkesi kendisinden üstün bilmelidir.Sû-i zan sâikasıyla kendisinde bulunan sû’-i ahlâkı, başkalara teşmil etmemelidir. Ve başkaların bazı harekâtının, hikmetini bilmediğinden, takbih etmemelidir. Binâenaleyh eslâf-ı izâmın hikmetini bilmediğimiz bazı hâllerini beğenmemek, sû-i zandır.
Sû-i zan ise, maddî ve manevî hayat-ı içtimâiyeyi zedeler.”
(Mesnevî-i Nûriye, s.55)
Bedîüzzaman Said Nursî (rh)
(Mesnevî-i Nûriye, s.55)
Bedîüzzaman Said Nursî (rh)
 
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
          who's online      

İLMİ EMANET EDENLER, EMANET ALANLAR

muhammed_mustafa_s_a_v__2_by_gencebay55

Image

2003 hazıran sayısı

 
   
   Elvida Ünlü
  
   Hz. Aişe r.a., Rasulullah s.a.v.’in hanımları içinde en genci idi, zekâ ve hafıza kuvvetiyle O’nun talim ve terbiyesinden daha fazla istifade etmişti. İlmiyle müslümanların yolunu ışıtmıştı. Ayrıca babası Hz. Ebubekir r.a.’dan da edebiyat ve tarih bilgisi edinmiştir.
  
   İlim, çölde bir kum tanesiydi. Alemlere rahmet olarak gönderilen Rasul’ün adım atışıydı, göz kapayışıydı. Hüznü, tebessümüydü. Lokması, hırkası, sevdasıydı. Güneşe ve aya değişmediği idi.
   O konuştuğunda susardı ses. Sustuğunda sükûta dururdu alem. Yürüdüğünde yol biterdi. Ve, her hali bir ilmihal. Düşerdi, nakşedilirdi hafızalara. Çöl sıcaklarında kum taneleriyle yazılırdı gönüllere. Sabırla, çileyle, itinayla dokunurdu ilim.
   Rasul’ün her haline vakıf olabilmek, bir kelime fazla duyabilmek için sahabe, pervane misali çırpınıp dururdu. Hele Hz. Aişe r.a. annemiz, Rasul’ün kardeşlerim dediği bizlere bir kelime fazla emanet edebilmek için sorar sorar, izler izler, bekler beklerdi. Ve öğretirdi diz çöküp, diz çökenlere. 
 6hiaub 
O’nun Halleri
   Rasulullah s.a.v. Efendimiz ilme verdiği önemi pek çok davranışıyla göstermiştir. Özellikle muhterem eşlerinin ilim sahibi olmalarını da istemiştir. Hanımlarından Hz. Ümmü Seleme r.a. ile Hz. Hafsa r.a. O’nun emriyle okuma yazma öğrenmişlerdir.
   Hz. Aişe r.a., Rasulullah s.a.v.’in hanımları içinde en genci idi, zekâ ve hafıza kuvvetiyle O’nun talim ve terbiyesinden daha fazla istifade etmişti. İlmiyle müslümanların yolunu ışıtmıştı. Ayrıca babası Hz. Ebubekir r.a.’dan da edebiyat ve tarih bilgisi edinmiştir.
   Şüphesiz Hz. Aişe r.a.’ın müslümanlara en büyük faydası hadis ilminde olmuştur. O, Rasulullah s.a.v.’in sözlerini hafızasına nakşetmekle kalmamış, o sözlerin hangi olay ve durumlarda Peygamber Efendimiz’in ağzından çıktığına dair bilgiler de vererek yanlış anlaşılmaları önlemeye çalışmıştır. Ayrıca, pek çok hadisi de kıyas yoluyla muhakeme etmiştir.
   Bir gün Rasulullah s.a.v., kurban etinin üç günden fazla saklanılmamasını emretmişti. Bazı müminler bu emrin sürekli olduğunu düşünmüşlerdi. Fakat Hz. Aişe r.a. bu hükmün geçici olduğunu bildirerek bu hükme dair rivayeti şu şekilde nakletmişti: “Medine’de, kurban etini tuzlar ve Rasulullah s.a.v.’e takdim ederdik. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz, ‘kurban etini üç günden fazla saklamayınız’ buyurdu. Onun bundan maksadı kurban etinin dağıtılması idi.”
   Yine bu konuyla ilgili olarak Hz. Aişe r.a.’a sordular: “Ey müminlerin annesi! Kurban etini üç günden fazla yemek yasak mıdır?” Hz. Aişe r.a.: “Hayır. Fakat önceleri kurban kesenler azdı. Rasulullah, kurban kesmeyenlerin de et yemelerini istediğinden böyle buyurmuştu.”
   Bazı insanlar Kur’an-ı Kerim’i çabuk çabuk okurlar ve Kur’an’ı ne kadar çok hatmederlerse o kadar sevap kazanacaklarını zannederler, bazı insanlar da bir gecede Kur’an-ı Kerim’i hatmederlerdi. Hz. Aişe r.a. bunun hakkında demiştir ki: “O insanların okumaları ile okumamaları birdir. Rasulullah s.a.v. bütün gece ayakta kalırdı. Fakat Bakara, Âl-i İmran ve Nisa Sureleri’nden ileri geçmezdi. Bu üç sure ile gece nihayet bulurdu. O, müjdeye dair bir ayet geldiği zaman onun gerçekleşmesi için Allah’a niyaz eder, bir azap ayeti geldiğinde de Allah’a sığınırdı.” 
 6hiaub 
O, Geciktirmezdi
   Ashab arasında kimi zaman vuku bulan bazı anlaşmazlıklar da Hz. Aişe r.a. tarafından halledilirdi. Bir keresinde Abdullah b. Mesud r.a. ile Ebu Musa el Eş’arî r.a. arasında iftar vaktine dair bir anlaşmazlık çıkmıştı. Abdullah b. Mesud r.a. orucunu açar ve derhal akşam namazına dururdu. Ebu Musa r.a. ise iftarını geciktirirdi. Bu durum Hz. Aişe r.a.’a anlatıldı. Hz. Aişe r.a.: “Rasulullah s.a.v. iftarı geciktirmezdi” dedi.
   Peygamber s.a.v. Efendimiz’in devrinde hanımlar da camiye gidip cemaatle namaz kılardı. Camide erkeklerin safından sonra çocukların, çocukların safından sonra da hanımların safları bulunurdu. Peygamber a.s., hanımların mescide gelmelerine engel olunmaması için emir vermiş, “Allah’ın kulları olan hanımları mescitlerden menetmeyiniz” buyurmuştur.
   Fakat Rasulullah s.a.v.’in vefatından sonra müslümanlar refah ve servete erişmiş, kadınlar süs ve gösterişe fazlaca önem vermişlerdir. Bunun üzerine Hz. Aişe r.a., “bugün Rasulullah s.a.v. hayatta olsaydı kadınları mescide gelmekten menederdi” demiştir. 
 6hiaub 
Sormak İlim Kapısının Anahtarı
   Rasul-i Ekrem haftada bir gününü hanımların eğitimine tahsis etmişti. Dini bizzat Rasulullah’tan öğrenen Hz. Aişe O’nu dikkatle dinler, bir mesele hakkında kanaat getirinceye kadar o meseleyi araştırır, sorardı.
   İslâmiyet’te komşuluk hakkına riayetin önemi büyüktür. Fakat bir kimsenin pek çok komşusu varsa hangisinin hakkı daha mühimdir, hangisi diğerine tercih edilir? Hz. Aişe r.a.’ın aklına bir gün bu soru takılmış, meseleyi Rasulullah s.a.v.’e sormuştu. O da “kapısı senin kapına daha yakın olanı tercih et” buyurdu.
   Zaman zaman kıyamet gününü düşünüp kim dehşete kapılmaz, kim endişelenmez? Hz. Aişe r.a. da bir gün kıyameti hatırlayıp, “Kıyamet günü bir dost dostunu hatırlamayacak mı?” diye sormuş, bizlere emanet etmek üzere şu mübarek cevabı almıştır: “Ey Aişe! Üç yer vardır ki, oralarda kimse kimseyi hatırına getirmeyecektir. Mizanın önünde, ameller tartılıp terazinin amel gözü ağır veya hafif gelene kadar. Her insanın kitabı sağ veya sol eline verilirken. Sonra, cehennemden bir boyun uzanıp da öfke ile, ‘bana üç sınıf verildi. Allah’a şirk koşanlar, hesap gününe inanmayanlar, cebbar ve çok inatçı olanlar’ derken, hiçbir dost dostunu hatırlamayacaktır.”
   Rasul-i Ekrem s.a.v. bir defa şöyle dua etmişti: “Ey Rabbim! Beni fakir olarak yaşat, fakir olarak öldür, kıyamette beni fakirlerle haşret.” Hz. Aişe r.a., Rasul-i Ekrem’e bunu niçin istediğini sordu. Rasul-i Ekrem s.a.v.: “Fakirler, zenginlerden kırk sene önce cennete gireceklerdir. Aişe! Fakirin gönlünü hoşnut etmeden onu geri çevirme. Bir dilim ekmek olsun ver. Fakiri sev ve onu kabul et.” buyurdu.
   Bir gün Hz. Aişe r.a. Kur’an-ı Kerim okuyordu. Müminun Suresi 60. ayeti okuduğunda durdu, düşündü ve sonra Rasulullah s.a.v.’e müracaat ederek şöyle dedi: “Ya Rasulullah! Rablerine döneceklerinden dolayı yaptıklarını kalpleri titreyerek yapanlardan maksat nedir? Haksızlık, hayırsızlık yaptıkları ya da içki içtikleri için Allah’tan korkanlar mıdır?” Rasulullah s.a.v. buyurdu: “Hayır, Sıddîk’ın kızı! Bundan murad kabul edilmemesinden korkarak namaz kılan, oruç tutan ve sadaka verenlerdir.”
   Bir keresinde Rasulullah s.a.v. şöyle buyurmuştu: “Mutedil hareket ediniz. İnsanları kendinize çekiniz, sevindirici haberler veriniz! İnsanlara cenneti kazandıran amelleri değil, Allah’ın rahmetidir.”
   Hz. Aişe r.a. hadis-i şerifin son kısmını acayip bulmuş; belki günah işlemekten masum olan insanların müstesna olacağını düşünerek Rasulullah s.a.v.’e :
   – Ya Rasulullah, sizin amelleriniz de size kazandırmayacak mı? diye sordu Rasulullah s.a.v. buyurdu:
   – Allah’ın mağfiret ve rahmeti yetişmezse hayır! 
  6hiaub
İlim İsteyen Ne İster?
   Bir gün Rasulullah s.a.v.: “Her kim Allah ile buluşmayı severse Allah da onunla buluşmayı sever. Her kim de Allah ile buluşmayı sevmezse Allah da onunla buluşmayı sevmez” buyurdular. Hz. Aişe r.a. buna karşı:
   – Ya Rasulullah, içimizde ölümü isteyen yoktur. Biz hangi gruptanız? Rasulullah s.a.v.:
   – Ey Aişe! Allah ile buluşmanın yolu ölüm değildir. Bir mümin, Allah’ın rahmeti, rızası ve cenneti dile getirildiğinde Allah ile görüşmeye, buluşmaya bir özlem hissederse, Allah da o kişiye o duygularla karşılık verir. Fakat bir kâfir Allah’ın azabını, gazabını duyduğunda Allah ile buluşmaktan tiksinir. Cenab-ı Hak tarafından da aynı tiksinti ile karşılanır.
   İlim, çölde bir kum tanesiydi… 
Alemlere rahmet olan Rasul’ün her haliydi.
   İzleyerek, sorarak, öğrenip öğreterek bizlere ilmi emanet etti sahabe.
   Ve bizlere bir rahlenin önüne diz çöküp OKU‘mak kaldı…
 

http://gavsisanim.spaces.live.com
Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
          who's online      

SULTAN SEYYID MUHAMMED RAŞID HZ.KSA.ÖLÜMÜNÜN 15 YILINDA RAHMETLE ŞÜKRANLA EDEPLE HASRETLE ANIYORUZ ALLAH SIRLARINI YÜCELTSIN ŞEFAATLERINDEN MAHRUM ETMESIN

 

abdullahmisafir_rasithzy1ppYlildnclhXmyLWxqOpfFgrePCl_WZtVvjTiy8oLCmc7l22jvEMTnS-ABOFz41BmwAjW8HuvsnOMdVi-eL1EEAy1pCXTjrHDotXOqek6s7X8onBWKobC8t5R__-SLPrAk-pnSVBynhkKG7byJBod3jVleMzT0_BWjk1M
Doğum: 23 Mart 1930 – Vefat: 22 Ekim 1993
GÜL NESLIN SOLMAYAN GONCASI YAŞAMI SUNNETI SENIYE KOPYESI GIBIYDI
ÖLÜMÜDE OYLEOLDU PEYGAMBER YAŞINDA VEFAT ETTİ…
BİR NESİLE MÜHÜR VURDU.. TASAVVUFU ÖĞRETTİ..
 
SEYYİD SAKİ HAZRETLERİ’NİN SEYDA HAZRETLERİ (K.S.)
İLE İLGİLİ SOHBET MÜLAKATI BİRAZ UZUN AMA OKUMAYA DEĞER…
MÜLAKATI YAPAN: ALPEREN GÜRBÜZER
 (DAHA ÖNCE GÜNDÜZ GAZETESİNDE YAYINLANDI)
 
-Seyyidim, Seyda Hazretlerinin çocukluk dönemlerinden anlatır mısınız?
-Çocukluk dönemleri hatırımıza gelmiyor. Ancak son irşad dönemleri aklımıza geliyor. Seyda Hz.’leri Gavs Hz.’lerinin en büyük destekçisi ve yardımcısı idi. Gavs (k.s.), dar-ı beka’ya irtihal edince yirmi sene üzerinde irşad faaliyeti başlar. Bu sefer yardımcı olarak seyyid Abdülbaki hazretleri vardır ve onun dışında doğru dürüst yardımcısı olmamakla beraber,bu kadar geniş bir kitleyi irşad yaptı.
-Seyyidim, seyyit Abdülbaki Hazretleri aynı zamanda babanız oluyor. Bir baba olarak halifelik döneminde seyda Hz.leri için derdi ?
-Bize nasıhatı genelikle şu oluyordu:
“Eğer benim evlatlarımsanız sanız bana itaat etmeyin, bu zata itaat edin. Benden hiçbir şey sormayın”
Yani kendisini kesinlikle baba olarak, bizimle kendisini mürşidin arasından çıkarttı. Bizi bu tarikata ısındıran Seyyid Abdülbaki Hazretlerinin bu halleri ve tavırları oldu. O’nun davranışları aileye çok etki yaptığı gibi, bizleri de Seyda Hazretlerine bend ediyordu. Hem bizleri mümkün mertebe bu yola teşvik ediyordu, hem de kendisi bizatihi hayatında uygulayarak örnek oluyordu. Zaten öyle olmasaydı bugünkü durum olmazdı. Malumunuz , irşad halkası illa ki babadan oğula , ya da kardeşten kardeşe geçecek birşey değil. Bu elde edilen ve çalışarak ulaşılan bir nimet. Seyda Hz.lerinin büyüklüğü Seyyid Abdülbaki Hz.lerinde daha da gerçek meyvesini verdi. Bugün baktığımızda cemaat üçe dörde katlandı. Yine cezbeye bakıyorsun büyük bir mürşidin alametini gösteriyor.
-Seyyidim, Seyda Hazretleri döneminde Seyyid Abdülbaki Hazretlerini hep arkasında iki büklüm bir vaziyette arkasında görüyorduk. Bunu nasıl izah edersiniz?
-Bence O’nu gören âdâbı ve âdâbın ne olması gerektiğini bilmesi lazım. Seyda Hz.lerinin arkasında yürümesi olsun, suskunluğu olsun, edebi olsun ve sofilerin içinde kayboluşu çok büyük bir hadisedir. Hatta Seyda Hz.leri döneminde bile , âdâbı öğrenmek isterseniz Seyyid Abdülbaki Hazretlerini görün diyordum. Sizin de söylediğiniz gibi iki büklümdü adeta. O’nun âdâbı ve halleri bizim aileye çok etkisi oldu. On ila oniki sene medrese hayatımda ve aile ortamında babamdan en belirgin gördüğüm hal, âdâbı idi.
img111/7596/1086213wh81yk6.gify1pKXxfqbpZvnlUaDHza1kaSkUF5DzvR5f-qcrvB3-pWOUikUKqT5AgeUxit1f6JDIYnb6LpbRsdDkimg111/7596/1086213wh81yk6.gif
-Seyyidim , Seyda Hazretleri sizin amcanız olması dolayısıyla bize aktaracağınız bir hatırasını anlatırmısınız? – Bir gece vaktiydi. Bir baktım patırtı kütürtü ve ses geliyor. Çok korktum o ara . Acaba suikast mı var diye. Kalktım, Gökçeada’da kaldığımız evin etrafını dolaştım, bir şey göremedim. Tabii sabah oldu, fakat hâlâ o anı unutamıyordum. Merakımı yenemedim ve Teyzeme söyledim:
-Teyze, gece böyle böyle oldu neydi bu?
Teyzem yüzümdeki şaşkınlığın farkına vararak bana olayı şöyle anlattı :
-Valla, ben çok korktum. Korkudan amcanı uykudan kaldırdım. Uykudan kaldırılınca bana kızarak, uykudan niye uyandırıyorsun ? dedi . Ve tebessüm hali gelince gördüğü rüyayı anlattı. Şöyle dedi :
Resul-i Ekrem Efendimizi rüyamda gördüm . Mahşer günüydü .Resulüllah (S.A.V.) tarafına doğru bağırarak ;
-Ya Resulüllah ! Beni bu Ümmetine feda et .
İşte o anda , Resulüllah’ın şeklini tam bilemeyeceğim ama, beni o sırada uykudan kaldırdın ve rüyam tam olmadı.
Seyda Hazretleri’nin Gökçeada’da geçirdiği günlerde bir senenin üzerinde beraber kaldığım en çarpıcı hatırası bu olmuştur. Bu hatıra her yönüyle hem madden hem de manen Ümmet-i Muhammediye’ye feda olmaya çalışmanın bir ifadesidir. Ümmeti Muhammediye için ateşe girmek bile büyük fedakarlıktır. Yani netice itibariyle Seyda Hazretleri olsun, Gavs Hazretleri olsun , Şah-ı Nakşibendi (K.S.) olsun, bütün sadatlar bayraktarlık yaparak, kendilerini bu şekilde Ümmet-i Muhammediye’nin yoluna feda ettiler.
– Seyyidim, Seyda Hz.lerinin vefatına yakın zamanlarda sohbet etmeye başlamasını nasıl yorumluyorsunuz ?
-İşte , zaten Seyda Hz.leri sohbet etmeye başlayınca içimize kurt düştü. Çünkü , ondan önceleri hiç sohbet etmiyordu. Sadece Gavs Hz.leri vefat ettiği dönemlerde biraz hafif sohbeti oluyordu. Son zamanlarda sohbete başlayınca, ben dedim; ya kıyamet kopacak bizi uyarıyor, ya da vefat edecek. Tabii bu vefat nefsimizin hoşuna gitmiyordu ve hiç düşünmediğimiz, gerçekten hiç aklımızın ucuna dahi gelmesini istemiyorduk. Elbette ki, ölümü her zaman saniyeler içinde kendimize hissetmemiz lazım , ama O’nun vefat edeceğini ne hissediyorduk ne de sanıyorduk. Fakat o sohbetleri korku veriyordu bize. Zamanla içimizdeki o korkular da çıktı maalesef. Maalesef diyorum kendi açımızdan, kendisi açısından ise muhakkak hayırlara vesile oldu. Resul-i Ekrem Efendimizin yaşında vefat etti. Bizim için zor oldu tabii.
Seyda Hazretleri’nin vefatıyla yaşadığımız süreçte tecrübe kazandığımızı idrak ettim. Şimdi burada sadatlar’ın himmeti çok büyüktür. Dikkat ederseniz Seyda Hazretleri’nin vefatından sonra Menzil’e gelmiyen çok az insan oldu, ya da sapmalar hiç olmadı gibi. Asıl olan Seyda Hz.lerinin dar-ı bekaya irtihaliyle O’nu sevmemiz gerektiğini anlamaktır. Burda gaye mürşidi sevmek, Resulüllah’ı sevmek ve muhabbete hasıl olmaktır. Resulüllah (S.A.V)’in muhabbeti hasıl olabilmesi için Kur’an-ı Kerim’de mealen : “Eğer beni sevmek istiyorsan Resulüllah’ı sevin” diye buyuruyor. Yani, eğer sizi sevmemi istiyorsanız Resulüllah’ı sevin mesajı var. O halde Resulüllah’ı sevmekle ALLAH’ı sevmiş oluyoruz. Seyda Hz.lerine olan sevgimiz bizi Resulüllah’a götüren basamaktır. Bu basamaktan gaye davadır. Dava ise şeriat-ı garra ve sırat-ı müstakimdir. Eğer Seyda Hazretlerine olan sevgi ve muhabbet bizi oraya götürmemişse, bugünkü bu davanın devamını sağlayamazdık. Geçmişte bazı duyduğumuz insanlar mürşitleri vefat edince tarikatı bıraktığını müşahade ettik . Bu durum o insanların sevgiden yoksun olduklarına işarettir. Oysa , Sadatların yolunda mürşitten sonra ayrılma onların sevmediği metoddur, devamlılık esastır. Sadatlar sadece bize basamak oluyorlar, ALLAH’a götürmek için Ümmet-i Muhammediye’ye hizmetkarlık yapıyorlar. Bizim onların ardında her seferinde ağlamamız, bence onların gidişine değil de kendi halimize ağlamanın kanaatindeyim. Acaba yetim mi kaldık ? Ama Elhamdülillah bizi yetim bırakmadılar, bizi çobansız da bırakmadılar. Bu kapılar da kapanmadı. Onun için şunu sürekli herkesin aklında bulundurması lazımdır:
Sadatlar’ın sevdiği şeyleri sevmek gerekir. Ya da bize ne yaptırmak istiyorlar, kendilerine mi taptırmak istiyorlar, yoksa ALLAH’a mı? Kendi ahlakını mı ihya etmek istiyorlardı yoksa sünnet-i seniyyeyi mi ? Bütün bu soruları tahlil edip hakikate talip olmalıyız. Sadatların bize dersleri hep zikir ve Kur’anın tatbiki oldu . Netice itibariyle Sevgilinin sevgilisi sevgili olmalıdır. Sevgili ise şeriattır ve sünneti seniyyedir. Yani bu kapının ve bu zatların en büyükleri şeriattan ayrılmamak ve ayrıltmamaktır. Kalabalık ölçü değildir . Sayıya takılmamak en doğrusu . Uçmakmış , şuymuş veya buşmuş , bu tür kerametler doğrudur ama , büyüklüklerine delil olamaz.
img111/7596/1086213wh81yk6.gify1pCXTjrHDotXO70NauYeRDU3eIGvgL_uTRrVPqKEYeq1nCBSqfAgX705Agz3X89EOxsMWDhPgJRxcimg111/7596/1086213wh81yk6.gif
Ben birgün Seyda Hz.lerinin yanındaydım. Kerameti sordular . Dedi ki :
Bu Nakşibendi tarikatında keramet yeni adete girmiş bir kız, nasıl adetini annesinden , babasından ve etrafından saklıyorsa, aynen Nakşibendi tarikatının evliyaları da kerametlerini dışarıya çıkarmalarını ayıp telakki etmektedirler. Bazan ALLAH-ü Teala izhar ediyor, onlardan başkasının hidayetine vesile olabilmesi için. Sadat-ı Nakşibendi yolunda mecbur kalmadıkça keramet olsa dahi, O zatın haberi oluyor, haberi olmuyor, bazan sofinin haberi oluyor , bazan zatın haberi oluyor, bazan da hiçbirinin haberi olmıyacak şekilde tecelli edebilir. Bu tür kerametler onların büyüklüklerine ölçü değil , tek ölçü şeriate uygun davranışlardır.
Bugün dikkat ederseniz bazı sapık olaylara şahit oluyoruz. Eğer müslümanlar şeriatı biraz bilseydi bu sahte insanların peşinden gitmezdi. Onun için Şeriatı herkesin bilmesi lazımdır. Evliyaların büyüklükleride şeriata uygun davranışları ile ölçülüdür. Biz sadatlardan kesinlikle hilaf-ı evla , yani fetva kısmına aykırı hiçbirşey görmedik.Mesela Cem-i tehir, cem-i tekdim hilaf-ı evla konusudur.
Bu mevzuda dört mezhep birleşmediği için , VALLAHi birgün Ankara’ya giderken Seyyid Abdülbaki Hz.leri benim namazımı tekrar bana kıldırdı. Çünkü tehiri , cem-i takdim etmiştim. Yani hilaf-ı evlaya bile gitmemişler, işin fetvası şudur , budur demeden arabayı durdurdu namazı tekrarlattılar bana. Kelimenin tam anlamıyla onların en büyüklükleri şeriata uygun davranmalarıdır. Tabii ki , şeriat demek Kur’an ve hadis demektir. Her ne kadar bugün şeriat kavramı yanlış lanse edilmeye çalışılsa da gerek Türkiye’de gerekse İslâm aleminde bilinen manada şeriat Kur’an ve hadistir. Kur’an ALLAH’ın , hadis ise Resulüllah’ın kelamıdır. Kur’anı anlamada hadis birinci kaynaktır. Yani hadis Kur’anın tefsiridir ve bize açıklayıcı şekli diyebiliriz. İşte bu tasavvufta o şeriat-ı uygulamaktır. Mesela ALLAH (C.C.) Kur’an-ı Kerim’de: “Ancak kalbler ALLAH’ın zikri ile mutmain olur” buyuruyor. Şimdi bunu nasıl biliriz? Herkes ayet-i kerimeyi okuyor ama nasıl anlıyoruz?Nasıl işte ? Uygulamayla , yaşayarak o belli olabiliyor. Kalb-i huzura erebilmek için ALLAH’ı zikretmemiz lazım .
img111/7596/1086213wh81yk6.gify1pKXxfqbpZvnlUaDHza1kaSkUF5DzvR5f-qcrvB3-pWOUikUKqT5AgeUxit1f6JDIYnb6LpbRsdDkimg111/7596/1086213wh81yk6.gif
– Seyyidim, Seyda Hz.lerinin; “Bir medrese talebesini binlerce sofiye değişmem” sözünden maksat nedir?
İşte görüyorsun bir medrese talebesi binlerce sofiye üstün geliyor. Medrese talebesinden maksat ilimdir. Burda ilme önem veriliyor, şahsa değil . Çünkü ilim farzdır . Söylenilen ilimdir ve ilme teşviktir. Onun için yanlış anlamamak gerekiyor.
Bazen soruyorlar : Farzdan önceki farz nedir ? Cevap olarak ilimdir diyorum . Feraiz’i bilmemiz gerekmeyebilir ama, oruç, namaz ve helal-haramı vs. bilmek farzdır. En azından ilmihallerden farz kısmını bilmek zorundasınız. Fakat ilmin tamamını bilmek şart değildir. Sadece farz kısmını bilmek yeterli.
İlmin geniş ve kapsamlıca bilinmesi ancak ve ancak belli bir eğitim sürecini yaşamakla elde edilebilir. Muhakkak zahiri ilim olmadan batıni ilim de olmaz . Şeriat tarikatın zırhı derken bunu kastediyoruz. Onun için kim çoban olmak istiyorsa zırhını da alması lazımdır.
Dikkat ederseniz Nakşibendi tarikatındaki mürşidler de zahiri ilmini bitirmeyen halifeler yoktur. Belki vardır , olmuştur ve adapsızlık olmuş, o da sönmüş gitmiştir. Yani cahil Nakşibendi tarikatının halifesi kesinlikle irşad yapamamıştır. Alim denilen bir insan hadis ilmi , tefsir ilmi , fıkıh ilmi gibi ilimleri bilmeli ki alim olabilsin . Bu ilimleri bilenlere alim deniliyor. Sadece dünyevi ilme sahip olanlara alim denilmiyor. On ila onbeş sene devam ettiğim medrese hayatımda , medrese Hocamın Menzil’e intisap etmediği zamanda onun bir kelimesi vardır. Diyor ki :
Bu kapıda otuz-kırk senedir şeriat dışında birşey görmedim.
Hatta Medrese Hocam önceleri Şeyh Maşuk’a bağlıymış. Şeyhi vefat ettikten sonra bir mürşide bağlanmak için yola koyuluyor ve Seyda Hz.lerini görüyor. Göğsünden bir güneş çıkıyor gibi kendisini etkilediğini anlattı bizlere. Bir seferinde de istihareye yatmış ve istiharede Seyda Hz.lerinin iki memesinin altından iki tane güneş çıkıyor gibi görmüş ve o haliyle iki ışığı gördüğü an Seyda Hz.lerine demiş ki:
“Bana da doktorluk yap.”
Yani intisap etmek istemiş. Oarada eski Şeyhi , vefat eden Şeyhi gözükmüş, durmuş ve utanmış. Bunlar tabii istihare ile oluyor ve derken Seyda Hz.lerini intisap etmek nasip oluyor.
Seyda Hz.lerinin göğsünden çıkan iki ışığı ilme de yorabiliriz. Seyda’mız zaten medrese ilmini bitirmişti. Medrese ilminden sonra , yani zahiri ilmi bitirmiştir ki, bilahare yalnızlıktan dolayı devam ettiremedi . Sadece manevi ilme başladı . O ilm-i kal’den ilm-i hal’e geçti. Malumunuz ilmin de iki çeşidi var:
-İlm-i kal (zahiri- sözlü ilim)
-İlm-i hal (batın-ı ilim)
Bildiğiniz gibi, Cüneydi Bağdadi Hz.lerine sormuşlar.
– Falancı şeyh nasıl ne kadar büyüktür, işte uçuyor.
Demiş:
– Yok. Büyüklükse kuş da uçuyor.
– İşte falan zat suyun üzerinde yürüyor.
– Yok kurbağa da yüzüyor.
– İşte , falan zat da maşrıktan mağrıba gidip geliyor.
– Yok .Şeytan da maşrıktan mağrıba seyrediyor, tarzında sorulara cevap veriyor.
Yani büyüklük ölçüsü şeriata uygunlukla anlaşılır. Hatta Şah-ı Nakşibendi’ye sormuşlar:
– Kurban büyük mürşidi nasıl bilirsiniz?
Şah-ı Nakşibendi (k.s.), aynı Cüneyd-i Bağdadi Hz.lerinin cevabını vermiş:
-Şeriata bağlılığından bellidir.
Mürşidin bizim elimizdeki tahlili şeriata ittiba etmesiyle idrak ederiz. Şimdi bu kapının gerçekten şeriata bağlılıkları tartışılmaz. Eğer şeriata bağlı kalmasaydı Sadat-ı Kiram’ın yolu bu denli ilerleyemezdi. Bugün bu topluluğun buraya toplanması onun meyvesidir . Aslında büyüklük ölçüsü kalabalıkla da değil , o da muteber değildir. Sadece bir muteber olan bir husus vardır: Şeriata uygunluktur.
– Seyyidim, Seyyid Abdulbaki Hz.leri genç yaşlarda hasta olduğu halde , Gavs Hz.leri O’nu hem medrese ilmi öğrenmek için Van’a gönderiyor , hem de orada tevbe vermesi için görevlendiriyor. Sizce “hastalık , ilim ve irşad” üçünü birarada yürütmesi mümkün mü ?
– Bunun üçünü bir arada götürmesi sevdikleri iş olduğu için , hatta on tanesini de götürebilirler. Nasıl ki , insan sevdiği zaman yemeğin beş çeşidini de yiyebiliyorsa , hasta olduğu zaman da mide sevmediğinden bir tanesini bile kaldıramıyor. Aynen öyle bir insan , bir işi yapacağı zaman sevmesi ve inanması lazım. Bu büyük zatlar aynı duygularla yüklü olduklarından dolayı, onlara zor gelmiyor. İşte verem hastalığı vardı kendisinde. Kesinlikle hastalık sürecinde bile gece namazlarını ihmal etmemişlerdir. Artık hayatları ahlak olduğu için yaşam şekline dönüşmüş.
Seyyid Abdülbaki Hz.leri hapiste kaldı. Yanılmıyorsam bir ay civarında. Bu durumu haber alan Dayım Seyyid Sıdkı gözyaşlarını tutamayarak Gavs Hazretlerine anlatmış. Gavs (k.s.) demiş:
– “Ağlama. Bu da Sadatlar’a mutabaattır. Bütün Sadatlar hapse girmiş, sürgün olmuş, idam edilmiş. Bu bir ay hapse girmiş çok mu? Şükür et .”
O zatlar varis oldukları için o çile biraz da ordan dağılacak mecbur. Eğer bu gibi hadiseler olmasaydı, bir Seyyid Taha Hz.leri Seyyid Abdullah (k.s.)için söylemiş:
S. Abdullah’ın bir yönünden şüpheye düştüm. Herkes O’nu seviyor, muhalefet eden yok. Düşünebiliyormusunuz Sadatlardan ender de olsa muhalefet durumla karşılaşmıyanları merak konusu olabiliyor. Çile bu yolda artık mutabaat olmuş. Çile ile bu şekilde örnek oluyorlar. Daha doğrusu bize sabır tesellisi oluyorlar. İşte bu büyük zatlar Resul-i Ekrem de çile gördü diye bizim imanımızı korumaya alıyorlar. Bunlara eziyetle biz korunmaya alınıyoruz.
 img111/7596/1086213wh81yk6.gif y1pCXTjrHDotXO70NauYeRDU3eIGvgL_uTRrVPqKEYeq1nCBSqfAgX705Agz3X89EOxsMWDhPgJRxcimg111/7596/1086213wh81yk6.gif
– Seyyidim, irşad sürecine baktığımızda, Gavs Hz.leri zamanında tek tek tevbe, Seyda Hz.leri zamanında 10-15 kişiye tevbe ve Seyyid Abdulbaki Hz.leri döneminde ise hiç de alışık olmadığımız irşad metodu dikkatimizi çekiyor. Bu durumu izah edebilir misiniz?
– Bazı şeyhler Seyda Hz.lerinin 10-15 kişiye bir anda tevbe vermesine itirazda bulundular. Niye 10-15 kişiye veriliyor diye. Şimdi de Seyyid Abdulbaki Hz.lerinin 75-100’e yakın kişiye bir anda tevbe verdiğini müşahade ediyoruz.O’nların mevcut şartlara göre bazı imkânları faaliyete geçirmesini yanlış anlamamalı.
Gavs Hz.leri Menzil’in ismini Buhara koymuş. O kadar hicret hayatından sonra buraya geldiği zaman Menzil’in ismini Buhara’ya çevirdi. Menzil’in ismi aslında Buhara’dır. Bazı itirazlardan ve o günkü ortamların müsait olmayışından dolayı o isimi pek kullanılmadı, ama Menzil’in adı dediğim gibi Buhara’dır.
Bu Buhara Şah-ı Nakşibendi’nin Kasr-ı Arifanı’dır. Bence Buhara ikinci Nakşibendi tarikatının alevleyişidir. Bu da mecbur ki , artık o zaman Resul-i Ekrem Efendimiz’e bu tarihe kadar yapılan irşadın hepsinin tekrar yeşermeye başladığı mekânın adıdır:Buhara… Onun için bize normal geliyor. Çünkü bu zatların büyüklüklerinden bu isimi alıyor.
.
Seyyid Abdulbaki Hz.leri sohbetlerinde bilhassa niyet üzerinde de çok duruyor ve şöyle buyuruyor :
“ Niyetinizi ALLAH rızası için sürekli kontrol ediniz.”
– Seyyidim, en son ne tavsiye edersiniz ?
– En son Seydamızın tavsiye ettiği şeriatı ve tarikatı tavsiye ederiz. ALLAH’a kavuşmak istiyorsak, Gavs Hz.lerinin söylediği gibi nefse basmak gerekir. Ümmet-i Muhammediye’nin birlik ve beraberliğini sağlamaya çalışmak görevimiz olmalı. Fitneleri bertaraf etmemiz lazımdır. Resulüllah’ı, Gavs’ı ve Seyda Hz.lerini seviyorsak bu zat’ın peşinden gitmemiz lazımdır. Çünkü , Seyyid Abdülbaki Hz.leri O’nların yollarını idame etmeye çalışıyor. Ona yardımcı olmamız gerekiyor. Tabii burda yardımcı olmak derken, kendi amel ve davranışlarımıza dikkat etmemizi kast ediyorum. Yoksa zahiri yardım değildir. İyimiz ALLAH katında en takva olanımızdır. Kısacası İSLAMİYETdiyor ve tavsiye ediyoruz.
http://gavsisanim.spaces.live.com
Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN
          who's online      

Ey can!

 


 Ey can!

Ey Resulullah bahçesinin Gavs gülü!

Seni kim bir sabah ezanında

Yıllar yılı yatağında bulabildi ki?

Bir tas su dökülmüş gibi

O cehennemleri söndürecek

Nurlu gözyaşlarının döküldüğü sırdaş yastıktan başka…

Uzun secdelerin, boyun büküşün, el açışın,

Bu kadar gülenin haline ağlamakla af isteyişin.

Tarumar dünyanın gülistana çevrilişi gizliydi senin gece yarılarında…

Hani hane-i saadetten çıkıp

Ağır ağır yürürsün ya,

Hasretle yol gözleyen aşıklar meydanına…

Saadet sokağından tövbe mescidine doğru yürürsün ya,

Bir elinde asa bir elinde gül,

Denizlerin çalkalandığı nur ummana doğru.

Sanki önünde yürüyenin ayak izlerini takip edercesine.

Binlerce sevdalının beklediği mescide. Hani o girişin var ya…

Uzatırsın ya asayı nasiplisine

Yarılır ya saflar birden bire, meleşir ya kuzuların

O mübarek selamı bir verdiğinde sallanır dağlar bir bir.

Birden bire gül kokusu sarar tövbe mescidini

Çöle yağan yağmur misali…Yürürsün mihraba doğru,

Sağa sola sadakalar dağıtırsın o nurlu nazarından ey gönül Sultanı..

Dönersin sevdiğin cihetine Ay Parçam..

Gel Ay Parçam! Yandı yüreğim gel!

Gözyaşlarımla ıslatsam yollarını,

Güller sersem yollarına nazlı Sultanım, gel özledim seni.

Gel ki gözlerim murad alsın,

Gel ki bağrımın derdine bir çare ol.

Gel! Susuz çöllere döndüm, yandım aşkın ile gel! Biçareler,
 ümit kapısı demiş sana gelmiş gel.

Benim ümidim,

Ömrümce kapısında dilendiğim, bir tek nazar kıl!

Ey ceddinin övündüğü yüce sultan gel..

Cuma’dır bugün, bayramdır. Bu gün sevindir evlatlarını gel.

Aman Allah! Güneş yüzünden mi doğar cihana?

Beyaz sarık başında, yoksa gelen sen misin ey Can?

Bu hutbede sevda var,Bu namazda bir hal var,

Kulluk böyle olsa gerek ya Rab!

Sanki kalabalığın arasında yapayalnız gibisin.

 Omuzların ne geniş, dağlar mı var üzerinde?

Derdin bitmez mi senin hiç,

sen sana gelen için hep gözyaşı mı dökersin?

Ey ağlayanları güldüren, karakışları yok eden bahar yüzlüm!

Açları doyuran cömert ağam!

Ey biçarelerin elinden tutan kılavuz!

Ey yol bilmezlere rehberlik eden!

Ey Sadatların gözbebeği!

Işığa koşuşan pervaneler misali yine

ziyarete koşuşurlar birden,

Sen dinleye dinleye yürürsün, hücreye doğru.

Kısa da olsa ikindi vaktine kadar hasretin başlar.

O mescit çıkışında Ay Parçam, yönelirsin Merkad’a doğru,

Yol bilmezlerin tutup elini Dost’a doğru.

Senin ardından üç adım da olsa Allah için atanlara ne mutlu!

Bahçedeki kuşlar cıvıldaşıp haber verdi

Merkad’a senin geldiğini,

Pembeleşip de girdin Sultanlar huzuruna

can Sultanım..

O girişte ki kurumaya yüz tutmuş ağaca nasıl

da durup bir baktın!

Ne dedin gül kokulum, ne istedin gül yüzlüm?

Seninle onlar övünüyor, şahidim.

Ustası büyük olanın çırağı küçük mü olurmuş?

Sen ustalarınla övündün, alem sneinle övünüyor

ey Hak Dostu!

O mübarek Kur’an’ı okuyup hediye ettin ya..

Arkanda saf tutanlar senin ettiğin duaya amin dedi sadece.

Şöyle bir baktım yürüyüşüne,

Elindeki asayı yere değdirişine..

Bembeyaz nurlu sarık nasıl da yakışmış ey aşk deryası!

 Nazar pınarlarından damla kapanlara ne mutlu!

Sevdiklerin hatırına mahşerde de peşin sıra yürüt bizi

sevdiklerine doğru. Bırakma bizi n’olur!

Ne mutlu yolundan gelene, candan sevene,

pişmanım diyene!

Ne mutlu çorbandan yiyene, seni görene!

Sana gönül verene ne mutlu!    

 http://gavsisanim.spaces.live.com
Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

Takva Sahiplerine İlâhi İkram..HİMMET

  
 
  y1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8y1peoe2PCsLDCu4QWEJKpqAuG291DHzzfsqzJhEK7HCvzf1sM9yxFMYkgJLezd6d_2i9TDsKa_OlFMy1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8
 
   
   Dr. Dilaver Selvi
  
   Üzerinde çokça tartışılan kavramlardan biri de himmet. Tasavvufî yaşantı sahiplerinin sıkça kullandığı himmet nedir? Niçin tartışma konusu yapılıyor, neresi yanlış anlaşılıyor? Himmet kavramını kullananlar niçin ve nasıl kullanıyor?
  
y1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8
   Himmet, kelime manasıyla kalbi, iradeyi, duygu ve düşünceyi bir noktaya toplayıp, tek hedefe yönelmek demek. Kelime kökü Arapça “hemm”. Hemm, iyi olsun kötü olsun, herhangi bir şeyi yapmaya yönelmek, himmet ise, kıymetli, şerefli ve güzel şeylere yönelmek manasını taşıyor.
   Kelime manasıyla düşündüğümüzde, her insanın azmettiği ve gayretini yönelttiği bir hedefi mevcut. İnsanların kimi sadece karnına, kimi de kalbine yöneliyor. Herkesin kıymeti de yöneldiği şeye göre ölçülüyor. Buradan hareketle, derdi yalnızca dünya olanın Allah katında hiçbir kıymeti olmaz. Hedefi Allah rızası olanın ise, kıymeti kelimelerle ölçülemez.
   Bugün günlük hayatımızda himmet deyince akla yardım ve destek geliyor. ‘Falanın himmetiyle müşkilim çözüldü’ derken, bana sağladığı destekle sıkıntıdan kurtuldum demeyi kastediyoruz. Böyle bir himmeti inkar eden yok. Çünkü bütün insanlık, birbirine muhtaç bir halde yaratılmıştır. Zayıflar güçlülere, fakirler zenginlere, hastalar doktorlara, cahiller alimlere muhtaç edilmiş; kendisine maddi-manevi imkan ve nimet verilenler de, onu muhtaçlara ulaştırmakla görevlendirilmiştir.
  
y1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8
Velilerin Himmeti
   Çokça tartışılan velilerin ve kâmil mürşidlerin himmeti meselesine gelince; buna mürşidin teveccühü, manevi tasarrufu, nazarı, feyzi ve duası da denir.
   Velilerin uzaktaki kimselere himmet etmesine ve tasarrufta bulunmasına bazıları itiraz ediyor. Mesele, ruhani alemde ruh vasıtası ile cereyan ettiği için, maddi şartlara mahkum olmuş akıl onu anlamakta zorlanıyor. Çünkü bu himmet ve yardım farklı boyutlarda, bilinen zaman ve mesafe ölçüleri dışında tezahür ediyor. Bu nedenle onu bizzat tecrübe etmeyenler, olduğuna inanmak ve olayı anlamak için delil ve izah istemekteler. Bunda haklılar. Biz de meseleyi işin ehline ve onu tecrübe edenlere soracağız. Bu konudaki delilleri ortaya koyacağız. Yanlış anlama ve uygulamaları tesbit edeceğiz.
   Tasavvuf erbabına göre himmet; kulun kendisini veya başkasını bir hayra ulaştırmak, bir şerden korumak veya bir kemâli ele geçirmek için bütün ruhanî gücünü kullanarak kalbiyle Cenab-ı Hakk’a yönelmesidir. (Cürcani)
   Himmet, ilahi nurla temizlenmiş ve takva ile yücelmiş ruhların Allah’ın izniyle muhtaç kullara yardım etmesidir. Bu âli ruhlar zamana bağlı değildir, mekan ile sınırlanmazlar. Maddi şartlar engel olmaz onlara. Himmet, kâmil velilere emanet edilmiş ilahi bir nurdur. O nur ile yol alır, hak yolcularını terbiye ve takviye ederler.
y1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8
   Himmet, Allah’ın bir rahmetidir.
 Himmet ehli, bir rahmeti yerine ulaştırmakla görevli Allah’ın dostudur. Kur’an ifadesiyle onlara “cündullah (Allah’ın askerleri)” denir. Sayılarını, yerlerini ve görevlerini ancak Allah bilir. (Müddessir/31) Onlar, meleklerden ve kâmil müminlerden oluşur. Cenab-ı Hak, onlar vasıtasıyla dilediklerine yardım edip, müşküllerini çözer. Aslında kuluna destek veren ve müşkülünü çözen Allah’tır. Peygamber olsun, veli olsun, diğer varlıklar vasıtadan başka bir şey değildir. Bu hakikati Rasulullah (A.S.) Efendimiz şöyle ifade buyuruyor: “Asıl veren Allah’tır, ben ise verileni taksim edip yerine ulaştırmakla görevliyim.” (Buhari, Müslim)
  
y1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8
İlahi İkram
   Müttakilere Allah tarafından verilen bir sermaye, ilahi bir emanettir himmet. Allah’ın sevdiklerine ikramı, ilahi aşkın meyvesi, takva sahiplerine bir hediyedir. Allahu Tealâ, sevdiklerine yaptığı bu ikramı meşhur bir kudsi hadiste şöyle bildiriyor:
   “Ben, farz ve nafile ibadetlerle bana yaklaşan kulumu sevdiğim zaman, onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benimle yürür. Bana sığınırsa onu himaye ederim. Benden bir şey isterse kendisine veririm.” (Buhari, İbnu Mace, Ahmed)
   İşte velilerin ulaştığı bütün keramet ve himmet bu hadiste özetleniyor. Bu hadiste Allah dostlarına verilen imkan ve yetkilerin ne boyutta olduğunu büyük müfessir Fahruddin Razi’den dinleyelim:
   “İnsan büyük bir bağlılık ve samimiyetle Allahu Tealâ’ya itaate devam ederse, Allah’ın, onun gözü ve kulağı olurum buyurduğu bir makama yükselir. Allah’ın celal nuru kul için bir kulak olunca, o yakını işittiği gibi uzağı da işitir. Bu nur onun için bir göz olunca, yakını gördüğü gibi uzağı da görür. Ve yine bu nur kul için bir el olunca, o elin zora, kolaya, yakındakine, uzaktakine, her şeye gücü yeter.” (Mefatihu’l-Gayb)
   İşte kâmil bir veli, darda kalıp kendisinden yardım isteyen bir mümine ilahi izinden sonra bu nur ile yardımcı olmaktadır. Mesafe ne olursa olsun, kalbi ilahi nur ile cilalanmış kamil bir veli, Allah’ın izni ve dilemesiyle dünyanın her yanını görebilir, her sesi işitebilir, her yana el uzatabilir. Bu, Allahu Tealâ’nın dilediği kulları için kolay ve mümkün. Ancak bu nimeti kime, ne zaman, ne ölçüde vereceğini Cenab-ı Hak tayin eder.
  
y1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8
Himmet Samimiyet ve Edebe Bağlıdır
   Allah’ın rahmetini çeken en güzel sebep, kalbin samimiyetidir. Allahu Tealâ, isteğinde samimi olmayan gafil kalbin duasını işitir, fakat kabul etmez. Arzu ve istediğinde samimi, sabırlı ve azimli olan kimsenin ise eli boş dönmez. Büyük veli Abdulkerim el-Cilî (K.S.), “İnsan-ı Kamil” kitabında, bütün başarının himmetteki samimiyete bağlı olduğunu belirtiyor ve ekliyor:
   “İsteğinde samimi olan kimsenin iki alameti vardır: Yöneldiği ve istediği şeyin olacağına kesin olarak inanmak ve gücü nisbetinde istenen şeylerin gereğini yapmak. Hali böyle olmayan kimseye himmet ve azim sahibi denmez. O sadece boş temenniler ile avunan ve davasında yalancı olan biridir. Böyle bir kimse aradığını bulamaz, sevdiğine kavuşamaz. Onun hali, elinde kalemi, kağıdı olmayan, okuma ve yazmasını da bilmeyen bir kimsenin mektup yazmaya kalkmasına benzer. Bu durumda olan birisi mektubu nasıl yazacak? O, bu şekilde niçin mektub yazmak istiyor ki?”
  
y1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8
Himmet Kaderle Sınırlıdır
   “Rasulüm de ki: Ben, Allah’ın dilediğinden başka kendime herhangi bir fayda ve zarar verecek güce sahip değilim.” (A’raf/188) ayet-i kerimesi, her şeyin Yüce Allah’ın takdirinde olduğunu belirtiyor. Büyük arif İbnu Atâ (K.S.) Hikem adlı eserinde der ki: “Himmetler ne kadar büyük ve hızlı olursa olsun kader sınırlarını geçemez.”
   Kâmil mürşid, müridin isteğine değil, Allahu Tealâ’nın onun hakkındaki takdirine bakar. Bir çeşit kader vardır ki onun gerçekleşmesi Allah tarafından kesin hükme bağlanmıştır. Bu hükmü verilen şeyin gerçekleşmesi kaçınılmazdır ve onu dua ve himmet değiştiremez. Bir çeşit kader de vardır ki, onun gerçekleşmesi bazı sebeplere bağlıdır. İşte dua, himmet ve sadaka bu kısımda fayda verir.
   Hal böyle olunca, bazılarının: “benim mürşidim gavstır, Allahu Tealâ’dan her ne isterse olur; bir bakışta kâfiri mümin, fasığı muttaki eder, tek başına bir orduyu yener!” demesi doğru değildir. Bunlar Allahu Tealâ’nın kudretinde olan şeylerdir ve zaten Allah dostları, hep ilahi murada uygun şeyleri isterler. Bu konuda büyük veli Mevlâna Halid Bağdadî (K.S.), kendisinden neslinin devamı için dua ve himmet isteyen Akka valisi Abdullah Paşa’ya şu cevabı gönderir:
   “Biz kendimizi himmet ehli görmüyoruz. Ancak, öyle olsa bile, istenilen şeyin kaza-i muallak (meydana gelmesi sebeplere bağlanan bir kader) olduğu anlaşılmadan himmet kullanılmaz. Kesin olan kaderi (kaza-i mübrem), değil veliler, peygamberlerin himmeti bile değiştiremez. Onun sonucuna rıza gösterip Allahu Tealâ’ya teslim olmak gerekir. Şunu belirtelim ki, velileri inkardan sakınmak vacip olduğu gibi; onlar hakkında, imanı bozacak kabullenişlerden sakınmak da vaciptir. Bu aşırı ve tehlikeli inanışlar, daha çok velilere güzel zan ve aşırı muhabbet besleyen kimselerde oluyor. Unutmayın ki, şeytan hile ve düzen sahibidir; insanı helake götürecek her yolu dener.” (Mektubat-ı Mevlâna Halid, 7. Mektup)
  
y1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8
Himmet Nefse Değil, Hikmete Uygun Olur
   Arifler Allahu Tealâ’nın hikmetine aşıktır. İşlerin görünen tarafına değil, sonucuna bakarlar. Onlar kendileri ve talebeleri için hep Allah’a yaklaştıracak sebepleri ararlar. Kulun Allahu Tealâ’ya yaklaşması, nefsinin terbiyesine bağlıdır. Bu terbiye bazen sıhhat ile, bazen de hastalık ile gerçekleşir. Bazı kalb hastalıklarının tedavisi fakirlik, yalnızlık ve çaresizlik ile olur. Kalp katılığı ve gafletin giderilmesi için bazen acı tecrübeler gerekir. Mürid bunları bilmez ve bir sıkıntıya düşünce, kurtulmak için mürşidinden himmet ve dua ister. Mürşid feraset nuru ve ilahi bir ilimle, o sıkıntının müridin derdine ilaç olduğunu görür ve onu Allah’a yaklaştırdığını bilir; kısaca “dua ederiz” der. Mürid de, o derdin hemen biteceğini düşünür. Halbuki mürşid-i kâmil, Allahu Tealâ’dan o sıkıntının devamını istemektedir. Çünkü, müritteki gafletin ilacı o sıkıntının içindedir. Hastaya ilacını içirmemek dostluk değil, ihanet olur.
  
y1paLlpfpl6acrr8LzJYEfZoe5FIYx0boZe1svZLUWtWX9Zwa1_OLfNK8S8SrR41tOUgciOp4kDDU8
Önce Hizmet, Sonra Himmet
   Mürid: “himmet efendim!” dedikçe, mürşid: “önce hizmet evladım!” der. Arifler demişlerdir ki: Mürşidin himmeti, müridin gayretine göre olur. Tarlasında güzel ekin isteyen bir kimseye düşen ilk iş, tarlayı temizlemek ve uygun tohumu oraya güzelce ekmek, peşinden de gerekli sulamayı yapmaktır. Bundan sonrası elini açıp hayırlısını istemek zamanıdır. Bunları yapmayan bir kimse, dünyadaki bütün velileri dolaşsa ve iyi mahsul için dua talep etse, tarlasında ekin değil, ancak diken biter.
semerkand dergısı ocak 2000

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Etiket Bulutu