Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım, 2008

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ ZILHİCCE AYI ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

Image Hosted by ImageShack.usImage Hosted by ImageShack.us

ZİLHİCCE AYI

Kur’ân-i Kerim’de Fecr sûresinde "Ve on geceye yemin olsun." ifadesinde kastedilen on gece bazi kaynaklara göre Ramazan ayinin son on günü veya Muharrem’in ilk on günü olarak belirtilse de genel görüs, bu mübarek on günün Zilhicce ayinin ilk on günü oldugudur.
  Kamerî aylarin onikincisi olan Zilhicce ayi, Islâm’in bes esasindan olan hac ibadetinin yerine getirildigi aydir. Bu mübarek ayin 1’inden 10’una kadar olan zaman dilimi "leyali-i asere", yani on mübarek gecedir. 10’uncu gün ise Kurban Bayraminin ilk günüdür. Peygamber Efendimiz (sav) bugünlerin önemini söyle ifade ediyor:
  "Salih amellerin Allah’a en ziyade sevgili oldugu günler bu on gündür! Ondaki her bir günün orucu bir yillik oruca (sevapça) esittir. Ondaki bir gece kiyami (ibadetle ihya edilmesi) Kadir gecesinin kiyamina (ihyasina) esittir.
  Peygamber Efendimizin zevcesi Hafsa (r.a) diyor ki:
  "Resulullah (sav) dört seyi terk etmezdi: Asure günü orucu, Zilhicce’nin on günü orucu, her ay üç gün orucu ve sabahin iki rekât sünneti."
  Ebu’d-Derda (r.a) Zilhicce ayinin önemini söyle anlatiyor: "Zilhiccenin ilk 9 günü oruç tutmali, çok sadaka vermeli, çok dua ve istigfar etmelidir. Çünkü Resulullah (sav):
  "Bu on günün hayir ve bereketinden mahrum kalana yaziklar olsun" buyurdu.
  Zilhicce’nin ilk dokuz günü oruç tutanin, ömrü bereketli olur, mali çogalir, çocugu belâlardan korunur, günahlari affedilir, iyiliklerine kat kat sevab verilir, ölüm aninda ruhunu kolay teslim eder, kabri aydinlanir, Mizan’da sevabi agir basar ve cennette yüksek derecelere kavusur." (Sir’a)
  Allah indinde Zilhiccenin ilk on gününde yapilan amellerden daha kiymetlisi yoktur. Bugünlerde tesbihi (Sübhanallah), tahmidi (Elhamdülillah), tehlili (La ilahe illallah) ve tekbiri (Allahu ekber) çok söyleyin! (Abd b. Humeyd, Müsned, 1-257)
  Allahu Teâlâ’nin bereketli kildigi, Kur’ân-i Kerim’de üzerine yemin edilen, Zilhicce’nin ilk on gecesinde yapilan amellere 700 misli sevab verilecegini Peygamber Efendimiz (sav) müjdeliyor. Bugünler bizlere tevbe etme ve kisa zaman dilimlerinde tekrar çok semere elde etme firsatinin verildigi günlerdir. Biz de Peygamber Efendimize tabi olarak, gündüzleri oruçla geçirmeli, sadaka vermeli, Allahu Teâlâyi zikretmeliyiz.
  
Image Hosted by ImageShack.usArefe Günü
  Arefe, Kurban Bayramindan bir önceki gün, hicrî takvime göre Zilhicce ayinin 9. günüdür. Baska güne arefe denmez. Ülkemizde Ramazan Bayraminin bir önceki gününe de arefe denmistir. Resulullahin (sav) bildirdigine göre:
  "Günlerin en faziletlisi arefe günüdür. Faziletçe cumaya benzer. O, cuma günü disinda yapilan yetmis hacdan faziletlidir. Dualarin en faziletlisi de arefe günü yapilan duadir. Benim ve benden önceki peygamberlerin söyledigi en faziletli söz de: Lailahe illallah vahdehu la serike lehu. (Allah birdir, ondan baska ilah yoktur, O’nun ortagi da yoktur) sözüdür." (Muvatta, Hacc 246)
  Hazreti Aise (ra) anlatiyor:
  "Allah, hiçbir günde, arefe günündeki kadar bir kulu atesten çok azat etmez. Allah mahlukata rahmetiyle yaklasir ve onlarla meleklere karsi iftihar eder ve:
  "Bunlar ne istiyorlar?" der." (Müslim, Hacc 436)
  Resulullah(sav):
  "Arefe gününe hürmet edin! Arefe, Allah’in kiymet verdigi bir gündür." diyerek Allahu Teâlâ’nm kiymet verdigi günü hürmet ederek bilinçli bir sekilde yasamaya gayret etmemizi istemistir. Hürmet, verilen nimeti idrak etmekle ve verileni bilmekle, görebilmekle baslar. Arefe gününü günahlara girmeden oruçla, duayla, istigfarla geçirmek kullarini arefe gününde bagislayacagini müjdeleyen Allahu Teâlâ’ya hürmetin ve sükrün bir ifadesidir. (Deylemi)
  Hazreti Ömer (r. a) ile Yahudi arasinda geçen konusmada arefe gününün önemini göstermektedir:
  Hazreti Ömer’in halifeligi zamaninda Yahudilerden birisi: "Ey Ömer, siz bir âyet okuyorsunuz ki, o âyet bize inseydi o günü bayram olarak kutlardik." dedi.
  O âyet, Maide sûresinin üçüncü âyetiydi. Cenab-i Hak söyle buyurmustu:

  "Bugün, sizin dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladim."
  Bu âyet, hicri onuncu yilda, Veda Hacci’nda, arefe günü olan cuma günü ikindiden sonra, Peygamber Efendimiz Arafat’ta "Adba" adindaki devesinin üzerinde vakfede iken nazil olmustu. Deve vahyin agirligina dayanamayarak yere çökmüstü.
  Hz. Ömer’e Yahudiden hangi âyet oldugunu ögrenince söyle dedi:
  "Biz o günü ve o gün bu âyetin Hz. Peygambere (sav) nail oldugu yeri biliriz. Cuma günü arefede bulunuyordu." demis ve o günün bayramimiz olduguna isaret ederek arefe gününün önemini belirtmistir.
  Arefe günü, Hazreti Âdem (as) ile Hazreti Havva’nin Arafat’ta bulustuklari gündür.
  Tevriye, arefe gününden bir önceki güne denir. Peygamber Efendimiz (sav) söyle, buyurmustur:
  "Tevriye günü oruç tutan ve günah söz söylemeyen Müslüman cennete girer."
  Bugün tutulan oruç, bin gün nafile oruca bedeldir. Aynca geçmis ve gelecek yilda yapilan tövbelerin kabul olmasina da sebep olur. Arefe günü oruç tutmak da çok sevaptir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:
  "Arefe günü oruç tutana, Âdem aleyhisselâmdan, Sûr’a üfürülünceye kadar yasamis bütün insanlarin sayisinin iki kati kadar sevap yazilir."
  "Arefe günü tutulan oruç, bin günlük nafile oruca bedeldir."
  "Asure günü orucu bir yillik, arefe günü orucu da, iki yillik nafile oruca bedeldir."
  Arefede tutulan oruç, iki bin köle azat etmeye, iki bin deve kurban kesmeye ve Allah yolunda cihâd için verilen iki bin ata bedeldir."
  "Arefe günü tutulan oruç, biri geçmis, biri de gelecek yilin günahlarina kefaret olur."
  Arefe günü özellikle bin adet Ihlas okumak büyük zatlar tarafindan tavsiye edilmistir. Hadis-i seriflerde Ihlas sûresini okumanin kul borcu hariç diger günahlarin affedilmesine vesile olacagi söylenmistir.
  "Arefe günü Besmele ile bin Ihlas okuyanin günahlari affedilir ve duasi kabul olur."
  "Peygamber (sav) arefe aksami ümmetinin affedilmesi için dua etti. Duasina, ‘Muhakkak ki ben zalimden baskasini magfiret ettim.’ diye cevap verildi. ‘Zalimden ise mazlumun hakkini alirim.’ buyruldu. Resul-i Ekrem:
  ‘Ey Rabbim, dilersen mazluma cennette mükafatini verir zalime de magfiret edersin.’ diye dua etti ise de Arafat’ta bu duasina Allahu Teâlâ’dan kabul gelmedi. Sabah vakti Müzdelife’de ayni duayi tekrarladi. Bu defa duasi kabul edildi. Resulullah memnuniyetinden ve sevincini belli ederek güldü. Bunun üzerine Ebu Bekir ve Ömer (ra):
  ‘Anam babam size feda olsun, bu saatte siz gülmezdiniz, sizi güldüren nedir?’ diye sordu. Resulullah(sav):
  ‘Allah’in düsmani Iblîs, Allahu Teâlâ’nin duami kabul ederek ümmetimi affettigini anlayinca topragi alip basina çalmaya ve vay sana helak oldun diye feryada basladi. Iste Seytan’in görmüs oldugum bu feryadi beni güldürdü, buyurdu."
  Arefe gününe saygili olmali, o gün hacilar Arafat’ta vakfe yapip dua ederken manen onlarin yaninda oldugumuzu hissederek dualarina istirak edilmelidir. Böyle bir günde bizi günaha sokabilecek her seyden uzak kalmak gerekmektedir. "Günümüzde arefe, bayramin bir önceki günü oldugu için dünyalik telaslarin en yogun oldugu bir gün olarak yasanmaktadir. Oysa ki arefe insana verilen en kiymetli vakitlerden biridir. Bugünler ibadet ve affedilme günleridir. Hacilarin Arafat’ta "Lebbeyk (Buyur Rabbim)" diyerek dil, irk, ten ayirimi yapilmaksizin bir araya geldigi mahser gününü hatirlatan, kullugun Allahu Teâlâ’ya dualarla, telbiyelerle arz edildigi en kiymetli zaman dilimidir. Resulullah (sav) söyle buyurmustur:
  "Duanin faziletlisi, arefe günü yapilanidir." (Beyheki) "Allahu Teâlâ, arefe günü kullarina nazar eder. Zerre kadar imani olani affeder."
  Allahu Teâlâ bazi geceler dualarin reddedilmeyecegini Peygamber Efendimize (sav) bildirmistir. Rahmet kapilarinin açildigi dört mübarek gece sunlardir:
1- Fitr (Ramazan) Bayrami gecesi,
2- Kurban Bayrami gecesi,
3- Terviye gecesi (Zilhicce ayinin 8. gecesi),
4- Arefe gecesi, (Isfehani)
  Arefe gününü ve gecesini ibadetle geçirmek çok faziletlidir. Saadet-i Ebediyye’de arefe gecesini ibadetle geçirenin cehennemden azat olacagi söylenmistir.
Arefe günü günahlardan uzak kalanin da bagislanacagi Resulullah (sav) tarafindan müjdelenmistir.
  "Arefe günü Resulullahın (sav) yanında bulunan bir genç, kadınları düşünüyor ve onlara bakiyordu. Resulullah (sav) eliyle birkaç defa gencin yüzünü kadınlardan çevirdi. Genç yine onlari düsünmeye basladi. Resulullah (sav):
  – Kardesimin oglu, bugün öyle bir gündür ki, bugünde herkesin kulagina, gözüne ve diline sahip olursa günahlari bagislanir, buyurdu." (Müsned)
  Arefe Günü Yapilmasi Tavsiye Edilenler:
  1- Arefe gününün sabah namazinin farzindan sonra tesrik tekbirleri getirilmeye baslanmalidir.
  2- Arefe günü oruç tutulmalidir.
  3- Arefe gününe hürmet edilmeli, günaha girmemeye dikkat edilmelidir.
  4- Arefe günü çok dua ve istigfar edilmelidir.
  5- Arefe günü 1000 âdet Ihlas-i serif okunmalidir.
  Baska Bir Sey Bilmiyorum
  Mevlânâ’nin talebelerinden biri, hac vazifesini yapmak üzere Hicaz’a gitti. O Hicaz’da iken, evinde hanimi, arefe gecesi bir tepsi helva yapip, Mevlânâ’nin talebelerine gönderdi. Mevlânâ, helvayi kabul edip, orada bulunan bütün talebelerine bizzat kendi eliyle taksîm etti. Herkes hissesine düseni aldigi halde, tepsiden hiçbir sey eksilmedi. Alanlar tekrar aldilar, doyuncaya kadar yediler, yine eksilmedi. Bunun üzerine helva dolu tepsiyi Mevlânâ mübarek eline alip; "Bu tepsiyi sahibine göndereyim." diyerek disari çikti. Içeri girdiginde, elinde tepsi yoktu. Ertesi gün helvayi getiren hanim, tepsisini medresenin mutfaginda aratti, ancak bulamadi. Mevlânâ’yi da bunun için rahatsiz etmedi.
  Aradan günler geçti, hacca gidenler dönmeye basladilar. Bu hanimin da beyi Kabe’den dönüp Konya’ya geldiginde, o tepsi esyalarinin arasindan çikti. Kadin tepsiyi görür görmez taniyip, hayretinden dona kaldi. Beyine; "Ben arefe gecesi bu tepsi ile helva yapip Mevlânâ’nin talebelerinin yemesi için göndermistim. Tepsiyi ertesi günü arattigim halde bulamadim. Nasil oldu da bu tepsi senin eline geçti?" deyince, sasirma sirasi haciya geldi. O da; "Arefe gecesi haci arkadaslarimla oturup sohbet ediyorduk. Bir ara çadirin kapisindan bir el bu tepsiyi uzatti. Biz de tepsiyi aldik, elin sahibini arastirmak da aklimiza gelmedi. Helvayi yedikten sonra tepsiyi tanidim. Kimseye vermeyip esyalarin arasina koydum. Baska bir sey bilmiyorum." dedi. Bunun Mevlânâ’nin bir kerameti oldugunu anlayinca, ona olan bagliliklari daha da artti.
  
Image Hosted by ImageShack.usKurban
  "Rabbin için namaz kil ve kurban kes." (Kevser Sûresi: 2)
  "Biz her ümmet için bir kurban kesme ibadeti koyduk ki, kendilerine Allah’in rizik verdigi hayvanlari kurban ederek üzerlerine O’nun adini ansinlar. Rabbiniz tek bir ilahtir. Yalniz O’na teslim Olun." (Hacc Sûresi: 34)

  "Biz kurbanlik develeri de size Allah’in (dininin) isaretlerinden yaptik. Onlarda sizin için hayir vardir. Onlar ön ayaklarini sira halinde yere basmis durumda iken üzerlerine Allah’in ismini anin (da kesin). Yanlari yere düsüp canlari çikinca da onlardan yeyin, kanaat eden (fakir)e de, isteyen (fakir)e de yedirin. Allah onlari size boyun egdirdi ki, sükredesiniz." (Hacc:36)

"Onlarin ne etleri, ne de kanlari Allah’a ulasir, fakat O’na sadece sizin takvaniz ulasir. Sizi hidâyete erdirdiginden dolayi Allah’i büyük taniyasaniz diye o, bu hayvanlari böylece sizin istifadenize verdi. (Ey Muhammed!) Güzel davrananlari müjdele!" (Hacc: 37)
  Kurban, kelime olarak kurb kökünden mastardir, yaklasmak mânâsina gelir. Dini istilah olarak; Allahu Teâlâ’nin rizasini ümit edip yakinligini kazanmak için kesilen hayvana kurban denir.Peygamber Efendimiz hicretin ikinci senesinde, Sevik Gazvesi’nden dönerek Medine’ye geldiginin ertesi günü, (Zilhicce’nin onuncu günü) Müslümanlarla birlikte namazgaha çikti. Ezansiz ve kametsiz iki rekât namaz kildirdiktan sonra hutbe okudu. Bu hutbelerinde kurban kesmelerini Müslümanlara emretti. Kendileri de iki kurban kesti.
  Cabir (ra) diyor ki: "Peygamber Efendimiz (sav) kurban kesme gününde boynuzlu, semiz ve burulmus iki koç kesti. Onlari kesmek için yöneldigi zaman "Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana dogru çevirdim, Ben Allah’a sirk kosanlardan degilim; namazim, öteki hak ibadetlerim, sagligim ve ölümüm bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’indir. O’nun ortagi
yoktur. Ve ben Müslümanlardanim. Ya Rabbi bu kurban sendendir, senin içindir, Muhammed’in ve ümmetinin adina "Bismillahi Allahu Ekber" dedi ve kurbani kesti." (et-Tac. m, 207)
  Hz. Aise (r.a) rivayet ediyor ki: "Peygamber Efendimiz (sav) buyurdu: Âdemoglu, Kurban Bayrami gününde kan akitmaktan (kurban kesmekten) daha sevimli bir is ile yüce Allah’a yaklasmis degildir. Kanini akittigi hayvan kiyamet günü, boynuzlari, ayaklari ve killariyla gelecektir. Akan kan, yere düsmeden önce Allah katinda yüksek bir makama erisir. Onun için gönül hoslugu ile kurbaninizi kesiniz."
  Kurban, kendilerini Allah’a yaklastiracak, kurtulusa vesile olabilecek firsatlari kovalayan ve Hakk’in rizasini talep edenler için, Allahu Teâlâ’ya götüren bir kurbiyet helezonu ve kanatlanma bayramidir. Kurban Bayrami, Hz. Ibrahim ve Ismail’den günümüze kadar, hep bir kahramanlik, fedakârlik, hasbilik ve teslimiyet sembolü olagelmistir. Hz. Mevlana teslimiyet anlayisini kurban kelimesiyle ayni anlamda kullanir: "Akli Mustafa’ya kurban et." diyerek bizi yakinlasmak için sünnet-i seniyye yoluna çagirir.
  Kurban Rabbimizin bize verdigi emanetleri O’nun her seyin sahibi oldugunu bilerek gönül hosnutluguyla sadece rizasini umarak hakiki sahibine teslim edebilmektir. Rahim, Hakim oldugundan süphe etmeden, Hz. Ibrahim ve Ismail misali…
  Hz. Ibrahim Mekke’deydi. Rüyasinda bir ses: "Ey Ibrahim! Allah, oglun Ismail’i kurban etmeni emrediyor." diyordu. Bu rüya Allah’tan mi, yoksa seytandan mi bilemedi. Zilhicce ayinin sekizinci günüydü. Ertesi gün, ayni vakitte ayni rüyayi görünce, rüyanin Allah’tan oldugunu anladi. Bu bir dostluk imtihaniydi. Allahu Teâlâ’nin dostluguyla sereflenen Hz. Ibrahim’den en sevgili varligini kurban etmesi isteniyordu. En sevgilinin adi Ismail oldugu için, kurban Ismail’in adiydi.
  Zilhicce’nin onuncu günüydü. Hz. Ibrahim o sabah Ismail’e, ip ve biçak almasini, oduna gideceklerini söyledi. Ismail hiç süphelenmedi. Mina mevkiine gelince Hz. Ibrahim rüyayi yavas yavas ogluna anlatmaya basladi. Hayati veren ve alan Allah degil miydi? Allahu Teâlâ simdi ondan emanet ettigi hayati geri istiyordu. Bu çok serefli bir alisveristi. Ismail, babasina teslimiyet ve tevekkülle su cevabi verdi:
  "Babacigim, ne ile emrolunduysan o isi yap. Beni Insaallah sabredenlerden bulacaksin."
  Hz. Ibrahim uzun yillar sahip olamadigi ve yillar yili yaptigi dualarin kabulü olarak kendisine verilen oglunu Rabbine takdim ediyordu. Ismail’in son sözleri su oldu:
  "Babacigim ellerimi, ayaklarimi bagla ki fazla çirpinmayayim. Elbiseni topla ki, kan siçrayip kirletmesin. Annem görür ve üzülür. Biçagi siddetle çal ki ölüm kolay olsun. Beni yüzümün üzerine yatir, yüzüme bakarsan bana acirsin. Ayrica ben de biçagi görmeyeyim, korkuveririm. Annemin yanina vardiginda selâmimi söyle. (Kurtubi, 15-104)
  Hz. Ibrahim oglunu sag tarafina yatirdi, gözlerini bagladi. Biçagi oglunun boynuna olanca gücüyle sürerken "Bismillah" dedi, fakat biçak kesmedi. Biçaga bakti, keskindi. Ikinci, üçüncü defa denedi, biçak yine kesmedi. Hz. Ibrahim yillar evvel kendisini atesin yakmadigini hatirladi. Demek ki bu defa da Cenab-i Hak, biçaga "Kesme!" emrini vermisti, kesmiyordu.
  Bir ses duydu. "Allahu Ekber! Allahu Ekber!" diyordu. Basini kaldirdi: Cibril-i Emin yaninda semiz bir koç oldugu halde inmekteydi. Hamd ve sükür duygulari içinde "La ilahe illallahu vallahu ekber" dedi. Durumu fark eden Hz. Ismail, Cenab-i Hakk’a minnet ve sükranlarini dile getirerek "Allahu Ekber ve lillahil hamd" dedi.
  Aradan asirlar geçmesine ragmen, bütün mü’minler Hz. Ibrahim, Hz. Ismail gibi Rabbinin rizasini umarak Zilhicce ayinin arefe günü, sabah namazindan baslayip bayramin dördüncü günü ikindi namazina kadar "ALLAHU EKBER ALLAHU EKBER LA ILAHE ILLALLAHU VALLAHU EKBER ALLAHU EKBER VELILLAHI’L HAMD" diyerek minnet ve sükranlarini Rabblerine sunarlar. Bu tekbire "tesrik tekbiri" denilir ve vaciptir.
 
Image Hosted by ImageShack.us Tesrik Tekbirleri Ile Ilgili Fikhi Hükümler
  Tekbirlerin yirmi üç vakit okunmasi, Ebû Yusuf ile Imam Muhammed’e göredir. Fetva da buna göre verilmistir. Ebû Hanîfe’ye göre, tesrik tekbirleri arefe günü sabah vaktinden bayramin ilk günü ikindi vaktine kadar olan sekiz vakit farz namazlarinin arkasindan getirilir. Tesrik tekbirleri birçok fâkihe göre vaciptir. Bazilarina göre ise sünnettir.
  Ebû Yusuf ile Imam Muhammed’e göre farz namazlarim kilmakla yükümlü olanlara bu tekbirler vaciptir. Bu konuda tek basina kilanla imama uyan, yolcu ile mukim, köylü ile sehirli, erkekle kadin esittir. Böyle tesrik tekbirleri cemaatle de, yalniz basina da eda
edilir. Kaza da edilebilir. Erkekler tekbiri açiktan, kadinlar ise gizlice getirir. Vitir namazi ile bayram namazlari sonunda tekbir getirilmez.
  Ebû Hanîfe’ye göre, tesrik tekbirlerinin vacip olmasi için yükümlünün hür, mukîm ve erkek olmasi ve farz namazin cemaatle kilinmis bulunmasi sarttir. Bu yüzden yolcu, köle, kadin ve tek basina namaz kilana bu tekbirler vacip olmaz. Ancak bu sayilanlar imama uyarlarsa, cemaatle birlikte tekbir alirlar. Cuma ve bayram namazi kilinmayan küçük yerlesim merkezlerinde de tesrik tekbiri getirilmez ve cuma günü ögle namazini cemaatle kilan özürlü kimselere de vacip olmaz. Bir yilin tesrik günlerinde kazaya kalan bir namaz, yine o yilin tesrik günlerinden birinde kaza edilse, sonunda tesrik tekbiri alinir, fakat baska günlerde veya baska yilin tesrik günlerinde kaza edilse, tesrîk tekbiri alinmaz. Bir namazda sehiv secdesi, tesrîk tekbiri ve telbiye bir araya gelse, önce sehiv secdesi yapilir, sonra tekbir alinir, daha sonra da telbiyede bulunulur.
  
Image Hosted by ImageShack.usKimler Kurban Keser?
  Zaruri ihtiyaci disinda 85 gram altin ya da bu bedelde mali olan, hür ve mukim yani yolcu olmayan her Müslüman’in kurban kesmesi vaciptir. Daha önce fakirken, Kurban Bayrami günlerinde aniden kazanç saglayan kisiye kurban vacip olur. Daha evvel zengin olup da kurban günleri aniden yoksul düsen kisiye ise vacip olmaz. Zekat gibi kazanilmis paranin üzerinden bir yil geçmesi gerekmez.
  Bir kisi ancak bir tane vacip kurban kesebilir. Isterse nafile kurban niyetiyle bu sayiyi arttirabilir.
  Kurban kesemeyen kimse bayram için hazirlanir, temizlenir, namaza giderse, kurban kesme sevabini elde eder. Peygamber Efendimiz (sav): "Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kilmistir." buyurmustu. Bir adam kendisine: "Ey Allah’in Resulü! Emanet olarak verilmis bir hayvandan baska bir seye sahip degilsem, onu kesebilir miyim?" diye sordu. Resulullah (sav): "Hayir, ancak saçini, tirnaklarini kisaltir, biyiklarindan alir, etek tirasini olursun. Bu da sana Allah yaninda bir kurban yerine geçer." dedi.
  
Image Hosted by ImageShack.us
Kurbat Etini Kesen Yiyebilir mi?
  Vacip kurbanin sahibi zengin olsun olmasin kestigi kurbandan yiyebilir, ailesine yedirebilir. Bununla birlikte isteyen veya istemeyen fakirlere yedirmek de farzdir. Dagitilan kisim kurbanin hiç olmazsa üçte biri olmalidir. Kisinin, nafakasini temin etmekle sorumlu oldugu kisiler çok olursa, kurbanin etini onlar için vermeyebilir. Kurbanin etini veya postunu satip parasini almak mekruhtur. Böyle bir sey yapilirsa kiymetini tasadduk etmek gerekir. Kurban derisi kasap ücreti olarak da verilemez. En güzeli Allah’a yaklasmak için kesilen kurbanin derisini sadaka niyetiyle vermektir.
Image Hosted by ImageShack.us  Kurbanda Vekalet Olur mu?
  Bir kimse kendi adina kurban kesmesi için baskasini vekil tayin edebilir. Vekalet bizzat verilebilecegi gibi mektup, telefon, faks gibi vasitalarla da verilebilir.
  Bir hisse kurbani sadaka olarak veren en önce tasadduk ettigi kurbani sevindirir. Sonra tasadduk ettigi kisiyi sevindirir. O yuvada yasayan yavrulari sevindirir. Umulur ki bu kadar kisiyi sevindiren insani da Allah sevindirir. Bir beldede kesilen kurban o yer üzerine gelecek belâ ve musibetlere kalkan olur. Cenab-i Allah Ismail’ler ile kurban olacak hayvanlar arasinda insanoglunu serbest birakmistir. Hayvanlarini kurban edenler Ismail’lerini kurtarmistir.
  Bir kurban kesilmesinin sevabindan kestiren kadar kesen de hissedar olur. Kurbanlik hayvani besleyen, alan, satan hissedar olur. Etini pisiren, pisirileni yiyen de hissedar olur. Yemekten sonra söylenen Elhamdülillah bütün hissedarlarin hanesine yazilir.

  Image Hosted by ImageShack.usKurbanin Vakti
  Kurban, eyyâm-i nahr (Kurban kesme günleri) denilen Zilhicce ayinin onuncu, on birinci ve on ikinci günleri kesilir. Onuncu gün kesmek daha faziletlidir. Zilhicce’nin onuncu günü ikinci fecir dogmadan önce kurban kesmek caiz degildir, ikinci fecirden sonra Zilhicce’nin on ikinci günü günes batincaya kadar geçen zaman içinde gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak geceleri kesmek mekruhtur. Bayram namazi kilinan yerlerde, imam bayram namazinda iken veya tesehhüd miktari oturmadan önce kurban kesilmesi caiz degildir, selâm verdikten sonra ise kurban kesilebilir. Bayram namazi kilinmayan yerlerde ikinci fecrin dogumundan sonra kurban kesilebilir. (el-Fetâva’l-Hindiyye, V, 295-296)
 
Image Hosted by ImageShack.us Kurban Nasil Kesilir?

Kurban kesmek için biçak önceden bilenip hazirlanir ve hayvanin göremeyecegi bir yere konulur. Sonra hayvan ayaklari ve yüzü kibleye gelecek sekilde sol tarafina yatirilir. Hayvanin sag arka ayagi serbest kalmak sartiyla diger ayaklari baglanir. Bundan sonra tekbir ve tehlîl getirilir. Arkasindan "Bismillâhi Allâhu ekber" denilerek, hayvanin boynuna biçak vurulur. Nefes ve yemek borulari ile sahdamari denilen iki ana damari kesilir. Hayvan sogumaya birakilir, kaninin akmasi beklenir ve sonra derisi yüzülür. Hayvani elinden gelirse, kurban sahibinin kendisinin kesmesi edeptendir. Kendisi kesemezse bir Müslüman’a kestirir. (Mehmed Mevkufâtî, Mevkûfât, sadelestiren: Ahmed Davudoglu, Istanbul 1980, II, 331-332)

Furkan GALIB; "Mübarek Günler ve Geceler", Timas, s.89-105

 

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online  

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ İMANIN BEDELİ NE? ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

candleglowflower19ir1lfni0opt8gcandleglowflower19ir1lfni0

 

İMANIN BEDELİ NE?
  
Mehmet Işık
  
   O Kutlu Elçi insanları Allah’a imana ve kulluğa davet ederken, karşılığında dünyalık bir menfaat,
 rahat bir gelecek vaat etmiyordu. Hiç kimseye. Aksine, O’na iman edenler, O’nun yoluna
baş koyanlar, akla gelebilecek her türlü ızdırabı , horlanmayı, hatta öldürülmeyi göze
almalıydılar, alıyorlardı. Gecenin yarısına doğru sessizce kafileden ayrılanlar oldu.
Hepsi aynı yöne doğru, kimseye hissettirmeden süzülüp gittiler.
   Kafile Medine’den gelmişti. Beşyüz civarında insan. Aralarından sadece yetmiş kadarı müslüman .
Onların da bir kısmı Allah’ın son elçisini ilk kez görecek. Heyecanlı, coşkulu.
   Önceden aralarında anlaşmışlardı. Kafiledekilere hissettirmeden gece yarısına doğru
Mina yakınlarındaki Akabe’de buluşacaklardı.
   Gecenin sessizliğinde, adeta çölün kumlarını incitmeden, yumuşak adımlarla Akabe’de
toplanan yetmiş kadar Medine’li müslüman , şimdi heyecanla bekliyordu. O gelecekti.
O kutlu elçi. Biraz sonra Allah Rasulü s.a.v., amcası Abbas r.a. ile oradaydı. Kalpler titredi,
 selamlaşıldı ve konuşuldu, anlaşıldı, büyük sözler verildi.
   İkinci Akabe Biatı diye isimlendirilen bu buluşma, hicretten üç ay kadar önce büyük bir
gizlilik içinde yapılıyordu. Peygamber s.a.v. Efendimiz ile Medineli müslümanlar arasında,
 İslâm’ın geleceği için dönüm noktası sayılabilecek bir sözleşme gerçekleşiyordu.
   Sıra ellerini uzatıp Efendimiz’e biat etmeye gelmişti. Hicretten sonra Ensar ismini
alacak olan Medineli müslümanların sözcüleri şöyle dedi:
   – Ey Allah’ın Rasulü ! Bizden, kendin için ve Rabbin için istediğin sözü al.
   Rasulullah s.a.v. şöyle cevap verdi:
   – Rabbim için O’na hiçbir şeyi ortak koşmadan ibadet etmenizi; kendim için de beni ve
ashabımı barındırmanızı, bize yardımcı olmanızı, mallarınızı ve canlarınızı koruduğunuz
şeylerden beni ve ashabımı da korumanızı istiyorum.
   Sözcüler sordular:
   – Peki, bunu yaparsak bize ne var?
   Allah Rasulü buyurdular ki:
   – Allah’ın rızası ve cennet var.
   Bunun üzerine Medineli müslümanlar dediler ki:
   – Ne kazançlı bir alışveriş bu! Biz bundan ne cayarız, ne de vazgeçmek isteriz.
   (M. A. Köksal, İslâm Tarihi, VI/26-40’den özet.) 
 opt8g  

   Medineli müslümanlar , yaptıkları sözleşmenin ne kadar ağır olduğunun bilincindeydi.

Hatta bunu konuşmalarında da ifade etmişlerdi. Bu sözleşme, bütün dünyayı karşılarına dikiyordu.
Canları dahil her şeylerini feda etmeyi göze almışlardı.
   Bütün bunlara karşılık Allah Rasulü s.a.v. onlara ne vaat etmişti? Zafer mi?
Yeryüzüne hakimiyet, insanlığa liderlik mi? Mal-mülk mü? Bolluk, bereket mi?
   Hiçbiri… Sadece Allah’ın rızası ve cennet. Esasen Allah Rasulü s.a.v.’in ve
Mekke’deki müslümanların durumu da başlarına gelebilecekleri izah etmeye yeterdi.
Horlanmak, işkenceye uğramak, kovulmak, hayat hakkı bile tanınmamak…
   Ama o aşk, o muhabbet var ya… Allah rızası var ya… Yürekten kopup gelen o ırmak…
   O Kutlu Elçi insanları Allah’a imana ve kulluğa davet ederken, karşılığında dünyalık bir menfaat,
rahat bir gelecek vaat etmiyordu. Hiç kimseye. Aksine, O’na iman edenler,
O’nun yoluna baş koyanlar, akla gelebilecek her türlü ızdırabı , horlanmayı, hatta öldürülmeyi
göze almalıydılar, alıyorlardı. Onüç yıl böyle geçti. İmanın ve kulluğun, nur ırmağında
yıkanmış bir kalbin huzurundan başka hiçbir dünyevi karşılığı olmadı. Sadece ıstırap…
Yüce Mevlâ, o günün müslümanlarını ve Rasulü’nü bütün dünyevi karşılıklardan uzaklaştırdı.
Onların imanını, ibadetini, kulluğunu adeta ateşte pişirdi, olgunlaştırdı.
Beklenebilecek ne dünyalık varsa hepsini tüketti.
   İman nasıl bir güçtür! İtminana ermiş bir kalp nasıl bir zırhtır! Artık onlar, ne kâfirlerin
konforundan, ne de kendilerinin böylesine horlanıp hayat hakkı bile tanınmamasından bunalıma düşmediler, düşmüyorlardı. Ve şimdi… Artık Medine’li müslümanlar , bu yola baş koyuyordu.
Uzakta, bir çöl gecesinde, gizlice, meleklerin duaları, gülücükleri altında…
   Yüce Mevlâ’nın sonraları müslümanlara bahşettiği izzet, iktidar, mal-mülk ise, işin ne
başında ne sonunda sözü geçmeyen , talep edilmeyen birer ihsandan başka bir şey değildi.
Ve dikkat edilmesi gereken bir imtihan. Allah rızası ve cennet ise, Mekkeli ve Medineli müminlerin namazlarında, zikirlerinde, dualarında, sadakalarında, savaşlarında tek hedef ve beklentileriydi.
Kâfirlerin rahatlığına gelince, Yüce Mevlâ buyurdu ki:
   “İnkarcıların (refah içinde) diyar diyar dolaşması, sakın seni aldatmasın! Azıcık bir menfaattir o.
Sonra varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varış yeridir.” (Âl-i İmran, 196-197)
   Mübarek Rasulü’nün şahsında bütün müslümanları ise şöyle irşad ediyordu:
   “Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü sen gözlerimizin önündesin. Kalktığın zaman Rabbini
hamd ile tesbih et! Gecenin bir kısmında ve yıldızların batışından sonra da
O’nu tesbih et!” (Tur, 48-49)
   
 opt8g  
   Zaman geçiyor , ama insan ve imtihanı hiç değişmiyor. Günümüzde de imanın, kulluğun önünde nice engeller var. Çoğu insan helal haram demeden yiyor, içiyor, geziyor, dolaşıyor. Zenginliğine zenginlik katmada hiçbir ölçü tanımıyor. Nefsi nereye götürürse oraya. Ne yazık, bir kısmı bununla da kalmıyor. Kalbindeki iman muhabbetini hayatına nakşetmeye gayret edenleri aşağılıyor, nice sıkıntılar çıkartıyor.
   İnandım ve itaat ettim diyen, dinini yaşamaya çalışan müslüman , böyle bir ortamda helal yiyebilmek için çırpınıp duruyor. Faize bulaşmamak, kul hakkına girmemek, kamu malı yememek için nice meşakkate katlanıyor. Vücudunu sergilemenin medenilik sayıldığı, insanların giyim kuşamla üstünlük edinme
yarışına çıktıkları caddelerde gözünü, gönlünü korumaya çalışıyor. Bütün bunların yanında ibadetlerinde şeytanın ve nefsin binbir türlü vesvesesinden sıyrılıp, sırf Allah için kulluk yapabilmenin mücadelesini veriyor. Gurur, kibir, haset, bencillik, gaflet gibi manevi hastalıklarla boğuşuyor. Günler geçiyor , yıllar akıp gidiyor; müslüman , tahammülü güç meşakkatlere katlanırken, niceleri nimet ve saltanat içinde, zevk ü sefa ile yaşayıp gidiyor.  Şimdi soru şu: Müslümana bu dünyada rahatlık yok mu? Onun haklılığını ispat edecek, gayretinin, ibadetlerinin bir karşılığı, ölmeden önce onu mutlu edecek bir dünyalık yok mu?
   Yok!.. Böyle bir dünyalık bedel yok. Bunu beklemek de yok. Cenab-ı Mevlâ, iman ve kulluğun karşılığını ölümden sonra verecek. Dünya hayatında verdikleri ve verecekleri, tamamen O’nun ihsanıdır; imana ve kulluğa bağlı şeyler değil. Ve bilenler biliyor; yüreği ısıtan, güzelleştiren, güller açtıran, dokunduğu her şeyi yıkayıp arındıran o muhabbet ırmağı var ya … O cennet ırmağı… Sığınağımız, tesellimiz, varlığımız, mülkümüz… Her gün bin kez ölsek de ölümsüzlüğümüz.
   Huzur arayan gönlümüz; oraya, o ırmağa…
 

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online  

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ ZİKREDİNCE NE OLUR? ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

 

 

0nyy9c4ad70nyy9

 

ZİKREDİNCE NE OLUR?

   semerkan dergisi Aralık 2004
   Mehmet Ildırar
  
   Zikrin fazileti olduğu gibi bir de adabı vardır. Bir insan hakiki zikir sahibi ise, o zikir o kişide bir netice meydana getirir. O netice şudur ki: Bir emr-i ilâhi geldiği zaman veya bir haramla karşılaştığı zaman Allah Tealâ’yı hatırlamak; karşılaştığı iş günah ise derhal terk etmek, emr-i ilâhi ise hemen yapmaktır. İşte zikir ve dervişlik anlayışı bundan ibarettir.
   Demek ki zikreden kişi devamlı zikir sayesinde öyle bir mertebeye gelir ki, onun kalbinde oluşan hassasiyet, nerede bir emr-i ilâhiye gelirse derhal yapmasını, nerede haram bir iş, gaflet, isyan varsa derhal elini çekmesini gerektirir. İşte bunu yapan mümin derviştir, bunu yapan zat-ı muhterem gerçek zikir ehlidir. Bu yapılmıyorsa dervişlik hayaldir, o insana çektiği zikrin de faydası olmamış olur.
   Bir kimse Allah’a itaat ederse, teslim olursa Allah’ı çok zikretmiş olur. Namaz kılması, oruç tutması, Kur’an okuması az da olsa durum değişmez. Bir kimse Allah’a isyan ederse Allah’ı unutmuş olur. Öyle birinin namazı, Kur’an okuması çok olsa da durum değişmez.
   Şu halde Hz. Habib-i Hüda s.a.v. Efendimiz’in mübarek beyanlarıyla zikirden murad şudur:
   “Zikreden zâkirin kalbi mamur olur, saflaşıp arınır. Onun kalbinde ilâhi bir idrak ve anlayış meydana gelir.”
   İşte nafile namazı-orucu az olsa da, eğer bir kimse Allah’a itaat ediyorsa, Allah’ı zikretmiş olur. Şu halde zikreden kişi helali gördüğünde koşmayı, haramdan kaçmayı, kalbinin arınması neticesinde kazanır. Onun için hadis-i şerifte Efendimiz s.a.v.: “Kıyamet gününde benim şefaatimden en çok yararlanan kişi, içtenlikle lâ ilâhe illallah diye zikredendir.” buyurmuştur.
   Yine Efendimiz s.a.v. buyurdu ki:
   – Kim içtenlikle Allah’ı zikrederse cennete girer.
   – Bunu içtenlikle söylemek nasıl olur ya Rasulallah, diye sorulduğunda ise buyurdu ki:
   – Bu kelimeyi söyleyen, Allah’ın bu zikrini yapan kimseyi o zikri günahlardan alıkoyuyorsa, o kimse içtenlikle Allah’ı zikretmiş olur.
   “Bu zaman zikir zamanı değildir” diyenlerin kulakları çınlasın! Zikirden maksat günahtan kesilmek içindir. İnsan Allah’ı ya tanır veya unutur. Unutması gaflet, hatırlaması zikirdir.
   O zâkir olan zikir sahibi günahtan kendini alıkoyuyorsa Allah’ın derviş kulu olur, mümin kulu olur. Adamın otuz bin, elli bin zikri var ama yalancıdır, ama gıybet eder, ama gözünü haramdan kaçırmaz, bu adam zikretmemiş, Allah’ı içtenlikle anmamış olur. Zikir haramdan alıkoymak içindir.
   Şu halde zikir nuranî, rabbanî bir haldir ki, müminin kalbini vazifesine döndürür, nefsin dünyaya, nefsaniyete, şeytana, menfaate olan bağlarını koparır. Ne zaman şeytanın başı yarılır, ne zaman nefsin başı ezilirse günahın kapısı kapanmış olur.
   İşte böylece zikirden esas maksat ortaya çıkmış olur. Bu hal ıslaha işarettir. Günahtan alıkoymak ıslaha işarettir. Allah kulunu ıslaha çağırıyor.
   Hocalık, mollalık, müftülük ilimdir; ilim amelin rehberidir. Kimi kulda ilim vardır, amel yoktur, noksan kalır. Kimi kulun ilim ve ameli vardır, ihlâsı yoktur. İhlâssız amel sönmüş lamba gibidir. Amelden maksat ihlâs, ihlâstan maksat rızadır. Rıza-yı ilâhiyeyi tahsil edemeyen, nefsin bağını kopartamayan, şeytanın enaniyet ve benliğinde kendisini harap eden kişi alim olsa ne çıkar?
   Halbuki zikir, lambaya gelen ışığı taşıyan kablolar gibi, Allah’ın nurunu kalbe taşır. Böylece kalp nurlanarak selim bir hâl alır. Kalb-i selim sahipleri de nefsin heva ve hevesine uymayıp, yalnızca Allah’a bağlanırlar.
   Zikir böyle bir faydaya vesile olur. Ama zikrin fayda vermesi için de, dinimizin emir ve yasaklarına uygun bir hayat yaşamak gerekir. Mahşer günü, ‘zikrettin ama sıfatınla da Allah’ın hükmünü tekzip ettin’ denilirse, halimiz ne olur? Zâkir samimi olmalı, sabırlı olmalı, dürüstlükten ayrılmamalıdır. Böylece biiznillah zikrin faydası hasıl olur, kalp temizlenip nurlanır ve bütün vücuda tesir eder.

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online  

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ GÜNAHLARIN İLKİ ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

 

yananatealevrm8ud5namazyananatealevrm8ud5

GÜNAHLARIN İLKİ
  
   Ebubekir Sifil
  
   Yüce Rabbimiz Hz. Adem a.s.’ı yarattığı zaman meleklere, “Adem’e secde edin” buyurmuş, İblis dışındaki bütün melekler bu ilâhi hitabın gereğini yerine getirirken o bundan kaçınmıştı. Kur’an-ı Kerim, bu başkaldırı ve sapmayı “diretti, kibre saptı ve kâfirlerden oldu” (Bakara, 34) ifadeleriyle anlatır.
  
   Varlık aleminde Yüce Allah’a karşı işlenen ilk günah olması dolayısıyla şeytanî özelliklerin başı olan kibir için İmam Şafiî, “onda her olumsuzluk mevcuttur” der. (Beyhakî, Şuabu’l-İman)
   Sözlükler, “kibir”i “böbürlenmek, kendisinde olmayan özellikleri varmış gibi göstermeye çalışarak büyüklenmek, büyüklük taslamak, kendisinde bir büyüklük vehmetmek” ifadeleriyle açıklıyor.
   Semerkand okuyucularının hatırlayacağı gibi, fıtrat, Yüce Allah’ın bütün mahlukata hakim kıldığı “yaradılış yasası” anlamına geliyor. Yukarıdaki ayette İblis’in sergilediği tavrın “küfür”le neticelenmesinin sebebi olarak anılan iki durum, “ilahî buyruklara direnme” ve “kibre sapma”, fıtratı tahrip eden tavırlardan olmaları dolyayısıyla birer “arızî durum”dur.
  
İnsana Düşman Bir Tavır
   “Büyüklenmek” şüphesiz sadece İblis’e mahsus bir tavır değil. Tarih boyunca kendisinde olmayan özellikler vehmeden pek çok “ekâbir”, bu “iblisçe” tavırları sebebiyle kınanmış, lânetlenmiş ve helâk olmuşlardır. Kur’an’ın bu konudaki beyanları gerçekten çarpıcıdır.
   Fıtrata yabancı olduğu ve yabancılaştırdığı için şeytanî bir özellik olarak anılmayı hak eden kibir, insanın hakikati kabul ve iman etmesini engellemesi sebebiyle “insana düşman bir tavır” olarak tasbit edilmelidir. Kur’an-ı Hakim bu noktayı şöyle dile getirir:
   “Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar her ayeti görseler de yine ona inanmazlar. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler; ama azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Çünkü onlar ayetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular.” (A’raf, 146)
   Allah’ın ayetlerinden yüz çevirenlerin hemen tamamı hakkında Kur’an’da kullanıldığını gördüğümüz bu özellik, kimi zaman da –Firavun örneğinde olduğu gibi– kişiyi, kendisinde ilâhlık özellikleri vehmetmek gibi uç noktalara kadar götürebilmektedir. Ki, bu amansız hastalığın böyle durumlarda sadece sahibini helâke götürmekle kalmayıp, kitlelerin de dünya ve ahiret hayatlarının mahvına sebep olduğu tarihin sıkça müşahede ettiği olaylardandır.
   Yazıya girerken kibirin, “insanın, kendisinde bir büyüklük vehmetmesi” hali olduğunu söylemiştik. Bu şu anlama geliyor: Aslında insanda, büyüklük hissine kapılmasını haklı kılacak herhangi bir özellik bulunmamaktadır. Çünkü atası topraktan yaratılan insan, bir damla sudan üremektedir. Kendisine, aslında hiçbir zaman sahip olamayacağı özellikler atfetmekle, elim bir azapla noktalanacak acıklı bir sonu kendi eliyle hazırladığı ve başkalarını da azaba sürüklediği için “çok zalim”, aynı zamanda yaptığı işin ne anlama geldiğini fark edemeyecek kadar da “çok cahil”dir. (Ahzab, 72)
   Dolayısıyla, yaradılışında “zayıflık” bulunan (Nisa, 28) insanın, aslında hiçbir zaman ulaşamayacağı bir takım özellikleri kendisinde vehmetmesi, sonunun hüsranla biteceği daha baştan belli olan bir maceraya atılması demektir. Yüce Kitabımız bu çarpıcı gerçeği şöyle ifadelendiriyor:
   “Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlar var ya, onların göğüslerinde asla erişemeyecekleri bir büyüklük (hevesin)den başka birşey yoktur.” (Mü’min, 56)
   Şu halde insandaki büyüklenme hissi, kuruntudan ve asla sahip olamayacağı kimi özellikler kendisinde mevcutmuş vehmine kapılmaktan başka hiçbir temele dayanmamaktadır. Bu özelliği sebebiyle kibir “şeytanî” bir tavırdır ve asla gerçekçi değildir.
  
Mümin ve Kibir
   Yükselmenin kibirle değil tevazuyla olacağını Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in haber vermesiyle şuuruna yerleştiren müminin kalbinde kibirin zerresi bile olmamalıdır. Zira Efendimiz, büyüklüğün sadece Allah Tealâ’ya mahsus olduğunu şu kudsi hadiste (manası Allah Tealâ’dan, lafızları Efendimiz’den olan hadis) ifade buyurmuştur:
   “Kibriya ridam, izzet izarımdır (bunlar bana mahsus sıfatlardır). Bu ikisinden herhangi birisi konusunda benimle çekişen, bana ortaklığa yeltenen kimseyi cehenneme atarım.” (Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud)
   Efendimiz s.a.v’in, “Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse cennete giremez” (Müslim, Ahmed b. Hanbel) buyurmasındaki hikmeti burada aramalıdır. Zira böyle bir durumdaki kişi, münhasıran Yüce Allah’a ait olan bir sıfatta O’na ortaklık etmeye kalkışmış olmaktadır.
   Oysa belirttiğimiz gibi, kuluk yükselişi kibirle değil, tevazudadır. Efendimiz s.a.v., bu ilginç durumu şöyle ifade ediyor: “Hiçbir sadaka malı eksiltmez. İnsan (kendisine yapılan haksızlıkları) affettikçe Allah da onun izzet ve şerefini artırır. Kim de Allah için tevazu ederse Allah onu yükseltir.” (Müslim)
   Diğer dinler, felsefî, sosyal ve ahlâkî anlayışlar ne derse desin, insanın da, onun elindekilerin de gerçek sahibi olan Yüce Allah’ın son elçisi s.a.v. “sadaka vermekle malınız eksilmez” diyorsa öyledir. Keza insanın yükselişinin de ancak büyüklenmemekten ve tevazudan geçtiğini haber veriyorsa, buna da bütün kalbimizle inanır ve insan hakkındaki tek doğrunun bu olduğunu tasdik ederiz.
  
"Secde Et, Yaklaş"
   İlk anda çelişkili gibi görünse de bu durum, “Secde et ve yaklaş” (Alak, 19) ayeti ile de bir başka şekilde ifade edilmiştir. Bedenimizdeki en önemli kısmın başımız olduğunda şüphe yok. Hemen bütün hayatî organlarımız başımızda olduğu gibi, bedenimizin diğer uzuvlarına göre başımız en yüksekte bulunmaktadır. İşte insan, bedeninin bu en hayatî ve en yüksek noktasını ve bu noktanın da bütün güzelliğinin simgesi olan yüzünü en aşağı noktaya, ayaklarının altına gelen zemine indirdiği zaman, evet ancak o zaman Yüce Yaratıcı’ya yaklaşmaktadır.
   Burada mekânla ilgili bir yaklaşmanın kastedilmediği açık olduğuna göre, bir mertebe yükselişinden söz ediliyor demektir. Bir başka deyişle insan, Yaratıcısı karşısında alçaldıkça mertebe olarak yükselmekte, küçüldükçe gerçek anlamda büyümektedir. Efendimiz s.a.v. de bu gerçeği, “Kulun Rabb’ine en yakın olduğu durum, secde durumudur” (Müslim) şeklinde ifade eder. Bu temel gerçeğin farkında olan bir mümin, kalbinde kibire nasıl yer verebilir?
  
Bu Büyüklenme Niye?
   Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bir gün ashabına, Hz. Nuh a.s.’ın oğluna tavsiyede bulunurken, “seni şirkten ve kibirden sakındırırım” dediğini anlattı. Orada bulunanlar, şirkin ne olduğunu bildiklerini, ancak kibirden kastın ne olduğunu anlamadıklarını söylediler ve eklediler: “Bizlerin güzel bir elbise, gösterişli ayakkabı giymesi midir, güzel bir binite sahip olması veya kendilerinhe ikramda bulunduğu arkadaşlarının bulunması mıdır?” Efendimiz s.a.v. bunların hiç birisinin kibir olmadığını söyledi ve ekledi: “Kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları hakir görmektir.” (Buharî, el-Edebü’l-Müfred, 1/192)
   Bu hadis ışığında meseleye baktığımızda, mümin için kibir sebepleri konusunda şunları tesbit edebiliyoruz: En basitinden en önemlisine kadar herhangi bir meselede haksız olduğu, yanlış yaptığı ortaya çıktığında, bir kimsenin bu durumu kabullenmesi halinde küçüleceğini, itibar kaybedeceğini düşünerek hakkı kabule yanaşmaması, kibirli olduğunun göstergesidir.
   Bu türlü bir kibire düşme tehlikesi özellikle ilim sahipleri için söz konusudur. Özellikle ilmin kendilerine yüklediği sorumluluğun idrakinde olmayan, gösterişi ve şöhreti seven ilim adamlarının bu hastalığa yakalanmaları kolay olmaktadır. Oysa Kur’an, “Kulları arasında ancak alimler Allah’tan hakkıyla korkar” (Fâtır, 28) buyurarak gerçek ilim adamlarının temel bir özelliğinin altını çizmektedir.
   Burada bir de amel-ibadet ehli için kibre düşme tehlikesi bulunduğunu belirtmemiz gerekiyor. Çok ibadet eden ve güzel ameller işleyen bir kimsenin, “diğer insanların yapamadığını yapıyorum” hissine kapılması ve böylece kendisini diğer insanlardan üstün görmesi, kibir hastalığına yakalanmasını kolaylaştıran önemli bir husustur.
   İmam Gazalî rh.a., İhyâ’nın 3. cildinde bu noktayla ilgili önemli uyarılarda bulunmaktadır.
   Bir diğer kibir sebebi de dünyalık (makam, mevki, para, şöhret) sahibi olmak, soy-sop ve beden güzelliği gibi hususlardır. Oysa bunların bir kısmına sahip olmakta kişinin hiçbir inisiyatifinin bulunmadığı, bir kısmının da gelip geçici şeyler olduğu düşünüldüğünde, imtihan esprisini gözden kaçırmayan kimseler için kibire ve gurura kapılacak bir yön bulunmadığı kolayca anlaşılır.
   ***
   Sahabe’den Abdullah b. Selâm r.a. birgün başının üzerinde taşıdığı bir demet odunu satmak için pazara gitmişti. Onun böyle birşeye ihtiyaç duyacak kadar düşkün olmadığını bilenler şaşkınlıklarını gizleyemez ve bu durumun sebebini sorarlar. Verdiği cevap şudur:
   “Kalbimden kibir duygusunu tamamen silmek için böyle yapıyorum. Çünkü ben Rasulullah s.a.v.’ın, ‘Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse cennete giremez’ buyurduğunu işittim.”
   (Tirmizî, Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 1/291)
   ***
   Abdullah b. Ömer r.a. ve Abdullah b. Amr b. As r.a., bir hac döneminde Merve tepesinde karşılaştılar. Bir süre sohbet ettikten sonra Abdullah b. Amr ayrılıp gitti. Orada bulunanlar Abdullah b. Ömer r.a.’in ağlamakta olduğunu görüp sebebiini sordular. Şöyle dedi:
   Abdullah b. Amr, Rasulullah s.a.v.’ın, “Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimseyi Allah Teala yüzüstü cehenneme atar” buyurduğunu işittiğini söyledi. Ağlaman bunun içindir.”
   (Ahmed b. Hanbel, Taberanî)
   ***
   Özellikle günümüzde, yanında yöresinde avaneler bulunduğu halde halkın arasında dolaşan, “korumalar”ı olmadan sokağa çıkmayan kimseler için İmam Gazalî rh.a. şöyle diyor:
   “Kibirin tezahürlerinden birisi de, ardından yürüyen bir kimseyi beraberinde alıp yola çıkmaktır. Sahabe’den Ebu’d-Derdâ r.a. şöyle demiştir: ‘Bir kul, ardında adam yürüttüğü sürece Allah’tan uzaklaşır.’ Abdurrahman b. Avf r.a., şahsiyeti ile tanınmasaydı köleleri arasından seçilemezdi.”
   (İhyâ, 3/344)
   ***
   Emevi hükümdarı Abdülmelik b. Mervan döneminde Horasan valiliği yapan el-Mühelleb b. Ebi Sufra, Malik b. Dinar’ın yanına uğramıştı. Onun çalımlı ve böbürlenerek yürüdüğünü gören Malik b. Dinar ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:
   – Bu yürüyüşün, düşmanla karşılaşıldığı zaman dışında çirkin bir yürüyüş olduğunu bilmiyor musun?.
   – Beni tanımıyor musun?
   – Seni çok iyi tanıyorum.
   – Beni nasıl tanıyorsun ?
   – Başlangıcın mide bulandırıcı bir damla, sonun kokuşmuş bir leş. Bu ikisinin arasında ise karnında pislik taşırsın.
   – Şimdi beni hakkıyla tarif ettin.
   (Ebu Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, 2/436)
   ***
   Hz. Ali r.a.’ın evlatlarından Muhammed b. Ali r.a. şöyle der ki:
   “Kimin kalbine –az veya çok– ne kadar kibir girerse, o kimsenin aklı o miktarda eksilir.”

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ NEFSE DAİR ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

y1pfmTo4R3l3zHn5d_rpfmZSDW0r1QTtT9i2XqGGXvoxGGii-Il8Xmc7eHZhQUecDET4jUrN5ZWSkAy1p44Zx8l9XYTBTcxnNccnn3WLoeAnc1uGNbZniY1kCqb7dakrMNHptf4EbJWcks6xW-jf6jEPCk04y1pfmTo4R3l3zHn5d_rpfmZSDW0r1QTtT9i2XqGGXvoxGGii-Il8Xmc7eHZhQUecDET4jUrN5ZWSkA
NEFSE DAİR
Semerkand dergısı
   
   Mehmet Ildırar
  
   Nefsin hakikatini anlamak için, önce nefisin ne olduğuna bakalım. Lugata göre nefis, bir şeyin varlığı, hakikatı, zatı, kendisi manasına gelir. Tasavvufta ise insanın hayvanî tarafının adıdır.
   İttifakla bildirildiğine göre, insanın nefsi şerrin kaynağı, kötülüğün temelidir.
   Nasıl ruh, Allah’ın emriyle vücutta bir varlık, bir cevher ise, nefis de ruh gibi bedende bir varlıktır. Kötü huyların, çirkin fiillerin ortaya çıkmasının sebebi nefistir.
   Nefis iki şekilde tezahür eder: Kişiye günah işleten arzu ve hevası ile kibir, hased, cimrilik, öfke, kin gibi cibiliyetten (yaratılıştan) gelen kötü hasletler. Günahların temizlenmesi, işte bu kötü hasletlerin değiştirilmesi ile mümkündür. Bu da nefsin terbiyesi ile olur.
   Allahu Tealâ insanı yarattıktan sonra ona gazabı ve şehveti verdi. Gazab ve şehvetin orta hali yani itidali olduğu gibi, ifrat ve tefridi de vardır. Allahu Tealâ itidali emretti. Şehvetin ifratı yani haram tarafı hırs, oburluk, yüzsüzlük, riyadır… Tefriti ise cimrilik, yaltaklanma, hasettir… Ortası, yani itidali de cömertlik, haya, sabır, zarafet, kanaatır. Haram olanlar helale tebdil etmedikçe tevbelerimiz kabul olmaz.
   Gazap da böyledir. İfratı böbürlenme, kızma, dövme, kibir, husumet, kindir. Tefriti alçaklık, hamiyetsizlik, sabırsızlıktır. Ortası ise kerem, cesaret, tehammül, vakar ve merhamet sahibi olmaktır.
   Allahu Tealâ buyuruyor: “Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o anda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne şefaatçisi vardır, ne sözü dinlenir. Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.” (Mü’min, 18-19)
   Zikrin hakikatlari müminin kalbine yerleşir ve bütün vücudu zikreder hale gelirse, buna “zat zikri” denir. Böyle bir zikir nefsin zulmaniyetini kaplar ve nefse ilâhi bir anlayışla düşmanlık duyulur. Artık bilir ki, düşman bu nefistir. Başka düşman aramaz. Nazarını düşmana diker, bekçiliğe başlar. O zaman Allahu Tealâ keşif ile, ihbar ile, türlü rüya ve marifet halleriyle o müride şöyle işittirir: “Yakînini artır. Ben senden yanayım. Düşmanını tanıdın, yüz çevirdin. Ben de inayetimi açtım, kurbiyetime gel…”
   Nefis iki kısımdır, demiştik. Günahlar ve cibilliyetindeki haller. Tevbe ile günahlardan kurtulmak mümkündür. Ama cibilliyetten olan kibir, hased, cimrilik, öfke gibi haller ahlâk-ı hamide olarak değiştirilmedikçe nefsin ıslahı mümkün olmaz. Allahu Tealâ ayet-i celile ve hadis-i şeritlerle nefsin düşmanlığı için pek çok haberler beyan buyurmuştur. Bunlardan bazıları:
   “…nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 9-10)
   “Rabbimin merhamet etmesi mütesna, şüphe yok ki nefis kötülüğü emreder.” (Yusuf, 53)
   Ve hadis-i şerifler:
   “Allah bir kuluna hayır murad ederse, nefsinin ayıplarını ona gösterir.” (Ne gariptir ki bir adama nefsinin ayıbını söylesen, sana kızar.)
   Rasulullah s.a.v. Tebük Muharebesi’nden dönerken buyurdu:
   – “Küçük cihaddan büyük cihada dönmüş oluyoruz.”
   – “Ya Rasulallah” dediler; “muharebeden daha büyük cihad olur mu?”
   Buyurdu:
   – “Dikkat edin, o nefis mücahedesidir!”
   Nefis mücahadesi gazadan, muharebeden üstün tutulmuştur. Zira muharebenin meşakkati belirli zamanda biter. Nefis mücahedesi ise ömür boyu sürer.

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ ZERAFET ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

ya-eba-salih-mevla-ruhullah06

 
Zarafet

Zarafet kelimesinin içini doldurabilecek özellikler nelerdir? Acaba hiç düşündünüz mü, zarif insan kime denir?

Zarif kelimesi zarf kelimesi ile aynı köktendir. Zarf, ‘içine bir şey konulan kap’ anlamını taşır. Mektup zarfı gibi. O halde zarif insan da, ‘içinde latif ve hoş şeyler bulunan kişi’ anlamına gelecektir. Soru şu:
Zarafetin içini dolduran bu latif ve hoş seyler acaba nelerdir? ! ..

Zarif olmanın ilk şarti hiç şüphesiz nazik olmaktir. Nazik olmanin ilk şartı da hatayı kendinde aramak. Konfüçyüs, insaniyeti tanımlarken
‘Kendine hakim olmak ve nezaketli olmak.’ der. Bu bir bakıma zarafetin de
tanımıdır. Çünkü zarif kişi hiç kimseye zararı dokunmayan, bilakis kendisinden çevresine güzellik ve iyilik yansıyan kişidir. Zarafeti olmayan, nezaketle terbiye edilmeyen bütün varlıklar, gitgide canavarlaşır. O halde zarafet haddi aşmamak da demektir. Haddi aşan her şey çevresine zarar verir çünkü.

Rüzgar, saba yeli yahut meltem iken güzeldir de haddini aşıp şiddetlenince
fırtınaya, boraya, kasırgaya durur. Dalgalar belli bir ahenkle sahile vururken hoşa gider de şiddetini artırınca çevresini yıkmaya başlar. Sevgi belli ölçülerde erdemdir de haddi aşınca adı ask olur, cinnete varır.
Yerinde bir öfke edep içindir de haddi aşınca insanı katil eder. Şakanın
normali nükte ve mizahtır; ama aşırısı maskaralık olur. Velhasil zarafet
bir itidaldir. Hani mevsimler içinde bahar gibi. Kış ve yaz haddi aşan
hava şartlarıyla vardır; ama baharda sıcak ile soğuğun, gece ile gündüzün,
belki tabiattaki ölüm ile canlılığın eşit ve dengeli oldugu görülür. Bunun
insan ruhuna yansıması da aslında insanin itidali, fıtratın en beğenilen
yüzüdür. İnsan ruhu iyilik ve güzellik ile gerçek kimligine kavuştuğuna göre, bir bahar zarafeti de insana en uygun olan tavrı sunar. Ne buyrulduğunu biliriz: ‘İşlerin hayırlısı, orta hallice olanıdır. ‘Bu düstur, derinine bakıldığında, aşırılıktan kaçmaktan öte zarafeti bize telkin etmektedir.

Her tavrın bir zarafeti vardır. Oturmanın, kalkmanın, iş görmenin, eşyaya
bakmanın, sosyal ilişkilerin, çalışmanın, dinlemenin ve tabii söz söylemenin… Gönüllerdeki zarafet dışa yansıdıkça hayat güzelleşir ve kalite kazanır. Söz gelimi sanat eserleri ancak zarif bir duyuş, zarif bir bakış ile ortaya çıkabilir. Sözün zarafeti şiir, rengin zarafeti resim, taşın zarafeti mimari, sesin zarafeti beste olarak dışa yansıdığı vakit eşya da zarafet kazanır ve sanat olur. O halde sanatın kullandığı yöntem, baştan başa bir zarafetten ibarettir. Ortaya çıkan şey edepten sıyrılmış olsa bile yöntemin zarafetine halel getirmez.

Eşyanın zarafeti insanın ona yükledigi anlam ile ölçülür. Çivi, iğne, çengel, giyotin, mengene, kerpeten vb. eşya bir zindanda da bulunabilir, bir cilt evinde de. Zindanda aynı eşya ile işkence yapılır ama cilt evinde onlar bir sanat eseri için vardır. Yani birisi nezaket ve zarafet adına kullanılır, diğeri nezaketsizlik ve zulüm adına. Birinden estetik, diğerinden kötülük çıkar. Bunlardan ilki insan tabiatina uygun olan, diğeri onu insanlıktan çıkaran tavırlar olduğuna göre insanlığın da ölçüsü zarafete vabeste kalır. İnsaniyetli olmak demek, önce zarif olmak demektir.

Zarif kişide bulunmasi gereken özellikler arasında yüzün aydınlığı, vücut
ve elbisenin temizliği, güzel koku sürünme, görünümün iç açıcı oluşu,
konuşmanın düzgün ve akıcılığı, fikirlerin mantık ve akıl çerçevesinde
olması, müstehcenlikten kaçınma ve pis şeylerden uzaklasma gibi özellikler
vardir.*
Buna gülümseme, kararlılık, samimiyet, tek yüzlülük, sevgi, takdir hissi vs. de eklenebilir. Ama bizce hepsinden önemlisi sözün güzel olmasıdır. Sözün güzel olmasından kasıt, onu düzgün ve akıcı ifade etmekten, süslemekten ziyade içinin dolu olması, değerli bir fikri ifade etmesi, yüksek anlamlar taşıması, yapıcı olması, gönül almasıdır. Yerinde bir teşekkür, uygun bir selamlaşma, gerektiginde özür dileyiş, takdir ve sevgiyi ifade gibi. Bunlar yoksa mutluluk yoktur çünkü. Yani ki söz, candan ibarettir.
Ve canın tek gıdası zarafettir.

Prof. Dr. Iskender Pala

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬZİKİR, HER AN O’NUNLA OLMAKTIRﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

 

416525207_c627acd2b9

921261akn5zuqra5

ZİKİR, HER AN O’NUNLA OLMAKTIR
  
   Mehmet Ildırar
  
   Zikreden bir kulla, zikretmeyen gafil arasında, kalpte ilâhî anlayışta fark vardır. Evliya-i izamın beyanına göre zikrin aslı ve hakikati, bir emr-i ilâhî geldiği zaman, veyahut mümin bir haramla karşılaştığı zaman Allah Tealâ’yı hatırlamasıdır.
   Şöylece düşünmek lazım gelir: İnsanoğlu hayatı boyunca ya haramlarla yüzyüzedir, veya Allah’ın emrettiği fazilet, ibadet ve taatlerle karşı karşıyadır. Hiç bir anımız yoktur ki, bu iki yoldan biri karşımızda bulunmasın. Başka bir ifadeyle her anımızda ya Allah’tan yanayız yahut nefs ve şeytandan yana. Bunun ortasında üçüncü bir durum yoktur.
   Mesela iki kanatlı kuş gibi, insan sağ kanadıyla uçar ki, Kiramen Kâtibin meleklerinden biri bu omuzdadır. Faziletleri, sevapları, taat ve zikirleri kaydeder. Ya da sol kanatla yola çıkar ki, Kiramen Kâtibin’den diğeri de bu omuzdadır. Bu da haramları, isyanları, gafletle geçen anları kaydeder. Allahu Azimüşşan’ın kudretiyle zerre kadar hayrı bırakmayıp yazdığı gibi, zerre kadar şerri de bırakmayıp kaydeden meleklerin huzurundayız.
   İşte gerçek zikrin manası, ortada bulunan insanoğlunun kalbinin arınarak, ilâhî bir idrake sahip olması, bu iki kanatla ahiret alemine uçarken devamlı hayır üzerinde bulunmasıdır. Allah’ı birleyen, zikreden yolcunun kötülükle karşılaştığı zaman Allah’ı hatırlamasıdır.
   Nuranî dairenin ikazları ve çıngırakları çalmalıdır ki, mümin günaha girip pişman olacağına, fazilete girip sevinçle kalbini müreffeh etsin. Günahına tevbekâr olanın hali elbette güzel bir haldir. Ama günaha girmemek fazilet bakımından ve Allah’a yaklaşmada daha güzeldir. Bu bakımdan günahlı bir işi terk etmeli, emr-i ilâhiye’yi yapmalıdır ki, asıl zikir ve dervişlik bununla anlaşılmış olsun.
   Cabir b. Abdullah R.A.’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kainat A.S. Efendimiz buyurdu ki: “Her kim başka bir şey karıştırmadan lâ ilâhe illallah ile gelirse, ona cennet vacip olur.” Bunun üzerine Hz. Ali K.V. ayağa kalkıp, “Ya Rasulallah. Bu ‘bir şey karıştırmak’tan muradınız nedir?” diye sordu. Efendimiz A.S. şöyle buyurdu: “Dünyayı isteyerek ve ona tabi olarak muhabbet etmek, bir şey karıştırmaktır.“
   Bir takım insanlar vardır, ilâhî ahkâmı söyler ama ameli yanlıştır. Zikirden maksat çokluk değil, saflıktır. Yani azamet-i ilâhiyeyi idrak etmektir.

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬKALPLER O’NA TESLİM OLURSA…ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

890311ebe4057d3ce1b171f1977e0dcf
 
KALPLER O’NA TESLİM OLURSA…
  
   Ahmet Yatağan
  
   Ashab-ı Suffe… Kainatın Serveri Efendimiz A.S.’ın, nübüvvet nazarıyla yetişen irşad erlerinin yurdu. Nice insanların beklentisi, ümidi, Nur-u Muhammedi’yi “bize de anlat” diyeceklerin umut kapısı. Nice büyük sahabî vardı buradan nasibi olan. Ve bir sonraki nesil… Onların da ilim kaynağı olacaktı Suffe Ashabı.
  
   Nebi A.S., Medine’ye hicret ettiği gün kurmuştu Suffe’yi. Bir peygamberin kuruluşunda yer aldığı bir irşad yuvası, elbette kısa zamanda serpilip büyüyecekti. Artık o ocakta kemâl bulmuş nice imanlı gönüller, o Masum Nebi’nin gözbebekleri olarak bütün ashaba güven veriyorlardı. Hem hakikatı kavrayıp anlamada, hem de anlatmada…
55pezm  
Dosta Selam Olsun
   İşte o gün de Medine müslümanları, bu güvene şahit oluyordu. Mekke yakınlarındaki Adel ve Kare kabilelerinden bir heyet gelmiş, Kainatın Efendisi A.S.’dan İslâm’ı öğretecek gönül erlerinin kabilelerine gönderilmesini talep ediyordu. Gerçi güven olmazdı bu insanlara ama İslâm’ı anlatmak en mukaddes vazifeydi. Nihayet on kişi seçildi. Takvim, Hicret’in dördüncü yılının Safer ayını gösteriyordu.
 Belki de o gün Sahabe-i Kiram, bu irşad ekibini “işte diğer kabileler de müslüman olmuşlar; Allah’ın Elçisi’nin ellerini tutarak biat ediyorlar” müjdesinin hayaliyle uğurlamışlar, adeta dönüşlerindeki sevinç anını görür gibi olmuşlardı. Ama… Bu seçkin davetçiler Reci denilen yere gelince pusuya düşürüldüler. Çünkü Allah Rasulü A.S.’a sözde elçi gönderen bu kabileler, aslında Bedir ve Uhud muharebesinde öldürülen yakınlarının intikamının peşindeydiler.
İkisi hariç, davet heyetindekilerin hepsini şehit ettiler. Hubeyb R.A. ve Zeyd b. Desinne R.A.’ı ise köle olarak satmak üzere Mekke çarşısına götürdüler. Çarşıda iki genç, Bedir’de öldürülen babalarının intikamını almak üzere onları satın aldı. Olay bütün Mekke halkına haber verilmişti.
Tutukluları asacakları günü belirlediler. Ve o gün gelip çattığında bütün Mekkeliler toplandı. Kadın,
çocuk, köle, zengin, genç, ihtiyar herkes oradaydı.  Önce Hubeyb R.A. asılacaktı. Zeyd b. Desinne R.A.
da bir ağaca bağlanmıştı. Müşrikler, küfrün zirvesindeki kalplerinin şeytanî coşkusuyla
darağacını kurdular ve Hubeyb’i bağladılar. Cellatlar ona şöyle diyorlardı:
   “Ey Hubeyb! Şimdi sen evinde çocuklarınla birlikte olsaydın da, senin yerine Muhammed burada olsaydı. Senin yerine onu öldürseydik!” 
55pezm   
   Bu sözün bir tek karşılığı olabilirdi, onu da Hubeyb söyledi:
   “Bırakın evimde oturmayı, şu an Muhammed’in ayağına bir diken batmasına bile tahammül edemem!..”
   Ama bu cevabın derunundaki aşktan ve zirveleşmiş vefadan, küfrün karanlığında çürümüş kalpler ne anlayabilirdi ki? Müşrikler bu cevaba sadece gülüştüler. İdam ederken Hubeyb R.A.’ın yüzünü kıbleden kasıtlı olarak Medine’ye doğru döndürdüler. Ama o, gönlünü bir kere Allah ve Rasulü’ne döndürmüştü. Kalbine iman öyle yerleşmişti ki, vücudunun hiçbir parçası bu teslimiyete karşı koyamazdı. Allah Tealâ onu tekrar kıbleye döndürdü. Bu, Hakk’a yürümenin kör gözleri bile faltaşı gibi açacak bir ispatıydı.
   Darağacındaki Hubeyb, çevresini saran kalabalık arasında hiç aşina yüz göremiyordu. Burada da tek dostu vardı: Allah… Hubeyb O’na yöneldi ve şöyle dedi:
   “Allahım! Düşman yüzlerden başka yüz göremiyorum. Rasulün’e haber vermek istiyorum, fakat buralarda hiç dostum yok. O’na selamımı sen ulaştır Allahım!”
   O sırada Kainatın Biriciği Medine’de Sahabe-i Kiram ile birlikte oturuyordu. Bir ara kendisinde uyuklama haline benzer bir durum oldu. “Bu, vahyin geldiğinin bir işareti” diye düşünüyordu Sahabe-i Kiram. Ama bu kez durum faklıydı. O anda Alemlerin Efendisi “ve aleyhisselam” buyurdu. “Ona da selam olsun” demekti bu söz. Yanındaki müminler hayretle sordular:
   “Ey Allah’ın Rasulü! O selamı kimin selamına karşılık olarak verdiniz?” Efendimiz A.S. ise,
   “Kureyş’in müşrikleri Hubeyb’i şehit etti…”  dedi.
55pezm   
   O gün Gönüller Sevgilisi A.S., insanlara Allah’ın dinini öğretirler diye ciğerpareleri olarak yetiştirdiği, gerektiğinde kızı Fatıma’dan bile öne geçirdiği Suffe Ashabı’yla ilgili iki acı haberi birden almıştı. Yine aralarında Suffe Ashabı’ndan seçilmiş sahabilerin de bulunduğu kırk kişilik bir başka irşad heyetinin Necid bölgesinde şehit edildiğini öğrenmişti. Bu haberi getirirken Cebrail A.S. bile son derece üzgündü.
   Evet, ihtimal ki o gün, Fahr-i Kainat Efendimiz’in en hüzünlü günlerinden biriydi. Zira Suffe Ehli O’nun için öylesine önemliydi ki, yardımcı isteyen kızına, “Sen ne diyorsun? Ben Suffe Ashabına ne yedireceğim diye düşünüyorum!..” demişti. Ve o gün Rahmet Peygamberi belki de ilk kez beddua ediyor, ashabının da bu bedduaya amin demelerine izin veriyordu. O gün sabah namazında başlayan bu beddua bir ay boyunca her namaz vakti devam etti. Kolay değildi o insanların yetişmesi. Ne mukaddes görevler için hazırlanmıştı onlar…
   Nasıl onlar Sevgililer Sevgilisi’nin ayağına bir diken batmasına hayatları pahasına razı olamıyorlarsa, O da gözbebeği Ashab-ı Suffe’nin kılına zarar gelmesine gönlü razı olmuyordu.
   Onlar, Allah’ın Son Elçisi’nin dizlerinin dibinden ayrılmıyorlardı. Son Din’i bütün incelikleriyle öğreniyorlar ve insanlara aktarıyorlardı. Bir köprüydü onlar. Sahabe-i Kiram, bir sonraki nesil ve Nebiler Nebisi arasında.
   O ilim ve gönül erlerine Allah’a giden yolu bizlere en güzel şekilde aktardıkları için minnettarız. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlar gibi…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

KARANLIĞINA SERPİLİ YILDIZLAR

y1pOHtHqFctd_9nesBh-YLEZ3-fTHnQrWMyey3ZWS8w8J1TU0M7oGAIaiFaWynGcHPyKxXT7Izb3gsIgCKPYM2VXfRBtYBj1z1B1179259575-845-1y1pOHtHqFctd_9nesBh-YLEZ3-fTHnQrWMyey3ZWS8w8J1TU0M7oGAIaiFaWynGcHPyKxXT7Izb3gsIgCKPYM2VXfRBtYBj1z1B
KARANLIĞINA SERPİLİ YILDIZLAR

   
   Zehra Korkmaz
  
   Geceler karadır. Bir ölü evine daha koyu kara bir gece düşer. Yalnız bir yetimin, terkedilmiş bir ihtiyarın geceleri daha koyu karadır. Bir hastanın gecesi geçmek bilmeyen, asır kadar uzayan ızdıraptır. Gurbetteki öğrencinin geceleri gözlerini diktiği tavanın işleriyle birlikte daha bir kararıverir. Üstünden çatısı çökmüş bir depremzede; ocağını, umutlarını sular götürmüş bir selzede günlük telâşlar bitip de el-ayak çekilince, geceyle birlikte daha kesif bir karanlığa gömülüverir. Çadır yalnızdır, şehir yalnızdır.
   Yardıma koşan, ızdıraba ortak olan kalmadığında, o koyu karanlıkta dertleriyle baş başa kalındığında, o çıldırtan sessizlikte asıl ne depremler yaşar şehir, akmayan gözyaşları neler neler götürür.
   Gözlerini kapar koyu karanlıktaki kişi. İçinde aydınlık köşeler arar sığınmak için, dayanmak için muhkem temeller. Sağlam bir dal arar tutunmak için. Israrla arar ve mağaraların derinliklerinde bulur aydınlık köşeleri.
   Düşene en sıcak, en güvenilir yardım ellerini uzattıracak düsturları veren o yetimler yetimi, dayanışmanın, dostluğun en büyük örneğini en yakınlarıyla verir ilk önce: Mağaradaki “iki kişinin birisi”dir dost. Yanında güvenle uyuyabileceğin, arkanı emniyetle dönebileceğin kişidir dost. Bütün delikleri tıkadıktan sonra yılan gelmesi muhtemel son deliği ayağıyla tıkayan, yılan ayağını ısırdığında ise buram buram terleyip, dost rahatsız olmasın diye ızdırabını içine gömendir dost.
   Böylece Medine’deki o destansı kenetlenmeden önce, Mekke çıkışında, Medine yollarında başlar dayanışma. Ensar olmadan, Muhacir olmadan önce sağlam bir dost olmak vardır. Şehir kapılarından önce gönül kapılarını açmak vardır. Sonrasında karanlıklara yıldızlar düşer. Ensar evini açar, sofrasını açar, gönlünü açar. Başka türlü nasl dayanılır baba ocağından ayrılığa. Baba ocağının gurbetine dost ocağı sıla olur. Rahatlar koyu karanlıktaki kişi. Yıllar öncesinden dayanışmalar, dostluklar bulmuştur çünkü içindeki aydınlık köşelerde. Ve yıllar öncesinden gelen nidayı duyanlar da vardır. Sunulan bir tas çorba değildir; sunulan merhamettir, sunulan sevgidir. Derdinle dertlenildiğini bilmek ferahlatır içini; bir tas çorba değil.
   “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” nidasını duyanlardır gecelerini zifiri karanlıktan kurtaranlar. O nida ki zaman tanımaz, mekân tanımaz, ulaşır sana bir gece vakti sesizce. Artık çocuklarının gözlerine bakamaz olduğunda, kimbilir belki de taş kaynattığın bir gece… Kolların artık yorulmuştur kaşık sallamaktan, çocuklar da sızmışlardır bir köşede. Dost nidasını duymuş bir dost el uzanır sana. Kaynayan taş değildir, boş umut değildir artık. Rüyada olduğunu sanırsın, kibritçi kızın rüyalarından birinde…
   Bütün kapıları yüzüne kapanan bir köydedir dost. Yıkık bir duvar görür. Bir bahçe duvarı. Tamir eder. Çünkü bilir ki, o duvar yıkılırsa iki yetimin malı heba olur. Büyüyünceye kadar yetimin malına göz kulak olur, sahip çıkar duvar. Dost eli değmiş bir duvar yapar bunu. Yetimler topluma Allah’ın emanetidir. Bilir bunu, emanete kol kanat gerer duvar.
   “… her sabah saflar arasına gül dizilirmiş” der şair. O gülleri dizenler senin duana amin demek için saf olmuşlardır. Karanlığına yıldız serpmek için dayanmışlardır birbirlerine. O güller gözyaşına mendildir, yaraya merhemdir, gurbete sıladır. Evsize gönüllerde açılmış bir ocak, kaynayan aştır. Yaslı gönüller daha “Allahım!” derken, safın sonunda amin sesleri duyulur. “Hey gidi eski dostluklar!” demez artık birileri. Bir zamanların vakfiyelerini, aşevlerini hatırlatmaz artık. Çünkü birileri vardır ve bu birileri, zaman mekân tanımaksızın dost nidasına gönülden cevap verenlerdir. Ölüne ağlayan, düğününde gülen onlardır.
   Rahmetin her tarafa yağdığı gibi ulaşır hayırda birlik olanların yardımı en ücralara.
   O zaman yüzü güler yetimin, yoksulun.
   O zaman çadırlar arasında bir umut dolaşır yarınlara dair.
   O zaman sele kapılmışlara, sele kaptırmışlara sağlam bir dal uzanır.
   O zaman gurbetteki bilir yalnız olmadığını.
   Tek bir yağmur tanesi ne susuzluğu giderir, ne kuru toprağa can verir.
   Ve rahmet de sel de yağmur tanelerinden oluşur.
 
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 

YOKSULLUK İÇİMİZDE

20071022123607_5032
semerkand dergisi ekım 2001
Cavit Altınsaç 
 
   
      
Ekmeğin yarısını bölüşmezsek, bütün ekmeğimiz ağu olacak… Kapımızı açmazsak, gökler kapanacak… Rahmet dinecek, mahrum eller göklere kalkamayacak.
  
   Yoksulluk giderek artıyor.
   Eskiden tek tük insanın beklediği ucuz ekmek satan yerlerin önlerinde, şimdi sabahın erken saatlerinde başlayan uzun kuyruklar oluşuyor.
   Ucuz diye bakkallardan ucuz ekmek alanların sayısı hiç az değil.
   Yardım dağıtan dernekler ve vakıflara yardım istemeye gelenlerin sayısı çığ gibi arttı.
   Geçen günlerde karşılaştığım bir polis, krizden sonra fuhşa yönelenlerin sayısının, sadece benim  
yaşadığım şehirde her ay bin kişi arttığını söylüyor.
   Çöplerden satabileceği karton, teneke toplayan adamların yanında, şimdi bir çırak gibi küçücük yavruları dolaşıyor.
   Pazarlara akşam vakti gidip, dökülmek için yerlere atılan öteberiyi toplayan binlerce insan var…
   Bir cuma namazından sonra tanıştığım genç bir garson, aldığı parayla sadece karnını doyurabildiğini anlatıyor.
   Televizyonda görüyoruz: Sabahın erken vaktinde bir hastane bahçesinde bankların üzerinde uyuyan insanlar var. Küstah bir haberci uyandırıyor onları.
   Soruyor: “Burada ne işiniz var? Eviniz yok mu?” Uyandırılmaktan, hele kamera ışıklarını görmekten şaşkınlaşmış zavallıların suratına sırıtıyor bunları sorarken. Adamlar cevap veriyorlar: “Karın tokluğuna sabahtan geceye kadar bir lokantada çalışıyoruz. Paramız olmadığı için de buraya gelip, bankların üzerinde uyuyoruz.”
   Başka bir şehirde, marketten elinde alışveriş poşetleriyle çıkan birisini, elinde bıçak tutan bir genç durduruyor: “Utanmıyor musun?” diyor. “Biz aç gezerken sen böyle ellerin dolu dolu nereye gidiyorsun? Ver bana o poşetlerden birini!” diyor. Adam yıkılıyor adeta. Ama bıçak korkusundan değil, yüreğine kılıç gibi saplanan sözlerden. “Evladım” diyor; poşeti bırak, derdini söyle. Nasıl yardım istiyorsan, edeyim.”
   Genç, ağlamaya başlıyor, işsiz olduğunu, çocuklarının evde bir-iki gündür aç beklediklerini söylüyor. Adam merhametli, genç adamın evine gidiyor. Vaziyeti gözleriyle görünce daha da yıkılıyor. Cebinden çıkarıp 50 milyon uzatıyor. Genç adama her ay yardım etmeye söz veriyor.
   Fakirlere yardım etmek için kurulan bir vakfın toplantısı var. Nasıl daha çok bağış alabiliriz? Yardımları nasıl artırabiliriz diye çareler, yollar düşünecek insanlar. Toplantıya katılacağına söz vermesine rağmen bir arkadaşları ortada görünmüyor. Kızıyor diğerleri. “Bu nasıl söz verme? Nerede kaldı? İnsan bir arayıp haber vermez mi?” diyorlar. Arkadaşlarını evinden arıyorlar. “Neredesin yahu? Seni bekliyoruz, toplantı olduğunu unuttun mu yoksa?” diye soruyorlar.
   “Hayır” diyor telefondaki arkadaşları. Sıkılıyor, duraklıyor.
“Şey, dolmuş param yoktu da, ondan gelemedim… Yoksa…” Ve sessizlik…
   barrinhadouradacomflorcentraleborbo
   Çare Uzaklarda Değil
   Çare niye başkalarında olsun?
   Çare niye tabelaların arkasında saklanan binalarda olsun?
   Çare neden makam arabalarının içine kapananlarda olsun?
   Onlarda yoksa, bizde de kalmadı mı?
   Çare bizde, çare biziz.
   Bir zamanlar okuduğum okulda, yurtta beraber kaldığımız bir arkadaş vardı. Adı Mustafa’ydı. Gariptir, bu arkadaş burs alır almaz hemen o gün parasını bitirirdi.
   Harcamayı seven birisiydi, ama bir gün içinde bütün parasını nereye harcadığı, onu tanıyanların merak konusuydu.
   Bir kış akşamı bir arkadaşımız, Mustafa’yı civardaki fakir gecekondu mahallesinde bir bakkaldan çıkarken görüyor. Tam da burs aldığı günün akşamı. Arkadaş, Mustafa’nın hemen ardından içeri girdiğinde, bakkal arkadaşımıza dönüp, “dünyada ne insanlar var yahu!” diye şaşkın şaşkın söyleniyor. Arkadaşımızın “ne oldu?” sorusunu cevaplamak yerine, bakkal ona soruyor:
   – Şu çıkan genç var ya, sizin gibi talebeye benziyor. Tanır mısın onu?
   – Elbette, adı Mustafa. Beraber kalıyoruz. Niye, yoksa bir yanlışını mı gördün?
   Bakkal “ne yanlışı diyor ve olanları anlatıyor
   Meğer bizim Mustafa, her ay burs aldıktan sonra bu bakkala gelip, borç defterinde en kabarık borcu olan müşteriyi sorar ve borcunu kapatırmış. Sonra gelip hiç borcu kalmadığını görüp şaşıran gariban, bakkala kimin ödediğini sorarmış. Ama bakkal da kim olduğunu bilmezmiş ki. İşte o yüzden bizim Mustafa bursunu bir günde bitiriyormuş.
   barrinhadouradacomflorcentraleborbo
Şikayetle Yetinmek ya da Birşeyler Yapmak
   Evet, çare bizde. Çarenin yolu çok.
   Kentlerden birinde bir grup genç bunu düşünmüşler. Yoksulları görüp sadece acımaktansa, onlara el uzatalım demişler.
   Bir arkadaşları, “böyle durmanın anlamı yok” demiş; “ondan-bundan bir şey beklemeyelim. Kendi çapımızda bir şeyler yapmamız lazım.”
   Arkadaşları eskiden ne kadar cömert insanların, vakıfların, devletlerin olduğundan bahsetmeye başlayınca, genç onların sözünü kesmiş: “Kusura bakmayın, onların zamanı geçti. Onlar üzerlerine düşenleri yapmış, gitmişler. Asıl bizim bir şeyler yapmamız lazım. Kendimize bakalım, biz fakirlere karşı sorumluluğumuzu yerine getirebiliyor muyuz?”
   Susmuş, hak vermiş arkadaşları. Başka bir genç, birden atılmış: “Ekmeğimizi bölüşmeye ne dersiniz?”
   Diğerleri “nasıl olacak bu?” diye sorunca da izah etmiş:
   “Hepimiz evimizdeki yiyeceklerden bir kısmını ayıralım. Poşetlere koyalım. Götürüp fakirlere verelim. Para hepimizde her an olmayabilir. Hem para vermek, para istemek bazılarına ağır gelebilir. Ama yiyecek vermek öyle değil. Hepimizin mutfağında, kilerinde bir değil, iki-üç makarna paketi yok mu? Unumuz, şekerimiz, bozulmayacak diğer yiyeceklerimiz hep hazır durmuyor mu? Hanımlarımızın elleri altında her zaman ihtiyacımızdan fazla kuru yiyecek yok mu? İşte onları bölüşelim. Hepsini çeşit çeşit ayıralım. Bir araya gelip, götürüp fakirlere dağıtalım. Bunu da düzenli hale getirelim. Mesela her ayın ilk haftası yapalım.”
   Diğer gençler de bu fikri heyecanla karşılayıp, “oldu bu iş!” demişler. Hepsinin kalbini tarifsiz bir ferahlık sarmış.
   Hemen ertesi gün, evlerinden getirdikleri yiyecekleri içlerinden birinin evine yığmışlar. Evlerinde o an yiyecek bulunmayanlar, imkanları nisbetinde bakkaldan birşeyler alıp getirmişler. Poşetlerin içlerinde makarna paketleri, bir torbanın içine konulmuş pirinç, bulgur, un, şeker, yağ şişeleri… Bakmışlar ki, umduklarından daha çok gıda maddesi toplanmış. Bunu duyan komşular, arkadaşlar da birer birer yardım getirmeye başlamışlar. Bir hafta içinde bir oda dolmuş. Bir akşam yiyecekleri türlerine göre ayırıp poşetlere doldurmuşlar.
   Sıra işin zor kısmına gelmiş: Bunlar nasıl ve kime dağıtılacak? Gençlerden birinin, yardım amaçlı bir vakıfta çalışan bir arkadaşı varmış. Onu aramış. Arkadaşı bu girişimi duyunca çok heyecanlanmış. Hemen yanlarına koşmuş. “Dağıtım işini hiç merak etmeyin. Bizim sürekli yardım ettiğimiz aileler var. Onlara bu yiyecekleri dağıtırız. Allah razı olsun.” demiş. O hafta sonu, arabası olanlar vakfın gösterdiği adreslere yardım dağıtmaya gitmişler. Gönülden yükselen binlerce dualar alarak…
   O gün bugün, ne gazetelerde, ne tabelalarda, ne de banka hesaplarında gözükmeyen bu yardım devam ediyor. Yayılıyor da… Gençler, eşleri ve arkadaşları alışverişe gittiklerinde satın aldıkları şeker, tuz, un, pirinç paketinin, yağın, reçelin yanına, bir paket de fakirler için eklemeyi alışkanlık haline getirmişler.
   O kentteki birçok insan, artık vaziyetten şikayet etmek, yardım konulu menkıbeler anlatıp dinlemekten çok, insanlara gerçekten faydası dokunan bu işle uğraşıyorlar artık.
   barrinhadouradacomflorcentraleborbo
Kapımızı Açmazsak Gökler de Kapanacak
   İşten çıkarılan, ekmeği elinden alınan, çoluk çocuğuna ekmek götüremeyen herkes, neredeyse cinnetin eşiğinde. Bilmediği, ummadığı, haberdar olmadığı birilerinin yardıma koşmasını bekliyor. Bazen umutla, ama çoğunlukla umutsuzca bekliyor.
   Şimdi evlerdeki, mahallelerdeki yoksulluk felaket sınırlarına geldi dayandı.
   Eğer biz vermezsek, gönüllerdeki yoksulluk da çoğalıp, kıtlık olacak.
   Kıtlık, yokluk, çaresizlik…
   Eğer biz çare olmazsak, o kıtlık bizleri de alıp götürecek.
   Gönüllerimiz yok olacak… Gözenekleri hırsla dolacak, insanlığımız bizden kaçacak…
   Gözlerimiz yok olacak… Vermemek için görmeyecek…
   Ekmeğin yarısını bölüşmezsek, bütün ekmeğimiz ağu olacak…
   Kapımızı açmazsak, gökler kapanacak… Rahmet dinecek, mahrum eller göklere kalkamayacak.
   Kıralım kilitlerini kilitli dolaplarımızın…
   Açalım korunaklı sofralarımızı Allah’ın emaneti fakirlere.
   Elimizi yumruk yapıp sıkmayalım. Açalım avuçlarımızı…
   Avucumuzda sakladığımız bir şey olmasa bile, ellerini tutacak bir el arayanların ellerini tutalım.
   
 barrinhadouradacomflorcentraleborbo
Bir Salkım Üzüm
   Abdullah b. Ömer R.A. hastalanmıştı. Canı üzüm istedi. Bir dirhem ödeyerek bir salkım üzüm alıp getirdiler. Tam yemek üzereyken, fakir bir adam gelip üzümü kendisine vermesini istedi. O da hiç dokunmadan üzümü verdi. Adam oradan henüz ayrılmıştı ki, birisi gelip, bir dirhem karşılığında üzümü kendisine satmasını istedi. O da sattı. Üzümü satın alan adam Abdullah b. Ömer R.A.’a verdi. Fakat o fakir yine gelip üzüm istedi. O da üzümü tekrar ona verdi. Bu durum üç kere tekrar etti. Sonunda orada bulunanlar fakir adama müdahale ettiler ve tekrar gelmesine mani oldular.
   Bu olayı nakleden kişi diyor ki: “Eğer İbn-i Ömer üzümün başına gelen bu olaydan haberdar olsaydı, yine de onu yemez, o fakir adama yedirirdi.
barrinhadouradacomflorcentraleborbo
   İbn-i Abbas R.A. Anlatıyor:
   Mescid-i Nebevî’de itikâfa girmiştim. Bir adam geldi, selam vererek yanıma oturdu.
   – Ne oldu? Seni üzgün ve solgun görüyorum, dedim.
   – Evet, üzgünüm ey Allah Rasulü’nün amcasının oğlu! Birisinin bende alacağı var. Fakat şu kabrin sahibi (Hz. Peygamber A.S.) hakkı için onu ödeyecek durumda değilim, dedi.
   – Senin için alacaklınla konuşayım mı? dedim. Adam:
   – İstersen, diye cevap verdi.
   Bunun üzerine ayakkabılarımı giyip mescitten çıktım. Adam:
   – İtikâfta olduğunu unuttun mu yoksa? dedi.
   – Hayır. Fakat aramızdan ayrılalı çok olmayan bu kabirde yatandan (Hz. Peygamber A.S.’dan) şöyle bir söz duymuştum, dedim ve gözlerim yaşararak naklettim:
   “Müslüman bir kimsenin yardımına koşup, onun ihtiyacını karşılamak, on sene itikâfta kalmaktan daha hayırlıdır. İtikâf ise öyle bir ibadettir ki, kim Allah’ın rızasını kazanmak için itikâfa girerse, Allah o kimse ile cehennem arasında üç hendek koyar. Bu hendeklerin herbirinin diğerine uzaklığı doğu ile batı arası kadardır.”

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

 

Etiket Bulutu