Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım 11, 2008

ANAHTAR

445he8445he8445he8445he8
 ANAHTAR
semerkand dergisi mayıs 2004  
Ahmet Alemdar
  
   Dört duvar arasında karanlıkta kalmış bir insan, bulunduğu yerden aydınlığa çıkabilmek için eliyle bir kapıyı arar. Çünkü bilmektedir ki, her mahzenin bir kapısı vardır. 
Duvarda kapı olduğunu bilmek, elbette takdir edilecek bir durumdur.
Ancak, güzelliklerle kucaklaşabilmek için bu kapının açılması gereklidir.
Aydınlık arayan kişinin, kapıyı açacak bir anahtar olduğunu bilmesi ve bu anahtarı bulması ise, onu hedefine götürecek çok önemli bir aşamadır. 
445he8
Mahzende kalmış bu insan için, çevresindeki dünya malının nefsi okşayıcılığı ve çekiciliği nasıl bir anlam ifade etmektedir? Onlardan hoşlanması ve hayatını onlarla anlamlandırması, duvarların arasında ebediyen kalması demektir. Onların reddi ise, insana aydınlıklarla dolu yeni vadiler, yeni ufuklar açacaktır.
Dünya malını bir araç olarak görebilmek ve sadece tabii ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadarından
 istifade edebilmek, kapının açılmasını sağlayacak anahtarlardan biridir. 
İbn Abbas r.a.’dan gelen bir rivayete göre, bir gün Hz. Peygamber s.a.v. ile Cibril Aleyhisselam Safa Tepesi’nde idiler. Peygamber Efendimiz Cibril’e: 
445he8
“Muhammed’in evinde bu akşam bir avuç un veya kavut (buğday lapası) bile yok.” diye yakındı. Peygamber Efendimizin bu sözü o kadar çabuk işitildi ki, bunu söyler söylemez göklerde bir binanın yıkılışı gibi bir ses duyuldu. Peygamber Efendimiz duyduğu bu dehşetli sesten korkarak Cibril’e: 
“Acaba kıyametin kopma emri mi verildi?” diye sordu. Cibril Aleyhisselam: 
 “Hayır kıyamet kopmadı. Ancak Cenab-ı Hak senin sözünü duyunca İsrafil’e sana inmesini buyurdu. Duyduğun ses İsrafil’in iniş sesidir.” dedi ve biraz sonra İsrafil a.s. Peygamber Efendimiz’in yanına inerek: 
“Cenab-ı Hak senin sözünü işitince, beni bütün yer hazinelerinin anahtarları ile birlikte gönderdi ve
Tihame dağlarını zümrüt, yakut, altın ve gümüşe çevirip, seninle beraber gezdirmeyi sana teklif etmemi emir buyurdu. Eğer kabul edersen yaparım, sen de düşün. İstersen hükümdar,
 istersen kul bir peygamber ol.” dedi.
445he8 
Tirmizî’deki rivayete göre, bunun üzerine, Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurdu: 
“Rabbim bana: ‘Eğer istersen sana Mekke’nin Bahta denilen çölünü altına çevireyim’ buyurdu. Ben:
‘Hayır, Yarabbi, ben bir gün tok, bir gün aç olmayı tercih ederim. Yahut üç gün tok olursam,
üç gün de aç kalmak isterim. Aç olduğum zaman sana yakarırım ve seni hatırlarım.
Tok olduğum zaman da sana şükrederim’ dedim.” (Terğib, c. 5, s. 150, 175) 
Acz, hakikat sarayının kapısını açan bir anahtardır. Hakikat yoluna yönelenlerin bilmesi gerekli olan temel şey, belalara, sıkıntılara sabretmeden sır ve hikmetlerin kapısının açılmayacağıdır. Mevlâna Hazretleri’ne göre bu kapıyı açacak en önemli anahtar sabırdır: 
“Eğer tamamıyla zorluklara daldın ise, daralıp kaldın ise sabret; sabır genişliğin anahtarıdır.” (Mesnevî, c. 1, beyit: 2920) Sabır, insanın Yaratıcısına olan güvenini ve O’na olan teslimiyetini gösterir. 
Kalp, öteleri özleyen ve gözleyen insan için bir anahtardır. Kalbinin derinliklerine vakıf olabilen insan, sonsuzluk alemine bakan kapısını açabilir. Aydınlığın nurları bu insanın yüzüne yansır. Kalbini kontak anahtarı haline getirebilen kâmil insanda akıl ise marş motoru hükmündedir. Akıl ve kalbin birlikte istikrara kavuşması, ancak “inşirah” desteği ile mümkündür. 
445he8
Besmele-i şerif, Kur’an’ı açan bir anahtardır. Her başlangıç, her hareket ve her icraat O’nun adını anmak ile olur. Bundan dolayıdır ki, Cenab-ı Hak besmelenin Kur’an-ı Kerim’in 113 suresinin başında, denebilir ki bir anahtar olarak, bir surenin içinde de başlı başına bir ayet olarak bulunmasını murad buyurmuştur. 
Allah’tan başka yaratıcı olmaması, O’nun en büyük delilidir. “Lâ ilâhe illâ hu / O’ndan başka yaratıcı yoktur.” kelimesi, “Ayetü’l-kübra” yani en büyük ayettir. Bu söz, insanı Allah’a ve O’nun dostlarına götüren tevhid kapısının anahtarlarından biridir. 
Yüreğimizi aydınlıklara açabilmemiz için, herşeye bir tebessümle bakabilmeliyiz. Huzur dolu insanlardaki tebessüm, her kapının anahtarıdır. Tebessümle açılacak olan kapının ötesinde ne vardır diye sorulacak olursa, cevap “girmeden bilemezsin!” olacaktır. 
İmanın özünü kavramış bir müminin, Allah ve Rasulü’ne bağlı olmaktan gelen sağlam bir özgüvene sahip olması, onun geleceği için iyi bir anahtardır. Teslim ve tevekkül noktasından hareket eden, “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” (Âl-i İmran, 139) ayetinin müjdesine inanan müminin “başarılı” olacağına dair özgüveni, kendisine hem bu dünyanın hem de sonsuzluğun nice kapılarını açacaktır. 
Hıristiyanların inancına göre, Zeytindağı’nda çarmıha gerilen Hz. İsa a.s., düşe kalka Kudüs yakınlarındaki Acı Yolu’ndan Kıyamet Kilisesi’ne gitmiştir. Hıristiyanlara göre İsa a.s. bu kilisede medfun bulunmakta ve kıyamet günü de buradan dirilecektir. Kilisenin anahtarı, hıristiyanların mezhep tartışmaları dolayısıyla müslüman bir ailede bulunmaktadır. Bu örnek olay bizlere göstermektedir ki, eğer müslümanlar inançlarını ve Allah’a olan güvenlerini tazeleyebilirlerse, önlerinde duran dev kapıların anahtarları birer birer kendilerine verilecektir.
445he8 
Manevi yükseliş istiyorsak, mısralarında, “Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır.” diyen Sezai Karakoç gibi, bütün anahtarların sahibi olan Cenab-ı Hakk’a münacaatta bulunmalıyız. Dualarımız ilâhi kapıları açan birer anahtar olmalıdır. Allah, mahlukatının, en küçük işlerinde dahi kendisine müracaat etmesinden, kendisini tek merci görmesinden, ‘her şeyin anahtarının O’nun yanında, her şeyin dizgininin O’nun elinde’ olduğunu bilmesinden, kendisine has bir lezzet alır. “Duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” uyarısı müminlerin ruhuna hükmetmelidir. 
Kur’an’da geçen şu ayetler, kapıları açacak olan anahtarların sahibinin Allah olduğunu ve bu anahtarları hidayete ve sonrasında kemale ermesi için dilediğine vereceğini bildirmektedir: 
“Gayb’ın anahtarları, O’nun yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde olan herşeyi bilir. Düşen bir yaprak -ki mutlaka onu bilir- yerin karanlıkları içinde gömülen tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap’ta olmasın.” (En’am, 59) 
“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.” (Zümer, 63) 
“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı açar ve kısar. O, her şeyi bilendir.” (Şura, 12) 
Manevi kapıların altından yapılmış bir anahtarla açılabilmesi için, Allah’a olan aşk ve imanımızın O’nun Habibi’ne olan aşk ve bağlılığımızla bütünleşmesi lazımdır. Hz. Ebubekir r.a. bu yolda bizlere güzel bir örnektir. O’nun dostluğunu tam anlamıyla kazanmak, sırların paylaşıldığı mağara arkadaşlığını gerektirmektedir. 
445he8
O Gönüller Sevgilisi s.a.v., Ebubekir r.a. ve Ali r.a.’ın da aralarında bulunduğu bir gruba son kez bakarken, geride bırakacağı dostlarına bir kapı aralıyor ve bu kapının anahtarına işaret ediyordu: 
“Şu mescide açılan kapıları kapatınız. Sadece Ebubekir’in kapısı açık kalsın” buyuruyordu. 
İtiraz edenler olmasın diye de bu isteğinde ısrar ediyordu: 
“Hayır başkası olmaz, Ebubekir nerede? Söyleyin ona, cemaate namaz kıldırsın.” 
“Eğer Rabbimden başka, insanlardan bir dost edinecek olsaydım, mutlaka Ebubekir’i dost edinirdim.” sözü ise, adeta Dost Kapısı’nı aralayan anahtar bir kelime olarak yüreklere yansıyordu.
   Selam olsun, kendilerine verilmiş anahtarla o kapıdan girenlere, mescidinde huzurla duranlara…
   Mekke’den Medine’ye ve tüm yeryüzüne; Biricik Dost’u bulanlara…
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online      

İNSANLIK İÇİN AĞLAYANLAR

 
 muhammedbymenderesbq9moment207muhammedbymenderesbq9
   semerkand dergisi mayıs 2003
   Dr. Dilaver Selvi
  
   Yüce Allah: “Onlar yaptıkları kötü işler sebebiyle az gülsünler, çok ağlasınlar.” (Tevbe, 82) buyuruyor. Fakat gafletteki insanlık hem kötü işleri yaptı, hem de ağlamak bir yana kahkahalarla güldü. Allah’ın Habibi s.a.v. işte bu hale düşenlere ağlıyordu. Efendimiz s.a.v.’in ahlâkıyla ahlâklanmış arifler de her devirde insanlığın haline ağladılar. Kalpleri ve yeryüzünü yakan zulmet ateşini gözyaşlarıyla söndürmek istediler.    
  
   “Siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” (Buharî, Müslim) buyuran Rahmet Peygamberi s.a.v., ömrünün sonuna kadar az gülüp çok ağlamıştır. Onun saadetli gözlerinden yaş akmayan bir gün ve gece yoktur. Yanındaki ashabına bir ikram olarak bazen tebessüm buyururken bile, göz bebeklerinde gizli bir hüzün belirirdi. Bu üzüntü ve gözyaşları kendisi için değildi. Çünkü Yüce Allah onu kendisine biricik dost seçmiş, bütün kusur ve hatalarını affetmiş ve kendisini cennetin süsü yapmıştı.
   Allah Rasulü s.a.v. Efendimiz insanlık ve ümmeti için ağlıyordu. Gözyaşlarıyla Yüce Allah’tan müminlere mağfiret, kâfirlere hidayet istiyordu. O, hayatında ümmetinin derdiyle dertlendiği  gibi, vefatından sonra da, onları cennete kadar yalnız bırakmayacağını şöyle müjdelemiştir:
   “Hayatım sizin için hayırlıdır. Çünkü siz bana gelip meselelerinizi danışıyorsunuz, tarafımca size lazım olan şeyler söyleniyor. Vefatım da sizin için hayırlıdır. Sizin amelleriniz (kabrimde) bana arz edilir. Onların içinde hayır görürsem Allah’a hamd ederim, kötülük görürsem sizin için Allah’a istiğfar ederim.” (Bezzar, Müsned; İbnu Saad, Tabakat; vd…)
  
İlâhi Rahmeti Çekmek İçin
   Allah için Allah’ın kullarına ağlamak, bütün peygamberlerin en büyük ahlâkıdır. Bu şerefli ahlâk, onlardan Hak aşıklarına miras kalmıştır. İnsanlar nasıl ve nedenini bilmese de, onlar için gözyaşı dökebilen bu gönül ehli aşıklar her devirde bulunmuştur.
   Ariflerden Feridüddin Genc-i Şeker k.s. gönlündeki bu sırrı şöyle açığa vurmuştur:
  
Hiçbir gece yoktur ki, kalbim kan ağlamasın,
 Hiçbir gündüz yoktur ki, yüzden nâmus akmasın.
   Ömrümde hiçbir tatlı şerbet içmedim ki,
   Gözlerimden yaş olup damlamasın.
   Bunlar insanlık adına dökülen yaşlardır. O yaşları kaynatan kalpteki ilâhi aşk ateşidir, dışarı akıtan merhamettir. Bu aşıklar aşk ve irfan mektebi olan tasavvuf ocaklarında yetişmiştir. Önceki devirlerde sufilere “bekkâûn” yani çok ağlayanlar denirdi. Çünkü onlardan bir grup kendileri ve Ümmet-i Muhammed için devamlı gözyaşı dökerlerdi.
   Hak aşıkları bütün insanlığı bir aile gibi görürler. Bu aile içinde salih, mümin, münafık, gafil, cahil, zalim her türlü insan bulunmaktadır. Kalbini ve hayatını Yüce Allah’a verenlerin dışında, herkes derece derece dertli ve hastadır. Bu hastalığın tek ilacı Allah’ın rahmeti ve sevgisidir. O rahmeti yeryüzüne çekecek ve ilâhi sevgiyi gönüllere nakşedecek biricik yol, gözyaşı, dua, istiğfar, edep, naz ve niyazdır.
  
Ağlanacak Halimiz
   Kalbi Rabbinden gafil olanın, gülmesi de ağlaması da kıymetsizdir. Çünkü o gerçekte ağlamasını ve gülmesini bilmemektedir. Karnı doyunca gülen, aç kalınca üzülen ve midesinden başka bir sevinç kaynağı olmayan kimse, henüz insanlık makamına adım atmamıştır. Çünkü, yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılan insanın, tek sevinci ve derdi midesi olamaz. Olursa, diğer canlılardan farkı olmaz. İnsanı insan eden şey aş değil, ilâhi aşktır. Kıymet, elbisede değil, edeptedir.
   Kalbini unutup karnının derdine düşen insan, bu çabayla değerini koruyamaz, dengesini kuramaz. O, ağlanacak halde iken güler, gülerken ağlanacak hallere düşer. Çünkü haramda huzur, zulümde rahatlık  arayanlar, tuzlu su ile susuzluğunu  gidermeye çalışan kimseye benzer. İçtikçe ciğeri yanar, susuzluğu artar, dudakları çatlar; ta temiz, saf ve tatlı suyu bulana kadar.
   Haram işlerle kalp ölür, ruh perişan olur, şuur bozulur, his kaybolur, ibret duygusu kalmaz, gözyaşı kurur, sevgiye ihanet edilir, nefis azgınlaşır, şeytan güler. Bu hal içinde dünya baş üstüne konmuş, edeb ayaklar altına alınmış olur. İşte bu hali gören bir temiz vicdan, insan ve insanlık adına ağlar. Büyük arif Hakim Senâî k.s. hak aşıklarına şöyle seslenir:
   “
Ey içleri ve dışları güzel olan aşıklar. Gelin, zulüm ve haksızlık ile yoğrulmuş şu dünyanın toprağından göğe kalkan kirli tozları gözyaşlarımızla bastırıp, temizleyelim.”
  
İnsanlığın Böylesi
   Hak dostlarının tek derdi, insanın saadet merkezi olan kalbi, şeytanın ve azgın nefsin tasallutundan kurtarmaktır. Onlara göre, kalp ilâhi sevgi ve edep ile gafletten temizlenmişse insan kurtulmuştur. Kalp isyan ile kirlenmişse insanlık yok olmuştur. İşte ağlanacak şey budur.
   Ebu Talib el-Mekkî rh.a. hak dostlarının bu güzel halini yansıtan şu örnekleri verir:
   Alimlerden biri, hırsızlar tarafından yolunun kesildiğini, malının alındığını şikayet eden bir adama şöyle demiştir: “Eğer sen, müslümanların içine düştüğü bu kötü duruma, kendi malına üzüldüğünden daha fazla üzülmezsen, onlara karşı samimi davranmış olamazsın.”
   Yine malı çalınan bir salih insana, sana zulmeden o insana beddua et dediler. O da, “bana kimse zulmetmedi ki” dedi ve ekledi: “O zavallı adam bu günah ile kendi nefsine zulmetti. Onun zulmü kendi nefsine yetmiyor mu ki, bir de ben onun kötülüğünü arttırayım.”
   Salih insanlar, gasp, hırsızlık ve benzeri yollarla malları çalınıp zulme uğradıkları zaman, beddua ve lanet ile uğraşmayıp, kendilerini bu kötü hallerden koruduğu için Yüce Allah’a şükreder ve şöyle derlerdi: “Bu Allah’ın bize bir nimetidir. Çünkü Allahu Tealâ bizi zalim değil, mazlum yapmıştır. Bu bizim için kaybettiğimiz maldan daha büyük bir nimettir.”
   Velilerden Ali b. Fudayl k.s., Kâbe’yi tavaf ederken bir miktar altını çalındı. Babası onun ağladığını ve üzüldüğünü görünce: “Sen altınlar için mi ağlıyorsun?” diye sordu. Ali b. Fudayl: “Hayır, vallahi ben altınlar için ağlamıyorum; fakat şu altınlarımı çalan zavallı adama ağlıyorum. O, bu paralar yüzünden ahirette hesaba çekilecek ve ne yazık ki kendisini haklı gösterecek bir delili bulunmayacak.”
   Büyüklerden birinin malı çalınmıştı. Kendisine: “Sana kötülük edene beddua et!” dediler. O büyük zat: “Ben onun için üzülmekten, kendisine beddua etmeye zaman bulamıyorum ki!” dedi. (el-Mekkî, Kûtu’l-Kulub)
  
Düşmanına Bile Merhamet
   Hz. Ömer r.a., namaz kıldırırken arkadan harçerlenip evine kaldırıldığı zaman, oğlu Abdullah’a beni kim hançerledi diye sordu. Oğlu, bir hırıstiyan köle dedi. Hz. Ömer r.a. buna sevindi ve: “Elhamdülillah, iyi ki bu işi yapan bir müslüman değilmiş! Yoksa benim kanıma girip Allah’ın huzurunda hesap vermek zorunda kalırdı.” dedi. O, böyle bir acı içinde bile Allah Rasulü’nün ümmetini düşünüyor, onların kusur işleyip azaba düşmelerinden endişe ediyordu. Çünkü o, Rahmet Peygamberi s.a.v.’in boyasına boyanmış hak aşıklarının ilk safında yer alan bir Allah dostuydu.
   Ariflerden Feridüddin Çeştî k.s.’nin yanına dört şahıs geldi. Bunlar iyi niyetle gelmemişlerdi. Hazreti sevmiyorlardı; ileri geri konuşmaya, iftira derecesinde suçlamalarda bulunmaya başladılar. O bunlara hiç aldırış etmeden, sanki hakkında güzel şeyler söylüyorlarmış gibi, tevazu içinde kibarca konuşmaya ve onları memnun etmeye çalıştı. Adamlar yine de memnun olmadılar. Ayrılmak istediklerinde, onlara gidiş yolunu sordu. Onlar da söylediler. Hazret, o yoldan gitmemelerini, oranın tehlikeli olduğunu, başka bir yolu takip etmelerini tavsiye etti. Adamlar bu tavsiyeyi ciddiye almadılar; bildikleri yoldan gittiler. Bir müddet sonra, Feridüddin Çeştî Hazretleri ağlamaya başladı. Yanındakiler merakla ona bakıyorlardı. Daha sonra, bu dört adamın yolda müthiş bir fırtınaya tutulup öldükleri haberi geldi. Hazret mana aleminde onların başına geleni görmüş, kendileri için gözyaşı döküyor, Allah’tan affedilmelerini istiyordu.
   Evet, herkes bulunduğu makama uygun davranır; herkesin kalbini ve edebini söz ve davranışları ortaya koyar. Allahu Tealâ, gönüllerindeki saklı cevherleri ve ilâhi sevgiyi ortaya çıkarmak için, dostlarına kötü insanları musallat eder. Velilere çarpanlar, kendilerinin rezilliğini, velilerin ise güzelliğini ortaya çıkarmış olurlar.
   Gavs-ı Sani k.s. Hazretleri buyurdular ki: “Biz, Ümmet-i Muhammed’in imanını kurtarmak için elimizden geleni yapıyoruz. Bizim yanımıza gelenlerin bir kısmının ihlâsları bozuk, niyetleri kötü oluyor. Biz onlara şefkat ve merhametle davranıyoruz; ayaklarının altına sabun olup, iyi tarafa kaymalarına, hak yoluna gelmelerine çalışıyoruz. Hak etmedikleri halde kendilerine gülüyor, yakınlık gösteriyoruz. Ancak, bazı kimselere ne yapsak fayda vermiyor. Buna üzülüyoruz. Sadatlar kimsenin zararına ve helâkine çalışmazlar. Onlardan uzaklaşanlar, kendi kendilerini zarara sokup helâk ediyorlar.”
http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online      

 

Etiket Bulutu