Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım 12, 2008

HAKKIN AYNASINI KIRMAYALIM

 
 
FLORABRAOFLORABRAOFLORABRAOFLORABRAO
  Abdullah Tokatlı
   
Biliyoruz ki, insan, Cenab-ı Hakk’ın aynasıdır. Allah, insanı kendinden bahşettiği
bir nur ile yarattı ve büyük tecellilerle nasiplendirdi. Allah Rasulü (A.S.),
”Allah, Adem’i kendi suretinde yarattı” (Buhari, Müslim, Ahmed) derken
işte bu hakikate işaret ediyor. Bunun için tasavvufta insana “Mazhar-ı Hak”
 (Cenab-ı Hakk’ın yansıdığı varlık) deniyor. İnsanın kalbi de “Nazargâh-ı İlahi”
 (Allah’ın baktığı yer) olarak tanıtılıyor.
İnsanın vücudu, şu gördüğümüz maddi alemin unsurlarından yaratılmıştır. Fakat
ruhi yönü, görünmeyen alemin hazineleri ile bezenmiştir. İnsanı yalnızca et ve kemik olmaktan kurtaran kalb, ruh, vicdan, ilim, fikir, sevgi gibi cevherler, işte o gayb
alemine, yani melekût alemine aittir.
Peki, insan diğer varlıklardan farklı olarak neden böyle özel yaratıldı? Bu özel yaratılış,
 çok özel bir vazife içindir: O Kudreti Sonsuz Yaratıcı’yı tanımak, sevmek ve…
bütün varlıklara bu sevgiyi yaymak.
O halde bir kalp, ilahi sevgiden nasiplendiği ölçüde insanları sevebilir, yaradılmışlara
hizmet edebilir, onların yükünü ve zahmetini çekebilir. Rahman ve Rahim olan Yüce
Allah’ı tanıyan insan, bu tanıyışı miktarınca kendisinin ve diğer insanların kıymetini bilir, hakkını verir, adaleti gözetir. Ancak Allah sevgisiyle başkalarını karşılıksız sevebilir. İnsanlığın bugünkü manzarası bu gerçeğin ispatı değil mi?
İnsanı kendine halife (temsilci) yapan ve onunla kainattaki mükemmelliği tamamlayan
Yüce Rabbimiz, bu şerefli varlığın hak ve hukukunu koruma adına bizlere birçok emirler vermiş, yollar öğretmiştir. İşte din, bir anlamıyla, insanlığın şerefini korumaya yönelik bu FLORABRAOemir ve yasaklar bütünüdür.  FLORABRAO
Önce şunu bilelim: Yüce Rabbine iman eden herkes, gerçek insanlığa adım atmıştır.
Ve Allah’a giden dostluk yolculuğuna başlamıştır. “Allah müminlerinin dostudur” (Bakara/257) ayeti bu müjdeyi veriyor. O halde bir kalbe iman nuru girmiş
ve baş secdeye eğilmiş ise, artık onun taşımaya başladığı ilahî nur ve emanet, ona karşı
 sevgi ve nezaketi gerektirir. Yerlerin, göklerin ve dağların taşımaktan çekindiği ilahî sorumluluk emanetini, müminler taşımaktadır. Bunun için müminlerin kıymeti büyük,
hatırı yüksek, hukuku ağır ve işi ciddidir. Allah’ın dostlarına, yani müminlere düşman
olmak, ancak Allah’ın düşmanlarının işidir. Hem Yüce Rabbimiz her mümini diğer
müminin kardeşi yapmamış mıydı? Artık bu şerefli insana zulmetmek, onu haksız
yere üzmek, kınamak, kendisiyle alay etmek kesinlikle yasaktır, yani haramdır.
İnsanın canı, kanı, malı, ırzı ve şerefi Kâbe gibi kutsaldır, koruma altındadır. Haksız yere cana kıymak, kan akıtmak, mal gasbetmek, ırzı karalamak, şerefi zedelemek en büyük zulümdür ve haramdır. Bunları yapanın düşmanı Allah’tır.
Bu şerefli insanın arkasından çekiştirilmez, yüzüne karşı dalga geçilmez. Herhangi bir ortamda kusurları alay konusu yapılıp, şerefi çiğnenmez. Varsa bir kusuru, dostça ve mertçe kendisine söylenir, düzelmesi beklenir ve bunun için samimi olarak dua ve yardım edilir. Çünkü, günah ile kirlenen kalp ve zedelenen edeb, herkesin ortak kıymetidir. Günahla hastalanmış kalbi ve zayi edilmiş edebi kurtarmak için ortak çaba göstermelidir. Bu çaba, Allah sevgisinin, takvanın gereği ve erdemli insan olmanın işaretidir.
Güzellikten sapmış, ayağı kaymış bir insanın kötü haline sevinmek ve onu düştüğü bataklıkta terketmek asla şerefli insanların işi değildir. Bu, dostluğa da sığmaz. Hakka aşık müminlere, kötülükle kirlenen bir kalp aynasını temizlemek için çabalamak düşer. Çünkü o kalp iman etmiştir; bu iman emanetini ve onun meyvesi olan edebi korumak her müminin vazifesidir.
Rasulullah (A.S.) buyuruyor ki:
“Sizden biriniz diğer kardeşinizin aynasıdır; öyleyse onda bakana eziyet verecek kötü bir hal görürse, onu gidermeye çalışsın.” (Buhari,  Tirmizî)
“Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir; onun kaybolan malını ve çiğnenen şerefini korur, arkasından kendisini destekler, gıyabında hakkını savunur.” (Ebu Dâvud)  
FLORABRAOKusur İşleyene Değil, Kusura KızılırFLORABRAO
Hz. Ömer (R.A.) naklediyor: “Rasulullah (A.S.) zamanında Abdullah isminde “el-hımâr” lakabıyla meşhur birisi vardı; sık sık Rasulullah’ı güldürürdü. Bir defasında içki içtiği için Efendimiz onu cezalandırmıştı. Başka bir defasında yine içki yüzünden huzura getirildi; Efendimiz (A.S.) emretti, yine ceza uygulandı. Onun bu şekilde bir kaç defa cezalandırıldığını gören birisi:
“Allah ona lânet etsin! Ne kadar da çok içki içiyor.” diye lânet okudu.
Bunu duyan Rasulullah (A.S.).
“Ona lânet etmeyin! Vallahi o Allah ve Rasulünü seviyor.” buyurdu. (Buhari, Ebû Ya’lâ)
Ebu Hureyre’nin (R.A.) aktardığı bir olayda da, yine içki yüzünden ceza verilen bir kimseye oradakilerin beddua etmesi üzerine Rasulullah (A.S.):
“Böyle söylemeyiniz! Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayınız! (Buhari) Allahım onu affet, onu doğru yola ilet. Allah sana acısın deyiniz.” buyuruyor. (Kandehlevî)
Ashabtan Ebu’d Derdâ (R.A.), açıkça günah işlemiş bir adama rastladı. Adamın etrafındakiler sövüp sayıyor, işlediği günahtan dolayı onu kınayıp duruyorlardı. Ebu’d Derdâ (R.A.):
“Hey, ne bu haliniz, siz bu kardeşinizi bir kuyuya düşmüş görseniz çıkarmayacak mısınız? diye seslendi. Oradakiler:
“Çıkarırdık elbette.” dediler. Ebu’d Derdâ (R.A.):
“Öyleyse, kardeşinize kötü kötü konuşmayı bırakın; size sıhhat veren ve bu tür şeylerden uzak tutan Allah’a hamdedin.” dedi. Onlar:
“Sen buna kızmıyor musun?” diye sorduklarında, Ebu’d Derdâ (R.A.):
“Ben ona değil, yaptığı işe kızıyorum. Bir kardeşim olarak, yaptığı kötülüğü terk etmesi için ona dua ediyorum.” dedi. (Ebu Nuaym)
Mümin kardeşlerimizle farklı mizaç ve anlayışta, değişik görüş ve mezhepte olabiliriz. Aramızdaki ihtilafları fitne ve düşmanlık sebebi değil, rahmet vesilesi yapmalıyız. Cenab-ı Hakk’ın geniş tuttuğu bir yolu biz daraltmayız. O’nun hoş gördüğü bir kulu biz kınayıp darıltamayız. Darıltıyorsak o bizim kalbimizin darlığından ve hastalığındandır.
İslâm’ın bizden istediği şefkat bununla da bitmiyor: Müminler, haksız yere başka dindeki insanlara ve diğer canlılara da zulmedemez. Müminin yapacağı ya şefkat ya da adalettir. Ötesi zulüm ve ihanettir.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 
 

NEYE NASIL İNANIYORUZ?

 

 
   Nurullah Toprak
SEMERKAND DERGİSİ ŞUBAT 2000
   
   “İman ettim demekle yetinemez ve yakayı kurtaramazsınız, nasıl iman ettiğinizi ve ne derece samimi olduğunuzu ölçeceğiz.” (Ankebut/2-3) ikazını yapıyor Yüce Rabbimiz. Dili ile iman ettiğini söylediği halde, iman edilen şeyleri kalbi ile tasdik etmeyen kimselere Allahu Tealâ: “Onlar inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘boyun eğdik’ deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.” (Hucurat/14) uyarısında bulunuyor.
 
  
   Kur’an’da bildiği gibi bizler, nefsimizin süslediği gibi değil, Rabbimizin istediği gibi iman etmedikçe, mümin sayılmayız. Bu nedenle, imanın kalplerimize tam olarak yerleşmesi en önemli meselemizdir. Halk dilinde “amentü” denilen iman esaslarına inanan kimse mümin sayılır. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’ın yaratmasıyla olduğuna inanarak iman esasları yerine getirilmiş olur.
   İman, Allahu Tealâ’nın kulun kalbine attığı ilahi bir nur ve Rabbani bir şuurdur. İmanın temelini işte bu nur ve şuur ile tasdik (kabulleniş) oluşturur. Aslında yok olan bir şeye değil, var olduğu halde görünmeyen şeylere iman edilir. Bunun için önce imana davet eden Peygamberin sözüne teslim olunur; onun söyledikleri hak kabul edilir. İnandıklarını hakikatını anlamak, varlıklarını hissetmek, onları tanımak sonra gelir.
   İmanın, ilim ve salih amel ile korunma altına alınması gerekir. Çünkü kalpteki iman, dil ile ikrar, amel ile ispat edilmezse, ne imanın varlığı anlaşılır, ne de tadına varılır.
   İman ile amel, kalple vücut gibidir. Kalp ve vücut da tek başına ayakta duramaz, hayat bulamaz. İmanın, salih amel, taat ve ibadetle gereği yapılınca İslâm yaşanmış olur. İslâm imanın ilan edilmesidir. İman da İslâm’ın akaidi, yani inançlar bütünüdür. Allah katında imansız amel kabul edilmez.
  
İman Herşeyden Üstündür
   İşin temeli imandır. İman, amelden öncedir ve ondan üstündür. Müslümanların amelleri sayı ve şekil olarak aynı olsa bile, kalpteki iman ve yakîn seviyeleri birbirinden farklıdır. Aynı namazı kılan iki insanın kıldığı rekat sayısı ve okuduğu ayet miktarı eşit olabilir. Fakat namazlarının fazileti, lezzeti ve Allah katındaki kıymeti, kalplerindeki iman, Allah sevgisi, yakîn nuru ve müşahedeye göre farklıdır. Herkesin iman seviyesi değişiktir. Hatta insanın kendi imanı bile, her an aynı seviyede kalmaz; şartlara göre kuvvetlenir, zayıflar. Nuru çoğalır, azalır. İmanın yeri olan kalp, Allahu Tealâ’nın gayb hazinelerinden bir hazinedir. Melekut alemine aittir. İnsandaki bütün bilgi, marifet, sevgi, korku gibi haller bu kalpte oluşur. Allahu Tealâ bu kalbe nazar buyurur, ona emreder ve ona nehyeder. Onu kendisine davet eder, ilahi sevgi ve nur oraya iner. İnsana kalbine göre değer verilir. Bunun için bir insan midesinin derdine düştüğü gibi, en kıymetli cevheri ve asıl emaneti olan kalbinin de derdine düşmeli, onun derdini dindirmek, ihtiyacını gidermek için elinden geleni yapmalıdır.
  
İman Korunma İster
   İman taklitte kalırsa, insan gerçek müslüman olamaz. İmanı taklitten ve zayıflıktan kurtarmak için, önce iman edilen şeyler hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Sonra kalpte Allah sevgisini besleyecek sebeplere sarılmalıdır. Bu sebeplerin en başında zikir, tefekkür, namaz, dua, helâl lokma, sadaka verme ve haramlardan el çekme gelir. Kalbi örten, kirleten, daraltan günahlardan tevbe etmelidir. Sık sık ‘la ilâhe ilallah’ kelime-i tevhidini kalp ve dil ile söyleyerek imanı tazelemelidir. İmanı kuvvetli, edebli ve şerefli Allah dostları ile beraber olmalıdır. Bu tedbirlere Ashab-ı Kiram dahi muhtaçtı. Öyle ki, onların tek derdi imanlarını ve kalpteki Allah muhabbetini korumaktı.

Hz. Rasulullah’ın (A.S.) vahiy katiplerinden Hanzala el-Üseydi (R.A.) anlatıyor: “
Bir gün Ebu Bekir Sıddik (R.A.) ile karşılaştım, bana:
   ‘Nasılsın?’ diye sordu. Ben de:
   ‘Hanzala münafık oldu!’ dedim. O:
   ‘Sübhanallah! Sen ne diyorsun?’ dedi. Ben:
 ‘Bizler Hz. Rasulullah’ın (A.S.) yanında bulunuyoruz. O bize Cennet ve Cehennem’i anlatıyor. Öyle ki, sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurundan çıkıp çoluk-çocuğa karışınca ve işlere dalınca, orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz (İçeride bir türlü, dışarıda başka türlü hallere giriyoruz. Bunun münafıklık olmasından korkuyorum)’ dedim. Hz. Ebu Bekir (R.A.) de: 

‘Vallahi bizde de benzeri şeyler oluyor!’ dedi. Bu durumu kendisine arzetmek için beraberce
Hz. Rasulullah’ın (A.S.) huzuruna gittik. Beni görünce:
   ‘Ey Hanzala neyin var?’ diye sordu. Ben:
   ‘Ya Rasulallah, Hanzala münafık oldu!’ dedim. Efendimiz (A.S.):
   ‘Bu nasıl sözdür?’ diye sordu. Ben de:
   ‘Ya Rasulallah. Sizin huzurunuzda bulunduğumuzda bizlere Cennet ve Cehennem’i hatırlatıyorsunuz. Öyle bir hale giriyoruz ki, onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurunuzdan çıkıp çoluk çocuğa karışınca ve işlere dalınca, orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz!’ dedim. Bunun üzerine Rasulullah (A.S.):
   “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer siz benim yanımda iken elde ettiğiniz duruma ve zikir haline devam edebilseydiniz, melekler ziyaretinize gelir, sizinle yataklarınızda ve yollarınızda müsafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala! Bazen böyle, bazen öyle olur.” buyurdu ve bunu üç defa tekrar etti.” (Müslim, Tirmizî)
   Şeyh Eşref Ali Tânevi (Rh.A.), bu hadisten çıkardığı neticeleri zikrederken diyor ki: “İnsanın bazı amellerinden dolayı nefsine kâfir, münafık gibi onun çirkin sıfatını ifade eden kelimeler kullanması caizdir. Müşahede ve melekut aleminin keşfi mümkündür. İnsan, bir halde sabit kalmayıp devamlı değişim içinde (tasavvufî tabirle ‘telvin’ halinde) bulunmaktadır. Ayrıca, mücahedeler ve riyazetlerle manevi ilerleme elde edildiği gibi; kamil şeyhin sohbeti ve nazarıyla da manevi terakki elde edilebilir. Fakat bunun etkisi riyazetle elde edilen gibi derin ve kalıcı değildir. Hz. Hanzala’nın (R.A.): ‘Biz Peygamber Efendimiz’den (A.S.) ayrıldıktan sonra daha çok dünya ile meşgul oluyoruz ve bu arada pek çok şeyi unutuyoruz’ sözü, onun Peygamber Efendimiz’den uzakta kaldığında manevi zayıflığa düşmesinden kaynaklanıyordu.” (Eşref Ali, Hadislerle Tasavvuf)
   Saadet ve nur asrındaki insanlar bu destek ve himayeye muhtaç olunca, felaket devrinde yaşayan bizler, daha fazla imanımızı muhafaza ve kalbimizi ihya derdine düşmeli değil miyiz?de O’ndan ben de O’ndanHer şey O’ndan

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 

 

Etiket Bulutu