Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım 13, 2008

Kazananlar ve Kaybedenler

 

 

Dünyaya imtihan için gelen insanın en büyük arzusu kazanmak, en büyük korkusu da kaybetmektir. İnsanlar kazanmak, kazanılanı korumak veya kaybedileni tekrar kazanmak için çalışırlar. Dünyada kazanç ve kayıp yanyanadır. Ahireti kazanmak veya kaybetmek de dünyada gerçekleşir.

Kur’ân-ı Kerim’de genel anlamda iyi veya kötü kazanca kesb, menfaat ve başarı ifade eden kazanca

fevz denir. Kayıp ise hüsran kelimesiyle ifade edelir. Nihai kazanç ve kayıp üç kısımdır. Sadece dünyayı, sadece âhireti veya her ikisini kazanmak veya kaybetmek… Her ikisini kazanmaya fevz-i azim veya fevz-i mübin, her ikisini kaybetmeye hüsran-ı mûbin denir.

Herkes kazanma ümidi ve kaybetme korkusuyla çalıştığı halde gerçek kazancın ve kaybın ne olduğunu konusunda insanlar arasında ittifak yoktur. Farklı değerlendirmeler farklı inanç ve bakış açılarından kaynaklanmaktadır. Allah’a ve âhiret gününe inananlar için asıl kazanç Allah’ın razası ve ebedi saadete ermek iken ateist için bütün hedef, olabildiğince dünya nimet ve lezzetlerini elde etmektir. Allah, kim neyi istiyorsa emeğinin karşılığını tastamam vermekte, kimseye haksızlık etmemektedir. "Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onun mükafatını görür. Kim de zerer kadar bir kötülük yapmışsa onun cezasını görür." (Zilzâl, 7-8)

Kazanmak ve kazancı muhafaza etmek esas olduğuna göre gerçek kazanç ebedi olanı kazanmaktır. Zira ebedi olmayanlar kaybedilmektedir. Buna göre sırf dünyaya ait kazançlar netice itibariyle yok olmaktadır. Kaybedilmeye mahkum kazançlar elem ve pişmanlığa dönüşmektedir. Kazanıp da kaybetmenin üzüntüsü hiç kazanamamanın üzüntüsünden kat kat fazladır. Çocuğu ölenle hiç çocuğu olmayanın üzüntüsü elbette bir değildir. Kalıcı olan kerpiç geçici olan altından daha değerlidir. "Sizin yanınızdakiler tükenir. Allah’ın katındakiler ise bakidir." (Nahl, 96)

Baki olanı verip fâni olanı almak akıl kârı değildir. Dünyevi kazançlar peşindir. Akıl gözüyle ileriyi göremeyenler çocuklar gibi önlerindeki peşinin peşine düşüyorlar. Çocuğun önüne bir avuç şekerle bir avuç altın konsa her halde altına değil şekere iltifat eder. Akıl geliştikçe neyin daha faydalı ve kalıcı olduğu farkedilir. "Onlar peşin olanı severler ve önlerindeki ağır bir günü arkalarına atarlar." (İnsan, 27) Genellikle hayvanlarda da istikbal endişesi yoktur. Günlük yaşarlar. Kesimhaneye giden bir öküz bir tutam otun peşinde ölüme gittiğini farkedemez. Bununla birlikte bazı hayvanlarda gelecek sezgisi vardır. Mesela arılar ve karıncalar gelecek için yiyecek depo ederler. Bu sezgi ilahidir.

Gelecek hesabı olmayanlar halin kavgasını verirler. Bütün gayretleri ise üçgünlük dünya içindir. "Heyhat, heyhat! O size vaad edilen şey ne kadar da uzak! Bizim dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Kimimiz ölürüz, kimimiz yaşarız. Biz öldükten sonra tekrar diriltilecek değiliz." (Müminun, 36-37)

Akıllı insan sonu yokluk olan varlığa aldanmaz. Fâni olanı baki kılmaya çalışır. Dünyanın tamamına sahip olsa bile birgün herşeyi geride bırakıp gideceğini düşünür, gerçek kazancın âhiret kazancı olduğunu hesab eder. Mevlana ne güzel söylüyor! "Mezarda bu göze toprak dolar, mezarı aydınlatacak nurun var mı? Bu elin ayağın gidince canının uçması için kolun kanadın var mı? Bu hayvani canın kalmayınca yerine koymak için baki bir cana sahip misin? Dünyada elbisen var, zenginleştin. Fakat bu âlemden gidince nasıl edeceksin? O cihan da pazarla, kazançla dolu bir şehirdir. Sanki kazanma yalnız bu âlemdedir ve bu kazanç kâfidir."

 

"Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olan ve onunla tatmin olan, âyetlerimizden gafil olanlara gelince işte onların kazandıklarına karşılık varacakları yer ateştir." (Yunus, 7-8)

Âhiret bağlantısı olmayan bütün kazançlar haddi zatında saadet değil, felaket sebebidir. Haram-helal kaydından uzak Allahsız kazanç hem dünyayı hem âhireti mahvediyor. Dünyanızı cehenneme çeviren haram kazanç yarışıdır. Bu türlü kazançlar hem dünya hem de âhiret cehenneminin bir bakıma yakıtı mesabesindedir. "Altın ve gümüşü biriktirip, Allah yolunda harcamayanlara acı veren bir azabı müjdele! Bunlar kıyamet günü cehennem ateşinde kızdırılır. Onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanır. Onlara; işte kendiniz için biriktirdikleriniz! Haydi tadın biriktirdiklerinizi denir." (Tevbe, 34-35)

Allah’a ve âhiret gününe inanan için kayıp söz konusu değildir. Dünyada sıkıntı çekse de ebedi hayatın mutluluğu bütün acı ve sıkıntıları unutturur. Allah’a ve âhirete inanmayan ise dünyada ne kadar müreffeh yaşarsa yaşasın ebedi felaketle karşılaşınca bütün fani lezzetleri unutur. "Keşke toprak olaydım"der. İnkara dayalı olarak yaptıkları işler pişmanlığa dönüşür. "Böylece Allah onlara, yaptıklarını bir pişmanlık kaynağı olarak gösterecektir." (Bakara, 167)

"İnkar edenler ateşe sürüldükleri gün kendilerine: Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız, denir." (Ahkâf, 20)

Kazanç-kayıp, kâr-zarar anlayışı insandan insana değişir. Bunun inanca ve bakış açısına göre değiştiğini söylemiştik. Başkasını aldatarak kazanan kendini kârlı sayar. Kumarda kazanan kendini şanslı addeder. Ölümü ebedi kayıp, üçgün fazla yaşamayı, gününü gün etmeyi kâr bilir. Bu, kâfirin telakkisidir. Mümin ise başkasına kazandırdığı zaman, gerektiğinde hayatını bile feda ettiği zaman kendini kazançlı görür. Bu anlayışa dair çarpıcı bir masal arzedelim:

Uhud savaşından dört ay sonra Âmir oğulları kabilesinin reisi Ebû Berâ çeşitli hediyelerle Hz. Peygambere geldi. Müşrik olduğu için Rasûlullah onun hediyesini kabul etmedi. Kendisine müslüman olmasını teklif etti. Ebû Berâ ise net bir tavır ortaya koymadı. Fakat Hz. Peygamberden kabilesini irşad için davetçi göndermesini istedi.

 

Rasûlullah, içine pek sinmediği halde sayıları kırk veya yetmiş olduğu belirtilen davetçi gönderdi. Haram b. Milhan da bunlar arasındaydı. Arkadaşları onu öncü olarak gönderdiler. Âmir oğullarına yaklaşınca: Durun size haber getirdim diyerek yaklaştı ve: Ben size Rasûlullahın elçisiyim. Bana eman verin ki konuşayım dedi. Ona eman verdiler. Şehadet getirip onları İslama davet etti. Davet sırasında arkadan birisi onu mızrakladı. Saplanan mızrak Haram b. Milhan’ın göğsünden çıktı. Mızrak vücuduna saplanır saplanmaz "Allahû Ekber! Kabenin Rabbine andolsun ki; kazandım gitti, dedi ve ellerini vücudundan fışrıkan kana bulayıp yüzüne ve başına sürdü ve geridekiler için; kardeşlerinize haber verin ki; biz Rabbimize kavuştuk. O, bizden, biz ondan razıyız, dedi. Mızrak darbesini yiyince:

Kazandım diyen sahabinin kazanç anlayışıyla yardım diyen adamın kazanç anlayışı elbette bir değildir. Birisine göre Allah yolunda fani hayatı verip ebedi saadeti kazanmak en büyük kazanç, diğerine göre ise ölüm ebedi kayıp.

Günümüzde ölüm ilanlarında falan hayatını kaybetti deniyor. Halbuki kaybetme değil, bilakis fani hayatı ebedi hayata bağlayarak ölümsüzlüğe erme söz konusu… Yunus ne güzel söylemiş:

Ballar balını buldum. Kovanın yağma olsun.

Kârdan, zarardan geçtim dükkanım yağma olsun.

Gerçek kazanç ve kurtuluşun ne olduğunu yüce Rabbimizden dinleyelim: "Her canlı ölümü tadacaktır, yaptıklarımızın karşılığı da kıyamet günü size tam olarak verilecektir. Kim cehennem ateşinden uzaklaştırılıp, cennete sokulursa işte o kazanmış olur. Dünya hayatı ise aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir. (Al-i İmran, 185)

Öyle Bir Hayat Yaşa ki, Müjdelerle Ölesin!..

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

 

Etiket Bulutu