Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım 15, 2008

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬZİKİR, HER AN O’NUNLA OLMAKTIRﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

 

416525207_c627acd2b9

921261akn5zuqra5

ZİKİR, HER AN O’NUNLA OLMAKTIR
  
   Mehmet Ildırar
  
   Zikreden bir kulla, zikretmeyen gafil arasında, kalpte ilâhî anlayışta fark vardır. Evliya-i izamın beyanına göre zikrin aslı ve hakikati, bir emr-i ilâhî geldiği zaman, veyahut mümin bir haramla karşılaştığı zaman Allah Tealâ’yı hatırlamasıdır.
   Şöylece düşünmek lazım gelir: İnsanoğlu hayatı boyunca ya haramlarla yüzyüzedir, veya Allah’ın emrettiği fazilet, ibadet ve taatlerle karşı karşıyadır. Hiç bir anımız yoktur ki, bu iki yoldan biri karşımızda bulunmasın. Başka bir ifadeyle her anımızda ya Allah’tan yanayız yahut nefs ve şeytandan yana. Bunun ortasında üçüncü bir durum yoktur.
   Mesela iki kanatlı kuş gibi, insan sağ kanadıyla uçar ki, Kiramen Kâtibin meleklerinden biri bu omuzdadır. Faziletleri, sevapları, taat ve zikirleri kaydeder. Ya da sol kanatla yola çıkar ki, Kiramen Kâtibin’den diğeri de bu omuzdadır. Bu da haramları, isyanları, gafletle geçen anları kaydeder. Allahu Azimüşşan’ın kudretiyle zerre kadar hayrı bırakmayıp yazdığı gibi, zerre kadar şerri de bırakmayıp kaydeden meleklerin huzurundayız.
   İşte gerçek zikrin manası, ortada bulunan insanoğlunun kalbinin arınarak, ilâhî bir idrake sahip olması, bu iki kanatla ahiret alemine uçarken devamlı hayır üzerinde bulunmasıdır. Allah’ı birleyen, zikreden yolcunun kötülükle karşılaştığı zaman Allah’ı hatırlamasıdır.
   Nuranî dairenin ikazları ve çıngırakları çalmalıdır ki, mümin günaha girip pişman olacağına, fazilete girip sevinçle kalbini müreffeh etsin. Günahına tevbekâr olanın hali elbette güzel bir haldir. Ama günaha girmemek fazilet bakımından ve Allah’a yaklaşmada daha güzeldir. Bu bakımdan günahlı bir işi terk etmeli, emr-i ilâhiye’yi yapmalıdır ki, asıl zikir ve dervişlik bununla anlaşılmış olsun.
   Cabir b. Abdullah R.A.’ın rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Fahr-i Kainat A.S. Efendimiz buyurdu ki: “Her kim başka bir şey karıştırmadan lâ ilâhe illallah ile gelirse, ona cennet vacip olur.” Bunun üzerine Hz. Ali K.V. ayağa kalkıp, “Ya Rasulallah. Bu ‘bir şey karıştırmak’tan muradınız nedir?” diye sordu. Efendimiz A.S. şöyle buyurdu: “Dünyayı isteyerek ve ona tabi olarak muhabbet etmek, bir şey karıştırmaktır.“
   Bir takım insanlar vardır, ilâhî ahkâmı söyler ama ameli yanlıştır. Zikirden maksat çokluk değil, saflıktır. Yani azamet-i ilâhiyeyi idrak etmektir.

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬKALPLER O’NA TESLİM OLURSA…ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

890311ebe4057d3ce1b171f1977e0dcf
 
KALPLER O’NA TESLİM OLURSA…
  
   Ahmet Yatağan
  
   Ashab-ı Suffe… Kainatın Serveri Efendimiz A.S.’ın, nübüvvet nazarıyla yetişen irşad erlerinin yurdu. Nice insanların beklentisi, ümidi, Nur-u Muhammedi’yi “bize de anlat” diyeceklerin umut kapısı. Nice büyük sahabî vardı buradan nasibi olan. Ve bir sonraki nesil… Onların da ilim kaynağı olacaktı Suffe Ashabı.
  
   Nebi A.S., Medine’ye hicret ettiği gün kurmuştu Suffe’yi. Bir peygamberin kuruluşunda yer aldığı bir irşad yuvası, elbette kısa zamanda serpilip büyüyecekti. Artık o ocakta kemâl bulmuş nice imanlı gönüller, o Masum Nebi’nin gözbebekleri olarak bütün ashaba güven veriyorlardı. Hem hakikatı kavrayıp anlamada, hem de anlatmada…
55pezm  
Dosta Selam Olsun
   İşte o gün de Medine müslümanları, bu güvene şahit oluyordu. Mekke yakınlarındaki Adel ve Kare kabilelerinden bir heyet gelmiş, Kainatın Efendisi A.S.’dan İslâm’ı öğretecek gönül erlerinin kabilelerine gönderilmesini talep ediyordu. Gerçi güven olmazdı bu insanlara ama İslâm’ı anlatmak en mukaddes vazifeydi. Nihayet on kişi seçildi. Takvim, Hicret’in dördüncü yılının Safer ayını gösteriyordu.
 Belki de o gün Sahabe-i Kiram, bu irşad ekibini “işte diğer kabileler de müslüman olmuşlar; Allah’ın Elçisi’nin ellerini tutarak biat ediyorlar” müjdesinin hayaliyle uğurlamışlar, adeta dönüşlerindeki sevinç anını görür gibi olmuşlardı. Ama… Bu seçkin davetçiler Reci denilen yere gelince pusuya düşürüldüler. Çünkü Allah Rasulü A.S.’a sözde elçi gönderen bu kabileler, aslında Bedir ve Uhud muharebesinde öldürülen yakınlarının intikamının peşindeydiler.
İkisi hariç, davet heyetindekilerin hepsini şehit ettiler. Hubeyb R.A. ve Zeyd b. Desinne R.A.’ı ise köle olarak satmak üzere Mekke çarşısına götürdüler. Çarşıda iki genç, Bedir’de öldürülen babalarının intikamını almak üzere onları satın aldı. Olay bütün Mekke halkına haber verilmişti.
Tutukluları asacakları günü belirlediler. Ve o gün gelip çattığında bütün Mekkeliler toplandı. Kadın,
çocuk, köle, zengin, genç, ihtiyar herkes oradaydı.  Önce Hubeyb R.A. asılacaktı. Zeyd b. Desinne R.A.
da bir ağaca bağlanmıştı. Müşrikler, küfrün zirvesindeki kalplerinin şeytanî coşkusuyla
darağacını kurdular ve Hubeyb’i bağladılar. Cellatlar ona şöyle diyorlardı:
   “Ey Hubeyb! Şimdi sen evinde çocuklarınla birlikte olsaydın da, senin yerine Muhammed burada olsaydı. Senin yerine onu öldürseydik!” 
55pezm   
   Bu sözün bir tek karşılığı olabilirdi, onu da Hubeyb söyledi:
   “Bırakın evimde oturmayı, şu an Muhammed’in ayağına bir diken batmasına bile tahammül edemem!..”
   Ama bu cevabın derunundaki aşktan ve zirveleşmiş vefadan, küfrün karanlığında çürümüş kalpler ne anlayabilirdi ki? Müşrikler bu cevaba sadece gülüştüler. İdam ederken Hubeyb R.A.’ın yüzünü kıbleden kasıtlı olarak Medine’ye doğru döndürdüler. Ama o, gönlünü bir kere Allah ve Rasulü’ne döndürmüştü. Kalbine iman öyle yerleşmişti ki, vücudunun hiçbir parçası bu teslimiyete karşı koyamazdı. Allah Tealâ onu tekrar kıbleye döndürdü. Bu, Hakk’a yürümenin kör gözleri bile faltaşı gibi açacak bir ispatıydı.
   Darağacındaki Hubeyb, çevresini saran kalabalık arasında hiç aşina yüz göremiyordu. Burada da tek dostu vardı: Allah… Hubeyb O’na yöneldi ve şöyle dedi:
   “Allahım! Düşman yüzlerden başka yüz göremiyorum. Rasulün’e haber vermek istiyorum, fakat buralarda hiç dostum yok. O’na selamımı sen ulaştır Allahım!”
   O sırada Kainatın Biriciği Medine’de Sahabe-i Kiram ile birlikte oturuyordu. Bir ara kendisinde uyuklama haline benzer bir durum oldu. “Bu, vahyin geldiğinin bir işareti” diye düşünüyordu Sahabe-i Kiram. Ama bu kez durum faklıydı. O anda Alemlerin Efendisi “ve aleyhisselam” buyurdu. “Ona da selam olsun” demekti bu söz. Yanındaki müminler hayretle sordular:
   “Ey Allah’ın Rasulü! O selamı kimin selamına karşılık olarak verdiniz?” Efendimiz A.S. ise,
   “Kureyş’in müşrikleri Hubeyb’i şehit etti…”  dedi.
55pezm   
   O gün Gönüller Sevgilisi A.S., insanlara Allah’ın dinini öğretirler diye ciğerpareleri olarak yetiştirdiği, gerektiğinde kızı Fatıma’dan bile öne geçirdiği Suffe Ashabı’yla ilgili iki acı haberi birden almıştı. Yine aralarında Suffe Ashabı’ndan seçilmiş sahabilerin de bulunduğu kırk kişilik bir başka irşad heyetinin Necid bölgesinde şehit edildiğini öğrenmişti. Bu haberi getirirken Cebrail A.S. bile son derece üzgündü.
   Evet, ihtimal ki o gün, Fahr-i Kainat Efendimiz’in en hüzünlü günlerinden biriydi. Zira Suffe Ehli O’nun için öylesine önemliydi ki, yardımcı isteyen kızına, “Sen ne diyorsun? Ben Suffe Ashabına ne yedireceğim diye düşünüyorum!..” demişti. Ve o gün Rahmet Peygamberi belki de ilk kez beddua ediyor, ashabının da bu bedduaya amin demelerine izin veriyordu. O gün sabah namazında başlayan bu beddua bir ay boyunca her namaz vakti devam etti. Kolay değildi o insanların yetişmesi. Ne mukaddes görevler için hazırlanmıştı onlar…
   Nasıl onlar Sevgililer Sevgilisi’nin ayağına bir diken batmasına hayatları pahasına razı olamıyorlarsa, O da gözbebeği Ashab-ı Suffe’nin kılına zarar gelmesine gönlü razı olmuyordu.
   Onlar, Allah’ın Son Elçisi’nin dizlerinin dibinden ayrılmıyorlardı. Son Din’i bütün incelikleriyle öğreniyorlar ve insanlara aktarıyorlardı. Bir köprüydü onlar. Sahabe-i Kiram, bir sonraki nesil ve Nebiler Nebisi arasında.
   O ilim ve gönül erlerine Allah’a giden yolu bizlere en güzel şekilde aktardıkları için minnettarız. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlar gibi…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

KARANLIĞINA SERPİLİ YILDIZLAR

y1pOHtHqFctd_9nesBh-YLEZ3-fTHnQrWMyey3ZWS8w8J1TU0M7oGAIaiFaWynGcHPyKxXT7Izb3gsIgCKPYM2VXfRBtYBj1z1B1179259575-845-1y1pOHtHqFctd_9nesBh-YLEZ3-fTHnQrWMyey3ZWS8w8J1TU0M7oGAIaiFaWynGcHPyKxXT7Izb3gsIgCKPYM2VXfRBtYBj1z1B
KARANLIĞINA SERPİLİ YILDIZLAR

   
   Zehra Korkmaz
  
   Geceler karadır. Bir ölü evine daha koyu kara bir gece düşer. Yalnız bir yetimin, terkedilmiş bir ihtiyarın geceleri daha koyu karadır. Bir hastanın gecesi geçmek bilmeyen, asır kadar uzayan ızdıraptır. Gurbetteki öğrencinin geceleri gözlerini diktiği tavanın işleriyle birlikte daha bir kararıverir. Üstünden çatısı çökmüş bir depremzede; ocağını, umutlarını sular götürmüş bir selzede günlük telâşlar bitip de el-ayak çekilince, geceyle birlikte daha kesif bir karanlığa gömülüverir. Çadır yalnızdır, şehir yalnızdır.
   Yardıma koşan, ızdıraba ortak olan kalmadığında, o koyu karanlıkta dertleriyle baş başa kalındığında, o çıldırtan sessizlikte asıl ne depremler yaşar şehir, akmayan gözyaşları neler neler götürür.
   Gözlerini kapar koyu karanlıktaki kişi. İçinde aydınlık köşeler arar sığınmak için, dayanmak için muhkem temeller. Sağlam bir dal arar tutunmak için. Israrla arar ve mağaraların derinliklerinde bulur aydınlık köşeleri.
   Düşene en sıcak, en güvenilir yardım ellerini uzattıracak düsturları veren o yetimler yetimi, dayanışmanın, dostluğun en büyük örneğini en yakınlarıyla verir ilk önce: Mağaradaki “iki kişinin birisi”dir dost. Yanında güvenle uyuyabileceğin, arkanı emniyetle dönebileceğin kişidir dost. Bütün delikleri tıkadıktan sonra yılan gelmesi muhtemel son deliği ayağıyla tıkayan, yılan ayağını ısırdığında ise buram buram terleyip, dost rahatsız olmasın diye ızdırabını içine gömendir dost.
   Böylece Medine’deki o destansı kenetlenmeden önce, Mekke çıkışında, Medine yollarında başlar dayanışma. Ensar olmadan, Muhacir olmadan önce sağlam bir dost olmak vardır. Şehir kapılarından önce gönül kapılarını açmak vardır. Sonrasında karanlıklara yıldızlar düşer. Ensar evini açar, sofrasını açar, gönlünü açar. Başka türlü nasl dayanılır baba ocağından ayrılığa. Baba ocağının gurbetine dost ocağı sıla olur. Rahatlar koyu karanlıktaki kişi. Yıllar öncesinden dayanışmalar, dostluklar bulmuştur çünkü içindeki aydınlık köşelerde. Ve yıllar öncesinden gelen nidayı duyanlar da vardır. Sunulan bir tas çorba değildir; sunulan merhamettir, sunulan sevgidir. Derdinle dertlenildiğini bilmek ferahlatır içini; bir tas çorba değil.
   “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” nidasını duyanlardır gecelerini zifiri karanlıktan kurtaranlar. O nida ki zaman tanımaz, mekân tanımaz, ulaşır sana bir gece vakti sesizce. Artık çocuklarının gözlerine bakamaz olduğunda, kimbilir belki de taş kaynattığın bir gece… Kolların artık yorulmuştur kaşık sallamaktan, çocuklar da sızmışlardır bir köşede. Dost nidasını duymuş bir dost el uzanır sana. Kaynayan taş değildir, boş umut değildir artık. Rüyada olduğunu sanırsın, kibritçi kızın rüyalarından birinde…
   Bütün kapıları yüzüne kapanan bir köydedir dost. Yıkık bir duvar görür. Bir bahçe duvarı. Tamir eder. Çünkü bilir ki, o duvar yıkılırsa iki yetimin malı heba olur. Büyüyünceye kadar yetimin malına göz kulak olur, sahip çıkar duvar. Dost eli değmiş bir duvar yapar bunu. Yetimler topluma Allah’ın emanetidir. Bilir bunu, emanete kol kanat gerer duvar.
   “… her sabah saflar arasına gül dizilirmiş” der şair. O gülleri dizenler senin duana amin demek için saf olmuşlardır. Karanlığına yıldız serpmek için dayanmışlardır birbirlerine. O güller gözyaşına mendildir, yaraya merhemdir, gurbete sıladır. Evsize gönüllerde açılmış bir ocak, kaynayan aştır. Yaslı gönüller daha “Allahım!” derken, safın sonunda amin sesleri duyulur. “Hey gidi eski dostluklar!” demez artık birileri. Bir zamanların vakfiyelerini, aşevlerini hatırlatmaz artık. Çünkü birileri vardır ve bu birileri, zaman mekân tanımaksızın dost nidasına gönülden cevap verenlerdir. Ölüne ağlayan, düğününde gülen onlardır.
   Rahmetin her tarafa yağdığı gibi ulaşır hayırda birlik olanların yardımı en ücralara.
   O zaman yüzü güler yetimin, yoksulun.
   O zaman çadırlar arasında bir umut dolaşır yarınlara dair.
   O zaman sele kapılmışlara, sele kaptırmışlara sağlam bir dal uzanır.
   O zaman gurbetteki bilir yalnız olmadığını.
   Tek bir yağmur tanesi ne susuzluğu giderir, ne kuru toprağa can verir.
   Ve rahmet de sel de yağmur tanelerinden oluşur.
 
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 

YOKSULLUK İÇİMİZDE

20071022123607_5032
semerkand dergisi ekım 2001
Cavit Altınsaç 
 
   
      
Ekmeğin yarısını bölüşmezsek, bütün ekmeğimiz ağu olacak… Kapımızı açmazsak, gökler kapanacak… Rahmet dinecek, mahrum eller göklere kalkamayacak.
  
   Yoksulluk giderek artıyor.
   Eskiden tek tük insanın beklediği ucuz ekmek satan yerlerin önlerinde, şimdi sabahın erken saatlerinde başlayan uzun kuyruklar oluşuyor.
   Ucuz diye bakkallardan ucuz ekmek alanların sayısı hiç az değil.
   Yardım dağıtan dernekler ve vakıflara yardım istemeye gelenlerin sayısı çığ gibi arttı.
   Geçen günlerde karşılaştığım bir polis, krizden sonra fuhşa yönelenlerin sayısının, sadece benim  
yaşadığım şehirde her ay bin kişi arttığını söylüyor.
   Çöplerden satabileceği karton, teneke toplayan adamların yanında, şimdi bir çırak gibi küçücük yavruları dolaşıyor.
   Pazarlara akşam vakti gidip, dökülmek için yerlere atılan öteberiyi toplayan binlerce insan var…
   Bir cuma namazından sonra tanıştığım genç bir garson, aldığı parayla sadece karnını doyurabildiğini anlatıyor.
   Televizyonda görüyoruz: Sabahın erken vaktinde bir hastane bahçesinde bankların üzerinde uyuyan insanlar var. Küstah bir haberci uyandırıyor onları.
   Soruyor: “Burada ne işiniz var? Eviniz yok mu?” Uyandırılmaktan, hele kamera ışıklarını görmekten şaşkınlaşmış zavallıların suratına sırıtıyor bunları sorarken. Adamlar cevap veriyorlar: “Karın tokluğuna sabahtan geceye kadar bir lokantada çalışıyoruz. Paramız olmadığı için de buraya gelip, bankların üzerinde uyuyoruz.”
   Başka bir şehirde, marketten elinde alışveriş poşetleriyle çıkan birisini, elinde bıçak tutan bir genç durduruyor: “Utanmıyor musun?” diyor. “Biz aç gezerken sen böyle ellerin dolu dolu nereye gidiyorsun? Ver bana o poşetlerden birini!” diyor. Adam yıkılıyor adeta. Ama bıçak korkusundan değil, yüreğine kılıç gibi saplanan sözlerden. “Evladım” diyor; poşeti bırak, derdini söyle. Nasıl yardım istiyorsan, edeyim.”
   Genç, ağlamaya başlıyor, işsiz olduğunu, çocuklarının evde bir-iki gündür aç beklediklerini söylüyor. Adam merhametli, genç adamın evine gidiyor. Vaziyeti gözleriyle görünce daha da yıkılıyor. Cebinden çıkarıp 50 milyon uzatıyor. Genç adama her ay yardım etmeye söz veriyor.
   Fakirlere yardım etmek için kurulan bir vakfın toplantısı var. Nasıl daha çok bağış alabiliriz? Yardımları nasıl artırabiliriz diye çareler, yollar düşünecek insanlar. Toplantıya katılacağına söz vermesine rağmen bir arkadaşları ortada görünmüyor. Kızıyor diğerleri. “Bu nasıl söz verme? Nerede kaldı? İnsan bir arayıp haber vermez mi?” diyorlar. Arkadaşlarını evinden arıyorlar. “Neredesin yahu? Seni bekliyoruz, toplantı olduğunu unuttun mu yoksa?” diye soruyorlar.
   “Hayır” diyor telefondaki arkadaşları. Sıkılıyor, duraklıyor.
“Şey, dolmuş param yoktu da, ondan gelemedim… Yoksa…” Ve sessizlik…
   barrinhadouradacomflorcentraleborbo
   Çare Uzaklarda Değil
   Çare niye başkalarında olsun?
   Çare niye tabelaların arkasında saklanan binalarda olsun?
   Çare neden makam arabalarının içine kapananlarda olsun?
   Onlarda yoksa, bizde de kalmadı mı?
   Çare bizde, çare biziz.
   Bir zamanlar okuduğum okulda, yurtta beraber kaldığımız bir arkadaş vardı. Adı Mustafa’ydı. Gariptir, bu arkadaş burs alır almaz hemen o gün parasını bitirirdi.
   Harcamayı seven birisiydi, ama bir gün içinde bütün parasını nereye harcadığı, onu tanıyanların merak konusuydu.
   Bir kış akşamı bir arkadaşımız, Mustafa’yı civardaki fakir gecekondu mahallesinde bir bakkaldan çıkarken görüyor. Tam da burs aldığı günün akşamı. Arkadaş, Mustafa’nın hemen ardından içeri girdiğinde, bakkal arkadaşımıza dönüp, “dünyada ne insanlar var yahu!” diye şaşkın şaşkın söyleniyor. Arkadaşımızın “ne oldu?” sorusunu cevaplamak yerine, bakkal ona soruyor:
   – Şu çıkan genç var ya, sizin gibi talebeye benziyor. Tanır mısın onu?
   – Elbette, adı Mustafa. Beraber kalıyoruz. Niye, yoksa bir yanlışını mı gördün?
   Bakkal “ne yanlışı diyor ve olanları anlatıyor
   Meğer bizim Mustafa, her ay burs aldıktan sonra bu bakkala gelip, borç defterinde en kabarık borcu olan müşteriyi sorar ve borcunu kapatırmış. Sonra gelip hiç borcu kalmadığını görüp şaşıran gariban, bakkala kimin ödediğini sorarmış. Ama bakkal da kim olduğunu bilmezmiş ki. İşte o yüzden bizim Mustafa bursunu bir günde bitiriyormuş.
   barrinhadouradacomflorcentraleborbo
Şikayetle Yetinmek ya da Birşeyler Yapmak
   Evet, çare bizde. Çarenin yolu çok.
   Kentlerden birinde bir grup genç bunu düşünmüşler. Yoksulları görüp sadece acımaktansa, onlara el uzatalım demişler.
   Bir arkadaşları, “böyle durmanın anlamı yok” demiş; “ondan-bundan bir şey beklemeyelim. Kendi çapımızda bir şeyler yapmamız lazım.”
   Arkadaşları eskiden ne kadar cömert insanların, vakıfların, devletlerin olduğundan bahsetmeye başlayınca, genç onların sözünü kesmiş: “Kusura bakmayın, onların zamanı geçti. Onlar üzerlerine düşenleri yapmış, gitmişler. Asıl bizim bir şeyler yapmamız lazım. Kendimize bakalım, biz fakirlere karşı sorumluluğumuzu yerine getirebiliyor muyuz?”
   Susmuş, hak vermiş arkadaşları. Başka bir genç, birden atılmış: “Ekmeğimizi bölüşmeye ne dersiniz?”
   Diğerleri “nasıl olacak bu?” diye sorunca da izah etmiş:
   “Hepimiz evimizdeki yiyeceklerden bir kısmını ayıralım. Poşetlere koyalım. Götürüp fakirlere verelim. Para hepimizde her an olmayabilir. Hem para vermek, para istemek bazılarına ağır gelebilir. Ama yiyecek vermek öyle değil. Hepimizin mutfağında, kilerinde bir değil, iki-üç makarna paketi yok mu? Unumuz, şekerimiz, bozulmayacak diğer yiyeceklerimiz hep hazır durmuyor mu? Hanımlarımızın elleri altında her zaman ihtiyacımızdan fazla kuru yiyecek yok mu? İşte onları bölüşelim. Hepsini çeşit çeşit ayıralım. Bir araya gelip, götürüp fakirlere dağıtalım. Bunu da düzenli hale getirelim. Mesela her ayın ilk haftası yapalım.”
   Diğer gençler de bu fikri heyecanla karşılayıp, “oldu bu iş!” demişler. Hepsinin kalbini tarifsiz bir ferahlık sarmış.
   Hemen ertesi gün, evlerinden getirdikleri yiyecekleri içlerinden birinin evine yığmışlar. Evlerinde o an yiyecek bulunmayanlar, imkanları nisbetinde bakkaldan birşeyler alıp getirmişler. Poşetlerin içlerinde makarna paketleri, bir torbanın içine konulmuş pirinç, bulgur, un, şeker, yağ şişeleri… Bakmışlar ki, umduklarından daha çok gıda maddesi toplanmış. Bunu duyan komşular, arkadaşlar da birer birer yardım getirmeye başlamışlar. Bir hafta içinde bir oda dolmuş. Bir akşam yiyecekleri türlerine göre ayırıp poşetlere doldurmuşlar.
   Sıra işin zor kısmına gelmiş: Bunlar nasıl ve kime dağıtılacak? Gençlerden birinin, yardım amaçlı bir vakıfta çalışan bir arkadaşı varmış. Onu aramış. Arkadaşı bu girişimi duyunca çok heyecanlanmış. Hemen yanlarına koşmuş. “Dağıtım işini hiç merak etmeyin. Bizim sürekli yardım ettiğimiz aileler var. Onlara bu yiyecekleri dağıtırız. Allah razı olsun.” demiş. O hafta sonu, arabası olanlar vakfın gösterdiği adreslere yardım dağıtmaya gitmişler. Gönülden yükselen binlerce dualar alarak…
   O gün bugün, ne gazetelerde, ne tabelalarda, ne de banka hesaplarında gözükmeyen bu yardım devam ediyor. Yayılıyor da… Gençler, eşleri ve arkadaşları alışverişe gittiklerinde satın aldıkları şeker, tuz, un, pirinç paketinin, yağın, reçelin yanına, bir paket de fakirler için eklemeyi alışkanlık haline getirmişler.
   O kentteki birçok insan, artık vaziyetten şikayet etmek, yardım konulu menkıbeler anlatıp dinlemekten çok, insanlara gerçekten faydası dokunan bu işle uğraşıyorlar artık.
   barrinhadouradacomflorcentraleborbo
Kapımızı Açmazsak Gökler de Kapanacak
   İşten çıkarılan, ekmeği elinden alınan, çoluk çocuğuna ekmek götüremeyen herkes, neredeyse cinnetin eşiğinde. Bilmediği, ummadığı, haberdar olmadığı birilerinin yardıma koşmasını bekliyor. Bazen umutla, ama çoğunlukla umutsuzca bekliyor.
   Şimdi evlerdeki, mahallelerdeki yoksulluk felaket sınırlarına geldi dayandı.
   Eğer biz vermezsek, gönüllerdeki yoksulluk da çoğalıp, kıtlık olacak.
   Kıtlık, yokluk, çaresizlik…
   Eğer biz çare olmazsak, o kıtlık bizleri de alıp götürecek.
   Gönüllerimiz yok olacak… Gözenekleri hırsla dolacak, insanlığımız bizden kaçacak…
   Gözlerimiz yok olacak… Vermemek için görmeyecek…
   Ekmeğin yarısını bölüşmezsek, bütün ekmeğimiz ağu olacak…
   Kapımızı açmazsak, gökler kapanacak… Rahmet dinecek, mahrum eller göklere kalkamayacak.
   Kıralım kilitlerini kilitli dolaplarımızın…
   Açalım korunaklı sofralarımızı Allah’ın emaneti fakirlere.
   Elimizi yumruk yapıp sıkmayalım. Açalım avuçlarımızı…
   Avucumuzda sakladığımız bir şey olmasa bile, ellerini tutacak bir el arayanların ellerini tutalım.
   
 barrinhadouradacomflorcentraleborbo
Bir Salkım Üzüm
   Abdullah b. Ömer R.A. hastalanmıştı. Canı üzüm istedi. Bir dirhem ödeyerek bir salkım üzüm alıp getirdiler. Tam yemek üzereyken, fakir bir adam gelip üzümü kendisine vermesini istedi. O da hiç dokunmadan üzümü verdi. Adam oradan henüz ayrılmıştı ki, birisi gelip, bir dirhem karşılığında üzümü kendisine satmasını istedi. O da sattı. Üzümü satın alan adam Abdullah b. Ömer R.A.’a verdi. Fakat o fakir yine gelip üzüm istedi. O da üzümü tekrar ona verdi. Bu durum üç kere tekrar etti. Sonunda orada bulunanlar fakir adama müdahale ettiler ve tekrar gelmesine mani oldular.
   Bu olayı nakleden kişi diyor ki: “Eğer İbn-i Ömer üzümün başına gelen bu olaydan haberdar olsaydı, yine de onu yemez, o fakir adama yedirirdi.
barrinhadouradacomflorcentraleborbo
   İbn-i Abbas R.A. Anlatıyor:
   Mescid-i Nebevî’de itikâfa girmiştim. Bir adam geldi, selam vererek yanıma oturdu.
   – Ne oldu? Seni üzgün ve solgun görüyorum, dedim.
   – Evet, üzgünüm ey Allah Rasulü’nün amcasının oğlu! Birisinin bende alacağı var. Fakat şu kabrin sahibi (Hz. Peygamber A.S.) hakkı için onu ödeyecek durumda değilim, dedi.
   – Senin için alacaklınla konuşayım mı? dedim. Adam:
   – İstersen, diye cevap verdi.
   Bunun üzerine ayakkabılarımı giyip mescitten çıktım. Adam:
   – İtikâfta olduğunu unuttun mu yoksa? dedi.
   – Hayır. Fakat aramızdan ayrılalı çok olmayan bu kabirde yatandan (Hz. Peygamber A.S.’dan) şöyle bir söz duymuştum, dedim ve gözlerim yaşararak naklettim:
   “Müslüman bir kimsenin yardımına koşup, onun ihtiyacını karşılamak, on sene itikâfta kalmaktan daha hayırlıdır. İtikâf ise öyle bir ibadettir ki, kim Allah’ın rızasını kazanmak için itikâfa girerse, Allah o kimse ile cehennem arasında üç hendek koyar. Bu hendeklerin herbirinin diğerine uzaklığı doğu ile batı arası kadardır.”

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

 

Etiket Bulutu