Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım 18, 2008

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ GÜNAHLARIN İLKİ ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

 

yananatealevrm8ud5namazyananatealevrm8ud5

GÜNAHLARIN İLKİ
  
   Ebubekir Sifil
  
   Yüce Rabbimiz Hz. Adem a.s.’ı yarattığı zaman meleklere, “Adem’e secde edin” buyurmuş, İblis dışındaki bütün melekler bu ilâhi hitabın gereğini yerine getirirken o bundan kaçınmıştı. Kur’an-ı Kerim, bu başkaldırı ve sapmayı “diretti, kibre saptı ve kâfirlerden oldu” (Bakara, 34) ifadeleriyle anlatır.
  
   Varlık aleminde Yüce Allah’a karşı işlenen ilk günah olması dolayısıyla şeytanî özelliklerin başı olan kibir için İmam Şafiî, “onda her olumsuzluk mevcuttur” der. (Beyhakî, Şuabu’l-İman)
   Sözlükler, “kibir”i “böbürlenmek, kendisinde olmayan özellikleri varmış gibi göstermeye çalışarak büyüklenmek, büyüklük taslamak, kendisinde bir büyüklük vehmetmek” ifadeleriyle açıklıyor.
   Semerkand okuyucularının hatırlayacağı gibi, fıtrat, Yüce Allah’ın bütün mahlukata hakim kıldığı “yaradılış yasası” anlamına geliyor. Yukarıdaki ayette İblis’in sergilediği tavrın “küfür”le neticelenmesinin sebebi olarak anılan iki durum, “ilahî buyruklara direnme” ve “kibre sapma”, fıtratı tahrip eden tavırlardan olmaları dolyayısıyla birer “arızî durum”dur.
  
İnsana Düşman Bir Tavır
   “Büyüklenmek” şüphesiz sadece İblis’e mahsus bir tavır değil. Tarih boyunca kendisinde olmayan özellikler vehmeden pek çok “ekâbir”, bu “iblisçe” tavırları sebebiyle kınanmış, lânetlenmiş ve helâk olmuşlardır. Kur’an’ın bu konudaki beyanları gerçekten çarpıcıdır.
   Fıtrata yabancı olduğu ve yabancılaştırdığı için şeytanî bir özellik olarak anılmayı hak eden kibir, insanın hakikati kabul ve iman etmesini engellemesi sebebiyle “insana düşman bir tavır” olarak tasbit edilmelidir. Kur’an-ı Hakim bu noktayı şöyle dile getirir:
   “Yeryüzünde haksız yere büyüklenenleri ayetlerimden uzaklaştıracağım. Onlar her ayeti görseler de yine ona inanmazlar. Doğru yolu görseler, onu yol edinmezler; ama azgınlık yolunu görseler onu yol edinirler. Çünkü onlar ayetlerimizi yalanladılar ve onları umursamaz oldular.” (A’raf, 146)
   Allah’ın ayetlerinden yüz çevirenlerin hemen tamamı hakkında Kur’an’da kullanıldığını gördüğümüz bu özellik, kimi zaman da –Firavun örneğinde olduğu gibi– kişiyi, kendisinde ilâhlık özellikleri vehmetmek gibi uç noktalara kadar götürebilmektedir. Ki, bu amansız hastalığın böyle durumlarda sadece sahibini helâke götürmekle kalmayıp, kitlelerin de dünya ve ahiret hayatlarının mahvına sebep olduğu tarihin sıkça müşahede ettiği olaylardandır.
   Yazıya girerken kibirin, “insanın, kendisinde bir büyüklük vehmetmesi” hali olduğunu söylemiştik. Bu şu anlama geliyor: Aslında insanda, büyüklük hissine kapılmasını haklı kılacak herhangi bir özellik bulunmamaktadır. Çünkü atası topraktan yaratılan insan, bir damla sudan üremektedir. Kendisine, aslında hiçbir zaman sahip olamayacağı özellikler atfetmekle, elim bir azapla noktalanacak acıklı bir sonu kendi eliyle hazırladığı ve başkalarını da azaba sürüklediği için “çok zalim”, aynı zamanda yaptığı işin ne anlama geldiğini fark edemeyecek kadar da “çok cahil”dir. (Ahzab, 72)
   Dolayısıyla, yaradılışında “zayıflık” bulunan (Nisa, 28) insanın, aslında hiçbir zaman ulaşamayacağı bir takım özellikleri kendisinde vehmetmesi, sonunun hüsranla biteceği daha baştan belli olan bir maceraya atılması demektir. Yüce Kitabımız bu çarpıcı gerçeği şöyle ifadelendiriyor:
   “Kendilerine gelmiş hiçbir delil olmadan Allah’ın ayetleri hakkında tartışanlar var ya, onların göğüslerinde asla erişemeyecekleri bir büyüklük (hevesin)den başka birşey yoktur.” (Mü’min, 56)
   Şu halde insandaki büyüklenme hissi, kuruntudan ve asla sahip olamayacağı kimi özellikler kendisinde mevcutmuş vehmine kapılmaktan başka hiçbir temele dayanmamaktadır. Bu özelliği sebebiyle kibir “şeytanî” bir tavırdır ve asla gerçekçi değildir.
  
Mümin ve Kibir
   Yükselmenin kibirle değil tevazuyla olacağını Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in haber vermesiyle şuuruna yerleştiren müminin kalbinde kibirin zerresi bile olmamalıdır. Zira Efendimiz, büyüklüğün sadece Allah Tealâ’ya mahsus olduğunu şu kudsi hadiste (manası Allah Tealâ’dan, lafızları Efendimiz’den olan hadis) ifade buyurmuştur:
   “Kibriya ridam, izzet izarımdır (bunlar bana mahsus sıfatlardır). Bu ikisinden herhangi birisi konusunda benimle çekişen, bana ortaklığa yeltenen kimseyi cehenneme atarım.” (Ahmed b. Hanbel, Ebu Davud)
   Efendimiz s.a.v’in, “Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse cennete giremez” (Müslim, Ahmed b. Hanbel) buyurmasındaki hikmeti burada aramalıdır. Zira böyle bir durumdaki kişi, münhasıran Yüce Allah’a ait olan bir sıfatta O’na ortaklık etmeye kalkışmış olmaktadır.
   Oysa belirttiğimiz gibi, kuluk yükselişi kibirle değil, tevazudadır. Efendimiz s.a.v., bu ilginç durumu şöyle ifade ediyor: “Hiçbir sadaka malı eksiltmez. İnsan (kendisine yapılan haksızlıkları) affettikçe Allah da onun izzet ve şerefini artırır. Kim de Allah için tevazu ederse Allah onu yükseltir.” (Müslim)
   Diğer dinler, felsefî, sosyal ve ahlâkî anlayışlar ne derse desin, insanın da, onun elindekilerin de gerçek sahibi olan Yüce Allah’ın son elçisi s.a.v. “sadaka vermekle malınız eksilmez” diyorsa öyledir. Keza insanın yükselişinin de ancak büyüklenmemekten ve tevazudan geçtiğini haber veriyorsa, buna da bütün kalbimizle inanır ve insan hakkındaki tek doğrunun bu olduğunu tasdik ederiz.
  
"Secde Et, Yaklaş"
   İlk anda çelişkili gibi görünse de bu durum, “Secde et ve yaklaş” (Alak, 19) ayeti ile de bir başka şekilde ifade edilmiştir. Bedenimizdeki en önemli kısmın başımız olduğunda şüphe yok. Hemen bütün hayatî organlarımız başımızda olduğu gibi, bedenimizin diğer uzuvlarına göre başımız en yüksekte bulunmaktadır. İşte insan, bedeninin bu en hayatî ve en yüksek noktasını ve bu noktanın da bütün güzelliğinin simgesi olan yüzünü en aşağı noktaya, ayaklarının altına gelen zemine indirdiği zaman, evet ancak o zaman Yüce Yaratıcı’ya yaklaşmaktadır.
   Burada mekânla ilgili bir yaklaşmanın kastedilmediği açık olduğuna göre, bir mertebe yükselişinden söz ediliyor demektir. Bir başka deyişle insan, Yaratıcısı karşısında alçaldıkça mertebe olarak yükselmekte, küçüldükçe gerçek anlamda büyümektedir. Efendimiz s.a.v. de bu gerçeği, “Kulun Rabb’ine en yakın olduğu durum, secde durumudur” (Müslim) şeklinde ifade eder. Bu temel gerçeğin farkında olan bir mümin, kalbinde kibire nasıl yer verebilir?
  
Bu Büyüklenme Niye?
   Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bir gün ashabına, Hz. Nuh a.s.’ın oğluna tavsiyede bulunurken, “seni şirkten ve kibirden sakındırırım” dediğini anlattı. Orada bulunanlar, şirkin ne olduğunu bildiklerini, ancak kibirden kastın ne olduğunu anlamadıklarını söylediler ve eklediler: “Bizlerin güzel bir elbise, gösterişli ayakkabı giymesi midir, güzel bir binite sahip olması veya kendilerinhe ikramda bulunduğu arkadaşlarının bulunması mıdır?” Efendimiz s.a.v. bunların hiç birisinin kibir olmadığını söyledi ve ekledi: “Kibir, hakkı kabul etmemek ve insanları hakir görmektir.” (Buharî, el-Edebü’l-Müfred, 1/192)
   Bu hadis ışığında meseleye baktığımızda, mümin için kibir sebepleri konusunda şunları tesbit edebiliyoruz: En basitinden en önemlisine kadar herhangi bir meselede haksız olduğu, yanlış yaptığı ortaya çıktığında, bir kimsenin bu durumu kabullenmesi halinde küçüleceğini, itibar kaybedeceğini düşünerek hakkı kabule yanaşmaması, kibirli olduğunun göstergesidir.
   Bu türlü bir kibire düşme tehlikesi özellikle ilim sahipleri için söz konusudur. Özellikle ilmin kendilerine yüklediği sorumluluğun idrakinde olmayan, gösterişi ve şöhreti seven ilim adamlarının bu hastalığa yakalanmaları kolay olmaktadır. Oysa Kur’an, “Kulları arasında ancak alimler Allah’tan hakkıyla korkar” (Fâtır, 28) buyurarak gerçek ilim adamlarının temel bir özelliğinin altını çizmektedir.
   Burada bir de amel-ibadet ehli için kibre düşme tehlikesi bulunduğunu belirtmemiz gerekiyor. Çok ibadet eden ve güzel ameller işleyen bir kimsenin, “diğer insanların yapamadığını yapıyorum” hissine kapılması ve böylece kendisini diğer insanlardan üstün görmesi, kibir hastalığına yakalanmasını kolaylaştıran önemli bir husustur.
   İmam Gazalî rh.a., İhyâ’nın 3. cildinde bu noktayla ilgili önemli uyarılarda bulunmaktadır.
   Bir diğer kibir sebebi de dünyalık (makam, mevki, para, şöhret) sahibi olmak, soy-sop ve beden güzelliği gibi hususlardır. Oysa bunların bir kısmına sahip olmakta kişinin hiçbir inisiyatifinin bulunmadığı, bir kısmının da gelip geçici şeyler olduğu düşünüldüğünde, imtihan esprisini gözden kaçırmayan kimseler için kibire ve gurura kapılacak bir yön bulunmadığı kolayca anlaşılır.
   ***
   Sahabe’den Abdullah b. Selâm r.a. birgün başının üzerinde taşıdığı bir demet odunu satmak için pazara gitmişti. Onun böyle birşeye ihtiyaç duyacak kadar düşkün olmadığını bilenler şaşkınlıklarını gizleyemez ve bu durumun sebebini sorarlar. Verdiği cevap şudur:
   “Kalbimden kibir duygusunu tamamen silmek için böyle yapıyorum. Çünkü ben Rasulullah s.a.v.’ın, ‘Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimse cennete giremez’ buyurduğunu işittim.”
   (Tirmizî, Beyhakî, Şuabu’l-Îmân, 1/291)
   ***
   Abdullah b. Ömer r.a. ve Abdullah b. Amr b. As r.a., bir hac döneminde Merve tepesinde karşılaştılar. Bir süre sohbet ettikten sonra Abdullah b. Amr ayrılıp gitti. Orada bulunanlar Abdullah b. Ömer r.a.’in ağlamakta olduğunu görüp sebebiini sordular. Şöyle dedi:
   Abdullah b. Amr, Rasulullah s.a.v.’ın, “Kalbinde zerre miktarı kibir bulunan kimseyi Allah Teala yüzüstü cehenneme atar” buyurduğunu işittiğini söyledi. Ağlaman bunun içindir.”
   (Ahmed b. Hanbel, Taberanî)
   ***
   Özellikle günümüzde, yanında yöresinde avaneler bulunduğu halde halkın arasında dolaşan, “korumalar”ı olmadan sokağa çıkmayan kimseler için İmam Gazalî rh.a. şöyle diyor:
   “Kibirin tezahürlerinden birisi de, ardından yürüyen bir kimseyi beraberinde alıp yola çıkmaktır. Sahabe’den Ebu’d-Derdâ r.a. şöyle demiştir: ‘Bir kul, ardında adam yürüttüğü sürece Allah’tan uzaklaşır.’ Abdurrahman b. Avf r.a., şahsiyeti ile tanınmasaydı köleleri arasından seçilemezdi.”
   (İhyâ, 3/344)
   ***
   Emevi hükümdarı Abdülmelik b. Mervan döneminde Horasan valiliği yapan el-Mühelleb b. Ebi Sufra, Malik b. Dinar’ın yanına uğramıştı. Onun çalımlı ve böbürlenerek yürüdüğünü gören Malik b. Dinar ile aralarında şöyle bir konuşma geçti:
   – Bu yürüyüşün, düşmanla karşılaşıldığı zaman dışında çirkin bir yürüyüş olduğunu bilmiyor musun?.
   – Beni tanımıyor musun?
   – Seni çok iyi tanıyorum.
   – Beni nasıl tanıyorsun ?
   – Başlangıcın mide bulandırıcı bir damla, sonun kokuşmuş bir leş. Bu ikisinin arasında ise karnında pislik taşırsın.
   – Şimdi beni hakkıyla tarif ettin.
   (Ebu Nu’aym, Hilyetu’l-Evliyâ, 2/436)
   ***
   Hz. Ali r.a.’ın evlatlarından Muhammed b. Ali r.a. şöyle der ki:
   “Kimin kalbine –az veya çok– ne kadar kibir girerse, o kimsenin aklı o miktarda eksilir.”

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ NEFSE DAİR ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

y1pfmTo4R3l3zHn5d_rpfmZSDW0r1QTtT9i2XqGGXvoxGGii-Il8Xmc7eHZhQUecDET4jUrN5ZWSkAy1p44Zx8l9XYTBTcxnNccnn3WLoeAnc1uGNbZniY1kCqb7dakrMNHptf4EbJWcks6xW-jf6jEPCk04y1pfmTo4R3l3zHn5d_rpfmZSDW0r1QTtT9i2XqGGXvoxGGii-Il8Xmc7eHZhQUecDET4jUrN5ZWSkA
NEFSE DAİR
Semerkand dergısı
   
   Mehmet Ildırar
  
   Nefsin hakikatini anlamak için, önce nefisin ne olduğuna bakalım. Lugata göre nefis, bir şeyin varlığı, hakikatı, zatı, kendisi manasına gelir. Tasavvufta ise insanın hayvanî tarafının adıdır.
   İttifakla bildirildiğine göre, insanın nefsi şerrin kaynağı, kötülüğün temelidir.
   Nasıl ruh, Allah’ın emriyle vücutta bir varlık, bir cevher ise, nefis de ruh gibi bedende bir varlıktır. Kötü huyların, çirkin fiillerin ortaya çıkmasının sebebi nefistir.
   Nefis iki şekilde tezahür eder: Kişiye günah işleten arzu ve hevası ile kibir, hased, cimrilik, öfke, kin gibi cibiliyetten (yaratılıştan) gelen kötü hasletler. Günahların temizlenmesi, işte bu kötü hasletlerin değiştirilmesi ile mümkündür. Bu da nefsin terbiyesi ile olur.
   Allahu Tealâ insanı yarattıktan sonra ona gazabı ve şehveti verdi. Gazab ve şehvetin orta hali yani itidali olduğu gibi, ifrat ve tefridi de vardır. Allahu Tealâ itidali emretti. Şehvetin ifratı yani haram tarafı hırs, oburluk, yüzsüzlük, riyadır… Tefriti ise cimrilik, yaltaklanma, hasettir… Ortası, yani itidali de cömertlik, haya, sabır, zarafet, kanaatır. Haram olanlar helale tebdil etmedikçe tevbelerimiz kabul olmaz.
   Gazap da böyledir. İfratı böbürlenme, kızma, dövme, kibir, husumet, kindir. Tefriti alçaklık, hamiyetsizlik, sabırsızlıktır. Ortası ise kerem, cesaret, tehammül, vakar ve merhamet sahibi olmaktır.
   Allahu Tealâ buyuruyor: “Yaklaşan gün hususunda onları uyar! Çünkü o anda dehşet içinde yutkunurken yürekleri ağızlarına gelmiştir. Zalimlerin ne şefaatçisi vardır, ne sözü dinlenir. Allah, gözlerin hain bakışını ve kalplerin gizlediğini bilir.” (Mü’min, 18-19)
   Zikrin hakikatlari müminin kalbine yerleşir ve bütün vücudu zikreder hale gelirse, buna “zat zikri” denir. Böyle bir zikir nefsin zulmaniyetini kaplar ve nefse ilâhi bir anlayışla düşmanlık duyulur. Artık bilir ki, düşman bu nefistir. Başka düşman aramaz. Nazarını düşmana diker, bekçiliğe başlar. O zaman Allahu Tealâ keşif ile, ihbar ile, türlü rüya ve marifet halleriyle o müride şöyle işittirir: “Yakînini artır. Ben senden yanayım. Düşmanını tanıdın, yüz çevirdin. Ben de inayetimi açtım, kurbiyetime gel…”
   Nefis iki kısımdır, demiştik. Günahlar ve cibilliyetindeki haller. Tevbe ile günahlardan kurtulmak mümkündür. Ama cibilliyetten olan kibir, hased, cimrilik, öfke gibi haller ahlâk-ı hamide olarak değiştirilmedikçe nefsin ıslahı mümkün olmaz. Allahu Tealâ ayet-i celile ve hadis-i şeritlerle nefsin düşmanlığı için pek çok haberler beyan buyurmuştur. Bunlardan bazıları:
   “…nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems, 9-10)
   “Rabbimin merhamet etmesi mütesna, şüphe yok ki nefis kötülüğü emreder.” (Yusuf, 53)
   Ve hadis-i şerifler:
   “Allah bir kuluna hayır murad ederse, nefsinin ayıplarını ona gösterir.” (Ne gariptir ki bir adama nefsinin ayıbını söylesen, sana kızar.)
   Rasulullah s.a.v. Tebük Muharebesi’nden dönerken buyurdu:
   – “Küçük cihaddan büyük cihada dönmüş oluyoruz.”
   – “Ya Rasulallah” dediler; “muharebeden daha büyük cihad olur mu?”
   Buyurdu:
   – “Dikkat edin, o nefis mücahedesidir!”
   Nefis mücahadesi gazadan, muharebeden üstün tutulmuştur. Zira muharebenin meşakkati belirli zamanda biter. Nefis mücahedesi ise ömür boyu sürer.

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ ZERAFET ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

ya-eba-salih-mevla-ruhullah06

 
Zarafet

Zarafet kelimesinin içini doldurabilecek özellikler nelerdir? Acaba hiç düşündünüz mü, zarif insan kime denir?

Zarif kelimesi zarf kelimesi ile aynı köktendir. Zarf, ‘içine bir şey konulan kap’ anlamını taşır. Mektup zarfı gibi. O halde zarif insan da, ‘içinde latif ve hoş şeyler bulunan kişi’ anlamına gelecektir. Soru şu:
Zarafetin içini dolduran bu latif ve hoş seyler acaba nelerdir? ! ..

Zarif olmanın ilk şarti hiç şüphesiz nazik olmaktir. Nazik olmanin ilk şartı da hatayı kendinde aramak. Konfüçyüs, insaniyeti tanımlarken
‘Kendine hakim olmak ve nezaketli olmak.’ der. Bu bir bakıma zarafetin de
tanımıdır. Çünkü zarif kişi hiç kimseye zararı dokunmayan, bilakis kendisinden çevresine güzellik ve iyilik yansıyan kişidir. Zarafeti olmayan, nezaketle terbiye edilmeyen bütün varlıklar, gitgide canavarlaşır. O halde zarafet haddi aşmamak da demektir. Haddi aşan her şey çevresine zarar verir çünkü.

Rüzgar, saba yeli yahut meltem iken güzeldir de haddini aşıp şiddetlenince
fırtınaya, boraya, kasırgaya durur. Dalgalar belli bir ahenkle sahile vururken hoşa gider de şiddetini artırınca çevresini yıkmaya başlar. Sevgi belli ölçülerde erdemdir de haddi aşınca adı ask olur, cinnete varır.
Yerinde bir öfke edep içindir de haddi aşınca insanı katil eder. Şakanın
normali nükte ve mizahtır; ama aşırısı maskaralık olur. Velhasil zarafet
bir itidaldir. Hani mevsimler içinde bahar gibi. Kış ve yaz haddi aşan
hava şartlarıyla vardır; ama baharda sıcak ile soğuğun, gece ile gündüzün,
belki tabiattaki ölüm ile canlılığın eşit ve dengeli oldugu görülür. Bunun
insan ruhuna yansıması da aslında insanin itidali, fıtratın en beğenilen
yüzüdür. İnsan ruhu iyilik ve güzellik ile gerçek kimligine kavuştuğuna göre, bir bahar zarafeti de insana en uygun olan tavrı sunar. Ne buyrulduğunu biliriz: ‘İşlerin hayırlısı, orta hallice olanıdır. ‘Bu düstur, derinine bakıldığında, aşırılıktan kaçmaktan öte zarafeti bize telkin etmektedir.

Her tavrın bir zarafeti vardır. Oturmanın, kalkmanın, iş görmenin, eşyaya
bakmanın, sosyal ilişkilerin, çalışmanın, dinlemenin ve tabii söz söylemenin… Gönüllerdeki zarafet dışa yansıdıkça hayat güzelleşir ve kalite kazanır. Söz gelimi sanat eserleri ancak zarif bir duyuş, zarif bir bakış ile ortaya çıkabilir. Sözün zarafeti şiir, rengin zarafeti resim, taşın zarafeti mimari, sesin zarafeti beste olarak dışa yansıdığı vakit eşya da zarafet kazanır ve sanat olur. O halde sanatın kullandığı yöntem, baştan başa bir zarafetten ibarettir. Ortaya çıkan şey edepten sıyrılmış olsa bile yöntemin zarafetine halel getirmez.

Eşyanın zarafeti insanın ona yükledigi anlam ile ölçülür. Çivi, iğne, çengel, giyotin, mengene, kerpeten vb. eşya bir zindanda da bulunabilir, bir cilt evinde de. Zindanda aynı eşya ile işkence yapılır ama cilt evinde onlar bir sanat eseri için vardır. Yani birisi nezaket ve zarafet adına kullanılır, diğeri nezaketsizlik ve zulüm adına. Birinden estetik, diğerinden kötülük çıkar. Bunlardan ilki insan tabiatina uygun olan, diğeri onu insanlıktan çıkaran tavırlar olduğuna göre insanlığın da ölçüsü zarafete vabeste kalır. İnsaniyetli olmak demek, önce zarif olmak demektir.

Zarif kişide bulunmasi gereken özellikler arasında yüzün aydınlığı, vücut
ve elbisenin temizliği, güzel koku sürünme, görünümün iç açıcı oluşu,
konuşmanın düzgün ve akıcılığı, fikirlerin mantık ve akıl çerçevesinde
olması, müstehcenlikten kaçınma ve pis şeylerden uzaklasma gibi özellikler
vardir.*
Buna gülümseme, kararlılık, samimiyet, tek yüzlülük, sevgi, takdir hissi vs. de eklenebilir. Ama bizce hepsinden önemlisi sözün güzel olmasıdır. Sözün güzel olmasından kasıt, onu düzgün ve akıcı ifade etmekten, süslemekten ziyade içinin dolu olması, değerli bir fikri ifade etmesi, yüksek anlamlar taşıması, yapıcı olması, gönül almasıdır. Yerinde bir teşekkür, uygun bir selamlaşma, gerektiginde özür dileyiş, takdir ve sevgiyi ifade gibi. Bunlar yoksa mutluluk yoktur çünkü. Yani ki söz, candan ibarettir.
Ve canın tek gıdası zarafettir.

Prof. Dr. Iskender Pala

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

Etiket Bulutu