Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım, 2008

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬKALPLER O’NA TESLİM OLURSA…ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

890311ebe4057d3ce1b171f1977e0dcf
 
KALPLER O’NA TESLİM OLURSA…
  
   Ahmet Yatağan
  
   Ashab-ı Suffe… Kainatın Serveri Efendimiz A.S.’ın, nübüvvet nazarıyla yetişen irşad erlerinin yurdu. Nice insanların beklentisi, ümidi, Nur-u Muhammedi’yi “bize de anlat” diyeceklerin umut kapısı. Nice büyük sahabî vardı buradan nasibi olan. Ve bir sonraki nesil… Onların da ilim kaynağı olacaktı Suffe Ashabı.
  
   Nebi A.S., Medine’ye hicret ettiği gün kurmuştu Suffe’yi. Bir peygamberin kuruluşunda yer aldığı bir irşad yuvası, elbette kısa zamanda serpilip büyüyecekti. Artık o ocakta kemâl bulmuş nice imanlı gönüller, o Masum Nebi’nin gözbebekleri olarak bütün ashaba güven veriyorlardı. Hem hakikatı kavrayıp anlamada, hem de anlatmada…
55pezm  
Dosta Selam Olsun
   İşte o gün de Medine müslümanları, bu güvene şahit oluyordu. Mekke yakınlarındaki Adel ve Kare kabilelerinden bir heyet gelmiş, Kainatın Efendisi A.S.’dan İslâm’ı öğretecek gönül erlerinin kabilelerine gönderilmesini talep ediyordu. Gerçi güven olmazdı bu insanlara ama İslâm’ı anlatmak en mukaddes vazifeydi. Nihayet on kişi seçildi. Takvim, Hicret’in dördüncü yılının Safer ayını gösteriyordu.
 Belki de o gün Sahabe-i Kiram, bu irşad ekibini “işte diğer kabileler de müslüman olmuşlar; Allah’ın Elçisi’nin ellerini tutarak biat ediyorlar” müjdesinin hayaliyle uğurlamışlar, adeta dönüşlerindeki sevinç anını görür gibi olmuşlardı. Ama… Bu seçkin davetçiler Reci denilen yere gelince pusuya düşürüldüler. Çünkü Allah Rasulü A.S.’a sözde elçi gönderen bu kabileler, aslında Bedir ve Uhud muharebesinde öldürülen yakınlarının intikamının peşindeydiler.
İkisi hariç, davet heyetindekilerin hepsini şehit ettiler. Hubeyb R.A. ve Zeyd b. Desinne R.A.’ı ise köle olarak satmak üzere Mekke çarşısına götürdüler. Çarşıda iki genç, Bedir’de öldürülen babalarının intikamını almak üzere onları satın aldı. Olay bütün Mekke halkına haber verilmişti.
Tutukluları asacakları günü belirlediler. Ve o gün gelip çattığında bütün Mekkeliler toplandı. Kadın,
çocuk, köle, zengin, genç, ihtiyar herkes oradaydı.  Önce Hubeyb R.A. asılacaktı. Zeyd b. Desinne R.A.
da bir ağaca bağlanmıştı. Müşrikler, küfrün zirvesindeki kalplerinin şeytanî coşkusuyla
darağacını kurdular ve Hubeyb’i bağladılar. Cellatlar ona şöyle diyorlardı:
   “Ey Hubeyb! Şimdi sen evinde çocuklarınla birlikte olsaydın da, senin yerine Muhammed burada olsaydı. Senin yerine onu öldürseydik!” 
55pezm   
   Bu sözün bir tek karşılığı olabilirdi, onu da Hubeyb söyledi:
   “Bırakın evimde oturmayı, şu an Muhammed’in ayağına bir diken batmasına bile tahammül edemem!..”
   Ama bu cevabın derunundaki aşktan ve zirveleşmiş vefadan, küfrün karanlığında çürümüş kalpler ne anlayabilirdi ki? Müşrikler bu cevaba sadece gülüştüler. İdam ederken Hubeyb R.A.’ın yüzünü kıbleden kasıtlı olarak Medine’ye doğru döndürdüler. Ama o, gönlünü bir kere Allah ve Rasulü’ne döndürmüştü. Kalbine iman öyle yerleşmişti ki, vücudunun hiçbir parçası bu teslimiyete karşı koyamazdı. Allah Tealâ onu tekrar kıbleye döndürdü. Bu, Hakk’a yürümenin kör gözleri bile faltaşı gibi açacak bir ispatıydı.
   Darağacındaki Hubeyb, çevresini saran kalabalık arasında hiç aşina yüz göremiyordu. Burada da tek dostu vardı: Allah… Hubeyb O’na yöneldi ve şöyle dedi:
   “Allahım! Düşman yüzlerden başka yüz göremiyorum. Rasulün’e haber vermek istiyorum, fakat buralarda hiç dostum yok. O’na selamımı sen ulaştır Allahım!”
   O sırada Kainatın Biriciği Medine’de Sahabe-i Kiram ile birlikte oturuyordu. Bir ara kendisinde uyuklama haline benzer bir durum oldu. “Bu, vahyin geldiğinin bir işareti” diye düşünüyordu Sahabe-i Kiram. Ama bu kez durum faklıydı. O anda Alemlerin Efendisi “ve aleyhisselam” buyurdu. “Ona da selam olsun” demekti bu söz. Yanındaki müminler hayretle sordular:
   “Ey Allah’ın Rasulü! O selamı kimin selamına karşılık olarak verdiniz?” Efendimiz A.S. ise,
   “Kureyş’in müşrikleri Hubeyb’i şehit etti…”  dedi.
55pezm   
   O gün Gönüller Sevgilisi A.S., insanlara Allah’ın dinini öğretirler diye ciğerpareleri olarak yetiştirdiği, gerektiğinde kızı Fatıma’dan bile öne geçirdiği Suffe Ashabı’yla ilgili iki acı haberi birden almıştı. Yine aralarında Suffe Ashabı’ndan seçilmiş sahabilerin de bulunduğu kırk kişilik bir başka irşad heyetinin Necid bölgesinde şehit edildiğini öğrenmişti. Bu haberi getirirken Cebrail A.S. bile son derece üzgündü.
   Evet, ihtimal ki o gün, Fahr-i Kainat Efendimiz’in en hüzünlü günlerinden biriydi. Zira Suffe Ehli O’nun için öylesine önemliydi ki, yardımcı isteyen kızına, “Sen ne diyorsun? Ben Suffe Ashabına ne yedireceğim diye düşünüyorum!..” demişti. Ve o gün Rahmet Peygamberi belki de ilk kez beddua ediyor, ashabının da bu bedduaya amin demelerine izin veriyordu. O gün sabah namazında başlayan bu beddua bir ay boyunca her namaz vakti devam etti. Kolay değildi o insanların yetişmesi. Ne mukaddes görevler için hazırlanmıştı onlar…
   Nasıl onlar Sevgililer Sevgilisi’nin ayağına bir diken batmasına hayatları pahasına razı olamıyorlarsa, O da gözbebeği Ashab-ı Suffe’nin kılına zarar gelmesine gönlü razı olmuyordu.
   Onlar, Allah’ın Son Elçisi’nin dizlerinin dibinden ayrılmıyorlardı. Son Din’i bütün incelikleriyle öğreniyorlar ve insanlara aktarıyorlardı. Bir köprüydü onlar. Sahabe-i Kiram, bir sonraki nesil ve Nebiler Nebisi arasında.
   O ilim ve gönül erlerine Allah’a giden yolu bizlere en güzel şekilde aktardıkları için minnettarız. Kıyamete kadar gelecek bütün insanlar gibi…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

KARANLIĞINA SERPİLİ YILDIZLAR

y1pOHtHqFctd_9nesBh-YLEZ3-fTHnQrWMyey3ZWS8w8J1TU0M7oGAIaiFaWynGcHPyKxXT7Izb3gsIgCKPYM2VXfRBtYBj1z1B1179259575-845-1y1pOHtHqFctd_9nesBh-YLEZ3-fTHnQrWMyey3ZWS8w8J1TU0M7oGAIaiFaWynGcHPyKxXT7Izb3gsIgCKPYM2VXfRBtYBj1z1B
KARANLIĞINA SERPİLİ YILDIZLAR

   
   Zehra Korkmaz
  
   Geceler karadır. Bir ölü evine daha koyu kara bir gece düşer. Yalnız bir yetimin, terkedilmiş bir ihtiyarın geceleri daha koyu karadır. Bir hastanın gecesi geçmek bilmeyen, asır kadar uzayan ızdıraptır. Gurbetteki öğrencinin geceleri gözlerini diktiği tavanın işleriyle birlikte daha bir kararıverir. Üstünden çatısı çökmüş bir depremzede; ocağını, umutlarını sular götürmüş bir selzede günlük telâşlar bitip de el-ayak çekilince, geceyle birlikte daha kesif bir karanlığa gömülüverir. Çadır yalnızdır, şehir yalnızdır.
   Yardıma koşan, ızdıraba ortak olan kalmadığında, o koyu karanlıkta dertleriyle baş başa kalındığında, o çıldırtan sessizlikte asıl ne depremler yaşar şehir, akmayan gözyaşları neler neler götürür.
   Gözlerini kapar koyu karanlıktaki kişi. İçinde aydınlık köşeler arar sığınmak için, dayanmak için muhkem temeller. Sağlam bir dal arar tutunmak için. Israrla arar ve mağaraların derinliklerinde bulur aydınlık köşeleri.
   Düşene en sıcak, en güvenilir yardım ellerini uzattıracak düsturları veren o yetimler yetimi, dayanışmanın, dostluğun en büyük örneğini en yakınlarıyla verir ilk önce: Mağaradaki “iki kişinin birisi”dir dost. Yanında güvenle uyuyabileceğin, arkanı emniyetle dönebileceğin kişidir dost. Bütün delikleri tıkadıktan sonra yılan gelmesi muhtemel son deliği ayağıyla tıkayan, yılan ayağını ısırdığında ise buram buram terleyip, dost rahatsız olmasın diye ızdırabını içine gömendir dost.
   Böylece Medine’deki o destansı kenetlenmeden önce, Mekke çıkışında, Medine yollarında başlar dayanışma. Ensar olmadan, Muhacir olmadan önce sağlam bir dost olmak vardır. Şehir kapılarından önce gönül kapılarını açmak vardır. Sonrasında karanlıklara yıldızlar düşer. Ensar evini açar, sofrasını açar, gönlünü açar. Başka türlü nasl dayanılır baba ocağından ayrılığa. Baba ocağının gurbetine dost ocağı sıla olur. Rahatlar koyu karanlıktaki kişi. Yıllar öncesinden dayanışmalar, dostluklar bulmuştur çünkü içindeki aydınlık köşelerde. Ve yıllar öncesinden gelen nidayı duyanlar da vardır. Sunulan bir tas çorba değildir; sunulan merhamettir, sunulan sevgidir. Derdinle dertlenildiğini bilmek ferahlatır içini; bir tas çorba değil.
   “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” nidasını duyanlardır gecelerini zifiri karanlıktan kurtaranlar. O nida ki zaman tanımaz, mekân tanımaz, ulaşır sana bir gece vakti sesizce. Artık çocuklarının gözlerine bakamaz olduğunda, kimbilir belki de taş kaynattığın bir gece… Kolların artık yorulmuştur kaşık sallamaktan, çocuklar da sızmışlardır bir köşede. Dost nidasını duymuş bir dost el uzanır sana. Kaynayan taş değildir, boş umut değildir artık. Rüyada olduğunu sanırsın, kibritçi kızın rüyalarından birinde…
   Bütün kapıları yüzüne kapanan bir köydedir dost. Yıkık bir duvar görür. Bir bahçe duvarı. Tamir eder. Çünkü bilir ki, o duvar yıkılırsa iki yetimin malı heba olur. Büyüyünceye kadar yetimin malına göz kulak olur, sahip çıkar duvar. Dost eli değmiş bir duvar yapar bunu. Yetimler topluma Allah’ın emanetidir. Bilir bunu, emanete kol kanat gerer duvar.
   “… her sabah saflar arasına gül dizilirmiş” der şair. O gülleri dizenler senin duana amin demek için saf olmuşlardır. Karanlığına yıldız serpmek için dayanmışlardır birbirlerine. O güller gözyaşına mendildir, yaraya merhemdir, gurbete sıladır. Evsize gönüllerde açılmış bir ocak, kaynayan aştır. Yaslı gönüller daha “Allahım!” derken, safın sonunda amin sesleri duyulur. “Hey gidi eski dostluklar!” demez artık birileri. Bir zamanların vakfiyelerini, aşevlerini hatırlatmaz artık. Çünkü birileri vardır ve bu birileri, zaman mekân tanımaksızın dost nidasına gönülden cevap verenlerdir. Ölüne ağlayan, düğününde gülen onlardır.
   Rahmetin her tarafa yağdığı gibi ulaşır hayırda birlik olanların yardımı en ücralara.
   O zaman yüzü güler yetimin, yoksulun.
   O zaman çadırlar arasında bir umut dolaşır yarınlara dair.
   O zaman sele kapılmışlara, sele kaptırmışlara sağlam bir dal uzanır.
   O zaman gurbetteki bilir yalnız olmadığını.
   Tek bir yağmur tanesi ne susuzluğu giderir, ne kuru toprağa can verir.
   Ve rahmet de sel de yağmur tanelerinden oluşur.
 
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 

YOKSULLUK İÇİMİZDE

20071022123607_5032
semerkand dergisi ekım 2001
Cavit Altınsaç 
 
   
      
Ekmeğin yarısını bölüşmezsek, bütün ekmeğimiz ağu olacak… Kapımızı açmazsak, gökler kapanacak… Rahmet dinecek, mahrum eller göklere kalkamayacak.
  
   Yoksulluk giderek artıyor.
   Eskiden tek tük insanın beklediği ucuz ekmek satan yerlerin önlerinde, şimdi sabahın erken saatlerinde başlayan uzun kuyruklar oluşuyor.
   Ucuz diye bakkallardan ucuz ekmek alanların sayısı hiç az değil.
   Yardım dağıtan dernekler ve vakıflara yardım istemeye gelenlerin sayısı çığ gibi arttı.
   Geçen günlerde karşılaştığım bir polis, krizden sonra fuhşa yönelenlerin sayısının, sadece benim  
yaşadığım şehirde her ay bin kişi arttığını söylüyor.
   Çöplerden satabileceği karton, teneke toplayan adamların yanında, şimdi bir çırak gibi küçücük yavruları dolaşıyor.
   Pazarlara akşam vakti gidip, dökülmek için yerlere atılan öteberiyi toplayan binlerce insan var…
   Bir cuma namazından sonra tanıştığım genç bir garson, aldığı parayla sadece karnını doyurabildiğini anlatıyor.
   Televizyonda görüyoruz: Sabahın erken vaktinde bir hastane bahçesinde bankların üzerinde uyuyan insanlar var. Küstah bir haberci uyandırıyor onları.
   Soruyor: “Burada ne işiniz var? Eviniz yok mu?” Uyandırılmaktan, hele kamera ışıklarını görmekten şaşkınlaşmış zavallıların suratına sırıtıyor bunları sorarken. Adamlar cevap veriyorlar: “Karın tokluğuna sabahtan geceye kadar bir lokantada çalışıyoruz. Paramız olmadığı için de buraya gelip, bankların üzerinde uyuyoruz.”
   Başka bir şehirde, marketten elinde alışveriş poşetleriyle çıkan birisini, elinde bıçak tutan bir genç durduruyor: “Utanmıyor musun?” diyor. “Biz aç gezerken sen böyle ellerin dolu dolu nereye gidiyorsun? Ver bana o poşetlerden birini!” diyor. Adam yıkılıyor adeta. Ama bıçak korkusundan değil, yüreğine kılıç gibi saplanan sözlerden. “Evladım” diyor; poşeti bırak, derdini söyle. Nasıl yardım istiyorsan, edeyim.”
   Genç, ağlamaya başlıyor, işsiz olduğunu, çocuklarının evde bir-iki gündür aç beklediklerini söylüyor. Adam merhametli, genç adamın evine gidiyor. Vaziyeti gözleriyle görünce daha da yıkılıyor. Cebinden çıkarıp 50 milyon uzatıyor. Genç adama her ay yardım etmeye söz veriyor.
   Fakirlere yardım etmek için kurulan bir vakfın toplantısı var. Nasıl daha çok bağış alabiliriz? Yardımları nasıl artırabiliriz diye çareler, yollar düşünecek insanlar. Toplantıya katılacağına söz vermesine rağmen bir arkadaşları ortada görünmüyor. Kızıyor diğerleri. “Bu nasıl söz verme? Nerede kaldı? İnsan bir arayıp haber vermez mi?” diyorlar. Arkadaşlarını evinden arıyorlar. “Neredesin yahu? Seni bekliyoruz, toplantı olduğunu unuttun mu yoksa?” diye soruyorlar.
   “Hayır” diyor telefondaki arkadaşları. Sıkılıyor, duraklıyor.
“Şey, dolmuş param yoktu da, ondan gelemedim… Yoksa…” Ve sessizlik…
   barrinhadouradacomflorcentraleborbo
   Çare Uzaklarda Değil
   Çare niye başkalarında olsun?
   Çare niye tabelaların arkasında saklanan binalarda olsun?
   Çare neden makam arabalarının içine kapananlarda olsun?
   Onlarda yoksa, bizde de kalmadı mı?
   Çare bizde, çare biziz.
   Bir zamanlar okuduğum okulda, yurtta beraber kaldığımız bir arkadaş vardı. Adı Mustafa’ydı. Gariptir, bu arkadaş burs alır almaz hemen o gün parasını bitirirdi.
   Harcamayı seven birisiydi, ama bir gün içinde bütün parasını nereye harcadığı, onu tanıyanların merak konusuydu.
   Bir kış akşamı bir arkadaşımız, Mustafa’yı civardaki fakir gecekondu mahallesinde bir bakkaldan çıkarken görüyor. Tam da burs aldığı günün akşamı. Arkadaş, Mustafa’nın hemen ardından içeri girdiğinde, bakkal arkadaşımıza dönüp, “dünyada ne insanlar var yahu!” diye şaşkın şaşkın söyleniyor. Arkadaşımızın “ne oldu?” sorusunu cevaplamak yerine, bakkal ona soruyor:
   – Şu çıkan genç var ya, sizin gibi talebeye benziyor. Tanır mısın onu?
   – Elbette, adı Mustafa. Beraber kalıyoruz. Niye, yoksa bir yanlışını mı gördün?
   Bakkal “ne yanlışı diyor ve olanları anlatıyor
   Meğer bizim Mustafa, her ay burs aldıktan sonra bu bakkala gelip, borç defterinde en kabarık borcu olan müşteriyi sorar ve borcunu kapatırmış. Sonra gelip hiç borcu kalmadığını görüp şaşıran gariban, bakkala kimin ödediğini sorarmış. Ama bakkal da kim olduğunu bilmezmiş ki. İşte o yüzden bizim Mustafa bursunu bir günde bitiriyormuş.
   barrinhadouradacomflorcentraleborbo
Şikayetle Yetinmek ya da Birşeyler Yapmak
   Evet, çare bizde. Çarenin yolu çok.
   Kentlerden birinde bir grup genç bunu düşünmüşler. Yoksulları görüp sadece acımaktansa, onlara el uzatalım demişler.
   Bir arkadaşları, “böyle durmanın anlamı yok” demiş; “ondan-bundan bir şey beklemeyelim. Kendi çapımızda bir şeyler yapmamız lazım.”
   Arkadaşları eskiden ne kadar cömert insanların, vakıfların, devletlerin olduğundan bahsetmeye başlayınca, genç onların sözünü kesmiş: “Kusura bakmayın, onların zamanı geçti. Onlar üzerlerine düşenleri yapmış, gitmişler. Asıl bizim bir şeyler yapmamız lazım. Kendimize bakalım, biz fakirlere karşı sorumluluğumuzu yerine getirebiliyor muyuz?”
   Susmuş, hak vermiş arkadaşları. Başka bir genç, birden atılmış: “Ekmeğimizi bölüşmeye ne dersiniz?”
   Diğerleri “nasıl olacak bu?” diye sorunca da izah etmiş:
   “Hepimiz evimizdeki yiyeceklerden bir kısmını ayıralım. Poşetlere koyalım. Götürüp fakirlere verelim. Para hepimizde her an olmayabilir. Hem para vermek, para istemek bazılarına ağır gelebilir. Ama yiyecek vermek öyle değil. Hepimizin mutfağında, kilerinde bir değil, iki-üç makarna paketi yok mu? Unumuz, şekerimiz, bozulmayacak diğer yiyeceklerimiz hep hazır durmuyor mu? Hanımlarımızın elleri altında her zaman ihtiyacımızdan fazla kuru yiyecek yok mu? İşte onları bölüşelim. Hepsini çeşit çeşit ayıralım. Bir araya gelip, götürüp fakirlere dağıtalım. Bunu da düzenli hale getirelim. Mesela her ayın ilk haftası yapalım.”
   Diğer gençler de bu fikri heyecanla karşılayıp, “oldu bu iş!” demişler. Hepsinin kalbini tarifsiz bir ferahlık sarmış.
   Hemen ertesi gün, evlerinden getirdikleri yiyecekleri içlerinden birinin evine yığmışlar. Evlerinde o an yiyecek bulunmayanlar, imkanları nisbetinde bakkaldan birşeyler alıp getirmişler. Poşetlerin içlerinde makarna paketleri, bir torbanın içine konulmuş pirinç, bulgur, un, şeker, yağ şişeleri… Bakmışlar ki, umduklarından daha çok gıda maddesi toplanmış. Bunu duyan komşular, arkadaşlar da birer birer yardım getirmeye başlamışlar. Bir hafta içinde bir oda dolmuş. Bir akşam yiyecekleri türlerine göre ayırıp poşetlere doldurmuşlar.
   Sıra işin zor kısmına gelmiş: Bunlar nasıl ve kime dağıtılacak? Gençlerden birinin, yardım amaçlı bir vakıfta çalışan bir arkadaşı varmış. Onu aramış. Arkadaşı bu girişimi duyunca çok heyecanlanmış. Hemen yanlarına koşmuş. “Dağıtım işini hiç merak etmeyin. Bizim sürekli yardım ettiğimiz aileler var. Onlara bu yiyecekleri dağıtırız. Allah razı olsun.” demiş. O hafta sonu, arabası olanlar vakfın gösterdiği adreslere yardım dağıtmaya gitmişler. Gönülden yükselen binlerce dualar alarak…
   O gün bugün, ne gazetelerde, ne tabelalarda, ne de banka hesaplarında gözükmeyen bu yardım devam ediyor. Yayılıyor da… Gençler, eşleri ve arkadaşları alışverişe gittiklerinde satın aldıkları şeker, tuz, un, pirinç paketinin, yağın, reçelin yanına, bir paket de fakirler için eklemeyi alışkanlık haline getirmişler.
   O kentteki birçok insan, artık vaziyetten şikayet etmek, yardım konulu menkıbeler anlatıp dinlemekten çok, insanlara gerçekten faydası dokunan bu işle uğraşıyorlar artık.
   barrinhadouradacomflorcentraleborbo
Kapımızı Açmazsak Gökler de Kapanacak
   İşten çıkarılan, ekmeği elinden alınan, çoluk çocuğuna ekmek götüremeyen herkes, neredeyse cinnetin eşiğinde. Bilmediği, ummadığı, haberdar olmadığı birilerinin yardıma koşmasını bekliyor. Bazen umutla, ama çoğunlukla umutsuzca bekliyor.
   Şimdi evlerdeki, mahallelerdeki yoksulluk felaket sınırlarına geldi dayandı.
   Eğer biz vermezsek, gönüllerdeki yoksulluk da çoğalıp, kıtlık olacak.
   Kıtlık, yokluk, çaresizlik…
   Eğer biz çare olmazsak, o kıtlık bizleri de alıp götürecek.
   Gönüllerimiz yok olacak… Gözenekleri hırsla dolacak, insanlığımız bizden kaçacak…
   Gözlerimiz yok olacak… Vermemek için görmeyecek…
   Ekmeğin yarısını bölüşmezsek, bütün ekmeğimiz ağu olacak…
   Kapımızı açmazsak, gökler kapanacak… Rahmet dinecek, mahrum eller göklere kalkamayacak.
   Kıralım kilitlerini kilitli dolaplarımızın…
   Açalım korunaklı sofralarımızı Allah’ın emaneti fakirlere.
   Elimizi yumruk yapıp sıkmayalım. Açalım avuçlarımızı…
   Avucumuzda sakladığımız bir şey olmasa bile, ellerini tutacak bir el arayanların ellerini tutalım.
   
 barrinhadouradacomflorcentraleborbo
Bir Salkım Üzüm
   Abdullah b. Ömer R.A. hastalanmıştı. Canı üzüm istedi. Bir dirhem ödeyerek bir salkım üzüm alıp getirdiler. Tam yemek üzereyken, fakir bir adam gelip üzümü kendisine vermesini istedi. O da hiç dokunmadan üzümü verdi. Adam oradan henüz ayrılmıştı ki, birisi gelip, bir dirhem karşılığında üzümü kendisine satmasını istedi. O da sattı. Üzümü satın alan adam Abdullah b. Ömer R.A.’a verdi. Fakat o fakir yine gelip üzüm istedi. O da üzümü tekrar ona verdi. Bu durum üç kere tekrar etti. Sonunda orada bulunanlar fakir adama müdahale ettiler ve tekrar gelmesine mani oldular.
   Bu olayı nakleden kişi diyor ki: “Eğer İbn-i Ömer üzümün başına gelen bu olaydan haberdar olsaydı, yine de onu yemez, o fakir adama yedirirdi.
barrinhadouradacomflorcentraleborbo
   İbn-i Abbas R.A. Anlatıyor:
   Mescid-i Nebevî’de itikâfa girmiştim. Bir adam geldi, selam vererek yanıma oturdu.
   – Ne oldu? Seni üzgün ve solgun görüyorum, dedim.
   – Evet, üzgünüm ey Allah Rasulü’nün amcasının oğlu! Birisinin bende alacağı var. Fakat şu kabrin sahibi (Hz. Peygamber A.S.) hakkı için onu ödeyecek durumda değilim, dedi.
   – Senin için alacaklınla konuşayım mı? dedim. Adam:
   – İstersen, diye cevap verdi.
   Bunun üzerine ayakkabılarımı giyip mescitten çıktım. Adam:
   – İtikâfta olduğunu unuttun mu yoksa? dedi.
   – Hayır. Fakat aramızdan ayrılalı çok olmayan bu kabirde yatandan (Hz. Peygamber A.S.’dan) şöyle bir söz duymuştum, dedim ve gözlerim yaşararak naklettim:
   “Müslüman bir kimsenin yardımına koşup, onun ihtiyacını karşılamak, on sene itikâfta kalmaktan daha hayırlıdır. İtikâf ise öyle bir ibadettir ki, kim Allah’ın rızasını kazanmak için itikâfa girerse, Allah o kimse ile cehennem arasında üç hendek koyar. Bu hendeklerin herbirinin diğerine uzaklığı doğu ile batı arası kadardır.”

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

 

Kazananlar ve Kaybedenler

 

 

Dünyaya imtihan için gelen insanın en büyük arzusu kazanmak, en büyük korkusu da kaybetmektir. İnsanlar kazanmak, kazanılanı korumak veya kaybedileni tekrar kazanmak için çalışırlar. Dünyada kazanç ve kayıp yanyanadır. Ahireti kazanmak veya kaybetmek de dünyada gerçekleşir.

Kur’ân-ı Kerim’de genel anlamda iyi veya kötü kazanca kesb, menfaat ve başarı ifade eden kazanca

fevz denir. Kayıp ise hüsran kelimesiyle ifade edelir. Nihai kazanç ve kayıp üç kısımdır. Sadece dünyayı, sadece âhireti veya her ikisini kazanmak veya kaybetmek… Her ikisini kazanmaya fevz-i azim veya fevz-i mübin, her ikisini kaybetmeye hüsran-ı mûbin denir.

Herkes kazanma ümidi ve kaybetme korkusuyla çalıştığı halde gerçek kazancın ve kaybın ne olduğunu konusunda insanlar arasında ittifak yoktur. Farklı değerlendirmeler farklı inanç ve bakış açılarından kaynaklanmaktadır. Allah’a ve âhiret gününe inananlar için asıl kazanç Allah’ın razası ve ebedi saadete ermek iken ateist için bütün hedef, olabildiğince dünya nimet ve lezzetlerini elde etmektir. Allah, kim neyi istiyorsa emeğinin karşılığını tastamam vermekte, kimseye haksızlık etmemektedir. "Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onun mükafatını görür. Kim de zerer kadar bir kötülük yapmışsa onun cezasını görür." (Zilzâl, 7-8)

Kazanmak ve kazancı muhafaza etmek esas olduğuna göre gerçek kazanç ebedi olanı kazanmaktır. Zira ebedi olmayanlar kaybedilmektedir. Buna göre sırf dünyaya ait kazançlar netice itibariyle yok olmaktadır. Kaybedilmeye mahkum kazançlar elem ve pişmanlığa dönüşmektedir. Kazanıp da kaybetmenin üzüntüsü hiç kazanamamanın üzüntüsünden kat kat fazladır. Çocuğu ölenle hiç çocuğu olmayanın üzüntüsü elbette bir değildir. Kalıcı olan kerpiç geçici olan altından daha değerlidir. "Sizin yanınızdakiler tükenir. Allah’ın katındakiler ise bakidir." (Nahl, 96)

Baki olanı verip fâni olanı almak akıl kârı değildir. Dünyevi kazançlar peşindir. Akıl gözüyle ileriyi göremeyenler çocuklar gibi önlerindeki peşinin peşine düşüyorlar. Çocuğun önüne bir avuç şekerle bir avuç altın konsa her halde altına değil şekere iltifat eder. Akıl geliştikçe neyin daha faydalı ve kalıcı olduğu farkedilir. "Onlar peşin olanı severler ve önlerindeki ağır bir günü arkalarına atarlar." (İnsan, 27) Genellikle hayvanlarda da istikbal endişesi yoktur. Günlük yaşarlar. Kesimhaneye giden bir öküz bir tutam otun peşinde ölüme gittiğini farkedemez. Bununla birlikte bazı hayvanlarda gelecek sezgisi vardır. Mesela arılar ve karıncalar gelecek için yiyecek depo ederler. Bu sezgi ilahidir.

Gelecek hesabı olmayanlar halin kavgasını verirler. Bütün gayretleri ise üçgünlük dünya içindir. "Heyhat, heyhat! O size vaad edilen şey ne kadar da uzak! Bizim dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Kimimiz ölürüz, kimimiz yaşarız. Biz öldükten sonra tekrar diriltilecek değiliz." (Müminun, 36-37)

Akıllı insan sonu yokluk olan varlığa aldanmaz. Fâni olanı baki kılmaya çalışır. Dünyanın tamamına sahip olsa bile birgün herşeyi geride bırakıp gideceğini düşünür, gerçek kazancın âhiret kazancı olduğunu hesab eder. Mevlana ne güzel söylüyor! "Mezarda bu göze toprak dolar, mezarı aydınlatacak nurun var mı? Bu elin ayağın gidince canının uçması için kolun kanadın var mı? Bu hayvani canın kalmayınca yerine koymak için baki bir cana sahip misin? Dünyada elbisen var, zenginleştin. Fakat bu âlemden gidince nasıl edeceksin? O cihan da pazarla, kazançla dolu bir şehirdir. Sanki kazanma yalnız bu âlemdedir ve bu kazanç kâfidir."

 

"Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olan ve onunla tatmin olan, âyetlerimizden gafil olanlara gelince işte onların kazandıklarına karşılık varacakları yer ateştir." (Yunus, 7-8)

Âhiret bağlantısı olmayan bütün kazançlar haddi zatında saadet değil, felaket sebebidir. Haram-helal kaydından uzak Allahsız kazanç hem dünyayı hem âhireti mahvediyor. Dünyanızı cehenneme çeviren haram kazanç yarışıdır. Bu türlü kazançlar hem dünya hem de âhiret cehenneminin bir bakıma yakıtı mesabesindedir. "Altın ve gümüşü biriktirip, Allah yolunda harcamayanlara acı veren bir azabı müjdele! Bunlar kıyamet günü cehennem ateşinde kızdırılır. Onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanır. Onlara; işte kendiniz için biriktirdikleriniz! Haydi tadın biriktirdiklerinizi denir." (Tevbe, 34-35)

Allah’a ve âhiret gününe inanan için kayıp söz konusu değildir. Dünyada sıkıntı çekse de ebedi hayatın mutluluğu bütün acı ve sıkıntıları unutturur. Allah’a ve âhirete inanmayan ise dünyada ne kadar müreffeh yaşarsa yaşasın ebedi felaketle karşılaşınca bütün fani lezzetleri unutur. "Keşke toprak olaydım"der. İnkara dayalı olarak yaptıkları işler pişmanlığa dönüşür. "Böylece Allah onlara, yaptıklarını bir pişmanlık kaynağı olarak gösterecektir." (Bakara, 167)

"İnkar edenler ateşe sürüldükleri gün kendilerine: Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız, denir." (Ahkâf, 20)

Kazanç-kayıp, kâr-zarar anlayışı insandan insana değişir. Bunun inanca ve bakış açısına göre değiştiğini söylemiştik. Başkasını aldatarak kazanan kendini kârlı sayar. Kumarda kazanan kendini şanslı addeder. Ölümü ebedi kayıp, üçgün fazla yaşamayı, gününü gün etmeyi kâr bilir. Bu, kâfirin telakkisidir. Mümin ise başkasına kazandırdığı zaman, gerektiğinde hayatını bile feda ettiği zaman kendini kazançlı görür. Bu anlayışa dair çarpıcı bir masal arzedelim:

Uhud savaşından dört ay sonra Âmir oğulları kabilesinin reisi Ebû Berâ çeşitli hediyelerle Hz. Peygambere geldi. Müşrik olduğu için Rasûlullah onun hediyesini kabul etmedi. Kendisine müslüman olmasını teklif etti. Ebû Berâ ise net bir tavır ortaya koymadı. Fakat Hz. Peygamberden kabilesini irşad için davetçi göndermesini istedi.

 

Rasûlullah, içine pek sinmediği halde sayıları kırk veya yetmiş olduğu belirtilen davetçi gönderdi. Haram b. Milhan da bunlar arasındaydı. Arkadaşları onu öncü olarak gönderdiler. Âmir oğullarına yaklaşınca: Durun size haber getirdim diyerek yaklaştı ve: Ben size Rasûlullahın elçisiyim. Bana eman verin ki konuşayım dedi. Ona eman verdiler. Şehadet getirip onları İslama davet etti. Davet sırasında arkadan birisi onu mızrakladı. Saplanan mızrak Haram b. Milhan’ın göğsünden çıktı. Mızrak vücuduna saplanır saplanmaz "Allahû Ekber! Kabenin Rabbine andolsun ki; kazandım gitti, dedi ve ellerini vücudundan fışrıkan kana bulayıp yüzüne ve başına sürdü ve geridekiler için; kardeşlerinize haber verin ki; biz Rabbimize kavuştuk. O, bizden, biz ondan razıyız, dedi. Mızrak darbesini yiyince:

Kazandım diyen sahabinin kazanç anlayışıyla yardım diyen adamın kazanç anlayışı elbette bir değildir. Birisine göre Allah yolunda fani hayatı verip ebedi saadeti kazanmak en büyük kazanç, diğerine göre ise ölüm ebedi kayıp.

Günümüzde ölüm ilanlarında falan hayatını kaybetti deniyor. Halbuki kaybetme değil, bilakis fani hayatı ebedi hayata bağlayarak ölümsüzlüğe erme söz konusu… Yunus ne güzel söylemiş:

Ballar balını buldum. Kovanın yağma olsun.

Kârdan, zarardan geçtim dükkanım yağma olsun.

Gerçek kazanç ve kurtuluşun ne olduğunu yüce Rabbimizden dinleyelim: "Her canlı ölümü tadacaktır, yaptıklarımızın karşılığı da kıyamet günü size tam olarak verilecektir. Kim cehennem ateşinden uzaklaştırılıp, cennete sokulursa işte o kazanmış olur. Dünya hayatı ise aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir. (Al-i İmran, 185)

Öyle Bir Hayat Yaşa ki, Müjdelerle Ölesin!..

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

 

HAKKIN AYNASINI KIRMAYALIM

 
 
FLORABRAOFLORABRAOFLORABRAOFLORABRAO
  Abdullah Tokatlı
   
Biliyoruz ki, insan, Cenab-ı Hakk’ın aynasıdır. Allah, insanı kendinden bahşettiği
bir nur ile yarattı ve büyük tecellilerle nasiplendirdi. Allah Rasulü (A.S.),
”Allah, Adem’i kendi suretinde yarattı” (Buhari, Müslim, Ahmed) derken
işte bu hakikate işaret ediyor. Bunun için tasavvufta insana “Mazhar-ı Hak”
 (Cenab-ı Hakk’ın yansıdığı varlık) deniyor. İnsanın kalbi de “Nazargâh-ı İlahi”
 (Allah’ın baktığı yer) olarak tanıtılıyor.
İnsanın vücudu, şu gördüğümüz maddi alemin unsurlarından yaratılmıştır. Fakat
ruhi yönü, görünmeyen alemin hazineleri ile bezenmiştir. İnsanı yalnızca et ve kemik olmaktan kurtaran kalb, ruh, vicdan, ilim, fikir, sevgi gibi cevherler, işte o gayb
alemine, yani melekût alemine aittir.
Peki, insan diğer varlıklardan farklı olarak neden böyle özel yaratıldı? Bu özel yaratılış,
 çok özel bir vazife içindir: O Kudreti Sonsuz Yaratıcı’yı tanımak, sevmek ve…
bütün varlıklara bu sevgiyi yaymak.
O halde bir kalp, ilahi sevgiden nasiplendiği ölçüde insanları sevebilir, yaradılmışlara
hizmet edebilir, onların yükünü ve zahmetini çekebilir. Rahman ve Rahim olan Yüce
Allah’ı tanıyan insan, bu tanıyışı miktarınca kendisinin ve diğer insanların kıymetini bilir, hakkını verir, adaleti gözetir. Ancak Allah sevgisiyle başkalarını karşılıksız sevebilir. İnsanlığın bugünkü manzarası bu gerçeğin ispatı değil mi?
İnsanı kendine halife (temsilci) yapan ve onunla kainattaki mükemmelliği tamamlayan
Yüce Rabbimiz, bu şerefli varlığın hak ve hukukunu koruma adına bizlere birçok emirler vermiş, yollar öğretmiştir. İşte din, bir anlamıyla, insanlığın şerefini korumaya yönelik bu FLORABRAOemir ve yasaklar bütünüdür.  FLORABRAO
Önce şunu bilelim: Yüce Rabbine iman eden herkes, gerçek insanlığa adım atmıştır.
Ve Allah’a giden dostluk yolculuğuna başlamıştır. “Allah müminlerinin dostudur” (Bakara/257) ayeti bu müjdeyi veriyor. O halde bir kalbe iman nuru girmiş
ve baş secdeye eğilmiş ise, artık onun taşımaya başladığı ilahî nur ve emanet, ona karşı
 sevgi ve nezaketi gerektirir. Yerlerin, göklerin ve dağların taşımaktan çekindiği ilahî sorumluluk emanetini, müminler taşımaktadır. Bunun için müminlerin kıymeti büyük,
hatırı yüksek, hukuku ağır ve işi ciddidir. Allah’ın dostlarına, yani müminlere düşman
olmak, ancak Allah’ın düşmanlarının işidir. Hem Yüce Rabbimiz her mümini diğer
müminin kardeşi yapmamış mıydı? Artık bu şerefli insana zulmetmek, onu haksız
yere üzmek, kınamak, kendisiyle alay etmek kesinlikle yasaktır, yani haramdır.
İnsanın canı, kanı, malı, ırzı ve şerefi Kâbe gibi kutsaldır, koruma altındadır. Haksız yere cana kıymak, kan akıtmak, mal gasbetmek, ırzı karalamak, şerefi zedelemek en büyük zulümdür ve haramdır. Bunları yapanın düşmanı Allah’tır.
Bu şerefli insanın arkasından çekiştirilmez, yüzüne karşı dalga geçilmez. Herhangi bir ortamda kusurları alay konusu yapılıp, şerefi çiğnenmez. Varsa bir kusuru, dostça ve mertçe kendisine söylenir, düzelmesi beklenir ve bunun için samimi olarak dua ve yardım edilir. Çünkü, günah ile kirlenen kalp ve zedelenen edeb, herkesin ortak kıymetidir. Günahla hastalanmış kalbi ve zayi edilmiş edebi kurtarmak için ortak çaba göstermelidir. Bu çaba, Allah sevgisinin, takvanın gereği ve erdemli insan olmanın işaretidir.
Güzellikten sapmış, ayağı kaymış bir insanın kötü haline sevinmek ve onu düştüğü bataklıkta terketmek asla şerefli insanların işi değildir. Bu, dostluğa da sığmaz. Hakka aşık müminlere, kötülükle kirlenen bir kalp aynasını temizlemek için çabalamak düşer. Çünkü o kalp iman etmiştir; bu iman emanetini ve onun meyvesi olan edebi korumak her müminin vazifesidir.
Rasulullah (A.S.) buyuruyor ki:
“Sizden biriniz diğer kardeşinizin aynasıdır; öyleyse onda bakana eziyet verecek kötü bir hal görürse, onu gidermeye çalışsın.” (Buhari,  Tirmizî)
“Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir; onun kaybolan malını ve çiğnenen şerefini korur, arkasından kendisini destekler, gıyabında hakkını savunur.” (Ebu Dâvud)  
FLORABRAOKusur İşleyene Değil, Kusura KızılırFLORABRAO
Hz. Ömer (R.A.) naklediyor: “Rasulullah (A.S.) zamanında Abdullah isminde “el-hımâr” lakabıyla meşhur birisi vardı; sık sık Rasulullah’ı güldürürdü. Bir defasında içki içtiği için Efendimiz onu cezalandırmıştı. Başka bir defasında yine içki yüzünden huzura getirildi; Efendimiz (A.S.) emretti, yine ceza uygulandı. Onun bu şekilde bir kaç defa cezalandırıldığını gören birisi:
“Allah ona lânet etsin! Ne kadar da çok içki içiyor.” diye lânet okudu.
Bunu duyan Rasulullah (A.S.).
“Ona lânet etmeyin! Vallahi o Allah ve Rasulünü seviyor.” buyurdu. (Buhari, Ebû Ya’lâ)
Ebu Hureyre’nin (R.A.) aktardığı bir olayda da, yine içki yüzünden ceza verilen bir kimseye oradakilerin beddua etmesi üzerine Rasulullah (A.S.):
“Böyle söylemeyiniz! Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayınız! (Buhari) Allahım onu affet, onu doğru yola ilet. Allah sana acısın deyiniz.” buyuruyor. (Kandehlevî)
Ashabtan Ebu’d Derdâ (R.A.), açıkça günah işlemiş bir adama rastladı. Adamın etrafındakiler sövüp sayıyor, işlediği günahtan dolayı onu kınayıp duruyorlardı. Ebu’d Derdâ (R.A.):
“Hey, ne bu haliniz, siz bu kardeşinizi bir kuyuya düşmüş görseniz çıkarmayacak mısınız? diye seslendi. Oradakiler:
“Çıkarırdık elbette.” dediler. Ebu’d Derdâ (R.A.):
“Öyleyse, kardeşinize kötü kötü konuşmayı bırakın; size sıhhat veren ve bu tür şeylerden uzak tutan Allah’a hamdedin.” dedi. Onlar:
“Sen buna kızmıyor musun?” diye sorduklarında, Ebu’d Derdâ (R.A.):
“Ben ona değil, yaptığı işe kızıyorum. Bir kardeşim olarak, yaptığı kötülüğü terk etmesi için ona dua ediyorum.” dedi. (Ebu Nuaym)
Mümin kardeşlerimizle farklı mizaç ve anlayışta, değişik görüş ve mezhepte olabiliriz. Aramızdaki ihtilafları fitne ve düşmanlık sebebi değil, rahmet vesilesi yapmalıyız. Cenab-ı Hakk’ın geniş tuttuğu bir yolu biz daraltmayız. O’nun hoş gördüğü bir kulu biz kınayıp darıltamayız. Darıltıyorsak o bizim kalbimizin darlığından ve hastalığındandır.
İslâm’ın bizden istediği şefkat bununla da bitmiyor: Müminler, haksız yere başka dindeki insanlara ve diğer canlılara da zulmedemez. Müminin yapacağı ya şefkat ya da adalettir. Ötesi zulüm ve ihanettir.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 
 

NEYE NASIL İNANIYORUZ?

 

 
   Nurullah Toprak
SEMERKAND DERGİSİ ŞUBAT 2000
   
   “İman ettim demekle yetinemez ve yakayı kurtaramazsınız, nasıl iman ettiğinizi ve ne derece samimi olduğunuzu ölçeceğiz.” (Ankebut/2-3) ikazını yapıyor Yüce Rabbimiz. Dili ile iman ettiğini söylediği halde, iman edilen şeyleri kalbi ile tasdik etmeyen kimselere Allahu Tealâ: “Onlar inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘boyun eğdik’ deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.” (Hucurat/14) uyarısında bulunuyor.
 
  
   Kur’an’da bildiği gibi bizler, nefsimizin süslediği gibi değil, Rabbimizin istediği gibi iman etmedikçe, mümin sayılmayız. Bu nedenle, imanın kalplerimize tam olarak yerleşmesi en önemli meselemizdir. Halk dilinde “amentü” denilen iman esaslarına inanan kimse mümin sayılır. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’ın yaratmasıyla olduğuna inanarak iman esasları yerine getirilmiş olur.
   İman, Allahu Tealâ’nın kulun kalbine attığı ilahi bir nur ve Rabbani bir şuurdur. İmanın temelini işte bu nur ve şuur ile tasdik (kabulleniş) oluşturur. Aslında yok olan bir şeye değil, var olduğu halde görünmeyen şeylere iman edilir. Bunun için önce imana davet eden Peygamberin sözüne teslim olunur; onun söyledikleri hak kabul edilir. İnandıklarını hakikatını anlamak, varlıklarını hissetmek, onları tanımak sonra gelir.
   İmanın, ilim ve salih amel ile korunma altına alınması gerekir. Çünkü kalpteki iman, dil ile ikrar, amel ile ispat edilmezse, ne imanın varlığı anlaşılır, ne de tadına varılır.
   İman ile amel, kalple vücut gibidir. Kalp ve vücut da tek başına ayakta duramaz, hayat bulamaz. İmanın, salih amel, taat ve ibadetle gereği yapılınca İslâm yaşanmış olur. İslâm imanın ilan edilmesidir. İman da İslâm’ın akaidi, yani inançlar bütünüdür. Allah katında imansız amel kabul edilmez.
  
İman Herşeyden Üstündür
   İşin temeli imandır. İman, amelden öncedir ve ondan üstündür. Müslümanların amelleri sayı ve şekil olarak aynı olsa bile, kalpteki iman ve yakîn seviyeleri birbirinden farklıdır. Aynı namazı kılan iki insanın kıldığı rekat sayısı ve okuduğu ayet miktarı eşit olabilir. Fakat namazlarının fazileti, lezzeti ve Allah katındaki kıymeti, kalplerindeki iman, Allah sevgisi, yakîn nuru ve müşahedeye göre farklıdır. Herkesin iman seviyesi değişiktir. Hatta insanın kendi imanı bile, her an aynı seviyede kalmaz; şartlara göre kuvvetlenir, zayıflar. Nuru çoğalır, azalır. İmanın yeri olan kalp, Allahu Tealâ’nın gayb hazinelerinden bir hazinedir. Melekut alemine aittir. İnsandaki bütün bilgi, marifet, sevgi, korku gibi haller bu kalpte oluşur. Allahu Tealâ bu kalbe nazar buyurur, ona emreder ve ona nehyeder. Onu kendisine davet eder, ilahi sevgi ve nur oraya iner. İnsana kalbine göre değer verilir. Bunun için bir insan midesinin derdine düştüğü gibi, en kıymetli cevheri ve asıl emaneti olan kalbinin de derdine düşmeli, onun derdini dindirmek, ihtiyacını gidermek için elinden geleni yapmalıdır.
  
İman Korunma İster
   İman taklitte kalırsa, insan gerçek müslüman olamaz. İmanı taklitten ve zayıflıktan kurtarmak için, önce iman edilen şeyler hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Sonra kalpte Allah sevgisini besleyecek sebeplere sarılmalıdır. Bu sebeplerin en başında zikir, tefekkür, namaz, dua, helâl lokma, sadaka verme ve haramlardan el çekme gelir. Kalbi örten, kirleten, daraltan günahlardan tevbe etmelidir. Sık sık ‘la ilâhe ilallah’ kelime-i tevhidini kalp ve dil ile söyleyerek imanı tazelemelidir. İmanı kuvvetli, edebli ve şerefli Allah dostları ile beraber olmalıdır. Bu tedbirlere Ashab-ı Kiram dahi muhtaçtı. Öyle ki, onların tek derdi imanlarını ve kalpteki Allah muhabbetini korumaktı.

Hz. Rasulullah’ın (A.S.) vahiy katiplerinden Hanzala el-Üseydi (R.A.) anlatıyor: “
Bir gün Ebu Bekir Sıddik (R.A.) ile karşılaştım, bana:
   ‘Nasılsın?’ diye sordu. Ben de:
   ‘Hanzala münafık oldu!’ dedim. O:
   ‘Sübhanallah! Sen ne diyorsun?’ dedi. Ben:
 ‘Bizler Hz. Rasulullah’ın (A.S.) yanında bulunuyoruz. O bize Cennet ve Cehennem’i anlatıyor. Öyle ki, sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurundan çıkıp çoluk-çocuğa karışınca ve işlere dalınca, orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz (İçeride bir türlü, dışarıda başka türlü hallere giriyoruz. Bunun münafıklık olmasından korkuyorum)’ dedim. Hz. Ebu Bekir (R.A.) de: 

‘Vallahi bizde de benzeri şeyler oluyor!’ dedi. Bu durumu kendisine arzetmek için beraberce
Hz. Rasulullah’ın (A.S.) huzuruna gittik. Beni görünce:
   ‘Ey Hanzala neyin var?’ diye sordu. Ben:
   ‘Ya Rasulallah, Hanzala münafık oldu!’ dedim. Efendimiz (A.S.):
   ‘Bu nasıl sözdür?’ diye sordu. Ben de:
   ‘Ya Rasulallah. Sizin huzurunuzda bulunduğumuzda bizlere Cennet ve Cehennem’i hatırlatıyorsunuz. Öyle bir hale giriyoruz ki, onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurunuzdan çıkıp çoluk çocuğa karışınca ve işlere dalınca, orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz!’ dedim. Bunun üzerine Rasulullah (A.S.):
   “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer siz benim yanımda iken elde ettiğiniz duruma ve zikir haline devam edebilseydiniz, melekler ziyaretinize gelir, sizinle yataklarınızda ve yollarınızda müsafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala! Bazen böyle, bazen öyle olur.” buyurdu ve bunu üç defa tekrar etti.” (Müslim, Tirmizî)
   Şeyh Eşref Ali Tânevi (Rh.A.), bu hadisten çıkardığı neticeleri zikrederken diyor ki: “İnsanın bazı amellerinden dolayı nefsine kâfir, münafık gibi onun çirkin sıfatını ifade eden kelimeler kullanması caizdir. Müşahede ve melekut aleminin keşfi mümkündür. İnsan, bir halde sabit kalmayıp devamlı değişim içinde (tasavvufî tabirle ‘telvin’ halinde) bulunmaktadır. Ayrıca, mücahedeler ve riyazetlerle manevi ilerleme elde edildiği gibi; kamil şeyhin sohbeti ve nazarıyla da manevi terakki elde edilebilir. Fakat bunun etkisi riyazetle elde edilen gibi derin ve kalıcı değildir. Hz. Hanzala’nın (R.A.): ‘Biz Peygamber Efendimiz’den (A.S.) ayrıldıktan sonra daha çok dünya ile meşgul oluyoruz ve bu arada pek çok şeyi unutuyoruz’ sözü, onun Peygamber Efendimiz’den uzakta kaldığında manevi zayıflığa düşmesinden kaynaklanıyordu.” (Eşref Ali, Hadislerle Tasavvuf)
   Saadet ve nur asrındaki insanlar bu destek ve himayeye muhtaç olunca, felaket devrinde yaşayan bizler, daha fazla imanımızı muhafaza ve kalbimizi ihya derdine düşmeli değil miyiz?de O’ndan ben de O’ndanHer şey O’ndan

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 

 

ANAHTAR

445he8445he8445he8445he8
 ANAHTAR
semerkand dergisi mayıs 2004  
Ahmet Alemdar
  
   Dört duvar arasında karanlıkta kalmış bir insan, bulunduğu yerden aydınlığa çıkabilmek için eliyle bir kapıyı arar. Çünkü bilmektedir ki, her mahzenin bir kapısı vardır. 
Duvarda kapı olduğunu bilmek, elbette takdir edilecek bir durumdur.
Ancak, güzelliklerle kucaklaşabilmek için bu kapının açılması gereklidir.
Aydınlık arayan kişinin, kapıyı açacak bir anahtar olduğunu bilmesi ve bu anahtarı bulması ise, onu hedefine götürecek çok önemli bir aşamadır. 
445he8
Mahzende kalmış bu insan için, çevresindeki dünya malının nefsi okşayıcılığı ve çekiciliği nasıl bir anlam ifade etmektedir? Onlardan hoşlanması ve hayatını onlarla anlamlandırması, duvarların arasında ebediyen kalması demektir. Onların reddi ise, insana aydınlıklarla dolu yeni vadiler, yeni ufuklar açacaktır.
Dünya malını bir araç olarak görebilmek ve sadece tabii ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadarından
 istifade edebilmek, kapının açılmasını sağlayacak anahtarlardan biridir. 
İbn Abbas r.a.’dan gelen bir rivayete göre, bir gün Hz. Peygamber s.a.v. ile Cibril Aleyhisselam Safa Tepesi’nde idiler. Peygamber Efendimiz Cibril’e: 
445he8
“Muhammed’in evinde bu akşam bir avuç un veya kavut (buğday lapası) bile yok.” diye yakındı. Peygamber Efendimizin bu sözü o kadar çabuk işitildi ki, bunu söyler söylemez göklerde bir binanın yıkılışı gibi bir ses duyuldu. Peygamber Efendimiz duyduğu bu dehşetli sesten korkarak Cibril’e: 
“Acaba kıyametin kopma emri mi verildi?” diye sordu. Cibril Aleyhisselam: 
 “Hayır kıyamet kopmadı. Ancak Cenab-ı Hak senin sözünü duyunca İsrafil’e sana inmesini buyurdu. Duyduğun ses İsrafil’in iniş sesidir.” dedi ve biraz sonra İsrafil a.s. Peygamber Efendimiz’in yanına inerek: 
“Cenab-ı Hak senin sözünü işitince, beni bütün yer hazinelerinin anahtarları ile birlikte gönderdi ve
Tihame dağlarını zümrüt, yakut, altın ve gümüşe çevirip, seninle beraber gezdirmeyi sana teklif etmemi emir buyurdu. Eğer kabul edersen yaparım, sen de düşün. İstersen hükümdar,
 istersen kul bir peygamber ol.” dedi.
445he8 
Tirmizî’deki rivayete göre, bunun üzerine, Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurdu: 
“Rabbim bana: ‘Eğer istersen sana Mekke’nin Bahta denilen çölünü altına çevireyim’ buyurdu. Ben:
‘Hayır, Yarabbi, ben bir gün tok, bir gün aç olmayı tercih ederim. Yahut üç gün tok olursam,
üç gün de aç kalmak isterim. Aç olduğum zaman sana yakarırım ve seni hatırlarım.
Tok olduğum zaman da sana şükrederim’ dedim.” (Terğib, c. 5, s. 150, 175) 
Acz, hakikat sarayının kapısını açan bir anahtardır. Hakikat yoluna yönelenlerin bilmesi gerekli olan temel şey, belalara, sıkıntılara sabretmeden sır ve hikmetlerin kapısının açılmayacağıdır. Mevlâna Hazretleri’ne göre bu kapıyı açacak en önemli anahtar sabırdır: 
“Eğer tamamıyla zorluklara daldın ise, daralıp kaldın ise sabret; sabır genişliğin anahtarıdır.” (Mesnevî, c. 1, beyit: 2920) Sabır, insanın Yaratıcısına olan güvenini ve O’na olan teslimiyetini gösterir. 
Kalp, öteleri özleyen ve gözleyen insan için bir anahtardır. Kalbinin derinliklerine vakıf olabilen insan, sonsuzluk alemine bakan kapısını açabilir. Aydınlığın nurları bu insanın yüzüne yansır. Kalbini kontak anahtarı haline getirebilen kâmil insanda akıl ise marş motoru hükmündedir. Akıl ve kalbin birlikte istikrara kavuşması, ancak “inşirah” desteği ile mümkündür. 
445he8
Besmele-i şerif, Kur’an’ı açan bir anahtardır. Her başlangıç, her hareket ve her icraat O’nun adını anmak ile olur. Bundan dolayıdır ki, Cenab-ı Hak besmelenin Kur’an-ı Kerim’in 113 suresinin başında, denebilir ki bir anahtar olarak, bir surenin içinde de başlı başına bir ayet olarak bulunmasını murad buyurmuştur. 
Allah’tan başka yaratıcı olmaması, O’nun en büyük delilidir. “Lâ ilâhe illâ hu / O’ndan başka yaratıcı yoktur.” kelimesi, “Ayetü’l-kübra” yani en büyük ayettir. Bu söz, insanı Allah’a ve O’nun dostlarına götüren tevhid kapısının anahtarlarından biridir. 
Yüreğimizi aydınlıklara açabilmemiz için, herşeye bir tebessümle bakabilmeliyiz. Huzur dolu insanlardaki tebessüm, her kapının anahtarıdır. Tebessümle açılacak olan kapının ötesinde ne vardır diye sorulacak olursa, cevap “girmeden bilemezsin!” olacaktır. 
İmanın özünü kavramış bir müminin, Allah ve Rasulü’ne bağlı olmaktan gelen sağlam bir özgüvene sahip olması, onun geleceği için iyi bir anahtardır. Teslim ve tevekkül noktasından hareket eden, “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” (Âl-i İmran, 139) ayetinin müjdesine inanan müminin “başarılı” olacağına dair özgüveni, kendisine hem bu dünyanın hem de sonsuzluğun nice kapılarını açacaktır. 
Hıristiyanların inancına göre, Zeytindağı’nda çarmıha gerilen Hz. İsa a.s., düşe kalka Kudüs yakınlarındaki Acı Yolu’ndan Kıyamet Kilisesi’ne gitmiştir. Hıristiyanlara göre İsa a.s. bu kilisede medfun bulunmakta ve kıyamet günü de buradan dirilecektir. Kilisenin anahtarı, hıristiyanların mezhep tartışmaları dolayısıyla müslüman bir ailede bulunmaktadır. Bu örnek olay bizlere göstermektedir ki, eğer müslümanlar inançlarını ve Allah’a olan güvenlerini tazeleyebilirlerse, önlerinde duran dev kapıların anahtarları birer birer kendilerine verilecektir.
445he8 
Manevi yükseliş istiyorsak, mısralarında, “Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır.” diyen Sezai Karakoç gibi, bütün anahtarların sahibi olan Cenab-ı Hakk’a münacaatta bulunmalıyız. Dualarımız ilâhi kapıları açan birer anahtar olmalıdır. Allah, mahlukatının, en küçük işlerinde dahi kendisine müracaat etmesinden, kendisini tek merci görmesinden, ‘her şeyin anahtarının O’nun yanında, her şeyin dizgininin O’nun elinde’ olduğunu bilmesinden, kendisine has bir lezzet alır. “Duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” uyarısı müminlerin ruhuna hükmetmelidir. 
Kur’an’da geçen şu ayetler, kapıları açacak olan anahtarların sahibinin Allah olduğunu ve bu anahtarları hidayete ve sonrasında kemale ermesi için dilediğine vereceğini bildirmektedir: 
“Gayb’ın anahtarları, O’nun yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde olan herşeyi bilir. Düşen bir yaprak -ki mutlaka onu bilir- yerin karanlıkları içinde gömülen tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap’ta olmasın.” (En’am, 59) 
“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.” (Zümer, 63) 
“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı açar ve kısar. O, her şeyi bilendir.” (Şura, 12) 
Manevi kapıların altından yapılmış bir anahtarla açılabilmesi için, Allah’a olan aşk ve imanımızın O’nun Habibi’ne olan aşk ve bağlılığımızla bütünleşmesi lazımdır. Hz. Ebubekir r.a. bu yolda bizlere güzel bir örnektir. O’nun dostluğunu tam anlamıyla kazanmak, sırların paylaşıldığı mağara arkadaşlığını gerektirmektedir. 
445he8
O Gönüller Sevgilisi s.a.v., Ebubekir r.a. ve Ali r.a.’ın da aralarında bulunduğu bir gruba son kez bakarken, geride bırakacağı dostlarına bir kapı aralıyor ve bu kapının anahtarına işaret ediyordu: 
“Şu mescide açılan kapıları kapatınız. Sadece Ebubekir’in kapısı açık kalsın” buyuruyordu. 
İtiraz edenler olmasın diye de bu isteğinde ısrar ediyordu: 
“Hayır başkası olmaz, Ebubekir nerede? Söyleyin ona, cemaate namaz kıldırsın.” 
“Eğer Rabbimden başka, insanlardan bir dost edinecek olsaydım, mutlaka Ebubekir’i dost edinirdim.” sözü ise, adeta Dost Kapısı’nı aralayan anahtar bir kelime olarak yüreklere yansıyordu.
   Selam olsun, kendilerine verilmiş anahtarla o kapıdan girenlere, mescidinde huzurla duranlara…
   Mekke’den Medine’ye ve tüm yeryüzüne; Biricik Dost’u bulanlara…
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online      

Etiket Bulutu