Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım, 2008

Kazananlar ve Kaybedenler

 

 

Dünyaya imtihan için gelen insanın en büyük arzusu kazanmak, en büyük korkusu da kaybetmektir. İnsanlar kazanmak, kazanılanı korumak veya kaybedileni tekrar kazanmak için çalışırlar. Dünyada kazanç ve kayıp yanyanadır. Ahireti kazanmak veya kaybetmek de dünyada gerçekleşir.

Kur’ân-ı Kerim’de genel anlamda iyi veya kötü kazanca kesb, menfaat ve başarı ifade eden kazanca

fevz denir. Kayıp ise hüsran kelimesiyle ifade edelir. Nihai kazanç ve kayıp üç kısımdır. Sadece dünyayı, sadece âhireti veya her ikisini kazanmak veya kaybetmek… Her ikisini kazanmaya fevz-i azim veya fevz-i mübin, her ikisini kaybetmeye hüsran-ı mûbin denir.

Herkes kazanma ümidi ve kaybetme korkusuyla çalıştığı halde gerçek kazancın ve kaybın ne olduğunu konusunda insanlar arasında ittifak yoktur. Farklı değerlendirmeler farklı inanç ve bakış açılarından kaynaklanmaktadır. Allah’a ve âhiret gününe inananlar için asıl kazanç Allah’ın razası ve ebedi saadete ermek iken ateist için bütün hedef, olabildiğince dünya nimet ve lezzetlerini elde etmektir. Allah, kim neyi istiyorsa emeğinin karşılığını tastamam vermekte, kimseye haksızlık etmemektedir. "Kim zerre kadar bir iyilik yapmışsa onun mükafatını görür. Kim de zerer kadar bir kötülük yapmışsa onun cezasını görür." (Zilzâl, 7-8)

Kazanmak ve kazancı muhafaza etmek esas olduğuna göre gerçek kazanç ebedi olanı kazanmaktır. Zira ebedi olmayanlar kaybedilmektedir. Buna göre sırf dünyaya ait kazançlar netice itibariyle yok olmaktadır. Kaybedilmeye mahkum kazançlar elem ve pişmanlığa dönüşmektedir. Kazanıp da kaybetmenin üzüntüsü hiç kazanamamanın üzüntüsünden kat kat fazladır. Çocuğu ölenle hiç çocuğu olmayanın üzüntüsü elbette bir değildir. Kalıcı olan kerpiç geçici olan altından daha değerlidir. "Sizin yanınızdakiler tükenir. Allah’ın katındakiler ise bakidir." (Nahl, 96)

Baki olanı verip fâni olanı almak akıl kârı değildir. Dünyevi kazançlar peşindir. Akıl gözüyle ileriyi göremeyenler çocuklar gibi önlerindeki peşinin peşine düşüyorlar. Çocuğun önüne bir avuç şekerle bir avuç altın konsa her halde altına değil şekere iltifat eder. Akıl geliştikçe neyin daha faydalı ve kalıcı olduğu farkedilir. "Onlar peşin olanı severler ve önlerindeki ağır bir günü arkalarına atarlar." (İnsan, 27) Genellikle hayvanlarda da istikbal endişesi yoktur. Günlük yaşarlar. Kesimhaneye giden bir öküz bir tutam otun peşinde ölüme gittiğini farkedemez. Bununla birlikte bazı hayvanlarda gelecek sezgisi vardır. Mesela arılar ve karıncalar gelecek için yiyecek depo ederler. Bu sezgi ilahidir.

Gelecek hesabı olmayanlar halin kavgasını verirler. Bütün gayretleri ise üçgünlük dünya içindir. "Heyhat, heyhat! O size vaad edilen şey ne kadar da uzak! Bizim dünya hayatımızdan başka bir hayat yoktur. Kimimiz ölürüz, kimimiz yaşarız. Biz öldükten sonra tekrar diriltilecek değiliz." (Müminun, 36-37)

Akıllı insan sonu yokluk olan varlığa aldanmaz. Fâni olanı baki kılmaya çalışır. Dünyanın tamamına sahip olsa bile birgün herşeyi geride bırakıp gideceğini düşünür, gerçek kazancın âhiret kazancı olduğunu hesab eder. Mevlana ne güzel söylüyor! "Mezarda bu göze toprak dolar, mezarı aydınlatacak nurun var mı? Bu elin ayağın gidince canının uçması için kolun kanadın var mı? Bu hayvani canın kalmayınca yerine koymak için baki bir cana sahip misin? Dünyada elbisen var, zenginleştin. Fakat bu âlemden gidince nasıl edeceksin? O cihan da pazarla, kazançla dolu bir şehirdir. Sanki kazanma yalnız bu âlemdedir ve bu kazanç kâfidir."

 

"Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olan ve onunla tatmin olan, âyetlerimizden gafil olanlara gelince işte onların kazandıklarına karşılık varacakları yer ateştir." (Yunus, 7-8)

Âhiret bağlantısı olmayan bütün kazançlar haddi zatında saadet değil, felaket sebebidir. Haram-helal kaydından uzak Allahsız kazanç hem dünyayı hem âhireti mahvediyor. Dünyanızı cehenneme çeviren haram kazanç yarışıdır. Bu türlü kazançlar hem dünya hem de âhiret cehenneminin bir bakıma yakıtı mesabesindedir. "Altın ve gümüşü biriktirip, Allah yolunda harcamayanlara acı veren bir azabı müjdele! Bunlar kıyamet günü cehennem ateşinde kızdırılır. Onların alınları, böğürleri ve sırtları bunlarla dağlanır. Onlara; işte kendiniz için biriktirdikleriniz! Haydi tadın biriktirdiklerinizi denir." (Tevbe, 34-35)

Allah’a ve âhiret gününe inanan için kayıp söz konusu değildir. Dünyada sıkıntı çekse de ebedi hayatın mutluluğu bütün acı ve sıkıntıları unutturur. Allah’a ve âhirete inanmayan ise dünyada ne kadar müreffeh yaşarsa yaşasın ebedi felaketle karşılaşınca bütün fani lezzetleri unutur. "Keşke toprak olaydım"der. İnkara dayalı olarak yaptıkları işler pişmanlığa dönüşür. "Böylece Allah onlara, yaptıklarını bir pişmanlık kaynağı olarak gösterecektir." (Bakara, 167)

"İnkar edenler ateşe sürüldükleri gün kendilerine: Siz dünya hayatınızda bütün güzel şeylerinizi harcadınız, onların zevkini sürdünüz, artık bugün yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanız ve yoldan çıkmış olmanızdan dolayı aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız, denir." (Ahkâf, 20)

Kazanç-kayıp, kâr-zarar anlayışı insandan insana değişir. Bunun inanca ve bakış açısına göre değiştiğini söylemiştik. Başkasını aldatarak kazanan kendini kârlı sayar. Kumarda kazanan kendini şanslı addeder. Ölümü ebedi kayıp, üçgün fazla yaşamayı, gününü gün etmeyi kâr bilir. Bu, kâfirin telakkisidir. Mümin ise başkasına kazandırdığı zaman, gerektiğinde hayatını bile feda ettiği zaman kendini kazançlı görür. Bu anlayışa dair çarpıcı bir masal arzedelim:

Uhud savaşından dört ay sonra Âmir oğulları kabilesinin reisi Ebû Berâ çeşitli hediyelerle Hz. Peygambere geldi. Müşrik olduğu için Rasûlullah onun hediyesini kabul etmedi. Kendisine müslüman olmasını teklif etti. Ebû Berâ ise net bir tavır ortaya koymadı. Fakat Hz. Peygamberden kabilesini irşad için davetçi göndermesini istedi.

 

Rasûlullah, içine pek sinmediği halde sayıları kırk veya yetmiş olduğu belirtilen davetçi gönderdi. Haram b. Milhan da bunlar arasındaydı. Arkadaşları onu öncü olarak gönderdiler. Âmir oğullarına yaklaşınca: Durun size haber getirdim diyerek yaklaştı ve: Ben size Rasûlullahın elçisiyim. Bana eman verin ki konuşayım dedi. Ona eman verdiler. Şehadet getirip onları İslama davet etti. Davet sırasında arkadan birisi onu mızrakladı. Saplanan mızrak Haram b. Milhan’ın göğsünden çıktı. Mızrak vücuduna saplanır saplanmaz "Allahû Ekber! Kabenin Rabbine andolsun ki; kazandım gitti, dedi ve ellerini vücudundan fışrıkan kana bulayıp yüzüne ve başına sürdü ve geridekiler için; kardeşlerinize haber verin ki; biz Rabbimize kavuştuk. O, bizden, biz ondan razıyız, dedi. Mızrak darbesini yiyince:

Kazandım diyen sahabinin kazanç anlayışıyla yardım diyen adamın kazanç anlayışı elbette bir değildir. Birisine göre Allah yolunda fani hayatı verip ebedi saadeti kazanmak en büyük kazanç, diğerine göre ise ölüm ebedi kayıp.

Günümüzde ölüm ilanlarında falan hayatını kaybetti deniyor. Halbuki kaybetme değil, bilakis fani hayatı ebedi hayata bağlayarak ölümsüzlüğe erme söz konusu… Yunus ne güzel söylemiş:

Ballar balını buldum. Kovanın yağma olsun.

Kârdan, zarardan geçtim dükkanım yağma olsun.

Gerçek kazanç ve kurtuluşun ne olduğunu yüce Rabbimizden dinleyelim: "Her canlı ölümü tadacaktır, yaptıklarımızın karşılığı da kıyamet günü size tam olarak verilecektir. Kim cehennem ateşinden uzaklaştırılıp, cennete sokulursa işte o kazanmış olur. Dünya hayatı ise aldatıcı bir menfaatten başka birşey değildir. (Al-i İmran, 185)

Öyle Bir Hayat Yaşa ki, Müjdelerle Ölesin!..

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

 

HAKKIN AYNASINI KIRMAYALIM

 
 
FLORABRAOFLORABRAOFLORABRAOFLORABRAO
  Abdullah Tokatlı
   
Biliyoruz ki, insan, Cenab-ı Hakk’ın aynasıdır. Allah, insanı kendinden bahşettiği
bir nur ile yarattı ve büyük tecellilerle nasiplendirdi. Allah Rasulü (A.S.),
”Allah, Adem’i kendi suretinde yarattı” (Buhari, Müslim, Ahmed) derken
işte bu hakikate işaret ediyor. Bunun için tasavvufta insana “Mazhar-ı Hak”
 (Cenab-ı Hakk’ın yansıdığı varlık) deniyor. İnsanın kalbi de “Nazargâh-ı İlahi”
 (Allah’ın baktığı yer) olarak tanıtılıyor.
İnsanın vücudu, şu gördüğümüz maddi alemin unsurlarından yaratılmıştır. Fakat
ruhi yönü, görünmeyen alemin hazineleri ile bezenmiştir. İnsanı yalnızca et ve kemik olmaktan kurtaran kalb, ruh, vicdan, ilim, fikir, sevgi gibi cevherler, işte o gayb
alemine, yani melekût alemine aittir.
Peki, insan diğer varlıklardan farklı olarak neden böyle özel yaratıldı? Bu özel yaratılış,
 çok özel bir vazife içindir: O Kudreti Sonsuz Yaratıcı’yı tanımak, sevmek ve…
bütün varlıklara bu sevgiyi yaymak.
O halde bir kalp, ilahi sevgiden nasiplendiği ölçüde insanları sevebilir, yaradılmışlara
hizmet edebilir, onların yükünü ve zahmetini çekebilir. Rahman ve Rahim olan Yüce
Allah’ı tanıyan insan, bu tanıyışı miktarınca kendisinin ve diğer insanların kıymetini bilir, hakkını verir, adaleti gözetir. Ancak Allah sevgisiyle başkalarını karşılıksız sevebilir. İnsanlığın bugünkü manzarası bu gerçeğin ispatı değil mi?
İnsanı kendine halife (temsilci) yapan ve onunla kainattaki mükemmelliği tamamlayan
Yüce Rabbimiz, bu şerefli varlığın hak ve hukukunu koruma adına bizlere birçok emirler vermiş, yollar öğretmiştir. İşte din, bir anlamıyla, insanlığın şerefini korumaya yönelik bu FLORABRAOemir ve yasaklar bütünüdür.  FLORABRAO
Önce şunu bilelim: Yüce Rabbine iman eden herkes, gerçek insanlığa adım atmıştır.
Ve Allah’a giden dostluk yolculuğuna başlamıştır. “Allah müminlerinin dostudur” (Bakara/257) ayeti bu müjdeyi veriyor. O halde bir kalbe iman nuru girmiş
ve baş secdeye eğilmiş ise, artık onun taşımaya başladığı ilahî nur ve emanet, ona karşı
 sevgi ve nezaketi gerektirir. Yerlerin, göklerin ve dağların taşımaktan çekindiği ilahî sorumluluk emanetini, müminler taşımaktadır. Bunun için müminlerin kıymeti büyük,
hatırı yüksek, hukuku ağır ve işi ciddidir. Allah’ın dostlarına, yani müminlere düşman
olmak, ancak Allah’ın düşmanlarının işidir. Hem Yüce Rabbimiz her mümini diğer
müminin kardeşi yapmamış mıydı? Artık bu şerefli insana zulmetmek, onu haksız
yere üzmek, kınamak, kendisiyle alay etmek kesinlikle yasaktır, yani haramdır.
İnsanın canı, kanı, malı, ırzı ve şerefi Kâbe gibi kutsaldır, koruma altındadır. Haksız yere cana kıymak, kan akıtmak, mal gasbetmek, ırzı karalamak, şerefi zedelemek en büyük zulümdür ve haramdır. Bunları yapanın düşmanı Allah’tır.
Bu şerefli insanın arkasından çekiştirilmez, yüzüne karşı dalga geçilmez. Herhangi bir ortamda kusurları alay konusu yapılıp, şerefi çiğnenmez. Varsa bir kusuru, dostça ve mertçe kendisine söylenir, düzelmesi beklenir ve bunun için samimi olarak dua ve yardım edilir. Çünkü, günah ile kirlenen kalp ve zedelenen edeb, herkesin ortak kıymetidir. Günahla hastalanmış kalbi ve zayi edilmiş edebi kurtarmak için ortak çaba göstermelidir. Bu çaba, Allah sevgisinin, takvanın gereği ve erdemli insan olmanın işaretidir.
Güzellikten sapmış, ayağı kaymış bir insanın kötü haline sevinmek ve onu düştüğü bataklıkta terketmek asla şerefli insanların işi değildir. Bu, dostluğa da sığmaz. Hakka aşık müminlere, kötülükle kirlenen bir kalp aynasını temizlemek için çabalamak düşer. Çünkü o kalp iman etmiştir; bu iman emanetini ve onun meyvesi olan edebi korumak her müminin vazifesidir.
Rasulullah (A.S.) buyuruyor ki:
“Sizden biriniz diğer kardeşinizin aynasıdır; öyleyse onda bakana eziyet verecek kötü bir hal görürse, onu gidermeye çalışsın.” (Buhari,  Tirmizî)
“Mümin müminin aynasıdır. Mümin müminin kardeşidir; onun kaybolan malını ve çiğnenen şerefini korur, arkasından kendisini destekler, gıyabında hakkını savunur.” (Ebu Dâvud)  
FLORABRAOKusur İşleyene Değil, Kusura KızılırFLORABRAO
Hz. Ömer (R.A.) naklediyor: “Rasulullah (A.S.) zamanında Abdullah isminde “el-hımâr” lakabıyla meşhur birisi vardı; sık sık Rasulullah’ı güldürürdü. Bir defasında içki içtiği için Efendimiz onu cezalandırmıştı. Başka bir defasında yine içki yüzünden huzura getirildi; Efendimiz (A.S.) emretti, yine ceza uygulandı. Onun bu şekilde bir kaç defa cezalandırıldığını gören birisi:
“Allah ona lânet etsin! Ne kadar da çok içki içiyor.” diye lânet okudu.
Bunu duyan Rasulullah (A.S.).
“Ona lânet etmeyin! Vallahi o Allah ve Rasulünü seviyor.” buyurdu. (Buhari, Ebû Ya’lâ)
Ebu Hureyre’nin (R.A.) aktardığı bir olayda da, yine içki yüzünden ceza verilen bir kimseye oradakilerin beddua etmesi üzerine Rasulullah (A.S.):
“Böyle söylemeyiniz! Kardeşinize karşı şeytana yardımcı olmayınız! (Buhari) Allahım onu affet, onu doğru yola ilet. Allah sana acısın deyiniz.” buyuruyor. (Kandehlevî)
Ashabtan Ebu’d Derdâ (R.A.), açıkça günah işlemiş bir adama rastladı. Adamın etrafındakiler sövüp sayıyor, işlediği günahtan dolayı onu kınayıp duruyorlardı. Ebu’d Derdâ (R.A.):
“Hey, ne bu haliniz, siz bu kardeşinizi bir kuyuya düşmüş görseniz çıkarmayacak mısınız? diye seslendi. Oradakiler:
“Çıkarırdık elbette.” dediler. Ebu’d Derdâ (R.A.):
“Öyleyse, kardeşinize kötü kötü konuşmayı bırakın; size sıhhat veren ve bu tür şeylerden uzak tutan Allah’a hamdedin.” dedi. Onlar:
“Sen buna kızmıyor musun?” diye sorduklarında, Ebu’d Derdâ (R.A.):
“Ben ona değil, yaptığı işe kızıyorum. Bir kardeşim olarak, yaptığı kötülüğü terk etmesi için ona dua ediyorum.” dedi. (Ebu Nuaym)
Mümin kardeşlerimizle farklı mizaç ve anlayışta, değişik görüş ve mezhepte olabiliriz. Aramızdaki ihtilafları fitne ve düşmanlık sebebi değil, rahmet vesilesi yapmalıyız. Cenab-ı Hakk’ın geniş tuttuğu bir yolu biz daraltmayız. O’nun hoş gördüğü bir kulu biz kınayıp darıltamayız. Darıltıyorsak o bizim kalbimizin darlığından ve hastalığındandır.
İslâm’ın bizden istediği şefkat bununla da bitmiyor: Müminler, haksız yere başka dindeki insanlara ve diğer canlılara da zulmedemez. Müminin yapacağı ya şefkat ya da adalettir. Ötesi zulüm ve ihanettir.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 
 

NEYE NASIL İNANIYORUZ?

 

 
   Nurullah Toprak
SEMERKAND DERGİSİ ŞUBAT 2000
   
   “İman ettim demekle yetinemez ve yakayı kurtaramazsınız, nasıl iman ettiğinizi ve ne derece samimi olduğunuzu ölçeceğiz.” (Ankebut/2-3) ikazını yapıyor Yüce Rabbimiz. Dili ile iman ettiğini söylediği halde, iman edilen şeyleri kalbi ile tasdik etmeyen kimselere Allahu Tealâ: “Onlar inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama ‘boyun eğdik’ deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi.” (Hucurat/14) uyarısında bulunuyor.
 
  
   Kur’an’da bildiği gibi bizler, nefsimizin süslediği gibi değil, Rabbimizin istediği gibi iman etmedikçe, mümin sayılmayız. Bu nedenle, imanın kalplerimize tam olarak yerleşmesi en önemli meselemizdir. Halk dilinde “amentü” denilen iman esaslarına inanan kimse mümin sayılır. Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, ahiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’ın yaratmasıyla olduğuna inanarak iman esasları yerine getirilmiş olur.
   İman, Allahu Tealâ’nın kulun kalbine attığı ilahi bir nur ve Rabbani bir şuurdur. İmanın temelini işte bu nur ve şuur ile tasdik (kabulleniş) oluşturur. Aslında yok olan bir şeye değil, var olduğu halde görünmeyen şeylere iman edilir. Bunun için önce imana davet eden Peygamberin sözüne teslim olunur; onun söyledikleri hak kabul edilir. İnandıklarını hakikatını anlamak, varlıklarını hissetmek, onları tanımak sonra gelir.
   İmanın, ilim ve salih amel ile korunma altına alınması gerekir. Çünkü kalpteki iman, dil ile ikrar, amel ile ispat edilmezse, ne imanın varlığı anlaşılır, ne de tadına varılır.
   İman ile amel, kalple vücut gibidir. Kalp ve vücut da tek başına ayakta duramaz, hayat bulamaz. İmanın, salih amel, taat ve ibadetle gereği yapılınca İslâm yaşanmış olur. İslâm imanın ilan edilmesidir. İman da İslâm’ın akaidi, yani inançlar bütünüdür. Allah katında imansız amel kabul edilmez.
  
İman Herşeyden Üstündür
   İşin temeli imandır. İman, amelden öncedir ve ondan üstündür. Müslümanların amelleri sayı ve şekil olarak aynı olsa bile, kalpteki iman ve yakîn seviyeleri birbirinden farklıdır. Aynı namazı kılan iki insanın kıldığı rekat sayısı ve okuduğu ayet miktarı eşit olabilir. Fakat namazlarının fazileti, lezzeti ve Allah katındaki kıymeti, kalplerindeki iman, Allah sevgisi, yakîn nuru ve müşahedeye göre farklıdır. Herkesin iman seviyesi değişiktir. Hatta insanın kendi imanı bile, her an aynı seviyede kalmaz; şartlara göre kuvvetlenir, zayıflar. Nuru çoğalır, azalır. İmanın yeri olan kalp, Allahu Tealâ’nın gayb hazinelerinden bir hazinedir. Melekut alemine aittir. İnsandaki bütün bilgi, marifet, sevgi, korku gibi haller bu kalpte oluşur. Allahu Tealâ bu kalbe nazar buyurur, ona emreder ve ona nehyeder. Onu kendisine davet eder, ilahi sevgi ve nur oraya iner. İnsana kalbine göre değer verilir. Bunun için bir insan midesinin derdine düştüğü gibi, en kıymetli cevheri ve asıl emaneti olan kalbinin de derdine düşmeli, onun derdini dindirmek, ihtiyacını gidermek için elinden geleni yapmalıdır.
  
İman Korunma İster
   İman taklitte kalırsa, insan gerçek müslüman olamaz. İmanı taklitten ve zayıflıktan kurtarmak için, önce iman edilen şeyler hakkında bilgi sahibi olmalıdır. Sonra kalpte Allah sevgisini besleyecek sebeplere sarılmalıdır. Bu sebeplerin en başında zikir, tefekkür, namaz, dua, helâl lokma, sadaka verme ve haramlardan el çekme gelir. Kalbi örten, kirleten, daraltan günahlardan tevbe etmelidir. Sık sık ‘la ilâhe ilallah’ kelime-i tevhidini kalp ve dil ile söyleyerek imanı tazelemelidir. İmanı kuvvetli, edebli ve şerefli Allah dostları ile beraber olmalıdır. Bu tedbirlere Ashab-ı Kiram dahi muhtaçtı. Öyle ki, onların tek derdi imanlarını ve kalpteki Allah muhabbetini korumaktı.

Hz. Rasulullah’ın (A.S.) vahiy katiplerinden Hanzala el-Üseydi (R.A.) anlatıyor: “
Bir gün Ebu Bekir Sıddik (R.A.) ile karşılaştım, bana:
   ‘Nasılsın?’ diye sordu. Ben de:
   ‘Hanzala münafık oldu!’ dedim. O:
   ‘Sübhanallah! Sen ne diyorsun?’ dedi. Ben:
 ‘Bizler Hz. Rasulullah’ın (A.S.) yanında bulunuyoruz. O bize Cennet ve Cehennem’i anlatıyor. Öyle ki, sanki onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurundan çıkıp çoluk-çocuğa karışınca ve işlere dalınca, orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz (İçeride bir türlü, dışarıda başka türlü hallere giriyoruz. Bunun münafıklık olmasından korkuyorum)’ dedim. Hz. Ebu Bekir (R.A.) de: 

‘Vallahi bizde de benzeri şeyler oluyor!’ dedi. Bu durumu kendisine arzetmek için beraberce
Hz. Rasulullah’ın (A.S.) huzuruna gittik. Beni görünce:
   ‘Ey Hanzala neyin var?’ diye sordu. Ben:
   ‘Ya Rasulallah, Hanzala münafık oldu!’ dedim. Efendimiz (A.S.):
   ‘Bu nasıl sözdür?’ diye sordu. Ben de:
   ‘Ya Rasulallah. Sizin huzurunuzda bulunduğumuzda bizlere Cennet ve Cehennem’i hatırlatıyorsunuz. Öyle bir hale giriyoruz ki, onları gözümüzle görüyor gibi oluyoruz. Sonra huzurunuzdan çıkıp çoluk çocuğa karışınca ve işlere dalınca, orada aldığımız çok şeyleri unutuyoruz!’ dedim. Bunun üzerine Rasulullah (A.S.):
   “Nefsim elinde olan Allah’a yemin olsun ki, eğer siz benim yanımda iken elde ettiğiniz duruma ve zikir haline devam edebilseydiniz, melekler ziyaretinize gelir, sizinle yataklarınızda ve yollarınızda müsafaha ederlerdi. Fakat ey Hanzala! Bazen böyle, bazen öyle olur.” buyurdu ve bunu üç defa tekrar etti.” (Müslim, Tirmizî)
   Şeyh Eşref Ali Tânevi (Rh.A.), bu hadisten çıkardığı neticeleri zikrederken diyor ki: “İnsanın bazı amellerinden dolayı nefsine kâfir, münafık gibi onun çirkin sıfatını ifade eden kelimeler kullanması caizdir. Müşahede ve melekut aleminin keşfi mümkündür. İnsan, bir halde sabit kalmayıp devamlı değişim içinde (tasavvufî tabirle ‘telvin’ halinde) bulunmaktadır. Ayrıca, mücahedeler ve riyazetlerle manevi ilerleme elde edildiği gibi; kamil şeyhin sohbeti ve nazarıyla da manevi terakki elde edilebilir. Fakat bunun etkisi riyazetle elde edilen gibi derin ve kalıcı değildir. Hz. Hanzala’nın (R.A.): ‘Biz Peygamber Efendimiz’den (A.S.) ayrıldıktan sonra daha çok dünya ile meşgul oluyoruz ve bu arada pek çok şeyi unutuyoruz’ sözü, onun Peygamber Efendimiz’den uzakta kaldığında manevi zayıflığa düşmesinden kaynaklanıyordu.” (Eşref Ali, Hadislerle Tasavvuf)
   Saadet ve nur asrındaki insanlar bu destek ve himayeye muhtaç olunca, felaket devrinde yaşayan bizler, daha fazla imanımızı muhafaza ve kalbimizi ihya derdine düşmeli değil miyiz?de O’ndan ben de O’ndanHer şey O’ndan

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 

 

ANAHTAR

445he8445he8445he8445he8
 ANAHTAR
semerkand dergisi mayıs 2004  
Ahmet Alemdar
  
   Dört duvar arasında karanlıkta kalmış bir insan, bulunduğu yerden aydınlığa çıkabilmek için eliyle bir kapıyı arar. Çünkü bilmektedir ki, her mahzenin bir kapısı vardır. 
Duvarda kapı olduğunu bilmek, elbette takdir edilecek bir durumdur.
Ancak, güzelliklerle kucaklaşabilmek için bu kapının açılması gereklidir.
Aydınlık arayan kişinin, kapıyı açacak bir anahtar olduğunu bilmesi ve bu anahtarı bulması ise, onu hedefine götürecek çok önemli bir aşamadır. 
445he8
Mahzende kalmış bu insan için, çevresindeki dünya malının nefsi okşayıcılığı ve çekiciliği nasıl bir anlam ifade etmektedir? Onlardan hoşlanması ve hayatını onlarla anlamlandırması, duvarların arasında ebediyen kalması demektir. Onların reddi ise, insana aydınlıklarla dolu yeni vadiler, yeni ufuklar açacaktır.
Dünya malını bir araç olarak görebilmek ve sadece tabii ihtiyaçlarımızı karşılayacak kadarından
 istifade edebilmek, kapının açılmasını sağlayacak anahtarlardan biridir. 
İbn Abbas r.a.’dan gelen bir rivayete göre, bir gün Hz. Peygamber s.a.v. ile Cibril Aleyhisselam Safa Tepesi’nde idiler. Peygamber Efendimiz Cibril’e: 
445he8
“Muhammed’in evinde bu akşam bir avuç un veya kavut (buğday lapası) bile yok.” diye yakındı. Peygamber Efendimizin bu sözü o kadar çabuk işitildi ki, bunu söyler söylemez göklerde bir binanın yıkılışı gibi bir ses duyuldu. Peygamber Efendimiz duyduğu bu dehşetli sesten korkarak Cibril’e: 
“Acaba kıyametin kopma emri mi verildi?” diye sordu. Cibril Aleyhisselam: 
 “Hayır kıyamet kopmadı. Ancak Cenab-ı Hak senin sözünü duyunca İsrafil’e sana inmesini buyurdu. Duyduğun ses İsrafil’in iniş sesidir.” dedi ve biraz sonra İsrafil a.s. Peygamber Efendimiz’in yanına inerek: 
“Cenab-ı Hak senin sözünü işitince, beni bütün yer hazinelerinin anahtarları ile birlikte gönderdi ve
Tihame dağlarını zümrüt, yakut, altın ve gümüşe çevirip, seninle beraber gezdirmeyi sana teklif etmemi emir buyurdu. Eğer kabul edersen yaparım, sen de düşün. İstersen hükümdar,
 istersen kul bir peygamber ol.” dedi.
445he8 
Tirmizî’deki rivayete göre, bunun üzerine, Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle buyurdu: 
“Rabbim bana: ‘Eğer istersen sana Mekke’nin Bahta denilen çölünü altına çevireyim’ buyurdu. Ben:
‘Hayır, Yarabbi, ben bir gün tok, bir gün aç olmayı tercih ederim. Yahut üç gün tok olursam,
üç gün de aç kalmak isterim. Aç olduğum zaman sana yakarırım ve seni hatırlarım.
Tok olduğum zaman da sana şükrederim’ dedim.” (Terğib, c. 5, s. 150, 175) 
Acz, hakikat sarayının kapısını açan bir anahtardır. Hakikat yoluna yönelenlerin bilmesi gerekli olan temel şey, belalara, sıkıntılara sabretmeden sır ve hikmetlerin kapısının açılmayacağıdır. Mevlâna Hazretleri’ne göre bu kapıyı açacak en önemli anahtar sabırdır: 
“Eğer tamamıyla zorluklara daldın ise, daralıp kaldın ise sabret; sabır genişliğin anahtarıdır.” (Mesnevî, c. 1, beyit: 2920) Sabır, insanın Yaratıcısına olan güvenini ve O’na olan teslimiyetini gösterir. 
Kalp, öteleri özleyen ve gözleyen insan için bir anahtardır. Kalbinin derinliklerine vakıf olabilen insan, sonsuzluk alemine bakan kapısını açabilir. Aydınlığın nurları bu insanın yüzüne yansır. Kalbini kontak anahtarı haline getirebilen kâmil insanda akıl ise marş motoru hükmündedir. Akıl ve kalbin birlikte istikrara kavuşması, ancak “inşirah” desteği ile mümkündür. 
445he8
Besmele-i şerif, Kur’an’ı açan bir anahtardır. Her başlangıç, her hareket ve her icraat O’nun adını anmak ile olur. Bundan dolayıdır ki, Cenab-ı Hak besmelenin Kur’an-ı Kerim’in 113 suresinin başında, denebilir ki bir anahtar olarak, bir surenin içinde de başlı başına bir ayet olarak bulunmasını murad buyurmuştur. 
Allah’tan başka yaratıcı olmaması, O’nun en büyük delilidir. “Lâ ilâhe illâ hu / O’ndan başka yaratıcı yoktur.” kelimesi, “Ayetü’l-kübra” yani en büyük ayettir. Bu söz, insanı Allah’a ve O’nun dostlarına götüren tevhid kapısının anahtarlarından biridir. 
Yüreğimizi aydınlıklara açabilmemiz için, herşeye bir tebessümle bakabilmeliyiz. Huzur dolu insanlardaki tebessüm, her kapının anahtarıdır. Tebessümle açılacak olan kapının ötesinde ne vardır diye sorulacak olursa, cevap “girmeden bilemezsin!” olacaktır. 
İmanın özünü kavramış bir müminin, Allah ve Rasulü’ne bağlı olmaktan gelen sağlam bir özgüvene sahip olması, onun geleceği için iyi bir anahtardır. Teslim ve tevekkül noktasından hareket eden, “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer inanıyorsanız, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” (Âl-i İmran, 139) ayetinin müjdesine inanan müminin “başarılı” olacağına dair özgüveni, kendisine hem bu dünyanın hem de sonsuzluğun nice kapılarını açacaktır. 
Hıristiyanların inancına göre, Zeytindağı’nda çarmıha gerilen Hz. İsa a.s., düşe kalka Kudüs yakınlarındaki Acı Yolu’ndan Kıyamet Kilisesi’ne gitmiştir. Hıristiyanlara göre İsa a.s. bu kilisede medfun bulunmakta ve kıyamet günü de buradan dirilecektir. Kilisenin anahtarı, hıristiyanların mezhep tartışmaları dolayısıyla müslüman bir ailede bulunmaktadır. Bu örnek olay bizlere göstermektedir ki, eğer müslümanlar inançlarını ve Allah’a olan güvenlerini tazeleyebilirlerse, önlerinde duran dev kapıların anahtarları birer birer kendilerine verilecektir.
445he8 
Manevi yükseliş istiyorsak, mısralarında, “Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır.” diyen Sezai Karakoç gibi, bütün anahtarların sahibi olan Cenab-ı Hakk’a münacaatta bulunmalıyız. Dualarımız ilâhi kapıları açan birer anahtar olmalıdır. Allah, mahlukatının, en küçük işlerinde dahi kendisine müracaat etmesinden, kendisini tek merci görmesinden, ‘her şeyin anahtarının O’nun yanında, her şeyin dizgininin O’nun elinde’ olduğunu bilmesinden, kendisine has bir lezzet alır. “Duanız olmasa Rabbim katında ne ehemmiyetiniz var?” uyarısı müminlerin ruhuna hükmetmelidir. 
Kur’an’da geçen şu ayetler, kapıları açacak olan anahtarların sahibinin Allah olduğunu ve bu anahtarları hidayete ve sonrasında kemale ermesi için dilediğine vereceğini bildirmektedir: 
“Gayb’ın anahtarları, O’nun yanındadır; onları O’ndan başkası bilmez. O, karada ve denizde olan herşeyi bilir. Düşen bir yaprak -ki mutlaka onu bilir- yerin karanlıkları içinde gömülen tane, yaş ve kuru hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap’ta olmasın.” (En’am, 59) 
“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, işte ziyana uğrayacaklar onlardır.” (Zümer, 63) 
“Göklerin ve yerin anahtarları O’nundur. Dilediğine rızkı açar ve kısar. O, her şeyi bilendir.” (Şura, 12) 
Manevi kapıların altından yapılmış bir anahtarla açılabilmesi için, Allah’a olan aşk ve imanımızın O’nun Habibi’ne olan aşk ve bağlılığımızla bütünleşmesi lazımdır. Hz. Ebubekir r.a. bu yolda bizlere güzel bir örnektir. O’nun dostluğunu tam anlamıyla kazanmak, sırların paylaşıldığı mağara arkadaşlığını gerektirmektedir. 
445he8
O Gönüller Sevgilisi s.a.v., Ebubekir r.a. ve Ali r.a.’ın da aralarında bulunduğu bir gruba son kez bakarken, geride bırakacağı dostlarına bir kapı aralıyor ve bu kapının anahtarına işaret ediyordu: 
“Şu mescide açılan kapıları kapatınız. Sadece Ebubekir’in kapısı açık kalsın” buyuruyordu. 
İtiraz edenler olmasın diye de bu isteğinde ısrar ediyordu: 
“Hayır başkası olmaz, Ebubekir nerede? Söyleyin ona, cemaate namaz kıldırsın.” 
“Eğer Rabbimden başka, insanlardan bir dost edinecek olsaydım, mutlaka Ebubekir’i dost edinirdim.” sözü ise, adeta Dost Kapısı’nı aralayan anahtar bir kelime olarak yüreklere yansıyordu.
   Selam olsun, kendilerine verilmiş anahtarla o kapıdan girenlere, mescidinde huzurla duranlara…
   Mekke’den Medine’ye ve tüm yeryüzüne; Biricik Dost’u bulanlara…
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online      

İNSANLIK İÇİN AĞLAYANLAR

 
 muhammedbymenderesbq9moment207muhammedbymenderesbq9
   semerkand dergisi mayıs 2003
   Dr. Dilaver Selvi
  
   Yüce Allah: “Onlar yaptıkları kötü işler sebebiyle az gülsünler, çok ağlasınlar.” (Tevbe, 82) buyuruyor. Fakat gafletteki insanlık hem kötü işleri yaptı, hem de ağlamak bir yana kahkahalarla güldü. Allah’ın Habibi s.a.v. işte bu hale düşenlere ağlıyordu. Efendimiz s.a.v.’in ahlâkıyla ahlâklanmış arifler de her devirde insanlığın haline ağladılar. Kalpleri ve yeryüzünü yakan zulmet ateşini gözyaşlarıyla söndürmek istediler.    
  
   “Siz benim bildiklerimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız.” (Buharî, Müslim) buyuran Rahmet Peygamberi s.a.v., ömrünün sonuna kadar az gülüp çok ağlamıştır. Onun saadetli gözlerinden yaş akmayan bir gün ve gece yoktur. Yanındaki ashabına bir ikram olarak bazen tebessüm buyururken bile, göz bebeklerinde gizli bir hüzün belirirdi. Bu üzüntü ve gözyaşları kendisi için değildi. Çünkü Yüce Allah onu kendisine biricik dost seçmiş, bütün kusur ve hatalarını affetmiş ve kendisini cennetin süsü yapmıştı.
   Allah Rasulü s.a.v. Efendimiz insanlık ve ümmeti için ağlıyordu. Gözyaşlarıyla Yüce Allah’tan müminlere mağfiret, kâfirlere hidayet istiyordu. O, hayatında ümmetinin derdiyle dertlendiği  gibi, vefatından sonra da, onları cennete kadar yalnız bırakmayacağını şöyle müjdelemiştir:
   “Hayatım sizin için hayırlıdır. Çünkü siz bana gelip meselelerinizi danışıyorsunuz, tarafımca size lazım olan şeyler söyleniyor. Vefatım da sizin için hayırlıdır. Sizin amelleriniz (kabrimde) bana arz edilir. Onların içinde hayır görürsem Allah’a hamd ederim, kötülük görürsem sizin için Allah’a istiğfar ederim.” (Bezzar, Müsned; İbnu Saad, Tabakat; vd…)
  
İlâhi Rahmeti Çekmek İçin
   Allah için Allah’ın kullarına ağlamak, bütün peygamberlerin en büyük ahlâkıdır. Bu şerefli ahlâk, onlardan Hak aşıklarına miras kalmıştır. İnsanlar nasıl ve nedenini bilmese de, onlar için gözyaşı dökebilen bu gönül ehli aşıklar her devirde bulunmuştur.
   Ariflerden Feridüddin Genc-i Şeker k.s. gönlündeki bu sırrı şöyle açığa vurmuştur:
  
Hiçbir gece yoktur ki, kalbim kan ağlamasın,
 Hiçbir gündüz yoktur ki, yüzden nâmus akmasın.
   Ömrümde hiçbir tatlı şerbet içmedim ki,
   Gözlerimden yaş olup damlamasın.
   Bunlar insanlık adına dökülen yaşlardır. O yaşları kaynatan kalpteki ilâhi aşk ateşidir, dışarı akıtan merhamettir. Bu aşıklar aşk ve irfan mektebi olan tasavvuf ocaklarında yetişmiştir. Önceki devirlerde sufilere “bekkâûn” yani çok ağlayanlar denirdi. Çünkü onlardan bir grup kendileri ve Ümmet-i Muhammed için devamlı gözyaşı dökerlerdi.
   Hak aşıkları bütün insanlığı bir aile gibi görürler. Bu aile içinde salih, mümin, münafık, gafil, cahil, zalim her türlü insan bulunmaktadır. Kalbini ve hayatını Yüce Allah’a verenlerin dışında, herkes derece derece dertli ve hastadır. Bu hastalığın tek ilacı Allah’ın rahmeti ve sevgisidir. O rahmeti yeryüzüne çekecek ve ilâhi sevgiyi gönüllere nakşedecek biricik yol, gözyaşı, dua, istiğfar, edep, naz ve niyazdır.
  
Ağlanacak Halimiz
   Kalbi Rabbinden gafil olanın, gülmesi de ağlaması da kıymetsizdir. Çünkü o gerçekte ağlamasını ve gülmesini bilmemektedir. Karnı doyunca gülen, aç kalınca üzülen ve midesinden başka bir sevinç kaynağı olmayan kimse, henüz insanlık makamına adım atmamıştır. Çünkü, yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak yaratılan insanın, tek sevinci ve derdi midesi olamaz. Olursa, diğer canlılardan farkı olmaz. İnsanı insan eden şey aş değil, ilâhi aşktır. Kıymet, elbisede değil, edeptedir.
   Kalbini unutup karnının derdine düşen insan, bu çabayla değerini koruyamaz, dengesini kuramaz. O, ağlanacak halde iken güler, gülerken ağlanacak hallere düşer. Çünkü haramda huzur, zulümde rahatlık  arayanlar, tuzlu su ile susuzluğunu  gidermeye çalışan kimseye benzer. İçtikçe ciğeri yanar, susuzluğu artar, dudakları çatlar; ta temiz, saf ve tatlı suyu bulana kadar.
   Haram işlerle kalp ölür, ruh perişan olur, şuur bozulur, his kaybolur, ibret duygusu kalmaz, gözyaşı kurur, sevgiye ihanet edilir, nefis azgınlaşır, şeytan güler. Bu hal içinde dünya baş üstüne konmuş, edeb ayaklar altına alınmış olur. İşte bu hali gören bir temiz vicdan, insan ve insanlık adına ağlar. Büyük arif Hakim Senâî k.s. hak aşıklarına şöyle seslenir:
   “
Ey içleri ve dışları güzel olan aşıklar. Gelin, zulüm ve haksızlık ile yoğrulmuş şu dünyanın toprağından göğe kalkan kirli tozları gözyaşlarımızla bastırıp, temizleyelim.”
  
İnsanlığın Böylesi
   Hak dostlarının tek derdi, insanın saadet merkezi olan kalbi, şeytanın ve azgın nefsin tasallutundan kurtarmaktır. Onlara göre, kalp ilâhi sevgi ve edep ile gafletten temizlenmişse insan kurtulmuştur. Kalp isyan ile kirlenmişse insanlık yok olmuştur. İşte ağlanacak şey budur.
   Ebu Talib el-Mekkî rh.a. hak dostlarının bu güzel halini yansıtan şu örnekleri verir:
   Alimlerden biri, hırsızlar tarafından yolunun kesildiğini, malının alındığını şikayet eden bir adama şöyle demiştir: “Eğer sen, müslümanların içine düştüğü bu kötü duruma, kendi malına üzüldüğünden daha fazla üzülmezsen, onlara karşı samimi davranmış olamazsın.”
   Yine malı çalınan bir salih insana, sana zulmeden o insana beddua et dediler. O da, “bana kimse zulmetmedi ki” dedi ve ekledi: “O zavallı adam bu günah ile kendi nefsine zulmetti. Onun zulmü kendi nefsine yetmiyor mu ki, bir de ben onun kötülüğünü arttırayım.”
   Salih insanlar, gasp, hırsızlık ve benzeri yollarla malları çalınıp zulme uğradıkları zaman, beddua ve lanet ile uğraşmayıp, kendilerini bu kötü hallerden koruduğu için Yüce Allah’a şükreder ve şöyle derlerdi: “Bu Allah’ın bize bir nimetidir. Çünkü Allahu Tealâ bizi zalim değil, mazlum yapmıştır. Bu bizim için kaybettiğimiz maldan daha büyük bir nimettir.”
   Velilerden Ali b. Fudayl k.s., Kâbe’yi tavaf ederken bir miktar altını çalındı. Babası onun ağladığını ve üzüldüğünü görünce: “Sen altınlar için mi ağlıyorsun?” diye sordu. Ali b. Fudayl: “Hayır, vallahi ben altınlar için ağlamıyorum; fakat şu altınlarımı çalan zavallı adama ağlıyorum. O, bu paralar yüzünden ahirette hesaba çekilecek ve ne yazık ki kendisini haklı gösterecek bir delili bulunmayacak.”
   Büyüklerden birinin malı çalınmıştı. Kendisine: “Sana kötülük edene beddua et!” dediler. O büyük zat: “Ben onun için üzülmekten, kendisine beddua etmeye zaman bulamıyorum ki!” dedi. (el-Mekkî, Kûtu’l-Kulub)
  
Düşmanına Bile Merhamet
   Hz. Ömer r.a., namaz kıldırırken arkadan harçerlenip evine kaldırıldığı zaman, oğlu Abdullah’a beni kim hançerledi diye sordu. Oğlu, bir hırıstiyan köle dedi. Hz. Ömer r.a. buna sevindi ve: “Elhamdülillah, iyi ki bu işi yapan bir müslüman değilmiş! Yoksa benim kanıma girip Allah’ın huzurunda hesap vermek zorunda kalırdı.” dedi. O, böyle bir acı içinde bile Allah Rasulü’nün ümmetini düşünüyor, onların kusur işleyip azaba düşmelerinden endişe ediyordu. Çünkü o, Rahmet Peygamberi s.a.v.’in boyasına boyanmış hak aşıklarının ilk safında yer alan bir Allah dostuydu.
   Ariflerden Feridüddin Çeştî k.s.’nin yanına dört şahıs geldi. Bunlar iyi niyetle gelmemişlerdi. Hazreti sevmiyorlardı; ileri geri konuşmaya, iftira derecesinde suçlamalarda bulunmaya başladılar. O bunlara hiç aldırış etmeden, sanki hakkında güzel şeyler söylüyorlarmış gibi, tevazu içinde kibarca konuşmaya ve onları memnun etmeye çalıştı. Adamlar yine de memnun olmadılar. Ayrılmak istediklerinde, onlara gidiş yolunu sordu. Onlar da söylediler. Hazret, o yoldan gitmemelerini, oranın tehlikeli olduğunu, başka bir yolu takip etmelerini tavsiye etti. Adamlar bu tavsiyeyi ciddiye almadılar; bildikleri yoldan gittiler. Bir müddet sonra, Feridüddin Çeştî Hazretleri ağlamaya başladı. Yanındakiler merakla ona bakıyorlardı. Daha sonra, bu dört adamın yolda müthiş bir fırtınaya tutulup öldükleri haberi geldi. Hazret mana aleminde onların başına geleni görmüş, kendileri için gözyaşı döküyor, Allah’tan affedilmelerini istiyordu.
   Evet, herkes bulunduğu makama uygun davranır; herkesin kalbini ve edebini söz ve davranışları ortaya koyar. Allahu Tealâ, gönüllerindeki saklı cevherleri ve ilâhi sevgiyi ortaya çıkarmak için, dostlarına kötü insanları musallat eder. Velilere çarpanlar, kendilerinin rezilliğini, velilerin ise güzelliğini ortaya çıkarmış olurlar.
   Gavs-ı Sani k.s. Hazretleri buyurdular ki: “Biz, Ümmet-i Muhammed’in imanını kurtarmak için elimizden geleni yapıyoruz. Bizim yanımıza gelenlerin bir kısmının ihlâsları bozuk, niyetleri kötü oluyor. Biz onlara şefkat ve merhametle davranıyoruz; ayaklarının altına sabun olup, iyi tarafa kaymalarına, hak yoluna gelmelerine çalışıyoruz. Hak etmedikleri halde kendilerine gülüyor, yakınlık gösteriyoruz. Ancak, bazı kimselere ne yapsak fayda vermiyor. Buna üzülüyoruz. Sadatlar kimsenin zararına ve helâkine çalışmazlar. Onlardan uzaklaşanlar, kendi kendilerini zarara sokup helâk ediyorlar.”
http://gavsisanim.spaces.live.com/

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online      

 

ALLAH İLE KUL ARASINA GİRMEK NE DEMEK?

 
 
 
61dd95a614f45853d1f5f7bec28b3b6d
YAZI BİRAZ UZUN LAKİN OKUMAKTA FAYDA GÖRÜYORUM KARDEŞLERİM
ALLAH İLE KUL ARASINA GİRMEK NE DEMEK?
 
Çevremizdeki bazı insanların zaman zaman ‘Bir mürşide bağlanmak gerek, tövbe alıp tasavvuf terbiyesine girmek lazım!..’ diye söze başladıklarında, kendilerine nedense hep aynı karşılık verilir:
“ALLAH (c.c.) ile kul arasına kimse giremez!..”
Çoğu kimseler bu sözle, tasavvuf yoluna girenlerin ALLAH (c.c.) ile aralarına ALLAH’ın (c.c.) razı olmadığı kimseleri koyduğunu, bir mürşide bağlanmakla şirk tehlikesine düştüklerini, kendilerinin ise böyle bir tehlikeden uzak olduklarını anlatmaya çalışırlar.
Acaba işin gerçeği böyle mi?
Bu sözün gerçek manası bilinmezse fitne kaçınılmaz olur; zarar verir. Bu zarar imana dokunur, dini zedeler, din kardeşliğini sarsar, kardeşlik ruhunu öldürür.
ALLAH (c.c.) ile kul arasına kimse giremez sözü, niyete göre farklı sonuçlar doğurur. Eğer bu söz:
“Ben ALLAH’a (c.c.) kullukta önümde kimseyi istemem, peygamber, kitap, alim, mürşit tanımam, istediğim gibi kulluk yaparım, keyfimce ibadet ederim.”
Anlamında söyleniyorsa insanı dinden çıkarır. Daha doğrusu böyle düşünen kimse küfür, isyan ve gaflet içinde kalmış demektir. Eğer bu söz:
iiek_1
“Ben ALLAH’a (c.c.) giden yolda ALLAH’ın (c.c.) peygamberi ve kitabı ile yetinirim, onlar ne diyorsa onu yaparım, başka kimseyi kabul etmem, alimlere bakmam, velilere bağlanmam, mezhepler beni ilgilendirmez, dini kendi anladığım gibi yaşarım”
Anlamında söylenmişse, söyleyen sorumludur. Bu kişi inanç esaslarını zorlamış, kendini tehlikeli bir sona doğru sürüklüyor demektir. Çünkü arada alimler olmadan kendi başına dinin öğrenilmesi, anlaşılması ve yaşanması nasıl mümkün olacak!?
Oysa Kur’an ve Sünnet, hak yolda birlik (cemaat) olmayı, bu beraberliğin başındaki imama itaat etmeyi, topluca ALLAH’ın ipine sarılmayı, hep birlikte tövbe etmeyi, bilmediklerimizi alimlere sormayı, takva ve iyilikte yardımlaşmayı, bunun için ALLAH’ın (c.c.)sadık kulları ile beraber olmayı açıkça emretmektedir.
Dinin hükmü bu iken, bir mümin hangi delil ve mantıkla, ‘Bana bunlar gerekmez’ diyebilir? Dese bile bunun ALLAH (c.c.) katında ne kıymeti olabilir? Eğer bu söz:
iiek_1
“ALLAH (c.c.) benim her hâlimi görüyor, biliyor, sözümü işitiyor, niyazımı dinliyor. Ben namazda, secdede, zikirde, duada ve tövbede kalbimi Rabbime bağlıyorum. Onun için gönlüme kimseyi koyamam, kimseden bir şey bekleyemem. Benim korkum, sevgim, niyetim, hedefim sadece ALLAH’tır.”
Anlamında söyleniyorsa ne güzel. İşin doğrusu da budur, böyle olması lazımdır.
Zaten bütün peygamberler kalbi dünyadan çekip bu şekilde ALLAH’a (c.c.) bağlamak için gelmişlerdir. Onlara vâris olan alimlerin ve kamil mürşitlerin işi de budur. Buna ALLAH (c.c.) adamı olmak denir.
Ama ne var ki, kalbin bütün varlıklardan çekilip sadece Yüce ALLAH’a bağlanması kolayca elde edilecek bir nimet değildir. Bu tam bir hürriyet hâlidir. Arifler o hâli elde etmek için nefisleri ile bir ömür mücadele vermekte ve ALLAH (c.c.) ile aralarına giren engelleri yok etmek için mücadele etmektedirler.
Şu halde ALLAH (c.c.) ile aramızdaki engeller nedir?
ALLAH’a gitmek, ALLAH’a (c.c.) kavuşmak deyince ne anlaşılmalıdır?
Bizi ilgilendiren konu budur.
 iiek_1
ALLAH’a (c.c.) gitmek gönül ile olur. ALLAH’a (c.c.) ulaşmak bir hâldir, sevgidir, aşktır. Bu kavuşma dışa doğru değil, içe doğrudur. Kalıp ile değil kalp iledir.
Kalpleriyle manevi engelleri geçenler, nefislerini aşanlar Yüce Mevla’yı bulurlar. ALLAHu Teala’nın (c.c.) insana şah damarından daha yakın olduğunu anlarlar. Bu buluşma O’nun razı olduğu amelleri yaparak gerçekleşir.
Bu iş insanın nefsi ve keyfine göre değil, Yüce ALLAH’ın (c.c.) çizdiği sınırlara göre olur. Bu sınırlara din denir.
Bizi Yüce ALLAH’a (c.c.) götürecek tek din İslam’dır. İslam, Kur’an ve Sünnetin çizdiği yoldur. Kur’an, Yüce Rabbine kavuşmak isteyenlere yolu şöyle tarif eder:
“Kim Rabbine kavuşmak istiyorsa salih amel yapsın ve Rabbine ibadetinde hiç kimseyi ortak etmesin.”
Demek ki Yüce ALLAH’a (c.c.) gitmek için iman, ihlas ve salih amel lazımdır. ALLAH’a (c.c.) giden yola uyanık kalple varılır, sevgi ile engeller aşılır, ihlasla hedef bulunur. Bu yolun başı ve sonu edepten ibarettir.
Bu yolun en büyük engeli nefis, en azılı düşmanı şeytan, en sarp yokuşu dünyadır. Nefis edeple süslenmeden, şeytan sindirilmeden, dünya sevgisi kalpten silinmeden Yüce ALLAH’a (c.c.) gidilemez.
Buna manevi terbiye ve arınma denir. Kendisini aşamayan insan, varlığın sahibine ulaşamaz. Bir arif şöyle diyor:
ALLAH’a giden yol iki adımdır:
Birinci adımda nefsine bas…
İkinci adımda Rabbine kavuşursun.
iiek_1
ALLAH İLE KUL ARASINA GİRİLMEZ Mİ?
 
Gelelim ikinci meseleye…
Cenâb-ı Hak buyuruyor ki, “Ey mü’minler! ALLAH’tan korkun ve ona (yaklaşmaya) vesîle-vâsıta-sebep arayın.”(7) Yani bana doğrudan değil, bir vâsıta, bir vesîle (aracı) ile gelin. Nitekim varlığını-birliğini, eşi-benzeri olmadığını, ibâdete hakkıyla lâyık olanın sadece kendisi olduğunu bizzat değil, bilvâsıta yani peygamberleriyle bildiriyor, öğretiyor… Ve ondan sonradır ki, kulunu mükellef tutuyor.
Ama o Allâh’ın kullarından bazıları da tutturmuşlar, “ALLAH’la kul arasına girilmez” nakaratını, zaman zaman tekrarlayıp duruyorlar. Halbuki bu söz, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat itikadına aykırıdır, temelden zıttır; Vehhâbilerin inanç esasları arasındadır. Onlar derler ki; “Tevessül, küfür ve şirktir. Peygamberlerden ve onların vârisleri olan kâmil ve mükemmil mürşidlerden, meleklerden, rûhânilerden medet ummak, şefaat-yardım dilemek küfürdür. Bu cümleden olarak tasavvuf bid’attir… Tasavvuf büyüklerini vesîle edinmek, onlara bağlanmak şirktir. Hatta, kabirleri ziyaret etmek de dalâlettir, küfürdür…”
 iiek_1
Oysa Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat inancına göre, bütün bunlar meşru’ şeylerdir. Ve Müslümanları bu şekilde küfür ve şirkle itham etmek, -ALLAH korusun- insanı, “Kim bir Müslümanı tekfir ederse, muhakkak ki kendisi kâfir olur” hükmünün altına sokar.
Halbuki meseleyi basite irca edecek olursak görürüz ki; en başta ALLAH Teala ile kulu ve Resûlü arasına, bir melek olan Cebrâil (a.s.) giriyor. Resûlüllah Efendimiz (s.a.v.) de, ALLAH Teâlâ ile diğer kulları arasına giriyor, vâsıta oluyor. Tarîkat şeyhleri gene öyle… Daha da aşağıya doğru inecek olursak, cemaatle kılınan namazda her imam, ALLAH ile kulları arasına giriyor.
Sözün özü;
Sünnet-i İlâhi böyle; yani Allâh’ın âdeti, kâinatta hüküm süren İlâhi kanunlar bu şekilde cereyan ediyor. Hatta dünya işlerimizde bile vâsıtasız nereye gidebiliyor, ne kadar mesafe alabiliyoruz? Doğrudan hangi yüksek makama çıkabiliyoruz?.. Dünya ise âhiretin enmûzecidir (örneğidir) mâlumunuz.
Ve yine, “Bir şeyin en büyük rüknünü-dayanağını inkâr etmek, o şeyin tamamını inkârdır.” Meselâ bir insan, “namaz inkâr edilmez ama, kıyâmın aslı yoktur” dese, bu adam namazın tamamını yani aslını inkâr etmiş olur.
iiek_1
Binaenaleyh İslâm’da vâsıta da, namazda kıyam gibidir, dinin en büyük rüknüdür. Şayet peygamberler (aleyhimüsselâm) gelmemiş olsaydı, insanların, hayvanlardan ne farkı kalırdı? Hatta, onlardan daha beter, daha sapık olurlardı. Canlı misâlleri ise, her an hepimizin gözleri önünde… ALLAH Teâlâ, ümmet-i Muhammed’i sapıtmaktan veya sapıttırılmaktan muhâfaza buyursun.
Meşhur hadîs âlimlerimizden İmam Hâkim’in Müstedrek’inde tahric ettiği ve sahih olduğunu kaydettiği bir hadîs-i şerifte, atamız Âdem aleyhisselâmın, hatasının afvı için Cenâb-ı Hakk’a; “Yâ Rabbî, eğer beni hâlen mağfiret etmemiş isen, Muhammed (s.a.v.) hakkı için afvımı diliyorum…” diyerek iltica ettiği ve bu vesileyle bağışlandığı bildirilmiştir. Yani Demek ki bu mesele, ilk insan ve ilk peygamberden bu yana varolagelmiştir. Bu itibarla inkârı mümkün değildir.
iiek_1
Bu meseleyi, Hıristiyanlıktaki “ruhban” meselesi ile de asla karıştırmamak lâzım. Zira İslâm’da zaten ruhban sınıfı yoktur. Çok iyi düşünülmesi gereken bir mevzû… Çünkü, gâye ile vâsıtanın birbirine karıştırılması gibi bir durum ortaya çıkıyor. Halbuki ümmet için peygamber, müridler için mürşid, cemaat için imam, hatta talebe için hoca gâye değil, birer vâsıtadırlar. Hiçbir mü’min, vesîleyi ma’bûd olarak kabul etmez. Hiçbir zaman ona ibâdet ediyorum demez. Bilakis her zaman, “iyyâke na’büdü ve iyyâke nesteıyn” diyerek, yalnız Allâh’a ibâdet ettiklerinin ve yalnız ondan yardım istediklerinin şuurundadırlar.
Ve yine, “İlâhî ente maksûdî ve rızâke matlûbî” diyerek, maksatlarının ALLAH azze ve celle, isteklerinin de, onun rızâsı olduğunu daima ifade ederler.
 iiek_1
Hâsılı mü’minler, vâsıtaların ancak, ALLAH Teâlâ’ya vuslatın keyfiyetini gösteren birer kılavuz olduklarına inanırlar. Bu itibarla, ikide bir, “ALLAH’la kul arasına girilmez” mücerred sözünün arkasına saklanıp, hâlis-muvahhid mü’minlere, “putperest-müşrik!” diyecek kadar ileri gidenlerin tuzağına düşmemek lâzım. Zira onlar, “putperest” değil, bilakis “Hüdâperest”tirler.
Sûret-i Hakk’tan gözükerek, bu iddiayı ortaya atanların delilleri de pek gülünç. İşi, döndürüp dolaştırıp hemen Hıristiyanlıktaki ruhban sınıfı meselesine getiriveriyorlar. Oysa, yukarıda da temas ettiğimiz gibi, İslâm’da böyle bir sınıfın mevcudiyeti bahis konusu bile değildir. Bu sebeple, “Delilleri iddialarından bozuk, örümcek ağından daha zayıf” tabirlerini kullanmak, inanıyoruz ki çok yerinde olur. Çünkü, bunlara mukabil bizim ortaya koyduğumuz deliller; âyet, hadîs ve ALLAH dostları olan âlimlerin icmâıdır.
Ancak, “Bazan göz, herhangi bir illetten dolayı Güneş’in ışığını göremez, inkâr eder… Ve yine ağız, bazan bir hastalıktan dolayı, yediği-içtiği gıdaların tadını alamaz” sözü uyarınca; inkârcı, inatçı ve bid’atçiler tarafından çeşitli eserlerde, yalan-yanlış sözler sarf edilmiş olabilir.
Kanaatimizce bunların eğrilik ve doğruluğunu araştırmak da, “tedkik mumu”nu hiç söndürmediğini düşündüğümüz siz ilim ve fikir adamlarına düşer. Binaenlayeh mahut söz, İslâm’a yapılan en büyük iftiralardan ve sokulmak istenen en büyük bid’atlerden birisidir.
iiek_1
Maaleesef bazı aydınlarımız ve de devlet büyüklerimiz, bu söze, -mal bulmuş mağribî gibi demiyeyim- bir mârifetmiş gibi yapışıp, çeşitli vesilelerle dillerine ve kalemlerine pelesenk edip duruyorlar. Ve yine üzülerek müşahede ediyoruz ki, bir tahkik (aslını-esasını araştırıp soruşturma) lüzumunu dahi hissetmiyorlar. Kısacası her Müslümanın, lüzumuna inandığı bir mesele ile alakalı olarak bildiklerini, dilinin döndüğü kadar söylemesi, elinin tuttuğu kadar yazması icap ettiğine inandığım için, bu hususlarda bir şeyler yazmaya gayret ettim. Mutlaka benim de kusurlarım vardır, olmuştur. Bu sebeple son sözüm, eskilerin tabiriyle, “Huz mâ safâ, da’ mâ keder” olacak. Yani; doğruları alın, hatalı olanları terk edin.
Cenâb-ı Hak, ümmet-i Muhammed’i dosdoğru olan kurtuluş yolundan, Ehl-i Sünnet câmiasından ayırmasın, yapmakta olduğumuz hayırlı iş ve yararlı hizmetlerde başarılı kılsın, bütün amel ve ibadetlerimiz rızâsına uygun eylesin. Selâm, hidâyete tâbi olanların üzerine olsun…
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online       
 

Eşkiyalıktan Evliyalığa

 

Eşkiyalıktan Evliyalığa 

 
 
love_298FUDAYL BİN İYAZlove_298
   
   Mustafa Bahadıroğlu
  
   Bugün menkıbelerini ibret ve hayretle okuduğumuz nice büyük zat, yaşadıkları büyük dönüşüm sonucunda maneviyat semamızda birer yıldız oldular. Kimi İbrahim Edhem gibi dünya sarayını terk edip gönül saraylarında padişah oldu. Kimi de Fudayl b. Iyaz gibi eşkıyalıktan evliyalığa terfi etti. Bu dönüşümün adı tevbedir. Herkesi arındırmaya yetecek kadar büyük bir okyanus olan tevbe.
 love_298  
   Tevbekârların medar-ı iftiharı, verâ ve irfan deryası Ebu Ali Fudayl b. İyaz (Rh.A.), iki cihandan yüz çeviren şeyhlerin büyüklerinden olup, himmet ve fütüvvet ehli bir sufi idi. Merv, Kufe veya Horasan’lı olduğuna dair değişik görüşler var.
   Fudayl b. İyaz, Merv ile Ebiverd arasında eşkiyalık yapardı. Fakat tabiatı hayır ve salaha meyilli idi. Soygun yaptığı kafilede bir kadın bulunacak olsa ona ilişmez, fakirin malını gasbetmezdi. Sahranın ortasında bir çadırı vardı. Adamları soydukları her kafilenin malını önüne getirirler, o da dilediğini kendine ayırırdı.
   Bir gün muazzam bir kervan çıkageldi. Eşkiyalar kervanın gelmekte olduğunu fark edip hazırlık yaptılar. Kervanla birlikte gelen bir kişi haramilerin sesini işiterek, kafiledeki ağaya haber verdi. Ağa da haramilerden gizlemek için yanındaki altınları alıp çöle açıldı. Orada bir çadır gördü. Çadırda sırtına aba giymiş biri oturuyordu. Bu Fudayl’dan başkası değildi.
love_298
   Durumdan haberdar olmayan ağa altınları ona emanet etmek istedi. Fudayl altınları çadırın içinde bir köşeye koymasını söyledi. Ağa da altınları bırakıp geri döndü. Kervanın yanına varınca haramilerin bütün kervanı soyduğunu gördü. O da geriye kalan bir kaç eşyasını toplayıp, çadırın yolunu tuttu.
   Oraya vardığında bir de ne görsün! Eşkiyalar oturmuş malları taksim ediyorlardı. Adamcağız bir ah çekti ve, “demek altınlarımı haramilerin eline teslim etmişim!” diye hayıflandı. Geri dönmek isterken Fudayl onu gördü ve “gel!” diye seslendi. Oraya varınca Fudayl, “senin burada ne işin var?” diye sordu. Ağa: “Emaneti almak için gelmiştim de…” dedi. Fudayl, “nereye koyduysan git oradan al.” dedi. Adam gitti ve altınları koyduğu yerden aldı. Yoldaşları Fudayl’a: “Biz bu kervanda hiç nakit bulamadık, sen ise bunca nakdi iade ediyorsun!” dediklerinde Fudayl:
love_298
   – “O, hakkımda hüsnüzan besledi ve ben de Allahu Tealâ hakkında hüsnüzan besliyorum. Ben onun hakkımdaki hüsnüzannını doğru çıkardım. Ola ki Allahu Tealâ da benim kendisi hakkındaki hüsnüzannımı doğru çıkarır.”
   Naklederler ki, Fudayl (Rh.A.) ilk zamanlarında bir kadına aşık olmuştu. Eşkiyalıktan her ne elde ederse ona gönderirdi. Zaman zaman da yanına gider konuşur, ağlardı. Bir defasında yine akşama kadar gönül eğlemiş, tırmandığı duvar üzerinde kadınla muhabbet ediyordu.
   Bu esnada oradan geçmekte olan kervanda bulunan bir hafız şu mealdeki ayeti okur: “Allah zikredildiği zaman, iman edenlerin kalplerinin saygıyla yumuşayacağı zaman halâ gelmedi mi?” (Hadid/16) 
love_298
   Okunan bu ayet bir ok gibi Fudayl’ın yüreğine saplanır. Ta derinden yaralar. “Geldi, geldi… Hatta geçti bile!” diye söylenir. Şaşkın ve mahcup olur, yerinde duramaz. Günahlarına içten bir şekilde tevbe eder. Bundan sonra ağlaya ağlaya, diyar diyar gezerek, haksızlık yaptığı kişilerden af ve helallik diler.
   Fudayl, işte böyle mahcup ve mahzun dolaşırken, Ebiverd’de onu gören bir Yahudi, kendi yoldaşlarına: “İşte şimdi Muhammedîler ile eğlenmenin zamanı geldi.” der. Sonra Fudayl’a, “eğer sana hakkımı helal etmemi istiyorsan, falan yerdeki filan kayalık tepeyi kaldır, yerini dümdüz et.” diye bir şart ileri sürer.
   Tepe gayet büyüktür. Fudayl, bu tepeyi gece gündüz demeden kazmaya başlar. Nihayet bir seher vakti bir rüzgar çıkar. O rüzgar, kayalık tepeyi yerinde hiçbir şey yokmuş gibi dümdüz bir hale getirir. Bu manzarayı gören Yahudi bu defa, “malımı iade etmedikçe hakkımı sana helal etmeyeceğim, diye and içmiştim. Benim şu yastığın altında altınlarım var. Şimdi, sana hakkımı helal edebilmem için onları al bana ver.” der. Aslında yastığın altına çakıl taşı vardır ve maksadı da Fudayl’ı denemektir. Ama Fudayl, elini yastığın altına sokarak bir avuç altın çıkarıp Yahudi’ye verir. Bu defa Yahudi, “sana hakkımı helal etmeden evvel bana İslâm’ı arzet.” der. Fudayl, “bu ne hâl böyle?” deyince Yahudi: “Ben seni imtihan ettim, aslında yastığın altında çakıldan başka bir şey yoktu. Elinde çakılın altın olduğunu görünce anladım ki, samimisin ve dinin de haktır.” der ve müslüman olur.
   Fudayl b. İyaz (R.A.), daha sonraları hanımıyla birlikte Mekke’ye gitti. Orada evliyanın halkasına katıldı. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin sohbetlerine iştirak ederek ilim tahsil etti ve hadis rivayetinde bulunacak kadar ilimde derinleşti. 
love_298
   Eski eşkıya Fudayl, sonraki hayatında artık bir hikmet, marifet ve hakikat pınarıdır. Mekkeliler yanına gelip sohbetinde bulunmaya gayret ediyorlardı. Kerametleri herkes tarafından biliniyordu. Uzak mesafelerden onu ziyarete gelenlerin haddi hesabı yoktu. Halife Harun Reşid de sohbetinde bulunmuştu.
   Nihayet h.187/m.803 yılında vefat etti.
   (Kuşeyrî Risalesi, Keşfu’l-Mahcub, Tezkiretü’l-Evliya, Nefahat, Vâkıât-ı Üftade)
love_298  

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online       

Etiket Bulutu