Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Aralık, 2008

۩۞۩๑ ﻬஐ♥ ﷲ ♥ MUHARREM ORUCU ♥ ﷲ ♥ஐﻬ๑۩۞۩

29 Aralık 2008 Pazartesi günü (1 muharrem 1430) hicri 1430 yılına girmis olacagiz..
Ey insanlar! Kuran size Rabbinizden bir ögüt, kalplere bir sifa ve inananlar icin yol

 gösterici bir rehber ve rahmet olarak geldi. (Tevbe, 10/57 )
 
Ahmed Yatağan
   Yıllar geçiyor ki, Ya Muhammed
   Aylar bize hep Muharrem oldu!
   Akşam ne güneşli bir geceydi…
   Eyvah, o da leyl-i matem oldu!
M. Akif Ersoy
   Dokuzyüz elli yıllık bir ömrün kader anı… Mukaddes yolculuğa işaret veren Yüce Allah, bu kez Nuh (A.S.)’ın gemisine “Dur!” emrini verdi: “Ey arz! Suyunu yut! Ve ey gök! Yağmuru tut!.. Su çekildi. İş de bitti, gemi Cudi’ye oturdu” (Hud/44) Gemiden iniş de, biniş gibi emirle oldu. Muharremin onuncu günüydü. (Ahmed b. Hanbel, el-Aynî, Şevkâni)
   – “Ey Nuh! Sana ve seninle beraber olan topluluklara bizden bir selamet ve bereketle gemiden in.” (Hud/48)
   İnsanlar adeta yeniden hayat bulmuşlardı. Buna ancak şükür gerekirdi. Nuh (A.S.) bu şükrü, oruç tutarak eda etti. (İbn Hacer, el-Aynî)
  
   Musa (A.S.) yıllarca Firavun’un sarayında kaldı. Nuh (A.S.) ve beraberindekileri âlemlere ibret yapan (Ankebût/15) Allah, denizin ortasında yine bir yol açtı. Musa (A.S.)’ın Allah’ın himayesinde, Firavun ve taraftarlarından kurtulduğu gün (Bakara/50), ne hikmetse yine Muharrem’in onuncu günü, yani aşure günüydü (Elmalılı, A. H. Yazır). Musa (A.S.) da, aynen Nuh (A.S.)’ın yaptığı gibi, bu günü kurtuluş ve Allah’a vuslatın gerçekleştiği gün ilan ederek şükür orucu tuttu (Buhari, Müslim). İsrailoğulları bu güne itibar ettikleri gibi, çoğunluğu Musa (A.S.) ın getirdiği hükümlerden oluşan Hıristiyanlık dininin mensupları da, İsa (A.S.) ın sünneti olarak hep bu günü oruç ile yad edip, peygamberlerine tabi oldular. (Şevkâni)
  
   Bu sefer yolculuk denizde değil, karadaydı. Gerçi bir kez deniz yolculuğu Habeşistan’a yapılmıştı. Ama ilahi irade, alemlere rahmet olarak gönderdiği Allah Rasulü Muhammed Mustafa’ya (A.S.) karada da yol açtı. Yine bir zulmün sonunda gerçekleşen yolculuktu bu. Kaçış değil, Allah’a itaat için ayrılıştı Mekke’den Medine’ye hicret. Medine tepeciklerinde öbek öbek insanlar toplanmışlar, Rasulullah (A.S.)’ın nur yüzüyle şereflenmeyi bekliyorlardı.
   Sahabe-i Kiramı gelecek nesillere örnek olarak hazırlayan Gönüller Sultanı Efendimiz (A.S.), her bir müslümandan söz alıyordu: “Hırsızlık yapmayacağım.. Zina etmeyeceğim.. Allah’ı bir kabul edeceğim.. Sana itaat edeceğim.” Bey’at eden eller En Sevgili’nin gözü önünde kenetlenerek, şirkin ve küfrün arasından Allah’a uzanan bir yol buldu. Zira denizlerde peygamberlerine yol açan Yüce Sevgili Allah, sevdiğinin elleriyle de pekala nice yollar açabilirdi. Buna güç yetirebilirdi. Çünkü o, mutlak yaratıcı Allah idi.
   Rasulü Ekrem (A.S.), Medine’yi şereflendirdiği Aşure gününde, Yahudilerin bayram ettiğini, oruç tuttuğunu farketti. Onlar, elbette Rasulullah (A.S.)’ın gelişine sevinmiyorlardı. Sebebini sahabi anlattı:
   “Ey Allah’ın Rasulü! Yahudi ve Hristiyanlar bu güne hürmet ediyorlar!..”
   Vahy-i ilahi, Rasulullah (A.S.)  ın gönlünde ictihad olarak yer etti ve şöyle buyurdu:
   “Ben Musa’ya daha yakınım.” Ve o gün oruç tuttu. (Buhari, Müslim)”  Gelecek yıl, dokuzuncu günde de oruç tutarım.” buyurarak bu yakınlığı göstermeye niyetlendi. (Müslim, Ebu Davud)
   Rasulullah (A.S.) buyurdu:
   “Haydi! Halka ilan et! Kim bir şey yemişse, günün kalan kısmını oruçlu geçirsin. Herhangi bir şey yemeyen oruç tutsun. Zira bugün, Muharremin onu, aşure günü. (Buhari, Müslim, Nesai)” “Aşure orucunu bir gün önce ve bir gün sonra tutmak suretiyle Yahudilere muhalefet edin.” (A. b. Hanbel)
   O günkü bayram havasını teneffüs eden sahabi bu sevinci anlatıyor:
   “… O gün oruç tutardık. Çocuklarımıza da oruç tuttururduk. Ağlayıp yiyecek istediklerinde, yanımızda getirdiğimiz yünden oyuncağı ellerine vererek onları    oyalardık. Böylece orucu tamamlamalarını sağlardık.” (Buhari, Müslim)
   Ramazan orucu farz kılınınca (Bakara/183-185) önceden vacib olan Aşure günü orucu müslümanların isteğine bırakıldı (Muvatta). Bu orucun fazileti ve kıymeti, diğer peygamberler ve Rasulullah (A.S.) ın tavsiyesi ile bizlere nimet oldu. İşte Rasulullah (A.S.)’ın buyurdukları:
   “Kanaatime göre, Aşure günü orucuyla Allah, önceden işlenmiş bir senelik günahı siler. (Müslim, Nesai, E. Davud)”
   “Ramazan’dan sonra en üstün oruç, Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan oruçtur. (Müslim, Tirmizî, E. Davud)”
   “Eğer Ramazan ayından sonra oruç tutmak istersen, Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah’ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiştir. (Tirmizi)”
  
   Hz. Ömer (R.A.)’ın hilafeti sıralarındaydı… Hicretin 16. yılı.. İstişare heyeti kuruldu. Ashabın istişaresi sonucu, Hz. Ali’nin (R.A.) teklif ettiği “Muharrem ayı, takvim yılının ilk ayı olsun” fikri kabul gördü. (Buhari, İbn-i Hacer, el-Ayni) Böylece 1 Muharrem hicri yılbaşı olarak kabul edilmiş oldu.
  
   Rasulullah (A.S.)’ın vahiy kâtibi, zamanın halifesi, Hz. Muaviye’nin (R.A.) hilafeti dönemi… O şanlı sahabi, Rasulullah (A.S.)’ın saadetli minberinde müslümanlara, ihmal edilen bir sünneti hatırlatıyordu.
   “Ey Medineliler! Hani âlimleriniz nerede? Bu konuda size neden bilgi vermiyorlar?!. Ben Rasulullah (A.S.)’ın şöyle buyurduğunu işittim: “Bugün Muharrem’in onuncu günüdür. Aşure günü oruç tutmak size farz kılınmamıştır. Ancak ben oruçluyum. Dileyen bu orucu tutsun, isteyen de iftar etsin!” buyurdu, demiştir. (Buhari)
  
   Ve Ümmetin acı günü… Hicretin 61 yılı… Bu sefer hicret, yine bir zorluğun ardından ötelerin ötesine, belki berilerin en berisine, en yakına… Allah’ın katına… Yolcu Hz. Hüseyin (R.A.) Efendimiz. Rasulü Ekrem (A.S.)’ın gözbebeği, en çok sevdiği iki torunundan biri… Hz. Hasan’ın kardeşi. İnsanlara kemâlat dersleri veren, yeryüzünde canlı bir Kur’an, Sünneti yaşayan bir Sultan… Muharrem ayının onunda yeryüzünde son irşadını yaptı. Cuma günü şehid edildi. (el-Hakim, İbn Kesir, Taberi). Allah Aşure günü hatırına, şefaatlerine nail eylesin.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

๑۩۞۩๑ ﻬஐ♥ DOS DOGRUYOL ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ๑۩۞۩๑


 
Sırat-ı Müstakim, ismiyle müsemma bir yoldur. Ucu cennete çıkan bir yol.

Bizler bu geniş arz üzerine başıboş salıverilmiş, cennet önünüzde, nasıl giderseniz gidin denilmiş varlıklar değiliz. Yol var, yolun haritası, yolculuğun pusulası.

Bu yola iletildiğimiz andan, Kelime-i Şahadet’i en son kelâmımız olarak söyleyeceğimiz ana kadar, bu yol üzereyiz.

Yolların hiç bir devirde olmadığı kadar çoğaldığı bu zamanda dosdoğru yol üzere bulunmak, ne olursa olsun yoldan çıkmamak, yürümek, yürüyebilmek ne büyük nimet!

Yollar nefeslerin adedi kadar çok. Ama kim, hangi yolun sahibi şu müjdeyi veriyor:

“Rabbim Allah’tır deyip, sonra da dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaadolunan cennetle sevinin.’ derler.” (Fussilet, 30)

Müminler olarak her namazda Cenab-ı Hakk’ın huzuruna her durduğumuzda Yüce Kitabımız’ın bize öğrettiği bir duayı tekrar ederiz: “ İhdina’s-sırate’l-müstakîm : Bizi Sırat-ı Müstakim’e ilet.”

İstikamet üzere olmak, hayatın her anına hakkını vermektir.

Hayatımızın her saniyesini kısacık bir çizgi ve ömrü bu çizgilerin uç uca eklenmesinden oluşan bir hat olarak düşünürsek, bir anlık gafletin oluşturduğu “sapma”, bu hat üzerinde bir kırılma meydana getirecektir. Bu hat üzerindeki sapmaların sayısı ne kadar çoksa, kırılma ve aşınma noktalarımız o kadar fazla olacaktır.

Hayatımızı oluşturan “an”ları bir teyakkuz, muhasebe ve murakabe şuuruyla disipline ettiğimizde ise, uç uca eklenen o kısacık çizgiler uzun ve “dosdoğru” bir seyir oluşturacaktır. İşte muhtaç ve muhatap bulunduğumuz “istikamet” budur.

Yanlışa düşmeden, eğriye sapmadan

Yazımızın başlığındaki “dosdoğru” kelimesi, “müstakim” tabirinin karşılığı olarak iki anlama işaret ediyor. Karşıtlıklara başvurarak anlatacak olursak, bunlardan biri “yalan/yanlış”ın, diğeri de “eğri”nin zıddını ifade ediyor.

Yalan/yanlışın zıddı olarak “doğru” derken şunu kastediyoruz: İslâm dışındaki bütün dinler ve inanç sistemleri, kısmen veya tamamen yalan/yanlış üzerine kuruludur. Dolayısıyla aşağıda zikredeceğimiz rivayetten de açıkça anlaşılacağı gibi, yalan/yanlış üzerine kurulu bu din ve inanç sistemlerinin insanı götüreceği yer bu dünyada taşkınlık ve isyan, ahirette de bunun karşılığı olarak azaptır.

Eğrinin zıddı olarak “doğru” ise, insanın, Sırat-ı Müstakim olan İslâm’ı kabul ettikten sonra yürüdüğü yolda kalbî ve amelî olarak istikamet üzere bulunmasını ifade eder. Yani dosdoğru yol üzerinde yine dosdoğru biçimde yürümek, hiçbir şekilde eğriliğe itibar etmemek…

Yüce Kitabımız’da ve hadis-i şeriflerde sıkça geçen “Sırat-ı Müstakim” ifadesi, işte bu iki anlam boyutunu da içine alacak şekilde, sağa-sola sapmadan, yanlışa ve eğriliğe itibar etmeden dümdüz bir hat üzere yürünen “dosdoğru bir şekilde yürünen dosdoğru yol”u anlattığına göre, iç içe geçmiş bu anlam boyutları üzerinde derinlemesine durmak zorundayız.

İstikameti anlamak ve benimsemek

Her şeyden önce şu temel gerçeğin altını çizelim: Kur’an’ın genel olarak bütün insanlıktan istedikleri ile müminlerden istedikleri, birbirini çevreleyen halkalar misali dıştan içe doğru belli bir tedricî seyir izler. Burada iki kademeli bir çağrı bahis konusudur:

1. Yüce Kitabımız önce insanlığı “Sırat-ı Müstakim”e gelmeye çağırır; hayatı insanca, yaradılış maksadına, fıtrata ve ilahî iradeye uygun yaşamanın biricik yolu budur çünkü. Bu “cadde-i kübra”yı (ana cadde) Alemlerin Efendisi s.a.v. en yalın biçimde ve doğrudan şöyle bir benzetmeyle açıklamıştır:

Abdullah b. Mes’ûd ve Câbir b. Abdillah r. anhuma’dan rivayet edildiğine göre Efendimiz s.a.v. mübarek eliyle yere bir çizgi çizer ve:

– “İşte Allah’ın dosdoğru yolu budur.” buyurur.

Ardından bu çizginin sağına ve soluna da (sağa ve sola doğru giden) çizgiler çizip şöyle devam eder:

– “İşte bu yolların her biri üzerinde bir şeytan vardır ve insanları o yola çağırır.”

Böyle buyurduktan sonra Efendimiz s.a.v. mübarek sözlerine devam ederek: “Ve şüphesiz ki bu benim dosdoğru yolumdur. Ona hemen uyun ve başka yollara uymayın ki, sonra sizi O’nun yolundan ayırır.” ( En’am , 153) ayetini okur. ( Ahmed b. Hanbel , İbn Mâce , Hâkim)

Aynı konuyu işlediği bir başka seferinde Efendimiz s.a.v.’in, Yüce Rabbimiz’den naklederek şöyle bir benzetme yaptığını görüyoruz:

“Allah Tealâ Sırat-ı Müstakim’e şöyle bir misal vermiştir:

Onun iki yanında, açık kapıları bulunan iki sur (kale) vardır. Kapılarının üzerinde, salıverilmiş perdeler bulunur. Sırat-ı Müstakim’in kapısında (girişinde) bir davetçi şöyle demektedir:

– Ey insanlar! Sırat-ı Müstakim’e topluca girin, dağılmayın!

Sırat-ı Müstakim’in ortasında da bir davetçi vardır. İnsan, yanlarda bulunan surlardan birinin kapısını aralamaya yeltendiğinde:

– Yazık sana! Onu açma. Şayet onu açacak olursan, helâk olursun, der.

Sırat-ı Müstakim İslâm’dır. Yanlarda bulunan iki sur, Allah Tealâ’nın hadleridir (insanlar üzerine çizdiği, aşmamaları gereken sınırlardır). Açık (olup perde gerilmiş bulunan) kapılar, Allah’ın haramlarıdır. Sırat-ı Müstakim’in kapısındaki davetçi Allah’ın Kitabı’dır. Sırat-ı Müstakim’in ortasındaki davetçi ise, Allah’ın, her müslümanın kalbinde bulunan nasihatçisidir.” ( Tirmizî )

Nitekim bu hadisin sahabi râvilerinden Abdullah b. Mes’ud r.a.’a Sırat-ı Müstakim’in ne olduğu sorulduğunda şöyle cevap vermiştir:

“Hz. Muhammed s.a.v ., bizi onun başında bırakmış (bizi bu yola irşad ettikten sonra vazifesini tamamlayarak aramızdan ayrılmış)tır. Öbür ucu cennete çıkan bu yolun sağında ve solunda da yollar vardır. Buralarda, geçenleri oralara çağıran kişiler vardır. Kim bu yollara girerse sonu cehenneme çıkar. Sırat-ı Müstakim’e giren kişi ise bu yolu izleyerek cennete ulaşır.”

Böyle dedikten sonra İbn Mes’ud r.a ., yukarıda mealini verdiğimiz En’am Suresi’nin 153’üncü ayetini okumuştur. ( Taberî )

Hayatı istikamet üzere yaşamak

2. Yüce Kitabımız, bu umumi çağrıya icabet edenleri, bu kez de bu “dosdoğru yol” üzerinde yine “müstakim” bir hayat yaşamaya sevk ve teşvik eder. Bu aşamada kabul edilen hakikatlerin hayata geçirilmesi söz konusudur ki, insanın bütün hücreleriyle müslüman olması, sadece amel plânında değil, tasavvur ve tahayyül plânında bile dosdoğru yaşamasını ifade eder.

İslâm bizatihi Sırat-ı Müstakim olduğu halde, en az günde 5 vakit kıldığımız namazların her rekatinde okuduğumuz Fatiha Suresi’nde “bizi Sırat-ı Müstakim’e ilet” diye Rabbimiz’den niyazda bulunmamızın anlamını işte burada buluyoruz. Bunun anlamı sadece “Sırat-ı Müstakim üzerinde yürürken ayağımızı kaydırma” demek değil, aynı zamanda “bizi dosdoğru yol üzerinde dosdoğru yürüt” demektir.

Bu aşamada her sözümüzün, her amel, fiil ve davranışımızın, hatta niyetimizin istikamet üzere olması bahis konusudur artık.

Yüce Kitabımız’da , Hûd a.s.’ ın dilinden son derece çarpıcı bir şekilde şöyle buyurulur :

“Şüphe yok ki Rabbim dosdoğru bir yol üzeredir.” (Hûd, 56) Bu ayette geçen orijinal ifade de Sırat-ı Müstakim’dir.

Buradan şunu anlıyoruz: Yüce Allah’ın Sırat-ı Müstakim üzere olması demek, O’nun her fiilinin, her hükmünün ve her emir ve yasağının belli ve şaşmaz bir ölçü, düstur ve sistem doğrultusunda olması demektir. En küçük zerreden evrene hakim olan kozmik sisteme kadar her şeyin belli bir disiplin içinde varlığını sürdürmesi de bu gerçeğin ifadesidir.

Şu halde bu ilahî tarz ve sistem, yeryüzünde halife olarak yaratılmış bulunan insanın hayatına da hakim olmalıdır. Bu alanda ilk örnekliğin peygamberlerde (hepsine salât ve selam olsun) bulunduğu ise açıktır. Bu sebeple Efendimiz s.a.v.’e hitaben Kur’an’da iki yerde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ( Hûd , 112; Şûrâ , 15) buyurulmuştur .

Burada bir noktaya dikkatlerinizi çekmek istiyoruz: Bütün ayetleri aynı kaynaktan aldığı ve aynı duyarlıkla karşıladığı halde, Efendimiz s.a.v. “Hûd Suresi beni ihtiyarlattı” (Tirmizî, Hâkim) buyurmuştur.

“ Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.”

İbn Abbas r.a. hazretlerinin, Hûd Suresi’ndeki bu ayeti kastederek, “Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e bu ayetten daha zor ve ağır bir ayet nazil olmamıştır.” şeklindeki tesbitini hatırda tutarak, buradaki zorluğun mahiyetini Elmalılı Hamdi Yazır merhumdan dinleyelim:

“Demek ki hakka ulaşmak için istikametten başka yol olmadığı gibi, her hususta kemal-i istikamet kadar yüksek bir makam ve onun kadar zor hiçbir emir yoktur. Herhangi bir amaca ulaşmanın en kısa yolu tarik-i istikamet (dosdoğru yol) olmakla beraber, evvela her işte tek olan istikamet noktasını tayin etmek zor; ikincisi, muhtelif noktaların alakasından sıyrılıp, sarsılmadan ve dosdoğru o noktaya yürümek daha zor; üçüncüsü, vasıl olduktan sonra aynı istikamette hiç eğilmeden devam ve sebat edebilmek büsbütün zordur. Bununla birlikte şunu ihtar etmeliyiz ki, bu ayette Rasulullah s.a.v.’e “beni ihtiyarlattı” dedirtecek kadar zor gelen taraf, istikamet emrinin, asıl kendisine taalluk eden kısmından ziyade, ümmetine taalluk eden kısmıdır. Zira ayette “Seninle beraber, tevbe edenler de (dosdoğru olsun)” buyuruluyor . Yani şirkten tevbe edip de imanda sana iştirak ederek maiyetinden bulunan her müslüman da senin gibi müstakim olsun…” (Hak Dini Kur’an Dili, 4/2830)

Bu emrin ilim, amel, ahlâk ve hatta yukarıda da söylediğimiz gibi niyet ve tasavvur seviyesinde bile istikameti ihtiva etmesi dolayısıyla alimlerimiz şöyle demiştir:

“Herhangi bir meselede kıl ucu kadar dahi ifrat ve tefride sapmadan istikameti muhafaza etmek, Allah Tealâ’nın yardım ve tevfiki olmadıkça, havl ve kuvveti yalnız O’ndan bilmedikçe gerçekleşmez.” ( Âlûsî , Rûhu’l – Ma’ânî , 12/152)

Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in mübarek şahsında müminlere emir buyurulan istikametin temin ve muhafazası konusunda Süfyan -ı Sevrî rh .a .’in tesbiti son derece yol göstericidir:

“Amel olmadan söz müstakim olmaz. Söz ve amel de niyetsiz istikamet bulmaz. Sünnet’e uygunluk olmadıkça da ne söz, ne amel, ne de niyet istikamete kavuşabilir.” ( Ebû Nu’aym , Hilyetu’l – Evliyâ , 7/34)

Şeytan tuzağı

Yüce Kitabımız’ın bildirdiğine göre İblis, ilahî huzurdan kovulduktan sonra Allah Tealâ’dan kıyamet gününe kadar mühlet istemiş ve istediği mühlet kendisine verildiğinde şöyle demiştir:

“Öyleyse beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onları (insanları) saptırmak için senin doğru yolunun üzerine oturacağım. Sonra onlara elbette önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen onların çoğunu şükredici bulmayacaksın.” ( A’raf , 16-17 )

Dünya hayatının insan için bir imtihan olmasının hikmeti gereği İblis’e, insanları saptırmak için çalışması doğrultusunda mühlet verilmiş olduğunu bu ayetten anlıyoruz.

Konuyla ilgili bir diğer ayette, İblis’in göstereceği bu çabanın bütün insanları aldatamayacağı şöyle ifade edilmektedir:

“(İblis) dedi ki: “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, yemin ederim ki ben de onlara (insanlara, günahları) süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâslı kulların hariç…” (Hicr, 38-40)

Buradan anlıyoruz ki, şeytanın aldatamayacağı kimseler, imanda, ibadette, ahlâkta ve sair söz ve davranışlarında yolunu Allah Tealâ’ya adayarak yaşayan ihlâs sahibi kullardır.

Hayat disiplini ve murakabe

İblis’in ilahî huzurdan kovulması ile ilgili ayetlere dikkatle bakıldığında bir husus dikkat çekmektedir: O, insanları saptırmak için Sırat-ı Müstakim üzerinde oturacağını söylemiştir. Bu ne demektir?

Elmalılı merhumdan yukarıda alıntıladığımız açıklamalarla birlikte bu sorunun cevabını düşündüğümüzde önümüze şöyle bir manzara çıkmaktadır:

Şeytan, Sırat-ı Müstakim üzerinde oturacağını söylemekle, sadece insanları bu dosdoğru yola girmemeleri için aldatmakla kalmayıp, aynı zamanda fiilen Sırat-ı Müstakim üzerinde bulunanları da saptırmak için gayret göstereceğini söylemiş olmaktadır. Öyleyse şeytanın hile ve tuzaklarından emin olmak için iman edip Sırat-ı Müstakim’e girmiş olmak yeterli değildir. Bu dosdoğru yol üzerinde hedefe doğru yürürken de yalpalamamak, yoldan sapmamak şarttır.

Bunu temin edecek olan ise, yazının başında da belirttiğimiz gibi, hayatın her anını disiplin altına sokacak murakabe ve kontrol sistemidir. Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz, kendisinden sonra başkasına danışma ihtiyacı hissetmeyeceği bir tavsiyede bulunmasını isteyen sahabiye şöyle buyurmuştur:

“Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!” (Müslim, Tirmizî, İbn Mâce, Ahmed b. Hanbel)
Burada Efendimiz s.a.v.’in, “Rabbim Allah’tır deyip, sonra da dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: ‘Korkmayın, üzülmeyin, size vaadolunan cennetle sevinin.’ derler.” (Fussilet, 30) ayetine gönderme yaptığı görülmektedir.
Esasen bu istikametin, en temel ibadetlerden, insana en önemsiz gelen hususlarda dahi ilahî rıza ve muhabbete aykırı davranmaktan sakınmayı ihtiva ettiğinde şüphe yoktur. Bu sebeple ulema, Efendimiz s.a.v.’in bu cevabının, İslâm’ın bütün emir, yasak, yönlendirme ve tavsiyelerini içinde toplayan kapsamlı bir ifade olduğunu söylemiştir.
Böyle bir istikamet elbette kişiyi yalnızca haram-helal hudutlarında değil şüpheli şeylerde dahi doğruya yönlendirecektir.

Kalbi Allah’a imanla güç bulmuş bir kul için istikamet üzere olmak, şeytanın yoldan çıkarmalarını görüp korunmak da zor olmayacaktır. Çünkü Allah Tealâ dosdoğru yol üzere olma emriyle birlikte dosdoğru yolun ölçülerini de bildirmiş, bu ölçüler Ehl-i Sünnet alimlerimizin gayretleriyle bize ulaşmıştır.

Sırat-ı Müstakim, yani dinimiz apaçık ölçüleriyle ortadadır. Artık bize düşen “Allah’a iman ettim” demek ve bu ölçülere sımsıkı sarılmaktır.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

๑۩۞۩๑ ﻬஐ♥MEŞAKKATİN ARDINDAKİ SIR ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ๑۩۞۩๑

   
   Ahmet Yatağan
  
   Aranızdan size öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir.
Hüzün Yılı… Kainatın Biriciği Efendimiz A.S.’a musibetlerin ardı ardına geldiği yıl. Peygamberliğin onuncu yılı…
   Önce, vahye ilk muhatap olduğunda, omuzuna yaslanıp derdine ortak ettiği, kimse kendisine inanmazken emsalsiz bir teslimiyetle onu tasdik eden eşi, Hz. Hatice Validemiz’in vefatı. Fırtına ne kadar büyük olursa olsun, bir sükûnet limanı olabilen sevgili eşin Hakk’a yürüyüşü… Derken, kolu-kanadı, müşriklere karşı savunucusu ve yardımcısı olan amcası Ebu Talib… O da gidiverir.
   Gönüller sultanı sevgili Elçi’ye, "şu ümmet üzerindeki bu iki musibetten hangisine daha çok üzüleceğimi bilemiyorum" dedirten zon günler…
   Kureyş müşrikleri, alemlere rahmet olarak gönderilen Efendimiz A.S.’ı, fırsat bulsalar bir kaşık suda boğacaklar. Ama ilâhi irade… Zorluk ve kolaylıklar bir geliyor bir gidiyordu.
   Ebu Talib’in ölümüyle, işte bir kez daha meşakkat kapıya dayanmıştı. Müşrikler aradıkları fırsatı yakalamış gibiydiler. O’nu artık korumasız bulduklarını sanıyorlardı. Artık gün geçmiyordu ki Efendimizin A.S. başına toprak saçılmış olmasın, evine mahzun dönmesin… Biriciği Fatıma nice günler geçirmişti babacığının başındaki toz-toprağı ağlaya ağlaya temizlerken. O mübarek nebi kızına şöyle diyordu:
   "Ağlama kızım. Allah babanı koruyacak ve savunacaktır."
  
Karar Belgesindeki İmza

   Alay, işkence, hakaret, şiddet hiç biteceğe benzemiyordu. Bütün bunlara rağmen ilâhi bir tecelli; Rabbim Allah’tır diyenlerin sayısı her gün biraz daha artıyordu.
   Mekke müşrikleri bir çare olarak karar aldılar:
   "Muhammed’e tabi olanlarla her türlü irtibat kesilecek!"
   Bu, müminleri kuşatma altında tutma anlamına geliyordu. Bu yüzden çok önemli bir karardı kendileri için. Ambargo kararı Kâbe’nin duvarına asıldı. Allah Tealâ’nın ilâhi nazargâhı olarak Beytullah, ihtimal ki o gün en hüzünlü hadiseye şahit oluyor, inanan kimi gönüllerin yüreklerine içli içli sesleniyordu. Ama bu sesi kuşatmanın devam ettiği o üç yıl boyunca ancak Allah Tealâ’ya yürekten inananlar duyabildi:
   Ve bir güve… Bir güve, Kâbe duvarındaki anlaşma metninin "Allah’ın adıyla" ifadesi hariç, tamamını yok etmişti.
  
Yeni Bir Yer, Yeni Bir Ümit

   Taif şehri, Mekke’ye yaya iki günlük mesafedeydi. Mekke’de ümitlerin tükendiği günlerde Taif, Kâinatın Efendisi’ne A.S. bir umut ışığı oldu. Gerçi orası mesirelik bir yerdi. Rahatlık içindeyken onu dinlerler miydi? Bir ümit…
   Bu ümit bir tek gaye içindi: Allah Tealâ’nın kendisine bildirdiği hakikatleri duyurabilmek. İlâhi nurla kalpleri diriltebilmek. Allah’ı, imanı, İslâm’ı duymayanlara anlatmak.
   "Ey Rasul! Rabbin’den sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır." (Maide/67)
  
Cananın Can Yoldaşı

   Taif’te O’nu ilk karşılayan üç kardeş oldu. Ama verdikleri cevap şu idi:
   "Allah senden başka gönderecek kimse bulamadı mı?!. Kendi yurdunun halkı seni istememiş, kabul etmemiş sen de kalkmış bize gelmişsin!..
   On gün yurtlarında kaldığı Taif’lilerin tek korkusu vardı: Ya gençlerimizi İslâm’a yönlendirirse… Bu yüzden aralarındaki köleleri, ayak takımını kışkırttılar. O’na sövdürdüler. Masum Nebi’nin geçeceği yolların iki yanına oturttular, her adım atışında O’nu  taşladılar, yaraladılar…
   Kainatın Biriciği kimi zaman ayaklarının acısına dayanamadı, yere oturdu. Bu kez kollarından tutup kaldırdılar, yürüdükçe taşlayıp gülüştüler. Ama orada gülemeyen biri daha vardı: Yol arkadaşı Zeyd b. Harise. Atılan taşlara gövdesini siper ediyordu ama…
  
Hakir Bir Köle, Bir Tabak Üzüm

   Az ilerdeki asmanın gölgesinde oturabildiğinde, hâlâ Rahmet Peygamberinin ayaklarından kanlar akıyordu. İki rekat namaz kıldı, elerini semaya kaldırdı, Alemlerin Rabbi’ne yöneldi:
   "Ey merhametliler merhametlisi! Gücümün zayıflığını, tedbirimin azlığını, halkın gözünde hakir görülüşümü sana arz ediyorum. Sen beni kime bırakıyorsun? Senden uzakta olan, beni gördükçe suratını asan kimselere mi? Bana gazabın yoksa asla gam çekmem. Nuruna sığınıyorum. Her şey senin hoşnutluğun için. Güç ve kuvvet senin elinde…"
   Tam o sırada biri sessizce yaklaştı: Addas… Elinde bir tabak üzüm getirmişti:
   "Buyurun, bundan yiyin” dedi. Mahzun Nebi, "Bismillah" deyip üzüme uzanırken Addas, hayretle sordu: "Sen kimsin?"
   Aldığı cevap çok netti: "Alemlere rahmet olarak gönderilen son peygamberim"
   Addas, yıllarca gökte aradığını şimdi önünde bulmuştu. Allah Rasulü’nün başını, ellerini, ayaklarını öpmeye başladı. Onu gönderen hıristiyan efendisi ve etrafındakiler ise "buna ne oluyor!" dercesine uzaktan bakıyorlardı. Bu gönlü muhabbet kıvılcımıyla tutuşmuş adam, Kâinatın Efendisi’ne Taifli olarak iman eden tek kişi idi.
  
Şefkat Peygamberi

   Taif’ten dönüş yolunda, Cebrail A.S. Efendimiz’i yolda karşıladı:
   "Ey Muhammed! Allah onların dediklerini işitti ve sana Dağlar Meleği’ni gönderdi. Ne yapılmasını arzu edersen emredebilirsin."
   Dağlar Meleği, Allah Rasulü’nü selamladı ve emrine âmade olduğunu bildirdi:
   "Ey Muhammed! Ben hazırım. Eğer şu iki yalçın dağın müşrikler üzerine kavuşmasını ve tümünü ezmesini istersen, hemen yerine getireyim!"
   Allah’ın Rahmet Peygamberi son sözü söyledi:
   "Ben Allah’ın, bu müşriklerin soyundan yalnızca Allah’a ibadet eden, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayan, İslâm’a gönül vermiş bir nesil meydana getirmesini diliyorum." (Buharî)
   Bu, yok etmenin değil, var edebilmenin ve ancak karşılıksız sevmenin sesiydi. Her şeye rağmen yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmenin izharıydı. Taif bunun için önemli, Addas R.A. bu yüzden sevimliydi.
   "Mesleğimde meşakkat, medar-ı iftiharımdır" diyen velinin sözleri, Kainatın Efendisi’ne ümmet olabilmenin ardında yatan gerçeği gösteriyordu. Allah Tealâ’nın çok şefkatli (Rauf) ve pek merhametli (Rahim) sıfatları, bazen meşakkat perdesinin arkasından muştularla gülümsüyordu. Ve zorluklar ak-pak gönüllere Rahmet Peygamberi’ni hatırlatıyordu:
   "Andolsun! Aranızdan size öyle bir peygamber geldi ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, müminlere karşı çok şefkatli, çok merhametlidir." (Tevbe/128)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

๑۩۞۩๑ ﻬஐ♥FITRATIN YANLIŞA TEPKİSİ: HAYÂ ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ๑۩۞۩๑

 
   
   Mübarek Erol
  
   Hata yapmak, yanlış işlere meyletmek, yolunu-yönünü şaşırmak, insan olarak yaratılmış bulunmanın bir sonucudur. Dilimize yerleşmiş bulunan “beşer şaşar” ifadesi bu gerçeği dile getirir.
   Evet, insan hata yapar. Fakat dünyada insanlık izzetini muhafaza etmek için, ebedi hayatında saadete ermek için bile bile hata yapmamalı, düştüğü hatada da ısrar etmemelidir.
 Bunun için hem beşer nezdinde, hem de Allah katında kusur ve yanlışları telafi etmenin yolları açık tutulmuştur.
Kula yapılan bir hatayı özür dileyerek ya da helalleşerek, Cenab-ı Allah’a karşı yapılan hataları da, pişmanlıkla tevbe ederek telafi etmek gerekir.  Yüce Rabbimiz, daha yanlışa düşmeden durulması gereken yeri hissettirmek üzere insanı hayâ ile donatmıştır. Hayâ Allah korkusunun başıdır. Günah işlemekten, yanlış işler yapmaktan hayâ sayesinde sakınır, kaçınırız.
   Rabbimiz’in sadece insanoğluna bir lütuf olarak bahşettiği hayâ, yanlış davranışlara ruhun gizli bir tepkisidir. İnsan fıtratında mündemiç bulunan hayâ, Cenab-ı Mevlâmız’ın razı olmadığı, çirkin saydığı şeyleri yapmaktan sakınmaya yöneltir. Utanacağı bir şey yapmaktan kaçınan insan, başkaları tarafından kınanıp horlanmaya da hayâ sayesinde tedbir almış olur.
   Tutum-davranışlarımızda bu kadar önemli rolü bulunan hayâ, dinî emir ve yasaklardan, toplumun örf ve adetlerinden bağımsız düşünüldüğünde, işlenmemiş bir cevher gibidir. Mahiyeti, yönlendireceği davranış biçimi belirsizdir. İyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayıramaz. Zaten bunun için verilmiş de değildir. Esasen insanı hayra, hakka yönelten iç hasletlerin hiç biri böyle değildir. Hayâ duygusunun neden sakındıracağı, neye yönelteceği dinin hükümleri ve teklif ettiği ahlâk ile, bir de toplumun örf olarak kabul ettiği kurallarla belirlenir. 
                           
   Alimlerimiz hayâyı anlatırken üç kısma ayırıyor.
   Birincisi, kulun Allah’tan utanmasıdır. Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz, “Allah’tan gerektiği gibi hayâ edin.” buyurmuşlardır. Böylesi bir hayâ, gelişigüzel bir utanma değil, Cenab-ı Hakk’ın huzurunda, O’nu layıkıyla takdir ve tenzih edememenin mahcubiyetidir. Allahu Tealâ’dan gerektiği gibi haya etmek ise, O’nun yüce ismini her an zikretmek, noksan sıfatlardan tenzih etmek, emirlerine uymak ve yasaklarından sakınmaktır.
   Rabbanî alimler hayânın bu türünü şöyle tanımlamışlar: “Cenab-ı Hakk’ın nimetlerini ve ikramlarını müşahede etmek, bunun yanında kendi kusurlarını görmektir. Bunlar düşünüldüğünde insanda bir hal meydana gelir ki, ona hayâ denir.”
   Manevi alemde ruhunun hayâ sıfatıyla dolmasını, cismanî alemin de bu hale katılıp, bedenin ve alnın terlemesiyle biliriz. Nitekim Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz, Rabbül Alemin’in azamet ve heybetinden hayâ ettiklerinde, mübarek alınlarında ter damlacıkları oluşurdu. Bu hali anlamamıza şu söz yardımcı olur: “Hayâlı kişi ter döker, bu ondaki bir tezahürdür. Bundan önce benlik hissinden azat olmak gerekir. Kişide benlikten bir şey bulunduğu müddetçe, hayâdan nasibini alamaz.”
   İkinci tür hayâ, insanın diğer insanların kınamasından, adının kötü anılmasından çekinmesidir. Bu şekilde insanlardan utanmak, örfe ve genel ahlâk kurallarına uymayı sağlar. İslâm’a aykırı olmayan örfün dinden sayıldığından hareketle, toplum içindeki kurallara -İslâm’a aykırı değilse- uyulması zaruridir. Bu prensip dikkate alınmaz, kişi toplum kurallarını çiğnerse, bunun adı hayâsızlıktır. Böyle bir duruma düşülerek utanmak hayâ değildir; böyle bir duruma düşmekten korktuğu için utanmak ve tedbir almaktır.
   Üçüncü tür hayâ ise, insanın kendisinden utanmasıdır. İnsanın, izzet, şeref, namus gibi zatında bulunan kıymetli her şey için, kendisine duyduğu saygıya izzet-i nefs diyoruz. İzzet-i nefs sahibi biri, yalnız olduğu zamanlarda bile çirkin ve edepsizce davranışlardan kaçınır. Böyle bir şey yapacak olsa kendinden utanır, içinde bir rahatsızlık belirir, eziklik duyar. Kendini çirkin bir iş yapıyorken hayal bile etmekten hayâ eder. 
                                    
   Züleyha validemiz henüz Mısır’da sarayda iken, Hz. Yusuf a.s.’ı odasına alır. Odadaki putun üzerini bir örtüyle örter ve “hadi gel” diyerek Yusuf a.s.’ı çağırır. Hz. Yusuf a.s. sorar: “Neden o putun üzerini örttün?” Züleyha validemiz: “Ondan utandığım için” deyince, Hz. Yusuf a.s. şöyle buyurur: “Sen bu puttan utanıyorsun da, ben Alemlerin Rabbi yüce Allah’tan hiç hayâ etmez miyim.”
   Habib-i Edib s.a.v. Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyurur ki: “Bütün peygamberlerin eskiden beri söyleyegeldikleri şudur: Eğer utanma duygusundan mahrum isen dilediğin şeyi yap.” (Buhari)
   Yani hayâsız birine hiç bir şekilde söz geçmeyeceğini, onun kimsenin sözünü dinlemeyeceğini bildirmiş oluyor. Bu durum, Allahu Tealâ’nın ahlâkından o kişide zerrece bulunmadığına işaret eder.
   Utanma duygusu olmayan hayâsız, arsız birinin, kıymetli hiç bir şeyi yoktur. O kişi kimseyi layıkıyla sevemeyeceği gibi, hiç bir nimete de şükretmeyecektir. Firavun’un hali ve meydan okuması hayâsızlık değil mi?
   Eğer insan hayâ duygusundan mahrumsa, Firavun’un yaptığı gibi, her kötülüğü yapar. Onu hayırla yâd eden kimse bulunmaz. Fakat eğer Hz. Osman r.a. gibi hayâ örtüsüne sımsıkı bürünmüş ve ömrü boyunca hep orada bulunmuşsa, güzelce anmaktan başka, kim onun hakkında bir şey söyleyebilir? 
                                        
   Hayânın doğru bir şekilde işlenmemiş hali, bazen kişiyi zararlı alışkanlıklar edinmeye, içine kapanık biri olmaya sevk edebilir; bir takım kişilik bozukluklarına neden olabilir. Bu tür sonuçları doğuran ifrat derecesindeki utanma duygusu, hayâ hissinin yozlaşmış ve ölçüsüz hale gelmiş şeklidir.
   “İlimde hayâ olmaz” diye bir söz var. Bu, yaşı, mevkii ne olursa olsun, müminin bilmediği dinî hükümleri ehil kişilere sorması ve öğrenmesi; bundan utanmaması gerektiğine işaret eder. Öğrenmek amacıyla soru sormak ayıp değildir. Mahrem yerinde hastalığı olanın utanması ve tedaviden kaçınması da böyledir.
   Hz. Aişe r.a. validemiz şöyle demiştir. “Ensar hanımları ne iyidirler ki, hayâ sahibi olmaları dinin hükümlerini öğrenmelerine mani olmuyor.” (Müslim) Güzel ve salih işleri yapmaktan hayâ edilmez. Bunlardan sakınmak, uzaklaşmak abestir
                                
   Hayâ, diğer bütün derunî hisler ve yüksek fikirler gibi sınırlı cümlelerle ifade edilmesi güç bir duygudur. O her türlü durumda kendini gösterir. İstikamet ne olursa olsun, hedef nereye varırsa varsın, olaylar nasıl cereyan ederse etsin, bunların hepsi hayâ duygusunun desteklemesi ya da engellemesiyle olur. Çünkü o, fert vicdanına farz kılınan daimi uyanıklıktır.
   Hayâ, kişinin kendisine, bağlı olduğu insaniyete, içinde yaşadığı cemiyete, bütün gizlilikleri bilen yaratıcısına karşı duyduğu hassasiyettir. Bu hassasiyet, içinde bulunduğumuz beşeriyet dünyasının, dün, bugün ve gelecekte erişmek için çalışacağı en büyük hedeftir.
   İslâm tarihini ve tabiatını araştıran herkes, hayâ ruhunu ve bu ruhun doğurduğu edebi fark eder. Bu ruh kuvvetli olduğu kadar apaçıktır da. İnsanın bunu fark ettikten sonra tesirinde kalmaması, ulvî atmosferine kendini bırakmaması mümkün değildir.
   Rabbimiz, bizleri o hayâ örtüsünün altında, O’nu anmaktan başka her şeyden hayâ eder bir halde, Habib-i Edib s.a.v.’in ahlâkıyla ahlâklanan, salih kullarından eylesin.
   Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

۩۞۩๑ ﻬஐ♥ HAYIRLI BAYRAMLAR๑ ๑۩۞۩๑ ﻬஐ♥

ESELAMÜN ALEYKÜM HAYIRLI BAYRAMLAR DILIYORUM 

BÜGÜN KURBAN BAYRAMI,KURBANLAR  KESILECEK. 

YÜREKLER BİR OLACAK  GÖNÜLLER  KENETLENECEK,

GÖKLER DEN RAHMETLER YAGACAK ÜSTÜMÜZE

BİR ŞENLIK MİRMUŞTU HEPİZE KURBANLARI KABUL

GÜNAHLARI AFFA UGRAMIŞ OLARAK   BU GÜNÜ GEÇIRENLERDEN OLMANIZ DUASIYLE   ALLAHA  EMANET OLUNUZ…..  

                

 
 
               

 

 
 

                

 EY BİR ÖZGE  MUHABBETİN ALİMİ KIMSELERE  ANLATAMAM  HALİMİ  SEN BİLİRSİN İÇİMDEKİ ZALIMI,CAN ÖĞÜTÜR DEĞİRMENİ

EFENDİM 

TUT ELİMDEN KALDIR BENİ EFENDİM

๑۩۞۩๑ ﻬஐ♥GAVSISANIM SPACES 1 YAŞİNDA ๑۩۞۩๑ ﻬஐ♥

40+1 EŞİTTIR  41 KERE MAŞALLAHGülümsemeGöz kırpma

GAVSI SANIM SPACES  6 Aralıkta  BİR YAŞINI DOLDURDU

HERKESE TEŞEKKÜR EDERIM BIR YILDIR  GÖNÜLDEN SAMIMI DOSTLUKLAR

KARDEŞLIKLER KURDUK ALLAH RAZI OLSUN

GÜLİ RANA BÜGÜN 40 YAŞINI DOLDURDU

BUSAYFANIN  DÜZENLEMESININ BAŞLANGIÇ TARIHI DOGUM GÜNÜME ÇATINCA

ÇOK MUTLU OLMUŞTUM BU TEVAFUKDA BIR HIKMET VAR DEDIM

SAYFAYLA BUTUNLEŞTIM SAYFA BENDIM BEN SAYFAYDIM SANKI

AMA OLAY SAYFALARIMIZIN GITMESINDEN DOLAYI ÜZGÜNÜZ

BU HALINE ALİŞMAK ZOR OLACK GİBİ

HEREKESE HAYIRLI BEREKETLI CUMAALARDILIYORUM  

Etiket Bulutu