Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Şubat, 2009

KUL HAKKI KİMİN HAKKI?

 
KUL HAKKI KİMİN HAKKI?
  
Ebubekir Sifil
 
   Rabbimiz, cem olmamızı, bir arada, bir olmamızı, dökülmüş kurşun gibi birbirinde erimiş olmamızı istiyor.
   O, bizi yaratıp yalnız başımıza bırakmadı. Kendi kuytularımıza savrulmamızı istemedi. Bizi kardeş ilan etti. Bir arada, yanyana , diz dize yaşamamız için. Ve mahşer günü hep birlikte huzuruma çıkacaksınız dedi.
   Müminler kardeştir. Bunu inkâr Hakk’ı inkârdır. Kabul edip, kardeşlik hukukunu göz ardı etmek ise hem şerre hizmet, hem bizleri kardeş ilan edene büyük saygısızlıktır.
   İslâm bize kardeşlik hukuku başta, bütün haklara uymayı hatırlatır. O kadar ki, son seslenişinde, Veda Hutbesi’nde, Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz, bugünkü halimizi görüyor gibi haklar konusunda bizi uyarır.
   Bu din yalnızca ferdin Rabbiyle irtibatını değil, diğer bütün yaradılmışlarla irtibatını da önemser.
   
  
HAK VE SORUMLULUK ÇİZGİSİ
  
   Ocak sayımızda Hak-Batıl konusunu işlerken şöyle demiştik: “Hak, Cenab-ı Hakk’ın gerek Kur’an, gerekse Efendimiz s.a.v. vasıtasıyla bizi varlığından haberdar ettiği, bizi teşvik ettiği ve bize emrettiği her şeydir.”
   Aynı zemin üzerinde yürüyüşümüzü devam ettirecek olursak şu temel gerçekle yüzyüze geliriz: İnsanoğlu açısından var oluş ile “mükellef” oluş, birbirinden ayrılmaz iki hakikattir.
  
   İnsan akıllı ve iradeli bir varlık olarak yaratılmış, bunun sonucu olarak da başka varlıkların yüklenmediği “emanet”i (mükellefiyet) yüklenmeyi kabul etmiştir. “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik; onlar onu yüklenmekten çekindi, korkuya düştü ve onu insan yüklendi.” ( Ahzab, 72)
  
Sorumluluklar: Yük mü, Onur mu?
   Bunun anlamı şudur: İnsan, kendisini var eden ilâhi kudretin kendisine teklif ettiği emaneti yüklenmeyi kabul etmekle, hayatını belli bir istikamet doğrultusunda yaşamayı taahhüt etmiş bir varlıktır.
   Burada hemen belirtelim ki, bu teklif, günümüzde “din”e şaşı gözle bakan bazı çevrelerin algıladığı gibi, insanı dar ve katı kalıplar içinde kalmaya mahkûm eden bir “yük” değil, insanı diğer varlıklardan üstün kılan “değerler” toplamıdır.
   İnsan bu taahhüdünü yerine getirdiği oranda kendi değerini artırmakta, seviyesini yükseltmektedir. Bundan kaçındığı zaman ise hem kendi değerini ve seviyesini yitirmekte, hem de buna bağlı olarak bireysel ve sosyal bir yığın problemin kaynağı haline gelmektedir. Günümüzde “gelişmiş” denen toplumların yaşadığı yığınla problem bu gerçeğin en pratik isbatıdır.
   İnsanı insan yapan bu “ değerler”i iman, amel ve ahlâk olarak üç ana başlık altında topluyoruz. Bu sayıda üzerinde duracağımız kul hakkı, “amel” başlığı altında ele aldığımız pek çok husustan biridir. Müslümanın , yaratıcısına, çevresine ve kendisine karşı temel görevinin “ ihkak-ı hak ve ibtal-i batıl” (hakkı ikame etmek ve batılı ortadan kaldırmak) olduğunu düşündüğümüzde, hakka riayetin ihmal edilmesi durumunda, doğrudan doğruya “ ibtal -i hak” olgusunun gündeme geleceğini kestirmek zor değildir. Bir hakkın iptali ise, onun yerine bir batılın ihkakı demek olacaktır. O halde ikame edilmesi gereken hakların neler olduğunu kısaca görelim:
   
Allah’ın Hakkı ve Kulun Hakkı

   Mümin için hayatı anlamlı kılan en önemli unsur şüphesiz ki “iman”dır. Yani inanılması gereken hususlara gerektiği gibi inanmak. Bunun ardından “amel”in geldiğini biliyoruz. Amel kelimesi bir bakıma riayet edilmesi gereken birtakım hukukları anlatmaktadır. İslâm alimleri bu hukukları dört başlık altında toplamıştır ki, hayatımız boyunca yaptığımız veya ihmal ettiğimiz her türlü amel, iyi veya kötü bütün davranışlarımız, bu hukukların çerçevesi içindedir:
   Hukukullah: Kelime anlamı itibariyle Allah Tealâ’nın hukuku demektir. Hukukullah’ı oluşturan unsurların başında, O’na layıkı veçhile iman etmek ve küfürden/şirkten sakınmak gelir.
   Burada “hukuk” kelimesiyle anlatılan hususların Allah Tealâ’ya izafe edilmesi, Yüce Yaratıcı’nın herhangi bir haktan istifade ettiği anlamında değildir. Bu sahayı oluşturan yükümlülükler sadece Allah Tealâ için yerine getirildiği içindir. Mesela içinde hiçbir şek-şüphe gölgesi taşımayan iman yalnız O’nun içindir. Aynı şekilde namazı yalnız O’nun rızası için kılar, hacca yalnız O’nun hoşnutluğuna ulaşmak için gideriz. Kısacası kendisine şirk koşmadan iman ve ibadet edilmeye hak sahibi olan yalnız Yüce Allah olduğu için, iman ve ibadetleri hukukullah olarak değerlendiriyoruz.
   Her ne kadar oruç, zekât gibi bir takım ibadetlerin, “hukuku’l-ibad” ile ilgili boyutları mevcut ise de, bunları sadece bu sınıfta görmemizi engelleyen önemli bir nokta vardır: Bu ibadetler yerine getirilmediği zaman öncelikle Yüce Allah’a mahsus bir ibadeti aksatmış olmaktan dolayı günaha girme söz konusu olur.
   Bir diğer fark da şudur: Hukukullah sahasını oluşturan ibadetlerin yerine getirilmesi konusunda ortaya çıkacak herhangi bir ihmal veya kusur, samimi bir şekilde tevbe edildiği takdirde Yüce Allah tarafından bağışlanır. Hatta ayet ve hadislerden öğrendiğimize göre, böyle bir kimse tevbesiz olarak ölmüş bulunsa dahi, Yüce Allah dilerse onu da bağışlar. Ancak “hukuku’l-ibad” ile ilgili en küçük bir ihmal söz konusu olduğunda ortaya çıkan vebalin bağışlanması, hak sahibi olan kimsenin rızasının ve helalliğinin alınmasına bağlıdır.
   Hukukullah’ı oluşturan sorumluluklar yerine getirildiği zaman, bunun ortaya çıkaracağı olumlu sonuçlar sadece belli şahıslara değil, bütün insanlığa, hatta bütün varlıklara yansır. Zira hukukullah sahasını oluşturan ibadetler, insanı kemale erdirme özelliğine sahiptir. Kişi ibadetlerini hakkıyla eda ettiği sürece takvası artacak, ahlâkı güzelleşecek ve ruhu olgunlaşacaktır. Elbette böyle bir insanın bütün insanlığa, hatta bütün varlıklara vereceği pek çok şey olacaktır.
   Hukuku’l-ibad: Hukuku’l-ibad (kul hakları) kategorisi ise, menfaati yalnız belli bir şahsa veya gruba mahsus olan hukuktan oluşur. Diyetten doğan alacak, borcun geri alınması veya gasbedilen bir malın iadesi böyledir. Böyle durumlarda hakkın yerine getirilmesi yalnızca hak sahibine dönük bir menfaat sağlar.
   Bu söylediklerimiz, hukuku’l-ibad sınıfına giren haklardan sadece “maddi” olanları anlatır. Bunlar dışında kul hakkı sınıfına giren bir kısım haklar daha vardır ki, bunları “manevi” haklar olarak isimlendirebiliriz. Ana-baba hakkı, eşlerin birbirleri ve çocukların ebeveyn üzerindeki hakları, komşu hakkı, fakirin zengin üzerindeki hakkı, yönetilenin yönetici üzerindeki hakkı… gibi haklar bu sınıfa girer. Bunları kısaca müminlerin birbirleri üzerindeki hakları olarak ifade edebiliriz.
   Maddi kul hakları çiğnendiği zaman, hakkı çiğnenen kişi yetkili mercilere baş vurarak hakkını arar. Adalet mekanizmasının düzgün işlediği ortamlarda bu türlü hakları geri almak kolaydır. Böyle olduğu için, başkasının hakkını yemeye meyilli olanlar, normal şartlar altında buna kolay kolay cesaret edemez. Zira sonunda gasbettiği hakkı zorla geri ödeme durumu yanında, toplum nezdinde itibar kaybı da söz konusu olacaktır.
   Manevi kul hakları ise böyle değildir. Dedikodu, gıybet, iftira, hakaret… gibi telafisi maddi bir karşılık ödenerek yerine getirilemeyen haklar konusunda daha bir hassasiyet göstermek gerekir. Zira bu gibi manevi hakların ihlali hem daha yaygındır, hem de sonucu ahirette ilâhi huzurda rüsvaylık ve azap olacaktır.
   Maddi olsun manevi olsun, herhangi bir kul hakkının ihlali durumunda, yapılacak iki şey vardır: Hak sahibine hakkını iade ederek kendisinden helallık almak ve Cenab-ı Hakk’a tevbe etmek. Yüce Allah dilediği kimselerin şirk dışındaki bütün günahlarını bağışlayabileceğini haber verdiği halde (Nisa, 116), kul haklarına karışmamaktadır.
   Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bu hassas noktayı son derece çarpıcı bir şekilde şöyle ifade buyurmuştur:
   “Kaçmayarak, yalnız Allah’tan sevap bekleyip sabrederek düşmana karşı durduğun halde öldürülürsen, (elde ettiğin şehitlik mertebesi) senin bütün günahlarına keffaret olur. Yalnız, (ödemediğin) borçların müstesna. Bunu bana Cibril söyledi.” (Müslim)
   Hukukullah ile hukuku’l-ibadın iç içe olduğu durumlar: Bunlar dışında üçüncü ve dördüncü sırada gelen birtakım hususlar daha vardır ki, burada hukukullah ve hukuku’l-ibad iç içedir. Ulema bunları da şöyle bir sınıflandırma ile değerlendirmiştir:
   Hukukullah’ın hukuku’l-ibada göre daha baskın olduğu durumlar ve hukuku’l-ibadın hukukullaha göre baskın olduğu durumlar. (Pezdevî, Keşfu’l -Esrâr, 4/134-135)
   Zina iftirasını, hukukullahın hukuku’l-ibada göre daha baskın olduğu durumlara örnek olarak zikredebiliriz. Eğer kendisine iftira atılan kişi bundan haberdar olmuş ve bunun bir iftira olduğu yargı süreci sonunda ortaya çıkmışsa, bu durumda zina ifitirası cezası uygulanacaktır.
   Her ne kadar burada iftiraya uğrayan kişinin mağduriyeti dolayısıyla bir kul hakkı doğmuş ise de, bu olayın yol açtığı tahribatın boyutları hukukullah’ı gündeme getirecektir. Zira bu iftira hadisesi toplumda zinanın, çirkin sözün, iftiranın ve ahlâksızlığın yaygınlaşmasına (dolaylı olarak da olsa) hizmet etmiş olmaktadır.
   Hukuku’l-ibad’ın hukukullah’a göre daha baskın olduğu durumlara ise, İslâm Hukuku’ndaki kısas uygulamasını örnek gösterebiliriz. Bir kimse bir başkasını haksız yere ve bilerek-isteyerek öldürmüşse, burada hukulullah söz konusudur. Zira Allah Tealâ haksız yere cana kıymanın haram olduğunu bize bildirmiştir. Ve üstelik burada toplumsal güvenliğin zedelenmesi söz konusudur.
   Buna rağmen bu olayda hukuku’l-ibadın ön plânda olduğunu söylüyoruz. Zira:
   – Her şeyden önce bir kimsenin haksız yere hayatına kıyılmış ve dinin vazgeçilmezlerinden olan “canın korunması” ilkesi ihlal edilmiştir.
   – Öldürülenin yakınları, meseleyi yargıya intikal ettirip ettirmemekte serbesttir.
   – Dava yargıya intikal ettirildikten ve katile ceza kesildikten sonra bile maktulün yakınları, herhangi bir maddi karşılık alarak veya isterlerse almadan sulh yolunu tercih edebilir. (el-Mevsûatu’l-Fıkhiyye, 18/13 vd.)
  
Allah’ın Hakkı: Her Olayda, Her Adımda
   Bu yazının başından beri söylediklerimiz, hukukullah ile hukuku’l – ibad’ın birbirinden tamamen bağımsız olmadığını göstermektedir. Kul hakkına giren hususlarda hakka tecavüz eden kimsenin somut bir cezaya çarptırılması bizi aldatmamalıdır. Zira hukuku’l-ibad’a riayet de Yüce Allah’ın emridir. Dolayısıyla herhangi bir kimsenin hakkına tecavüz edildiği zaman, aynı zamanda Allah Tealâ’nın emrine karşı gelinmiş olmaktadır. Yüce Mevlâ bizden kendisine ibadet etmemizi istemektedir. O’na ibadet ise, O’nun emir ve yasaklarına bir bütün olarak riayet etmekle mümkündür.
   Büyük İslâm Hukukçusu İzzuddîn b. Abdisselâm’ın tesbitlerini kısaca aktararak konuyu toparlamış olalım:

   Hukukullah üç kısımdır:
   1. Tamamen Allah Tealâ’ya ait olan haklar. İnanılması gereken hususlara iman etmek bu sınıfa girer.
   2. Hukukullah ile hukuku’l-ibad’ın birlikte bulunduğu durumlar. Zekât, sadaka, kefaretler, kurban, hediyeler, vasiyetler, vakıf… gibi hususlar da bu sınıfa girer. Zira bu gibi hususlarda bir yönden Allah Tealâ’ya yakınlık amacı, bir yönden de kulların menfaati söz konusudur.
   3. Allah Tealâ’nın , Rasulü s.a.v.’in ve diğer bütün mükelleflerin hukukunun bir arada bulunduğu durumlar. Mesela her üç hukuku bir arada ifade etmesi dolayısıyla ezan böyledir. Ezanda Allah Tealâ’nın hakkı, tekbir cümlelerinin söylenmesi ve O’nun birliğine şahitlik edilmesidir. Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in hakkı, O’nun peygamberliğine şahitik edilmesidir. Diğer kulların hakkı ise, namaz vaktinin girdiğinin kendilerine bildirilmesi ve cemaate çağırılmalarıdır. ( Kavâidu’l-Ahkâm, s. 129)
   
   
  
DİCLE KENARINDAKİ KOYUNDAN SORUMLU OLMAK
  
   İnanan insan, kanuna karşı gelmemek, cezaya çarptırılmamak için başkalarının hakkına riayet ediyor değildir. Böyle olamaz, olmamalıdır. Onun gözettiği Hak rızasıdır; dolayısıyla Hak’tan gelen her şey hürmete, sevgiye layıktır.
  
   Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, kul hakkı konusundaki sorumluluklarımızı, toplumsal hayattaki rollerimiz bakımından şöyle ifade buyuruyor:
   “Hepiniz çobansınız ve hepiniz sorumluluğunuz altında bulunanlardan mes’ulsünüz. Devlet yöneticisi bir çobandır ve sorumluluğu altında bulunanlardan mes’uldür. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sorumluluğu altında bulunanlardan mes’uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır ve sorumluluğu altında bulunan hususlardan mes’uldür. Hizmetçi, efendisinin malından mes’uldür.” (Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî)
  
Evrensel Hassasiyet
   Bu hadisin başındaki genel ifadeden yola çıkan ulema, sorumluluğunu üstlendiği hiç kimsesi olmayan, yani tek başına yaşayan kimsenin bile sorumlulukları bulunduğunu belirterek şöyle demiştir:
   Böyle kimse de, kendi âzâları üzerine çobandır. Söz, fiil ve itikat olarak ilâhi emir ve yasaklara riayet bağlamında insanın organları, yetenekleri ve hatta duyguları, kişinin sorumluluğunu taşıdığı sürüsü hükmündedir.
   Safahat şairi Akif, müslümanın sorumluluğu altında bulunanlara karşı hassasiyetini, adalet timsali Hz. Ömer r.a.’ın dilinden şöyle aktarır:
   “Kenar-ı Dicle’de bir kurt aparsa bir koyunu,
   Gelir adl-i ilâhi sorar Ömer’den onu.”
   Bu hassasiyet, müminin, sadece diğer müminleri değil, aynı zamanda bütün insanları ve hatta bütün canlıları kuşatan ve imandan gelen merhametinin ifadesidir. Ulema, “Merhamet etmeyene merhamet olunmaz” (Buharî, Müslim, Tirmizî) hadisini şerh ederken, bu noktaya parmak basarak şöyle demiştir:
   “Bu hadiste, bütün mahlukata karşı merhametli olmaya teşvik vardır. Dolayısıyla mümin-kâfir, hür-köle bütün insanlar, hatta hayvanlar bu rivayetin kapsamındadır.”
   
İnsan Hakları mı, Kul Hakkı mı?
   Tam bu noktada, konumuzla yakından ilgisi dolayısıyla “insan hakları” kavramı ile “kul hakkı” kavramı arasında bir karşılaştırma yapmanın faydalı olacağına inanıyoruz.
   Bilindiği gibi insan hakları kavramı, yakın sayılabilecek bir geçmişte, Batı’da ortaya çıkmıştır. Ancak bu kavramın ortaya çıkışı durup dururken olmamıştır. Batılı, yüzyıllar süren bir vahşet ve dehşet süreci yaşamış, bu süreçte güçlü güçsüzü devamlı surette ezmiştir. Çocuklar son derece ağır işlerde acımasızca çalıştırılmış, kadınlar kimi zaman şeytan oldukları gerekçesiyle toplum dışına sürülmüş, kimi zaman mal gibi alınıp satılmış, fakirlere adeta hayat hakkı tanınmamıştır. “İnsan insanın kurdudur” sözü Batılılar’a aittir ve yaşamak için başkalarının hakkına tecavüz etmeyi kanun haline getirmenin ifadesidir.
   Böyle bir geçmişten gelen Batılılar, sonunda çareyi, birbirlerinin hakkına tecavüz etmemeyi, uyulması zorunlu bir yasa olarak kabul etmek zorunda kalmış ve “insan hakları” kavramı buradan doğmuştur. Bu kavramın tabiatında, gönülsüz, mecburi bir kabulleniş vardır. Zira Batılı şöyle düşünür: Eğer ben başkalarının hakkına tecavüzden uzak durursam, başkalarının da benim haklarıma tecavüz etmemesini beklemeyi hak etmiş olurum.
   Bize ait olan “kul hakkı” kavramında ise, başkalarının hakkına gönülden riayet vardır, merhamet ve şefkat vardır. Yunus’un dilinde “Yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü” şeklinde ifade bulan gerçek, mahlukatın haklarına riayetin, kanunların icbar ettiği bir zorunluluk olduğu için değil, Yüce Yaratıcı’yı sevmenin ifadesi olduğu için benimsendiğini anlatır. 
  
Affedilmeyen Günah
   Mümini diğer insanlardan ayıran en önemli özelliklerden birisinin, mahlukata karşı merhamet göstermesi olduğunu gördük. Bunun tersi durumda mümin kul için en büyük bela da, bu dünyadan üzerinde kul hakkı bulunduğu halde ayrılmaktır. Zira bilir ki, Cenab-ı Hakk’ın, kendisi için yapılması gereken ibadetlerin ihmalinden olan günahları bağışlanması samimi bir tevbe ile mümkündür. Ancak kul hakkına tecavüzden kaynaklanan günahların bağışlanmasını, hak sahibinin helallığının alınmasına bağlamıştır.
   “Ey kavmimiz, dediler, Allah’ın davetçisine uyun ve O’na inanın ki, günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun” (Ahkâf, 31) ayetinin tefsirinde şöyle derler:
   Burada Allah Tealâ’nın, günahlardan “bir kısmını” bağışlayacağı belirtilmiştir. Bağışlanacak olan günahlar, Allah hakkıyla ilgili olanlardır. Kul hakkından doğan günahlar ise, hak sahibinin rızası ve helalığı alınmadıkça bağışlanmayacaktır.
   Ebu Hureyre r.a.’ın rivayet ettiğine göre Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bir keresinde, “Müflis (iflas etmiş) kişi kimdir bilir misiniz?” diye sorar. Sahabe, “Bizim aramızda müflis, parası ve eşyası olmayan kimsedir” diye karşılık verince şöyle buyurur:
   “Benim ümmetimden müflis o kimsedir ki, kıyamet gününde namaz, oruç ve zekât (gibi ibadetlerin sevabıyla), ancak şuna sövmüş; buna zina iftirasında bulunmuş; ötekinin malını yemiş; berikinin kanını dökmüş; diğerini de dövmüş olarak gelir. (Mahkeme-i kübrada , hakkına girdiği kişilerin) her birine onun hesenatından (iyiliklerinden) verilir. Şayet davası bitmeden hesenatı biterse, onların (hak sahiplerinin) günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenir ve sonra da (günahkâr bir kimse olarak) cehenneme atılır. İşte asıl müflis kişi budur.” (Buharî, Müslim, Tirmizî) 
  
Kul Hakkına Riayetin Temeli
   Böyle muazzam bir sevgi ve şefkat toplumunun oluşması, öncelikle müminlerin birbirleri hakkında gözetmeleri gereken bazı hassasiyetlerden geçmektedir. Alemlerin Efendisi s.a.v.: “Müslümanın müslüman üzerinde beş hakkı vardır: Selamını almak, aksırdığında ‘yerhamükellah’ (Allah sana merhamet etsin) demek, davetine icabet etmek, hastalandığında ziyaretine gitmek ve cenazesinin ardından gitmek” (Müslim) buyururken, müminin mümine göstermesi gereken yakınlık ve hassasiyetin zirvesini işaret ediyordu. Zira müminlerin birbirleri üzerinde daha önemli hakları bulunduğunu bildiren birçok ayet ve hadis bulunduğunu biliyoruz.

   Konuyla ilgili bir rivayet şöyledir:
   “Birbirinize haset etmeyin! Müşteri kızıştırmayın! Birbirinize buğzetmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Biriniz diğerinin pazarlığı üzerine pazarlık yapmasın! Ey Allah’ın kulları, kardeş olun! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu küçümseyip hakir görmez. –Üç defa kalbine işaret ederek– Takva şuradadır. Kişiye kötülük olarak müslüman kardeşini hakir görmesi yeter. Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır.” (Müslim)
   Bu hadis-i şerif bize, kul hakkının sadece mala, bedene veya herhangi bir menfaate karşı tecavüzde bulunmaktan ibaret olmadığını ihtar etmektedir. Bu gibi durumlarda, karşı taraf kendisine yapılan haksızlığın farkında olduğu için, hakkını arama ve gerekirse kanun gücü marifetiyle hakkını geri alma imkanı vardır. Ancak gıybet, dedikodu, kıskançlık, haset, kin gütme, kötü zanda bulunma gibi karşı tarafın çoğu zaman haberdar olamadığı gizli durumlar da birer kul hakkıdır ve karşılıksız kalmaları mümkün değildir. Bu gizlilik Allâmu’l-Guyub (gizlileri bilen) ve kullarının her halinden haberdar bulunan Yüce Allah tarafından mahkeme-i kübrada açığa çıkarılacak ve hak sahibine hakkı iade edilecektir.
   Bütün bunlar, doğrudan kul hakkına taalluk eden hususlardır ve bunlara riayet edilmediği zaman ilâhi affa mazhariyet şansı olmayacaktır. Zira “Kıyamet gününde haklar, mutlaka sahiplerine ödenecektir; öyle ki boynuzsuz koyun için dahi boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.” (Müslim) 
  
Kul Hakkının Tevbesi
   Bilinmelidir ki, kul haklarının ihlalinde aynı zamanda Allah hakkının ihlali de söz konusudur. Çünkü Yüce Allah zulüm ve haksızlığı yasaklamıştır. Dolayısıyla başkasına herhangi bir şekilde zulüm ve haksızlık yapan kimse, hem bu konudaki ilâhi emirlere riayetsizlik etmiş hem de kul hakkına girmiş olur.
   Bu itibarla kul hakkının affı için öncelikle pişmanlık duyarak tevbe etmeli, bolca iyilik yapmalıdır. Kötülüklere karşı iyilik, gasbettiği mala karşılık helal malından tasadduk , gıybet ve dedikoduya karşılık hakkına girdiği kişiyi methetmek ve bildiği iyiliklerini söylemek gerekir.
   Bunlar yalnızca bu konudaki Allah hakkıyla ilgili olarak yapılması gerekenlerdir. Kul hakları ise yerinde durmaktadır. Bunlar yerine iade edilmedikçe yukarıda saydığımız ameller de makbul olmayacaktır.
   Kul hakkıyla ilgili olarak yapılması gerekenleri ise şöyle ifade edebiliriz: Karşı tarafa ne türlü bir haksızlık yapılmışsa, dinimizin hükümleri doğrultusunda hak sahibinin hakkı derhal ödenmelidir.
   Gıybet, su-i zan, haset gibi maddi bir karşılığı olmayan hak ihlallerinde ise, hak sahibine durum açıklanarak helallık istenmelidir. Hak sahibinden helallık alındıktan sonra da samimi bir şekilde tevbe ederek, bu kötülükleri silecek iyilikler yapılmalıdır.
   İmam-ı Gazalî k.s. şöyle der: “Son zerresine kadar kendisini hesaba çekmeli ve bunu hesaba çekileceği kıyamet gününden önce yapmalıdır. Dünyada kendisini hesaba çekmeyenin ahirette muhasebesi zor ve uzun olur. Kişi, zann-ı galip ve içtihad ile ömrü boyunca zimmetine geçirdiklerini ve hak sahiplerini teker teker tesbit ettikten sonra, diyar diyar dolaşarak da olsa bunları bulur, haklarını öder veya kendileri ile helalleşir. Ancak bu çeşit tevbe tüccar ve benzerleri için zordur. Çünkü bunların muamelede bunduğu şahıslar çok ve dağınık olduğu için, onların her birini veya vereselerini bulamayabilirler. Fakat mümkün olan her çareye baş vurmalıdırlar. Şayet aciz kalırlarsa, zulümleri ve zimmete geçirdikleri haklar nisbetinde iyilik yapmaya çalışmalıdırlar. Çünkü ahirette kendi sevapları yetişmezse, hak sahiplerinin günahları kendilerine yüklenecek ve böylece başkalarının günahları ile kendileri helâk olacaktır.
   Zimmete geçirilen hakların ödenme şekli budur. Kişi, ömrü müsait olduğu takdirde, yaptığı kötülükler kadar iyilik etmelidir. Bu, hesap edebildiklerindedir. Ya edemedikleri?! Ya ömrünün vefa edip etmeyeceği?! İşte bunların hiç biri belli değildir. Bunun için bir an önce faaliyete geçmelidir …” (İhya)
   
  
BİR SÖZÜ MÜ SAKLAYAMADIN?
   Tabiun’un büyüklerinden Hasan-ı Basrî k.s.’ye birisi gelerek şöyle dedi:
   – Falan kişi senin hakkında kötü şeyler söylüyor. Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçti:
   – Sen onu nerede gördün?
   – Evinde misafirdim.
   – Misafirlikte ne yedin?
   – Şunları şunları yedim.
   – Ey nâmert adam! Bu kadar yemeği karnında sakladın da bir sözü mü saklayamadın? Eğer doğru söylüyorsan benim onunla dört işim vardır: Dilimle ondan şikâyet etmem, kalbimden ona kin tutmam, dünyada ve ahirette ona hasım olmam, hak talep etmem. Onunla cennete girmek isterim. Şimdi kalk, getirdiğini geri götür. Söz getiren, söz götürücü olur. Ben hakkımı helal ettim; sen de git ondan helalık al.” (Riyâdu’n-Nâsihîn)

HAKKI OLAN GELSİN
   Osmanlı’nın ihtişam ve izzetini yüzyıllar ötesinden terennüm eden Süleymaniye camii ve külliyesinin inşaatı tamamlanmıştır. Adına yapılan bu eşsiz eserin açılışı için, Batılılar’ın “Muhteşem Süleyman” dediği Kanunî, Süleymaniye inşaatında çalışan herkesin toplanmasını ferman eder; kendilerine hitaben bir konuşma yapacaktır.
   Ertesi gün cami avlusunda toplanan kalabalığa hitap etmek üzere, maiyetindekilerle birlikte gelir, bütün mehabetiyle camiin merdivenlerini adımlar ve kalabalığa döner. Besmele, hamdele , salvele, ecdadına ve bütün geçmişlere gönderdiği Fatiha’dan sonra şunları söyler:
   – Ey din kardeşlerim, can kardeşlerim!.. Görürüz ki bu cami-i şerif tamamlanmıştır. Ona emeği geçenlerin cümlesinden Kadir Mevlâm razı olsun. Hemen söyleyeyim; bu camiin inşaatında çalışıp da hakkını alamamış yahut az almış kimse varsa, gelip bizden alsın.
   Kalabalıktan herhangi bir ses çıkmayınca şöyle devam eder:
   – Olabilir ki, hakkını alamamış birisi vardır ve şu anda aranızda değildir. Burada olanlara ahdimdir: Gelmeyenlere söyleyeler; onlar da gelip haklarını bizden alalar.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    
 

İNSAN İLİŞKİLERİNDE İSTİKAMET

 İNSAN İLİŞKİLERİNDE İSTİKAMET
  
   Murat Hafızoğlu
  
   Allah Rasulü A.S.’a, insanların en fazla hangi sebeplerle cennete gireceğini sordular. Buyurdu ki:
   – Allah’a karşı takva ve güzel ahlâk.
   Takvanın, emredilen farzların yerine getirilmesi ve haramların terki olduğunu biliyoruz.
   Güzel ahlâka gelince; insanlara karşı bir mümine yaraşır şekilde davranmak. Abdullah ibn-i Mübarek R.A.’ın dediği gibi, “güler yüz, bol iyilik ve eziyetten kaçınmak…”
   İslâm alimleri, bir müminin insanlarla ilişkilerinde dikkate alması gereken en alt seviyeyi “eza ve sıkıntı vermemek” diye tarif ediyorlar. Üst seviyeye gelince: “Kötülük yapanlara da iyilikle karşılık vermek.”
   Günümüz dünyasının en büyük kayıplarından biri  işte bu ölçü. Yani insan ilişkilerinde “yaratılanların en şereflisi”ne yakışan tarzdan, Ahlâk-ı Hamide’den, nebilerin yolundan ayrılmak.
   Tevazudan, samimiyetten, doğruluktan, diğergamlıktan, kadirşinaslıktan, vefadan, adil ve dürüst olmaktan, sabır ve tahammülden kopmak.
   Elde ne kaldı? Aklınıza insanlığı, toplumları ve kalpleri çürütecek ne geliyorsa o…
   Takva ve güzel ahlâk… Ebedi mutluluğun, cennetin iki şifreli anahtarı. Ve tabii, bu dünyayı yaşanılabilir kılmanın da…
  
   Günlük hayatımızın farklı sahneleri var ve hepimiz bu değişik sahnelerde değişik roller üstleniyoruz.
   Evde eş, evlat veya ebeveyn; işyerinde amir veya memur; mahallede, apartmanda komşu; alışveriş yerlerinde müşteri; okulda hoca veya öğrenci; akranımız arasında arkadaş…
   Nerede, hangi pozisyonda ve hangi ruh hali içinde olursak olalım, bir an için hayatımızın geride bıraktığımız sayfalarını, bir fotoğraf albümünün sayfaları arasında gezinir gibi gözümüzde canlandıralım.
   Şu fotoğrafta bir dostumdan yardım isterken… Bir diğerinde yardım ederken… Bakın, işte şu sağımda bulunan arkadaş trafik kazasında vefat etti… Burası bizim eskiden oturduğumuz ev, yanımdaki de eski komşum… Şu resimdeki arkadaşla artık görüşmüyoruz… Burası çalıştığım işyeri. Resimde görülen üç kişi de, ertesi gün hangimiz terfi edecek diye beklemenin heyecanı içinde… Burası bir dost meclisi, ne de güzel sohbetler ederdik!…
   Her birimizin hafızasında yukarıdakilere benzer yüzlerce, binlerce fotoğraf karesi var kuşkusuz. Ve hayat devam ederken, bunlara her geçen gün durmadan yenileri ekleniyor.
   Peki, acaba bu fotoğraf karelerinin kaçında iyi bir insan, iyi bir müslüman olarak diğer insanlara karşı bizden beklenen görevleri yerine getirebildik?
   Mesela fedakârlık yapıp yardım eden kişiye vefa borcumuzu ödedik mi? Trafik kazasında ölen kardeşimizin geride bıraktığı yetimlerine kardeşlik görevimizi yerine getirmiş miydik? Yoksa ‘bana ne!’ deyip hayatın acımasız çarkları arasında kaybolmaya mı ittik? Ve komşularımız… Onlara hakkımızda ne düşündükleri sorulduğunda, vereceği cevabın bizim iyi müslüman olma iddiamızı destekleyeceğinden emin miyiz? Ya artık görüşmediğimiz arkadaşımız? Dargınlığımızın sebebi acaba biraz da bizim nefsî davranışımız olamaz mı? İş yerinde terfi etme yarışına kendinizi kaptırmışken, başkalarının hakkına girip girmediğimiz konusunda kalbimiz ne söylüyor? Alışverişte, ticarette, esnaflıkta Rabbimiz’in rızasıyla ne kadar barışığız? Ve hizmet iddialarımız… Gerçekten hizmet mi ediyoruz, yoksa kalp kâbelerini yıkıp dökerek hezimete mi uğruyor ve uğratıyoruz? Güzel sohbetler ettiğimiz o dost meclisine ne oldu? Kimler, hangi sebepler yüzünden dağıttı o rahmet ortamını? Kim kime yanlış yaptı?..
   Bütün bu fotoğraf karelerinin ortaklaşa işaret ettiği soru şu: Hayatımızı kuşatan ilişkiler ağı içinde, diğer insanlarla temas noktalarımızı oluşturan “beşerî münasebetler”de ne kadar müslümanız?
  
Cenneti Kişisel İbadetlerle Aramak

   “İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olmazsınız” (Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, ibnu Mace, Ahmed b. Hanbel) buyuran Alemlerin Efendisi A.S., imanın temeline sevgiyi yerleştirmiş oluyor. Böylece ilişkilerimizde zorlamaya ve gösterişe dayalı olmayan, içimize yerleşmiş bulunan ve şahsiyetimizin ayrılmaz parçası haline gelmiş olan “karşılıklı sevgi ve muhabbet” ile ayakta duran bir toplum oluşturmamız gerektiğini ikaz ediyor.
   Bu hadiste, Efendimiz A.S.’ın fert olarak yerine getirmemiz gereken ibadetlere değinmeden sadece “sevgi”ye vurgu yapması, toplum hayatımızın sağlıklı olabilmesi için mutlaka sevgi üzerine inşa edilmesi gerektiğini ortaya koymakta.
   İnsanî ilişkilerin temeli olan güvenilirlik, dürüstlük, vefa, kadirşinaslık, diğergâmlık, içtenlik, fedakârlık gibi hasletlerin sevgi olmadan var olması ve yaşaması mümkün olamayacağına göre, şunu tesbit etmek zorundayız: Günümüz dünyasının güvensizlik, kıskançlık, çekememezlik, kaypaklık, cimrilik, aldırmazlık, tepeden bakma gibi çürütücü, bitirici olumsuz özellikleri, temelde sevgi eksikliğine dayanır.
   Şahsiyetini bu türlü olumsuz özelliklerden arındırmadıkça, kişinin yaptığı ferdî ibadetlerin kendisine beklendiği ölçüde faydası olmayacağı açık. Zira yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz hadis-i şerifin baş tarafında Efendimiz A.S. şöyle buyurur: “Size, geçmiş ümmetlerin iki (manevi) hastalığı sirayet etmiştir: Haset ve kin. Bunların herbiri kazıyan (bir ustura) dır ki, kılları kazır ve traş ederler demek istemiyorum; bunlar dinin kökünü kazır…”Şu halde bu olumsuz özellikleri
(Efendimiz A.S.’ın mübarek tabiriyle hastalıkları) kişiliğinden silip kazıyamamış olanlar,
ne kadar çok ibadet ederlerse etsinler, istediklerini elde etmeleri kolay değil.
Çünkü ettikleri ibadetlerin sevabını bu hastalıklar bir ustura gibi kazıyıp yok etmektedir.
   Bu söylediklerimizin abartılı olduğunu düşünülüyorsa, Allah Rasulü A.S.’ın şu uyarısını da hatırlayalım: “Hasetten sakının. Zira haset, ateşin odunu yakıp yediği gibi iyi amelleri yiyip tüketir.”
 (Ebu Davud, İbnu Mace)
   Şimdi başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmenin zamanıdır. Affedilmez bir aymazlık ve ihmalle bireysel görevlerimiz arasından çıkardığımız “beşerî münasebetler”deki arızalar, sonunda ibadetlerimizi ve güzel amellerimizi kemiren birer mikrop olarak amel defterimizin sevap hanelerini durmadan eksiltiyor. Kalplerimizi içinden çürütüyor. Biz ise adeta kendimizi garantiye almış gibi, Allah’ın bizi kardeş kıldığı insanları kırıp-dökmeye, küstürüp darıltmaya devam ediyoruz…
İstikametimizi mi Yitirdik?
   Alemlerin Övüncü A.S. Efendimiz, gelmiş-geçmiş bütün günahları bağışlanmış olduğu halde, “Hûd suresi beni ihtiyarlattı” buyurmuş. Kasdettiği ise, bu suredeki kısacık bir ayet: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
   Evet işte bu ayet… Bütün Kur’an ayetlerine aynı ruh arılığı ve aynı gönül safiyeti içinde muhatap olan Efendimiz A.S., bu kısacık ayet-i kerimenin ne kadar ağır bir sorumluluk yüklediğini böyle ifade buyurmuş.
   İki cihan güneşi A.S., bu ayet-i kerimenin ağırlığı altında yaşlandığını hissettiği halde bizler bu kadar rahat olabiliyorsak, ya bu ayetteki “dosdoğru ol” emrinin ne anlattığını idrak edemedik, ya da Kur’an ile aramızda birtakım engeller var.
   Şu bir gerçek ki, uzun bir zaman önce hayatımızdan kovduğumuz bizi biz yapan kavramların bıraktığı boşluğu, onların zıtları ile dolduruyoruz. Vefa yerine kalleşlik, edep yerine edepsizlik, nezaket yerine kırıcılık ve kabalık, yardımseverlik yerine bencillik ve umursamazlık…
   İşte bu kavramlardan birisi ve belki de en önemlisi “istikamet”tir. Yani dosdoğru olmak, “adam gibi adam” olmak… Kur’an’da ve hadis-i şeriflerde sıkça geçen bu kavramın hayatımızı terkettiğinin belki çoğu kimse farkında bile değil. Oysa dinimizin temelidir istikamet.
   Öyle olmasaydı, “Ya Rasulallah! İslâm’ı bana öyle bir tarif buyurun ki, ondan sonra artık kimseye Din’in ne olduğunu sorma ihtiyacı duymayayım” diyen bedeviye, “Allah’a inandım de, sonra da istikamet üzere (dosdoğru) ol!” (Müslim, Ahmed b. Hanbel) buyurur muydu İki Cihan Güneşi A.S.?
   Anlayış sahibi olanlar için bu hadis, İslâm’ı başka bir açıklamaya gerek bırakmayacak tarzda izah etmiyor mu? Önce Allah Tealâ’ya iman edeceğiz, dolayısıyla O’nun gönderdiği kitaplara, peygamberlere ve kitap ve peygamberlerin bildirdiği hususlara iman edeceğiz, sonra bu imanı dilimizle de ifade ve ilan edeceğiz. Sonra bir bir tek şey: İstikamet üzere, yani dosdoğru olacağız. Amellerimizde, sözlerimizde, davranışlarımızda ve hatta kalbimizden geçirdiklerimizde ve niyetlerimizde…
   İstikamet üzere olmanın, gerçek anlamda mümin ve gerçek anlamda insan olmanın tek yolu olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Yaşanılabilir bir dünya ve ebedi saadet için, istikamet vazgeçilmez bir öneme sahip. Böyle olduğu için Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra istikameti takip edenlerin üzerine melekler iner. Onlara, ‘korkmayın, üzülmeyin, size vaadolunan cennetle sevinin’ derler.”(Fussılet/30)
   Aynı manadaki bir diğer ayet-i kerimede de şöyle buyurulur: “Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra
 da istikamet üzere yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
 (Ahkâf/13) Bu ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde vurgulanan istikametin hayatımızdaki
yeri ve ağırlığı ne oranda ise, müslümanlığımız ve gerek birey, gerekse toplum olarak kurtuluşumuz
 da o nisbette sözkonusu olacaktır.
   İstikametin ölçüsü ise, fert planında yerine getirmekle yükümlü olduğumuz ibadetleri hakkıyla eda
 etmek yanında, toplumsal ilişkilerimiz bakımından da aranan, sevilen ve eksikliği hissedilen insan olma yolundaki çabalarımızdır.
   Böyle geniş kapsamlı bir sorumluluğu yerine getirmek, yani kıl kadar eğrilmeden dosdoğru insan olabilmek kolay olsaydı, Efendimiz A.S. Hud Suresi’ndeki ayetin ağırlığı sebebiyle ihtiyarladığını
söylemezdi.
 
Taş Atana Gül Atabilme Erdemi

   Bu noktada denebilir ki, insanî ilişkiler zaten her yanıyla bozulmuş durumda. Ben insanlara iyi davransam ve istikamet üzere olsam bile, diğer insanlar bozuk olduğu için benim bu davranışımın hiçbir anlamı olmayacaktır.
   İlk bakışta doğru gibi görünen, hepimizin yaşadığı bu ruh hali de, aslında şeytan ve nefsin imal ettiği aldatıcı bir gerekçeden başka birşey değil!
   Efendimiz A.S. şöyle buyurur: “Hiç biriniz, ‘ben insanlarla beraberim, insanlar iyilik yaparsa ben de yaparım. İnsanlar kötü davranırsa ben de kötü davranırım’ diyen şahsiyetsiz kimselerden olmasın. Aksine, insanlar iyilik yaptığında iyilik yapmak, kötü davrandıklarında da haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin.” (Tirmizî)
   Beşerî münasebetlerdeki bu şaşmaz ölçü, bize aynı zamanda istikametin günlük hayatta nasıl uygulanacağının da anahtarını veriyor. İnsanlardan iyilik gördüğümüzde buna iyilikle karşılık vereceğimize kuşku yoktur. Kötülük gördüğümüzde ise, elimize geçen ilk fırsatta bizim de başkalarını ezmemiz, başkalarının hakkını gasbetmemiz değil, haksızlık ve zulme sapmamak için nefsimizi eğitmemiz, terbiye etmemiz gerekiyor.
   İşte bu noktada istikametin hayata geçirilebilmesi için meseleye “nefis terbiyesi” olgusu girmekte. Tasavvufun hayatımızdaki fonksiyonu bu noktada ne kadar bariz görülüyor değil mi? İstikamet sahibi olmak kaçınılmaz bir görevse ve bunun yolu da nefis terbiyesinden geçiyorsa, varacağımız başka neresi olabilir?
   Toplumsal hayatta insanî değerlerin alt-üst edildiği, insanî ilişkilerin menfaate, maddeye ve beklentilere dayalı olarak yürütüldüğü günümüz dünyasında, eğilip bükülmeden, yalpa yapmadan dosdoğru bir mümin olabilmek… İşte bu çetin ve bir o kadar da kaçınılmaz görev, günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak hayatımıza girmedikçe, ne bizler hakiki mümin olabileceğiz, ne de bin türlü kötülükle kirletilmiş olan dünyamız yaşanılabilir bir zemin olacak…

  

 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

RESULULLAH EFENDIMIZIN KABRİ DEGIL BU YANLIŞA ALDANMIYALIM LÜTFEN

Alıntı

DEGERLİ ARKADAŞALARIM..

BU ARALAR BAHSEDİLEN RESİM MEVLANA CELALEDDİNİ RUMİ NİN KABRİNİN ESKİ

TARİHLERDE ,RESTORE EDİLMEDEN ÖNCEKİ RESMİDİR.

 NİTEKİM BU RESİM BİRİLERİ TARAFINDAN BİLİNCLİ OLARAK BİZLERE EFENDİMİZ

ALEYİSSELATU VESSELAM IN KABRİNİN RESMİ DİYE YUTTURULMAYA ÇALIŞILIYOR.

LÜTFEN BU GİBİ KONULARI ARAŞTIRARAK YAYINLAYIN VE PAYLAŞIN.

BU OYUN YILLAR ÖNCE BAŞLADI.

ŞİMDİ SİZLERE BU KONUDA BİR KAÇ BELGE SUNUYORUM..

1,http://www.mevlana.com/mevlana_dosyalar/resimler.htm

2,http://tr.wikipedia.org/wiki/Mevlana_M%C3%BCzesi

3, ARKADAKİ SUTUNLARA DİKKAT BUYURUN..

BAKIN BURADA EFENDİMİZN ORADAKİ ALTIN KORUMAYI GÖSTERİYORLAR

HALBUKİ AŞŞAGIDAKİ RESİMLERE BAKIN

4, ŞİMDİ BİRDE BURADAKİNE BAKIN..

5.BUDA  SON RAKI RESIM


ANLAŞILACAGI ÜZERİ BU RESİMDEKİ SANDUKA MEVLANA CELALEDDİNİ

RUMİ HZ. KABRININ ESKİ VE RESTORE EDİLMEMİŞ ZAMANKİ KABİR RESMİDİR.

LÜTFEN BİRAZ DAHA İTİKAT VE İNANIŞLARIMIZDA ARAŞTIRMACI VE

 DAHA REEL GERÇEKLERİ BULALIM.. ES_sELAMU ALEYKUM..

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

    
                                          who's online 
                                              

Gerçek dindar nasıl olur? Örnek ve vasıflı bir Müslüman hangi özellikleri taşır?

 

  

 
 
 

Gerçek dindar nasıl olur? Örnek ve vasıflı bir Müslüman hangi özellikleri taşır?

 

Gerçek bir dindarın nasıl olması gerektiğini bilmeyenler, zaman zaman çok yanlış hükümler veriyorlar. Dindar olmayan birini, dini tam yaşayan bir insan sananlar, genellikle dinden ve inançtan uzak durmaya çalışıyorlar.

Niçin dindar olmayanı dindar sanıyorlar?

Çünkü dinî konuda maalesef büyük bir cehalet hüküm sürmektedir. Bu sebeple de özden fazla şekle ve görüntüye bakarak insanların ne kadar dindar olduklarına karar veriliyor. Meselâ, "Çok dindar bir adam: üç kere hacca gitmiş!" deniliyor… Beş vakit namaz kılanlara, bir çok yerde "hoca” denildiği gibi, örtülü hanımlara da "din âlimesi" nazarıyla bakılabiliyor.

Geçmiş yıllarda, birçok eski öğrencim, sırf başörtüleri sebebiyle caddede, otobüste, trende fıkhî bazı sorular sorulduğundan şikâyetçiydiler. Çünkü sorulan soruların cevaplarını onlar da bilmiyorlardı. Ancak kılık kıyafetleri sebebiyle, cevapsız kalmaları çoğu zaman yadırganıyordu. Birçok yaşlı başlı Müslüman, "Kızım madem namaz konusundaki bu sorunun cevabını bilmiyorsun, başını neden örtüyorsun?" diye soruyorlar. Hâlbuki o gençler de daha yeni yeni dinlerini öğrenmeye başlamışlardı.

Her gördüğümüz sakallı, nasıl hacıbaba oluyorsa, her örtülü hanım da, hemen dinde âlim ve çok dindar bir kimse sanılabiliyor.

Peki, gerçek dindar nasıl olur? Örnek ve vasıflı bir Müslüman hangi özellikleri taşır?

Akla ve İlme Dayalı Bir İman Sahibidir

Vasıflı dindarın ilk özelliği, akıl, mantık ve bilgi temeline oturan sağlam bir imandır. Şeksiz şüphesiz bir inancın sahibidir. Gerçekten dindar olan kişi, neye, nasıl inandığını bilir. Bu bilgisi sebebiyle, aykırı fikir ve inanışlara karşı söyleyecek sözü vardır.

İnancı konusundaki her şeyi bilmese de, her sorunun cevabı bulunduğunu bilmenin rahatlığı içindedir. En azından bu cevaplara nasıl ulaşacağını öğrenmiştir.

Aksi halde, son dönem yeniçerilerine benzer. Hani onlardan biri çoktandır kızdığı bir Yahudi’yi, "Niçin bana çarptın?" bahanesiyle atmış yere ve başlamış bağırmaya:

– Tez Müslüman ol!.. Yoksa sen bilirsin!..

Yerde sırtüstü yatan Yahudi, başının Üstünde parıldayan kılıcı görünce, işin vahametini anlamış ve hemen,

– Peki, demiş, Ne diyeyim de Müslüman olayım kuzum? Yeniçeri başlamış düşünmeye… Ama ne denilip de Müslüman olunacağını bir türlü çıkaramamış:

– Onu ben de bilmiyorum! Demek zorunda kalmış…

Bu Yeniçeri ilk bakışta dindar bir insan gibi görünebilir mi? Her ne kadar din gayretiyle harekete geçiyorsa da yaptıkları ve yaptırmak istedikleri itibariyle asla iyi bir Müslüman sayılmaması gerekir.
Zira iyi bir Müslüman, inancın zorla, baskıyla, dayatmayla benimsetilemeyeceğini, hatta böyle metotların daima ters teptiğini gayet iyi bilir.

Bırakınız başkasını ve yabancıyı, kendi öz çocuğunu bile zorlayarak, tahakküm ederek, dayatarak imana ve ibadete getiremeyeceğinin bilincindedir. Akıllı ve medenî insanlar ancak ikna ile imanı benimseyebilirler. Ya da imanın güzelliklerini bir Müslüman’da görerek sevip inanırlar. Çünkü gerçek iman, tamamen candan, gönülden ve içtenlikle kabul edilendir. Maddî ya da manevî baskılar, korkular, çıkarlar söz konusu olursa, hakikî imana ulaşılmaz.

İmanın güzelliğine ulaşmış olan, o güzelliği güzelce paylaşmak ister.

Kendisini Din Polisi Gibi Göremez

Bir başka mesele de gerçek dindar, kendisini din polisi gibi göremez. O. kalplerin derinliklerinde gizli olanı araştırmakla görevli değildir. Bu sebeple zahire göre hükmeder. Hz. Peygamber (sav) sırf görünüşte Müslüman olan, aslında imana gelmemiş münafıkları mescidinden dahi uzaklaştırmamıştır. Zaten onları herkese ilân da etmemiştir. Onlar inançsızlıklarını dışarı yansıtıp zarar vermedikleri sürece Müslümanların arasında, hatta mescidinde kendilerine daima yer bulmuşlardır.

Bir savaşta, sahabe-i kiramdan biri, zorlu bir mücadeleye girmiş ve sonunda güç halle rakibini yere düşürüp kılıcını onun boynuna indirmek için kaldırmıştı. İşte tam bu sırada, yerde yatan adam, ‘lâilâhe illallah’ (Allah’tan başka ilah yoktur) deyivermişti. Ancak bu iman belirtisi, kılıcın boynuna inmesini önleyemedi. Zira son anda ölüm korkusundan söylendiği açıktı.

Ne var ki bu olayı duyan Allah Resulü (sav) fevkalâde üzüldü ve çok nadir kızgınlıklarından birini gösterdi. Sahabi defalarca dedi ki:

– Ey Allah’ın Resulü, adam benimle sonuna kadar mücadele etti. Eğer becerebilseydi beni öldürecekti. Son anda söylediği tevhid kelimesi ölüm korkusundandı…

Efendimiz’in (sav) üç kere tekrarladığı cevap ne kadar ibretli, ne kadar hassas ölçülü ve ne derece düşündürücüdür:

– Kalbini yarıp baktın mı? Kalbini yarıp baktın mı? Kalbini yarıp baktın mı? (Bkz. İbn Mace, “Fiten,” 1; İ. Kesir, Tefsîru Kur’ani’l-Azîm, 1:539;

Evet, kimse kimsenin samimiyetini ölçmekle vazifeli değildir. İmanda samimiyet ölçmek yetkisi hiç bir insana verilmemiştir.

Herkes kendi samimiyetini ölçmeli ve derecesini artırmaya çalışmalıdır. Zira ancak bundan sorumludur.

Başkasıyla Değil Nefsiyle Uğraşır

Vasıflı bir dindar, başkasının imanıyla, ibadetiyle ve ihlâsıyla uğraşmaz. Çünkü onun ilk ve en önemli düşmanı, daima kötülükleri emreden nefsidir. Dolayısıyla asıl savaşı, şeytanla işbirliği yapmış olan nefsine karşı verir.

Başkalarına hüsn-i zan besler. Ötekileri daima kendinden yüksek bilir. Ve hiçbir zaman yükseklik iddiasında bulunmaz. Bilir ki, "Ben yükseğim, yüceyim!" diyen, alçaktır. Çünkü İslâm ahlâkında iman, ibadet ve ahlakıyla övünmek düşüklük ve hastalıktır.

Gösterişten Uzaktır

Hayır hasenatı bile sevabı kaçmasın diye gizli yapan Müslüman “sağ elinin verdiğini sol elinden” (Buhari, Ezan 36) gizlemeye çalışır. Verdiğinin karşılığını sadece Allah’tan beklediği için, mümkün mertebe gösterişten, hayrını açıklamaktan kaçınır.

Dindarlığı Rant Olarak Kullanmaz

İdeal dindar, dindarlığını bir rant olarak kullanmaktan Allah’a sığınır. Eğer sırf dindarlığı sebebiyle, ya da onu âlet ederek bir menfaat sağlıyorsa, dinini dünyaya satmış olacağını bilir. Fanî dünyanın basit ve kıymetsiz cam parçalarını âhiretin paha biçilmez elmaslarına tercih etmek, gerçekten dindar olanın işi değildir.

Daima Ölümle İrtibatlıdır

Vasıflı dindar, daima ölümle irtibatlıdır. Bu sebeple geniş görüşlü, engin ve derin bakışlıdır. Âhiret boyutlu düşünür. Dünyada kendisini emanetçi bilir. Asıl yatırımını daimî, bakî ve kalıcı olana yapar.

Bu sebeple "Ne dünya umurundan (işlerinden) kazandığına memnun, ne de kaybettiğine mahzun olur."

Her işinde, "Rabbim razı olsun, yeter!" diye düşünür, "O razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok!" der. Zaten Rabbini razı eden, başkalarını da memnun ve mutlu eder.

Kul Hakkından Titrer!

Kul hakkı yeme korkusu, vasıflı dindarı titretir. Daima üç kuruş az kazanmaya razıdır. Gönül kırmaktan hep uzak durmaya çalışır. Bağışlanması çok zor olan kul hakkını yemektense, az kazanca ve kendisi kırılmaya gönüllüdür.

Günümüzden 55 yıl önce, gazete haberi olmuş böyle bir güzellik yaşanmış İstanbul’da…

Artvinli Hasan Efendi Kocamustafapaşa’da, ihale ile bir bina satın alır. Satış gerçekleşir, binanın tapusu da artık elindedir. Fakat bina ihale ile ve avukatı aracılığı ile satın alındığı için içi rahat etmez. Uzman bir mühendisi, binaya fiyat biçmesi için görevlendirir.

Görevli mühendisin binaya biçtiği fiyat, kendisinin ödediği miktardan bin lira daha fazladır. O zamana göre çok önemli bir paradır. Fakat Hasan Efendi’nin vicdan rahatı, bu 1000 liradan daha önemlidir.

Binanın hissedarlarını bulur, hepsine bu bin lirayı paylaştırır:

– Kanunen binayı 1500 liraya aldım ama vicdanen 1000 lira daha ödemek mecburiyetindeyim! Der.

İşte bu Artvinli Hasan Ağa, Tema Vakfı’ndan tanıdığımız muhterem Nihat Gökyiğit Beyefendi’nin babalarıdır.

Artvinli tüccar Hasan Efendi neden böyle bir fazileti gösterebiliyor? Çünkü bu inanç ve onun dışarıya ahlâk güzelliği olarak yansıması babasından bir mirastır.

Babası Artvin’de dürüstlüğü ile tanınan bir tüccardı. Ermeni tehciri sırasında o da benzeri bir güzelliği bizlere hatıra olarak bırakmıştı…

Varlıklı bir Ermeni, göç emrini alınca bu zata gelir ve der ki:

– Bildiğiniz üzere, biz bütün malımızı mülkümüzü bırakıp gitmek zorunda kalıyoruz. Ben mevcut gayr-ı menkullerimi 30.000 altın karşılığı sana bırakayım. Senden başka kimsenin de gücü yetmez. Sen almazsan öylece bırakıp gitmek zorunda kalacağım.

– Peki! Parayı hazırlayıp getireceğim! Der bizim tüccar…

Dediği gibi de yapar. Ermeni çok sevinir. Dualar eder, helâlleşip ayrılırlar. Fakat bu muhteremin içi bir türlü rahat değildir. Hesap eder kitap eder, Ermeni’nin sıkışarak bu fiyata sattığı mallarının, en az 10 bin alım fazlasını edeceğine hükmeder.

Ve bu parayı da hazırlayıp Artvin’i terk etmesine ramak kala Ermeni’ye verir. O zaman bu hakperestliğe o Ermeni Osmanlı vatandaşı hayret etmiştir ama simdi neredeyse, bizler de inanılmaz buluyoruz.

İşte vasıflı dindar bu idi… Hâlâ da budur…

Vasıflı dindar, düşmanına bile dosdoğru davranan adamdır. Çünkü o, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hud, 112) emrini Rabbinden alınca, ‘"Bu sûre beni ihtiyarlattı!" ( Tirmizi, Tefsir, sure 56) buyuran Yüce Resûl’ün bağlısıdır.

Vasıflı dindar, en önemli uyarıyı bile incitmeden yapabilen bir nezâketin temsilcisidir. Nezaketi bir üslûp inceliği olarak yansır muhatabına…

70 yıl önce, küçük ve yemyeşil bir Anadolu şehrine genç bir hakim tayin edilir. Şehrin eşrafından bir ticaret adamı, bu genç hakimi evine yemeye çağırır. Güzel bir gündür. Evlerin geniş bahçelerini dolduran meyve ağaçlarının dalları sokağa kadar sarkmaktadır. Bu güzel meyvelerden birine uzanan hakim, bu gün görmüş vasıflı Müslüman’dan şu çok nezih ikazı alır:

– Hakim Bey bu bahçe bize ait değildir. Bizimkisi iki bahçe sonradır…

Hakim Bey elini çekiverir. Yüzü hafifçe kızarır ama bu uyarı üslûbuna da hayran kalır. Yarım asır sonra der ki:

– Meslek hayatımın ilk gerçek ve uygulamalı hukuk dersini bu Zat’tan aldım ve asla bir daha unutmadım…

Vasıflı dindar, yaratılanı, Yaratan’dan ötürü hoş gören ve seven bir anlayışın insanıdır. O günaha kızar, günahın kötülüklerine düşmanlık eder ama günahkârı sever. Günaha düşman, ancak, günah işleyen kişiye dost olur. Bu dostlukla, günah ile günahkârı birbirinden uzaklaştırmaya çalışır. Meselâ, içkiye düşmandır ama alkolik adama dosttur, sevgi gösterir. Çünkü o kötü alışkanlığın esiri olan, ancak sevgi ve dostlukla kurtarılabilir.

Vasıflı dindar, günahları açan, ilân eden ve bundan zevk alan bir kişi olamaz. Tam tersine o, günahları örter. Hataları, kusurları, günahları eşelemek ve teşhir etmek istemez. Bu gibi olumsuzlukların sahiplerine merhamet eder, acır. Kurtulmalarına duacıdır, yardımcıdır…

Zarar verene zarar vererek aynı derekeye düşmek istemez. Isıranı ısırma küçüklüğüne tenezzül etmez. Bunaldığı zaman, "Ne yapayım. Allah yaratmış" der, olumsuzluklara karşı sabrını bereketlendirmeye çabalar.

Vasıflı dindarda Allah’ın güzel isimlerinin tecellisi görünür. Meselâ vericidir. Karşılığını Rabbinden bekleyerek verir. O bilir ki, "Veren el, alan elden üstündür."

Verdiklerini başa kakıp da onların manevî getirisinden kendisini mahrum etmez. Çünkü vasıflı dindar, yaptığı hayrı, verdiği zekâtı, sadakayı hemen unutan ama kendisine yapılan iyiliği unutmayan bir şahsiyettir.

Ölçüsü takvadır, insanı ancak ahlâk, fazilet ve takva bağlılığının üstün kılacağını bilir. Bu sebeple insanları değerlendirirken, makamlarını, paralarını ve etnik köklerini değil, maneviyatlarını dikkate alır. Asalet ahlâka bağlılıkta Cenab-ı Hakk’a kullukta, Resulü’nün yaşadığı gibi yaşamaktadır.

Vasıflı mü’min, mütevazîdir. Gül bitirmek için toprak olmaya razıdır.

Hizmetle öne çıkar, ücret zamanı geride durur.

Mütefekkirdir. Kâinatı bir kitap gibi okumayı bilir. Eserden müessire giden yolu gönül gözü ile de görür. Sürekli Rabbi ile olmanın iç huzurunu dolu dolu yaşar. Bu sebeple başkalarını üzen ve korkutan birçok şey onun gözünde hiçtir.

Allah’a iman, kalbinin cenneti olur. Bu huzuru tattığı için, asla yalnızlık duygusu çekmez, ümitsiz olmaz. Çünkü Allah’la beraber olan asla yalnız değildir.

Diğer mü’minlerle öncelikli ortak paydası, ticaret, siyaset, ırkî bağlar değildir. Din kardeşliği ile Tevhid inancı etrafında sarsılmaz bir kenetlenmenin kopmaz halkasıdır.

Bundan dolayı bütün mü’minleri bir vücudun azaları gibi görür, dertleriyle dertlenir, sevinçleriyle bayram eder.

Vasıflı Müslüman, müteşebbistir, çalışkandır. Ama asla ihtiras sahibi değildir.
En iyi neticeyi almak için, bütün helâl ve meşru yolları dener. Ancak netice ne olursa olsun razıdır.
Kanaatin bitip tükenmek bilmeyen bir hazine olduğunu bilir. Rızkın Allah’a ait olduğunun, ecelin şekil ve vakit olarak bir olduğunun idrâkindedir.
Vasıflı dindar, herkesin iyiliğini isteyen ve buna elinden geldiğince çalışan bir yeryüzü meleğidir.

Vasıflı dindar gönül adamıdır. Beklenen adamdır.

Gönüllerin daima özlediği ve beklediği adamdır.

Teselli veren adamdır.

Gönlündeki iman zenginliği ile her daim mütebessim adamdır. Neşe ve huzur veren adamdır.

Sevgiyi seven, düşmanlığa düşmanlık eden adamdır.

İki gününü eşit etmemek için, sevgi yolunda her gün ileriye doğru giden adamdır.

Dünya maddeten ve manen yaşanılabilir bir yer olarak kalacaksa, vasıflı dindarların sayılarının çoğalması gerekiyor demektir.

Peygamber Efendimzin (sav) Örnek Ahlakı hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Vehbî Vakkasoğlu

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

YOLDA OLMAK, MENZİLE HAZIRLANMAK

 
YOLDA OLMAK, MENZİLE HAZIRLANMAK
  
   Mehmet Ildırar
  
   İnsan ne ile meşguldür, ona bakılmalıdır.
   Mevlâna Celaleddin-i Rumî k.s. buyuruyor: “Ey erememiş, noksan kalmış kimse! Nihayet sen de bir gün dünyadan gideceksin. Dünyadaki işlerin yarım, ekmeğin pişmemiş olarak kalacak.”
   Şunu unutmayalım ki, herkes bir yol üzerindedir. Bu yol iki taraflı olup, bir tarafta alemlerin habibi olan Muhammed s.a.v.’in yoludur ki, O bu yolun baş tacıdır. Diğer tarafta ise mel’un şeytan vardır. Bu yol nefsin ve iblisin yoludur. Biz, Azrail a.s. geldiği zaman bu yolların biri üzerinde bulunacağız.
   Halinize bakınız! Ruhunuz hayırdan taraf mı? Yoksa şerden tarafa mı? Hangi hal üzerinde isek öyle öleceğiz.
   İşte bunu unutma ve 50-60 senelik dünya hayatı için hamurunu çiğ bırakma! Nefsinin çirkin sıfatlarıyla yarı pişmiş bir halde kalma!
   Eğer nefs-i emmaredeysen, cehennem kokusu senin ağzının kokusunda vardır. Nefs-i levvamede isen, isyanın gürültüsü kalbinde vardır. Mülhimede isen vesvesen vardır.
   Kuddusî’nin buyurduğu gibi: “Bilmek bilmek değil, bulmak bulmak değil. Evliyayı sevip gönül vermek, rengine boyanmaktır.”
   Sen mürşidinin rengine ne kadar boyandın? Haliyle ne kadar hallenip, ona ne kadar mutabaat ettinse o nispette müridsin. Defterde ismin mürid, ama omuzundaki rütben çok değişik.
   Allah dostlarından birisi, bir müridi ile yolda gidiyorlardı. Sofi düşündü ki, mürşidi nereye basıyorsa ben de oraya basayım. Bu şekilde murad edip, devamlı mürşidinin ayak izlerinden yürüdü. Mürşid sofiye dönüp dedi:
   – Sofi, benim bastığım yere bassan dahi basmış olmazsın. Cübbemi giysen, cübbemi giymiş olmazsın. Sarığımı sarsan dahi, sarmış olmazsın. Beni derimi yüzüp sana giydirseler, yine giymiş olmazsın. Benim yaptığımı yapmadıkça benim bastığım yere basmış sayılmazsın.
   Aslan, tilki ve kurdun bir hikâyesi vardır. Bu üçü bir gün sığır, keçi ve bir tavşan yakalarlar. Aslan der ki “Kurt, sen bu avları taksim et!” Kurt taksime başlar ve der ki: “Sen şahım, büyük bir aslansın! Şu büyük yaban öküzü senin, keçi benim, şu iri tavşan da tilkinin olsun.
   Aslan ne bu taksimata, ne de konuşmaya memnun olur. Der ki: “Sen ne zamandan beri ‘ben’ demeyi öğrendin? Hayli zamandır aslanlarla gezersin de kurt olduğunu unutursun. Niçin ‘biz’ demiyorsun? Bu tamahın yüzünden başının derisi soyulsa gerek!” deyip, bir pençede kurdu indiriverdi ve dedi ki: “Bak şimdi nasıl dosdoğru oldun! Keşke bu sözü söylemeden böyle mum gibi olup dosdoğru yatsaydın, o zaman başına bu bela gelmezdi.”
   Sonra tilkiye dönerek dedi: “Hadi bakalım, adalet nedir göster. Şu üç avı bir de sen taksim et.” Tilki, “Şahım! Şu yaban öküzü senin kuşluk taamın olsun. Keçi öğle vakti, tavşan da akşam önüne konsun.” dedi. Aslan “Aferin, dedi, ne kadar adil dağıttın! Madem ki sen ‘ben’ değil, ‘sen’ dedin, sen demek biz demektir. Kim de bizi bilirse bizdendir. İşte bu üç avı da sana veriyorum.”
   Sonra tilkiye sordu: “Sen bu ilmi, nereden öğrendin?” Tilki dedi ki: “Kurdun başına gelenlerden.”
   Buradan şu çıkıyor: Vücut ikliminde kurt mesabesinde olan bir nefsimiz var. Tilki mesabesinde de bir şeytanımız. Dünya cihetiyle insanın kurdu mesabesinde olan nefsi, vücut ikliminin aslanı hükmünde olan kalbe teslim olmadıkça, kalbin yaradılışındaki kudsi vazife olan rahmanî tecelliye boyun eğmedikçe, o insanın akıbeti kurdunki gibi olur.
   Kemali yarı kalmış, pişmemiş ekmek misali insanlar, kurt mesabesinde olan nefslerini ıslah ettikleri, tilki yerindeki şeytanlarını kovdukları derecede Allah’a yaklaşırlar. Bunun için Hz. Mevlâna şöyle buyuruyor:
   “Ey insan! Mezarı imar etmenin ağaçla, taşla, kerpiçle olacağını sanma! Olgunluğunu tamamlayıp mezara hazırlanmak, kalbin safası hususunda kendine düşen vazifeyi yapmakla olur. Öyleyse sen kendini mezara hazırla!”
   Ebu Bekr Sıddîk r.a.’a birisi gelip şöyle dedi: “Ya Ebu Bekr! Ben kendime bir kabir hazırlayacağım, ne dersin?” Hz. Ebu Bekr r.a. şöyle cevap verdi: “Sen kendine kabir hazırlayacağına, kendini kabre hazırla!”
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

Etiket Bulutu