Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

 

  

 
 
 

Gerçek dindar nasıl olur? Örnek ve vasıflı bir Müslüman hangi özellikleri taşır?

 

Gerçek bir dindarın nasıl olması gerektiğini bilmeyenler, zaman zaman çok yanlış hükümler veriyorlar. Dindar olmayan birini, dini tam yaşayan bir insan sananlar, genellikle dinden ve inançtan uzak durmaya çalışıyorlar.

Niçin dindar olmayanı dindar sanıyorlar?

Çünkü dinî konuda maalesef büyük bir cehalet hüküm sürmektedir. Bu sebeple de özden fazla şekle ve görüntüye bakarak insanların ne kadar dindar olduklarına karar veriliyor. Meselâ, "Çok dindar bir adam: üç kere hacca gitmiş!" deniliyor… Beş vakit namaz kılanlara, bir çok yerde "hoca” denildiği gibi, örtülü hanımlara da "din âlimesi" nazarıyla bakılabiliyor.

Geçmiş yıllarda, birçok eski öğrencim, sırf başörtüleri sebebiyle caddede, otobüste, trende fıkhî bazı sorular sorulduğundan şikâyetçiydiler. Çünkü sorulan soruların cevaplarını onlar da bilmiyorlardı. Ancak kılık kıyafetleri sebebiyle, cevapsız kalmaları çoğu zaman yadırganıyordu. Birçok yaşlı başlı Müslüman, "Kızım madem namaz konusundaki bu sorunun cevabını bilmiyorsun, başını neden örtüyorsun?" diye soruyorlar. Hâlbuki o gençler de daha yeni yeni dinlerini öğrenmeye başlamışlardı.

Her gördüğümüz sakallı, nasıl hacıbaba oluyorsa, her örtülü hanım da, hemen dinde âlim ve çok dindar bir kimse sanılabiliyor.

Peki, gerçek dindar nasıl olur? Örnek ve vasıflı bir Müslüman hangi özellikleri taşır?

Akla ve İlme Dayalı Bir İman Sahibidir

Vasıflı dindarın ilk özelliği, akıl, mantık ve bilgi temeline oturan sağlam bir imandır. Şeksiz şüphesiz bir inancın sahibidir. Gerçekten dindar olan kişi, neye, nasıl inandığını bilir. Bu bilgisi sebebiyle, aykırı fikir ve inanışlara karşı söyleyecek sözü vardır.

İnancı konusundaki her şeyi bilmese de, her sorunun cevabı bulunduğunu bilmenin rahatlığı içindedir. En azından bu cevaplara nasıl ulaşacağını öğrenmiştir.

Aksi halde, son dönem yeniçerilerine benzer. Hani onlardan biri çoktandır kızdığı bir Yahudi’yi, "Niçin bana çarptın?" bahanesiyle atmış yere ve başlamış bağırmaya:

– Tez Müslüman ol!.. Yoksa sen bilirsin!..

Yerde sırtüstü yatan Yahudi, başının Üstünde parıldayan kılıcı görünce, işin vahametini anlamış ve hemen,

– Peki, demiş, Ne diyeyim de Müslüman olayım kuzum? Yeniçeri başlamış düşünmeye… Ama ne denilip de Müslüman olunacağını bir türlü çıkaramamış:

– Onu ben de bilmiyorum! Demek zorunda kalmış…

Bu Yeniçeri ilk bakışta dindar bir insan gibi görünebilir mi? Her ne kadar din gayretiyle harekete geçiyorsa da yaptıkları ve yaptırmak istedikleri itibariyle asla iyi bir Müslüman sayılmaması gerekir.
Zira iyi bir Müslüman, inancın zorla, baskıyla, dayatmayla benimsetilemeyeceğini, hatta böyle metotların daima ters teptiğini gayet iyi bilir.

Bırakınız başkasını ve yabancıyı, kendi öz çocuğunu bile zorlayarak, tahakküm ederek, dayatarak imana ve ibadete getiremeyeceğinin bilincindedir. Akıllı ve medenî insanlar ancak ikna ile imanı benimseyebilirler. Ya da imanın güzelliklerini bir Müslüman’da görerek sevip inanırlar. Çünkü gerçek iman, tamamen candan, gönülden ve içtenlikle kabul edilendir. Maddî ya da manevî baskılar, korkular, çıkarlar söz konusu olursa, hakikî imana ulaşılmaz.

İmanın güzelliğine ulaşmış olan, o güzelliği güzelce paylaşmak ister.

Kendisini Din Polisi Gibi Göremez

Bir başka mesele de gerçek dindar, kendisini din polisi gibi göremez. O. kalplerin derinliklerinde gizli olanı araştırmakla görevli değildir. Bu sebeple zahire göre hükmeder. Hz. Peygamber (sav) sırf görünüşte Müslüman olan, aslında imana gelmemiş münafıkları mescidinden dahi uzaklaştırmamıştır. Zaten onları herkese ilân da etmemiştir. Onlar inançsızlıklarını dışarı yansıtıp zarar vermedikleri sürece Müslümanların arasında, hatta mescidinde kendilerine daima yer bulmuşlardır.

Bir savaşta, sahabe-i kiramdan biri, zorlu bir mücadeleye girmiş ve sonunda güç halle rakibini yere düşürüp kılıcını onun boynuna indirmek için kaldırmıştı. İşte tam bu sırada, yerde yatan adam, ‘lâilâhe illallah’ (Allah’tan başka ilah yoktur) deyivermişti. Ancak bu iman belirtisi, kılıcın boynuna inmesini önleyemedi. Zira son anda ölüm korkusundan söylendiği açıktı.

Ne var ki bu olayı duyan Allah Resulü (sav) fevkalâde üzüldü ve çok nadir kızgınlıklarından birini gösterdi. Sahabi defalarca dedi ki:

– Ey Allah’ın Resulü, adam benimle sonuna kadar mücadele etti. Eğer becerebilseydi beni öldürecekti. Son anda söylediği tevhid kelimesi ölüm korkusundandı…

Efendimiz’in (sav) üç kere tekrarladığı cevap ne kadar ibretli, ne kadar hassas ölçülü ve ne derece düşündürücüdür:

– Kalbini yarıp baktın mı? Kalbini yarıp baktın mı? Kalbini yarıp baktın mı? (Bkz. İbn Mace, “Fiten,” 1; İ. Kesir, Tefsîru Kur’ani’l-Azîm, 1:539;

Evet, kimse kimsenin samimiyetini ölçmekle vazifeli değildir. İmanda samimiyet ölçmek yetkisi hiç bir insana verilmemiştir.

Herkes kendi samimiyetini ölçmeli ve derecesini artırmaya çalışmalıdır. Zira ancak bundan sorumludur.

Başkasıyla Değil Nefsiyle Uğraşır

Vasıflı bir dindar, başkasının imanıyla, ibadetiyle ve ihlâsıyla uğraşmaz. Çünkü onun ilk ve en önemli düşmanı, daima kötülükleri emreden nefsidir. Dolayısıyla asıl savaşı, şeytanla işbirliği yapmış olan nefsine karşı verir.

Başkalarına hüsn-i zan besler. Ötekileri daima kendinden yüksek bilir. Ve hiçbir zaman yükseklik iddiasında bulunmaz. Bilir ki, "Ben yükseğim, yüceyim!" diyen, alçaktır. Çünkü İslâm ahlâkında iman, ibadet ve ahlakıyla övünmek düşüklük ve hastalıktır.

Gösterişten Uzaktır

Hayır hasenatı bile sevabı kaçmasın diye gizli yapan Müslüman “sağ elinin verdiğini sol elinden” (Buhari, Ezan 36) gizlemeye çalışır. Verdiğinin karşılığını sadece Allah’tan beklediği için, mümkün mertebe gösterişten, hayrını açıklamaktan kaçınır.

Dindarlığı Rant Olarak Kullanmaz

İdeal dindar, dindarlığını bir rant olarak kullanmaktan Allah’a sığınır. Eğer sırf dindarlığı sebebiyle, ya da onu âlet ederek bir menfaat sağlıyorsa, dinini dünyaya satmış olacağını bilir. Fanî dünyanın basit ve kıymetsiz cam parçalarını âhiretin paha biçilmez elmaslarına tercih etmek, gerçekten dindar olanın işi değildir.

Daima Ölümle İrtibatlıdır

Vasıflı dindar, daima ölümle irtibatlıdır. Bu sebeple geniş görüşlü, engin ve derin bakışlıdır. Âhiret boyutlu düşünür. Dünyada kendisini emanetçi bilir. Asıl yatırımını daimî, bakî ve kalıcı olana yapar.

Bu sebeple "Ne dünya umurundan (işlerinden) kazandığına memnun, ne de kaybettiğine mahzun olur."

Her işinde, "Rabbim razı olsun, yeter!" diye düşünür, "O razı olsa bütün dünya küsse ehemmiyeti yok!" der. Zaten Rabbini razı eden, başkalarını da memnun ve mutlu eder.

Kul Hakkından Titrer!

Kul hakkı yeme korkusu, vasıflı dindarı titretir. Daima üç kuruş az kazanmaya razıdır. Gönül kırmaktan hep uzak durmaya çalışır. Bağışlanması çok zor olan kul hakkını yemektense, az kazanca ve kendisi kırılmaya gönüllüdür.

Günümüzden 55 yıl önce, gazete haberi olmuş böyle bir güzellik yaşanmış İstanbul’da…

Artvinli Hasan Efendi Kocamustafapaşa’da, ihale ile bir bina satın alır. Satış gerçekleşir, binanın tapusu da artık elindedir. Fakat bina ihale ile ve avukatı aracılığı ile satın alındığı için içi rahat etmez. Uzman bir mühendisi, binaya fiyat biçmesi için görevlendirir.

Görevli mühendisin binaya biçtiği fiyat, kendisinin ödediği miktardan bin lira daha fazladır. O zamana göre çok önemli bir paradır. Fakat Hasan Efendi’nin vicdan rahatı, bu 1000 liradan daha önemlidir.

Binanın hissedarlarını bulur, hepsine bu bin lirayı paylaştırır:

– Kanunen binayı 1500 liraya aldım ama vicdanen 1000 lira daha ödemek mecburiyetindeyim! Der.

İşte bu Artvinli Hasan Ağa, Tema Vakfı’ndan tanıdığımız muhterem Nihat Gökyiğit Beyefendi’nin babalarıdır.

Artvinli tüccar Hasan Efendi neden böyle bir fazileti gösterebiliyor? Çünkü bu inanç ve onun dışarıya ahlâk güzelliği olarak yansıması babasından bir mirastır.

Babası Artvin’de dürüstlüğü ile tanınan bir tüccardı. Ermeni tehciri sırasında o da benzeri bir güzelliği bizlere hatıra olarak bırakmıştı…

Varlıklı bir Ermeni, göç emrini alınca bu zata gelir ve der ki:

– Bildiğiniz üzere, biz bütün malımızı mülkümüzü bırakıp gitmek zorunda kalıyoruz. Ben mevcut gayr-ı menkullerimi 30.000 altın karşılığı sana bırakayım. Senden başka kimsenin de gücü yetmez. Sen almazsan öylece bırakıp gitmek zorunda kalacağım.

– Peki! Parayı hazırlayıp getireceğim! Der bizim tüccar…

Dediği gibi de yapar. Ermeni çok sevinir. Dualar eder, helâlleşip ayrılırlar. Fakat bu muhteremin içi bir türlü rahat değildir. Hesap eder kitap eder, Ermeni’nin sıkışarak bu fiyata sattığı mallarının, en az 10 bin alım fazlasını edeceğine hükmeder.

Ve bu parayı da hazırlayıp Artvin’i terk etmesine ramak kala Ermeni’ye verir. O zaman bu hakperestliğe o Ermeni Osmanlı vatandaşı hayret etmiştir ama simdi neredeyse, bizler de inanılmaz buluyoruz.

İşte vasıflı dindar bu idi… Hâlâ da budur…

Vasıflı dindar, düşmanına bile dosdoğru davranan adamdır. Çünkü o, "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!" (Hud, 112) emrini Rabbinden alınca, ‘"Bu sûre beni ihtiyarlattı!" ( Tirmizi, Tefsir, sure 56) buyuran Yüce Resûl’ün bağlısıdır.

Vasıflı dindar, en önemli uyarıyı bile incitmeden yapabilen bir nezâketin temsilcisidir. Nezaketi bir üslûp inceliği olarak yansır muhatabına…

70 yıl önce, küçük ve yemyeşil bir Anadolu şehrine genç bir hakim tayin edilir. Şehrin eşrafından bir ticaret adamı, bu genç hakimi evine yemeye çağırır. Güzel bir gündür. Evlerin geniş bahçelerini dolduran meyve ağaçlarının dalları sokağa kadar sarkmaktadır. Bu güzel meyvelerden birine uzanan hakim, bu gün görmüş vasıflı Müslüman’dan şu çok nezih ikazı alır:

– Hakim Bey bu bahçe bize ait değildir. Bizimkisi iki bahçe sonradır…

Hakim Bey elini çekiverir. Yüzü hafifçe kızarır ama bu uyarı üslûbuna da hayran kalır. Yarım asır sonra der ki:

– Meslek hayatımın ilk gerçek ve uygulamalı hukuk dersini bu Zat’tan aldım ve asla bir daha unutmadım…

Vasıflı dindar, yaratılanı, Yaratan’dan ötürü hoş gören ve seven bir anlayışın insanıdır. O günaha kızar, günahın kötülüklerine düşmanlık eder ama günahkârı sever. Günaha düşman, ancak, günah işleyen kişiye dost olur. Bu dostlukla, günah ile günahkârı birbirinden uzaklaştırmaya çalışır. Meselâ, içkiye düşmandır ama alkolik adama dosttur, sevgi gösterir. Çünkü o kötü alışkanlığın esiri olan, ancak sevgi ve dostlukla kurtarılabilir.

Vasıflı dindar, günahları açan, ilân eden ve bundan zevk alan bir kişi olamaz. Tam tersine o, günahları örter. Hataları, kusurları, günahları eşelemek ve teşhir etmek istemez. Bu gibi olumsuzlukların sahiplerine merhamet eder, acır. Kurtulmalarına duacıdır, yardımcıdır…

Zarar verene zarar vererek aynı derekeye düşmek istemez. Isıranı ısırma küçüklüğüne tenezzül etmez. Bunaldığı zaman, "Ne yapayım. Allah yaratmış" der, olumsuzluklara karşı sabrını bereketlendirmeye çabalar.

Vasıflı dindarda Allah’ın güzel isimlerinin tecellisi görünür. Meselâ vericidir. Karşılığını Rabbinden bekleyerek verir. O bilir ki, "Veren el, alan elden üstündür."

Verdiklerini başa kakıp da onların manevî getirisinden kendisini mahrum etmez. Çünkü vasıflı dindar, yaptığı hayrı, verdiği zekâtı, sadakayı hemen unutan ama kendisine yapılan iyiliği unutmayan bir şahsiyettir.

Ölçüsü takvadır, insanı ancak ahlâk, fazilet ve takva bağlılığının üstün kılacağını bilir. Bu sebeple insanları değerlendirirken, makamlarını, paralarını ve etnik köklerini değil, maneviyatlarını dikkate alır. Asalet ahlâka bağlılıkta Cenab-ı Hakk’a kullukta, Resulü’nün yaşadığı gibi yaşamaktadır.

Vasıflı mü’min, mütevazîdir. Gül bitirmek için toprak olmaya razıdır.

Hizmetle öne çıkar, ücret zamanı geride durur.

Mütefekkirdir. Kâinatı bir kitap gibi okumayı bilir. Eserden müessire giden yolu gönül gözü ile de görür. Sürekli Rabbi ile olmanın iç huzurunu dolu dolu yaşar. Bu sebeple başkalarını üzen ve korkutan birçok şey onun gözünde hiçtir.

Allah’a iman, kalbinin cenneti olur. Bu huzuru tattığı için, asla yalnızlık duygusu çekmez, ümitsiz olmaz. Çünkü Allah’la beraber olan asla yalnız değildir.

Diğer mü’minlerle öncelikli ortak paydası, ticaret, siyaset, ırkî bağlar değildir. Din kardeşliği ile Tevhid inancı etrafında sarsılmaz bir kenetlenmenin kopmaz halkasıdır.

Bundan dolayı bütün mü’minleri bir vücudun azaları gibi görür, dertleriyle dertlenir, sevinçleriyle bayram eder.

Vasıflı Müslüman, müteşebbistir, çalışkandır. Ama asla ihtiras sahibi değildir.
En iyi neticeyi almak için, bütün helâl ve meşru yolları dener. Ancak netice ne olursa olsun razıdır.
Kanaatin bitip tükenmek bilmeyen bir hazine olduğunu bilir. Rızkın Allah’a ait olduğunun, ecelin şekil ve vakit olarak bir olduğunun idrâkindedir.
Vasıflı dindar, herkesin iyiliğini isteyen ve buna elinden geldiğince çalışan bir yeryüzü meleğidir.

Vasıflı dindar gönül adamıdır. Beklenen adamdır.

Gönüllerin daima özlediği ve beklediği adamdır.

Teselli veren adamdır.

Gönlündeki iman zenginliği ile her daim mütebessim adamdır. Neşe ve huzur veren adamdır.

Sevgiyi seven, düşmanlığa düşmanlık eden adamdır.

İki gününü eşit etmemek için, sevgi yolunda her gün ileriye doğru giden adamdır.

Dünya maddeten ve manen yaşanılabilir bir yer olarak kalacaksa, vasıflı dindarların sayılarının çoğalması gerekiyor demektir.

Peygamber Efendimzin (sav) Örnek Ahlakı hakkında geniş bilgi için tıklayınız.

Vehbî Vakkasoğlu

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

Comments on: "Gerçek dindar nasıl olur? Örnek ve vasıflı bir Müslüman hangi özellikleri taşır?" (5)

  1. Fincanın ummana sevdası …. Sevgili, Korkuyorum… Seni bulamamaktan, bulduğumu sanmaktan, bulup da kaçırmaktan ,bulduktan sonra hakkıyla yaşamamaktan korkuyorum….Bulmayı arzulamak ne kadar karşı konulmaz, bulmak ne kadar uzak …"Bulma"yı umut etmekse ; hayat kaynağım,dayanağım,varlığım …Sana kavuşmak ne kadar "var olmak"sa benim için ,seni kaybetme korkusu o kadar "yok olmak"Ne varlığımdan eminim ne de yok olduğumdan Bu masalın sonu nerede nasıl biter murada erer miyim bilmiyorum Sevgili içimde gamlı bir sonbahar ezgisi …Hasretim dağlarca omzumda …Hasretim,ağzından alevler sacan ejderha …Ah,bu ince sızı !Ah , "bu sebepsiz hüzün".Ah,tüm ayrılıkların acısını yüreğime taşıyan ,adını bir türlü koyamadığım kara sevda…Ağlamak,kelimelerin ardına sığınmak,çözüm değil.Sevgili ,Demişsin ki : "Ne yere ne de göğe sığmadım,mü\’min kulumun kalbine sığdım "Kalbime baktım minicik bir fincan,senin aşkın sonu olmayan engin bir deniz,uçsuz bucaksız umman.Fincan denize müştak ummana sevdalı…Aşkın,yaralı kalbime şifa…Aşkın çok ağır .. Kalbim şu haliyle bu yükü kaldıracak kalp değil…Bana senin yükünü,hakkıyla taşıyacak kalp ihsan eyle….(Amin) Hatice Kübra Tüzün ***********************Akla ve İlme Dayalı Bir İman SahibidirVasıflı dindarın ilk özelliği, akıl, mantık ve bilgi temeline oturan sağlam bir imandır. Şeksiz şüphesiz bir inancın sahibidir. Gerçekten dindar olan kişi, neye, nasıl inandığını bilir. Bu bilgisi sebebiyle, aykırı fikir ve inanışlara karşı söyleyecek sözü vardır.İnancı konusundaki her şeyi bilmese de, her sorunun cevabı bulunduğunu bilmenin rahatlığı içindedir. En azından bu cevaplara nasıl ulaşacağını öğrenmiştir.ALLAH c.c. razı olsun ablacığım hayırlı cumalar dua ile..s.a.

  2. Allahım! Kur\’ân\’ı, bizim için, onu yazan ve benzerleri için, her türlü hastalıktan şifâ, bize ve onlara hem dünyada, hem de âhirette dost, dünyada yoldaş, kabirde arkadaş, Kıyâmette şefaatçi, Sırat üzerinde nur, Cehenneme karşı perde ve örtü, Cennette arkadaş ve bütün hayırlara bizi sevk eden rehber ve önder kıl. Bunu fazlın, cömertliğin, keremin ve rahmetinle yap ey merhametlilerin en merhametlisi ve ey bütün cömertlerden daha cömert olan! Duâmızı kabul buyur. Allahım! Kendisine hakla bâtılı ayırt eden Kur\’ân-ı Hakîmin indiği zâta, onun bütün âl ve Ashâbına salât ve selâm eyle. âmin, âmin. VEALEYKÜMSELAM VE DUA İLE CAN ABLAM

  3. Müslümanın Dikkatle Kaçınması Gereken Hususlar1. Ehl-i Sünnete uymayan bozuk i\’tikatlar,2. Ameli terk etmek,3. Niyette ve islerinde dogruluktan ayrilmak,4. Günahta israr etmek,5. Islâm ni\’metine sükrü terk etmek,6. Îmansiz gitmekten korkmamak,7. Baskalarina zulmetmek,8. Sünnet üzere okunan ezana icâbet etmemek,9. Dine aykiri olmayan yerlerde, Anne ve babasina âsi olmak,10. Çok yemin etmek.11. Namazi hafife almak, tadîl-i erkâni terk etmek,12. Haram olan içkileri içmek,13. Müslümanlara eziyet vermek,14. Velî olmadigi halde velilik iddiasinda bulunmak,15. Günahini unutmak,16. Kendini begenmek, kendisini çok âlim görmek,17. Koguculuk ve giybet etmek,18. Mümin kardesine hased etmek, çekememek,19. Ülü\’l-emre itaat etmemek,20. Bir adama, tecrübe etmeden, iyi veya kötüdür diye pesin hükümde bulunmak,21. Yalan söylemek,22. Dîni ögrenmekten kaçinmak,23. Erkeklerin kadinlara, kadinlarin erkeklere benzemeye çalismasi,24. Din düsmanlarina sevgi beslemek,25. Hakîki din âlimlerine düsman olmak. Hasan ARIKAN, Muhtasar İlmihalhayırlı günler ablacığım ALLAH a emanet olun..sevgilerimle..s.a.

  4. “Yenildim Allah’ım” ONUNLA İLK karşılaşmamızda bana “Hocam, ben bu dünyanın işini başaramadım; Allah’ın gücüne gitmesin ama ben bu dünyaya hiç gelmemeliydim” demişti. Üzerime diktiği gözlerinde, hayat karşısında mağlup olmuş bir adamın bitkinliğinden izler vardı. Gizlemeye çalışıyordu ama ben, gözlerinin dolu dolu olduğunu fark edebilmiştim. Yaşı muhtemelen elli civarlarındaydı; saçları beyazlamıştı; bir devlet memuruydu. Bu yaşına kadar ‘helâlinden kazanmaya’ itina etmişti. Örneğine başka durumlarda da rastlanacağı gibi ‘namuslu’ olmanın faturasını ödeyenlerden biri olduğu anlaşılıyordu. Boyunca çocukları vardı… Modern zamanların kıskacında yaşayan ve bitmek bilmeyen ihtiyaçları olan çocukları… Başkalarının imkânlarına özenen, cebinde bol para, altında lüks bir spor araba olsun isteyen ve lügatinden ‘kanaat’ kavramını epey bir süre önce çıkartmış olan çocukları… Onların isteklerini karşılamaktan âcizdi ve hayata maddî perspektiften bakmaya şartlandırılmış evlatları nazarında ‘güçsüz’ ve ‘yetersiz’ bir baba olduğunun fazlasıyla farkındaydı. Çocukların zihinlerinde çevirip durdukları “Neden biz daha iyi şartlarda yaşamıyoruz? Neden hep biz tasarruflu olmak, ölçülü harcamak zorundayız?” türünden sorulara tatmin edici cevaplar verebilmekten de uzaktı. Evlatlarını daha iyi yetiştiremediğine de hayıflanıyordu. Aslında eşi ve kendisi onları bu yaşa getirene dek ne zorluklara katlanmışlardı? Uykusuz geçirdikleri gecelerin sayısını hatırlamıyordu ama hayatı bir yük gibi sırtlarında taşıdıkları, ay sonunu getirebilmenin hesaplarını yaptıkları dönemlerde bile zorlukları onlara yansıtmamak için nasıl çırpınıp durduklarını anımsıyordu. ‘Yemeyip yedirmek, giymeyip giydirmek’ türünden terkipler herkesin ağzına düşmüş beylik ifadelerdi ve orijinalitesini kaybetmişti ama onlar ‘harbiden’ yemeyip yedirmiş, giymeyip giydirmişlerdi. En küçük yavrularının ateşlendiği bir gece soluğu acil servisin kasvetli kapısında almışlar; üzüntülerine “ya bizden çok para isterler de, karşılayamazsak; evladımızı tedavi ettiremezsek” tedirginliği eşlik etmişti. Hastane koridorlarında volta atarken, yaklaşan kirayı nasıl tedarik edeceğini, yakıt masraflarını nasıl karşılayacağını düşündüğünü de bugün gibi hatırlıyordu. Çocuklarına ‘dar gelirliliğin’ mağduriyetini yaşatmamaya çalışıyordu. Öyle ya ‘alt tarafı’ bir devlet memuruydu ve aldığı para ortadaydı. Yine de başkalarında görüp canları bir şey istediğinde, onlara elde edememenin burukluğunu yaşatmamak için ‘bir yerlerden’ kısıp temin etme yoluna gittiği de olmuştu. Bana “Hocam, biz çok sıkıntı çektik bugüne kadar” derken, aslında harcıâlem bir şey söylediği, kimle konuşursanız konuşun geçmişte yaşadığı problemlerden dem vuracağı gerçeği umurunda değildi. Bir farklılık endişesi yoktu ve tavrı alabildiğine içten olduğunu âşikâr kılıyordu. Karşımda oturmuş, bir elli yılın muhasebesini yapıyordu. Bir işi, iyi kötü bir geliri vardı ama ruh hâli ‘bir baltaya sap olamadığını düşünen’ bir zihnin yeniklik psikolojisini yansıtıyordu. Öyle ya, kimseyi memnun edememişti hayatı boyunca… Hatta kendisi bile kendisinden râzı değildi! Çalışmış, didinmiş, gecesini gündüzüne katmış ama babalık hususunda çocuklarından geçer not alamamıştı. Harama el uzatmamış, hakka hukuka riâyet etmişti ama iş hayatında da ‘saygın’ bir yeri olduğu söylenemezdi. Belki bir tek otuz yıl aynı yastığa baş koyduğu hanımı ona yoldaş olmuştu ama ona da sorsalar, kim bilir nelerden şikâyet edecek, pozisyonunu daha iyilerle mukayese edip hangi mahrumiyetlerden sızlanacaktı? İşte karşımda duran bu adam “Hocam, ben bu dünyanın işini başaramadım; Allah’ın gücüne gitmesin ama ben bu dünyaya hiç gelmemeliydim” derken bana böyle bir arka plândan sesleniyordu. Aslında kendisini yetiştirmeye çalışan birisiydi de. Elinden geldikçe kitap okumaya çalışıyor; daha bilgili bir baba olarak çocuklarının karşısına dikilmek istiyordu. Kendisinin ‘câhil’ olduğunu düşünmelerine tahammül edemezdi. Konuşma esnasında bir ara “Bu yaştan sonra yabancı dil kursuna bile gittik hocam!” dediğini hatırlıyorum. Kısacası miskin, uyuşuk, gamsız bir adam değildi. Hatta dostları her şeyi kafasına gereğinden fazla taktığını söylüyorlardı. Gerçekten ince ve duyarlı bir mizâcı vardı… Kimseyi kırmamaya özen gösterirdi… Çokça istismar edildiğini bile bile insanlar arası ilişkilerde içten ve nâzik olmaya itina ederdi. Peki, bunca dikkatli yaşamaya çalıştığı bir ömrün âhirinde saplandığı bu ‘mağlubiyet’ düşüncesi de nereden geliyordu? Neden çok idealist ve kararlı çıktığı bu yolun sonuna yaklaştığında “Olmadı! Beceremedim!” duygusuna kapılmıştı? Aslında bu sorulara kendince bir cevap da bulmuştu. Yaşadığı zaman âhir zamandı ve bu devre damgasını vuran olgu ‘başarı’ idi. İnsanlar başarıları nisbetinde değer görüyorlardı. Dürüst, erdemli vs. olmanın pek bir kıymet-i harbiyesi yoktu. Bu tür değerlere, başarının kendilerine eşlik ettiği durumlarda itibar ediliyordu. Bir kitapta okuduğu ‘materyalizm’ biraz da bu muydu yoksa? Bu öyle bir anafordu ki, dindarından dinsizine, ahlâklısından dolandırıcısına herkese ârız olmuştu. Daha fazla dindar olmak bile bu devirde başarılı/güçlü olmakla mümkündü sanki… Sürekli öne çıkarılan ‘işinde başarılı insan’, ‘iş adamı’, ‘iş kadını’ gibi kavramlar çağın hâkim değerini deşifre ediyordu. Evet, kendisi dürüsttü, duyarlıydı, iyi yürekliydi, yardımseverdi, en ufak bir trajedide gözleri dolardı ama ne yazık ki bunlar para etmiyordu. Ona… En yakınındakilere, aile fertlerine bile anlatamadığı derdini, neden benimle paylaştığını sordum… Bana “Bilmiyorum” dedi: “Hocam, bilmiyorum” Bense sadece dinledim onu… Konuşarak düşüncelerini değiştirmeye hiç yeltenmedim… Bir süre öyle sessizce oturduktan sonra “Bana müsaade hocam!” dedi… Ve kalkıp gitti… Sonraki günlerde nedense aklıma Hz. Nuh’a âit o meşhur dua takılacaktı: “Rabbi inni mağlûb: Yenildim Allah’ım” Murat Türker ALLAH C.C. RAZI OLSUN CAN ABLAM SELAM VE DUA İLE

  5. Nurgül said:

    Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik."(Enbiya Suresi, 107)Bu pazar gecesi (8 Mart = 11 Rebiü\’l-Evvel) Kâinatın İftihar Kaynağı, İnsanlığın Zirvesi ve En Büyük Önder\’i olan Hazreti Muhammed Aleyhissalatü vesselam Efendimizin doğum yıldönümüdür.Yapılan hiçbir icraat, okunan hiçbir metin, anlatılan hiçbir kıssa O\’nu tam manasıyla anlamaya elbette yeterli değildir.Ancak bugün insanlığın içinde bulunduğu buhranlı ortamın en büyük nedeninin, O\’nun tarif ettiği ve yaşadığı gibi yaşamamaktan kaynaklandığı en büyük bir gerçektir.Bugün insanlar faiz bataklıklarında boğuluyorsa, aile binasında çatırdamalar varsa, ebedi yaşama arzusunun tatmini için eğlencelerle kendilerini uyutmaya çalışıyor ve bunlar gibi daha nice kaoslarla hayatlar karartılıyorsa bunların tek kurtuluşu O\’nu tanımakla ve yaşadığı gibi yaşamakla mümkün olacaktır.O yüzden bizler bugünleri fırsat bilmeli, O\’nu tanımalı, anlamalı, O\’nun gibi yaşamalı ve yaşatmalıyız.Bugün bir fırsat, O\’nu tanımaya bugün başlayabilirsin:1. O\’nun güzelliğinin kaynağı olan Kur\’anı oku. Oku, çünkü tüm maddi ve manevi dertlerin dermanı O\’nda. O\’nu anlamadan, O\’nunla yaşamadan hayat hayat değil.2. O\’nun hayatını oku. İnsanlara örnek olan hayatından bazı kesitleri ailenle ve yakınlarınla paylaş, Oku ve paylaş ki, O\’nu örnek alan insanlar ancak bu dünyayı yaşanabilir yapabilirler.3. O\’nun hakkında bilmediklerini öğren. Öğren ki, O\’nun hakkında hem kendi yanlışlarını, hem de başkalarının yanlış bildiklerini düzelt.Özetle; oturacağız, bugün Peygamberimizin doğum günü, "Allah\’ım! Bu mübârek günün yüzü suyu hürmetine ben söz veriyorum ki İslâmiyet\’i öğreneceğim ve yaşayacağım." diyeceğiz. Peygamberimizin hayatının gayesi olan Kur\’an\’ı anlama gayretine gireceğiz. Sonra da Peygamber Efendimiz, ne yapmış, nasıl yaşamış, namazını nasıl kılmış, orucunu nasıl tutmuş, sıkıntılara nasıl katlanmış, nasıl duâ etmiş, Allah\’tan neler istemiş, ümmetine neleri tavsiye etmiş, bütün bunları düşüneceğiz. O\’nun hayatına dair yazılmış bir kitabı okuyacağız. Sonra da yaptıklarını kendimize örnek alıp hayatımıza katacağız; yâni sünnetine uyacağız…Mevlid Kandili\’nizi tebrik ederiz…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: