Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Şubat 19, 2009

İNSAN İLİŞKİLERİNDE İSTİKAMET

 İNSAN İLİŞKİLERİNDE İSTİKAMET
  
   Murat Hafızoğlu
  
   Allah Rasulü A.S.’a, insanların en fazla hangi sebeplerle cennete gireceğini sordular. Buyurdu ki:
   – Allah’a karşı takva ve güzel ahlâk.
   Takvanın, emredilen farzların yerine getirilmesi ve haramların terki olduğunu biliyoruz.
   Güzel ahlâka gelince; insanlara karşı bir mümine yaraşır şekilde davranmak. Abdullah ibn-i Mübarek R.A.’ın dediği gibi, “güler yüz, bol iyilik ve eziyetten kaçınmak…”
   İslâm alimleri, bir müminin insanlarla ilişkilerinde dikkate alması gereken en alt seviyeyi “eza ve sıkıntı vermemek” diye tarif ediyorlar. Üst seviyeye gelince: “Kötülük yapanlara da iyilikle karşılık vermek.”
   Günümüz dünyasının en büyük kayıplarından biri  işte bu ölçü. Yani insan ilişkilerinde “yaratılanların en şereflisi”ne yakışan tarzdan, Ahlâk-ı Hamide’den, nebilerin yolundan ayrılmak.
   Tevazudan, samimiyetten, doğruluktan, diğergamlıktan, kadirşinaslıktan, vefadan, adil ve dürüst olmaktan, sabır ve tahammülden kopmak.
   Elde ne kaldı? Aklınıza insanlığı, toplumları ve kalpleri çürütecek ne geliyorsa o…
   Takva ve güzel ahlâk… Ebedi mutluluğun, cennetin iki şifreli anahtarı. Ve tabii, bu dünyayı yaşanılabilir kılmanın da…
  
   Günlük hayatımızın farklı sahneleri var ve hepimiz bu değişik sahnelerde değişik roller üstleniyoruz.
   Evde eş, evlat veya ebeveyn; işyerinde amir veya memur; mahallede, apartmanda komşu; alışveriş yerlerinde müşteri; okulda hoca veya öğrenci; akranımız arasında arkadaş…
   Nerede, hangi pozisyonda ve hangi ruh hali içinde olursak olalım, bir an için hayatımızın geride bıraktığımız sayfalarını, bir fotoğraf albümünün sayfaları arasında gezinir gibi gözümüzde canlandıralım.
   Şu fotoğrafta bir dostumdan yardım isterken… Bir diğerinde yardım ederken… Bakın, işte şu sağımda bulunan arkadaş trafik kazasında vefat etti… Burası bizim eskiden oturduğumuz ev, yanımdaki de eski komşum… Şu resimdeki arkadaşla artık görüşmüyoruz… Burası çalıştığım işyeri. Resimde görülen üç kişi de, ertesi gün hangimiz terfi edecek diye beklemenin heyecanı içinde… Burası bir dost meclisi, ne de güzel sohbetler ederdik!…
   Her birimizin hafızasında yukarıdakilere benzer yüzlerce, binlerce fotoğraf karesi var kuşkusuz. Ve hayat devam ederken, bunlara her geçen gün durmadan yenileri ekleniyor.
   Peki, acaba bu fotoğraf karelerinin kaçında iyi bir insan, iyi bir müslüman olarak diğer insanlara karşı bizden beklenen görevleri yerine getirebildik?
   Mesela fedakârlık yapıp yardım eden kişiye vefa borcumuzu ödedik mi? Trafik kazasında ölen kardeşimizin geride bıraktığı yetimlerine kardeşlik görevimizi yerine getirmiş miydik? Yoksa ‘bana ne!’ deyip hayatın acımasız çarkları arasında kaybolmaya mı ittik? Ve komşularımız… Onlara hakkımızda ne düşündükleri sorulduğunda, vereceği cevabın bizim iyi müslüman olma iddiamızı destekleyeceğinden emin miyiz? Ya artık görüşmediğimiz arkadaşımız? Dargınlığımızın sebebi acaba biraz da bizim nefsî davranışımız olamaz mı? İş yerinde terfi etme yarışına kendinizi kaptırmışken, başkalarının hakkına girip girmediğimiz konusunda kalbimiz ne söylüyor? Alışverişte, ticarette, esnaflıkta Rabbimiz’in rızasıyla ne kadar barışığız? Ve hizmet iddialarımız… Gerçekten hizmet mi ediyoruz, yoksa kalp kâbelerini yıkıp dökerek hezimete mi uğruyor ve uğratıyoruz? Güzel sohbetler ettiğimiz o dost meclisine ne oldu? Kimler, hangi sebepler yüzünden dağıttı o rahmet ortamını? Kim kime yanlış yaptı?..
   Bütün bu fotoğraf karelerinin ortaklaşa işaret ettiği soru şu: Hayatımızı kuşatan ilişkiler ağı içinde, diğer insanlarla temas noktalarımızı oluşturan “beşerî münasebetler”de ne kadar müslümanız?
  
Cenneti Kişisel İbadetlerle Aramak

   “İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olmazsınız” (Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, ibnu Mace, Ahmed b. Hanbel) buyuran Alemlerin Efendisi A.S., imanın temeline sevgiyi yerleştirmiş oluyor. Böylece ilişkilerimizde zorlamaya ve gösterişe dayalı olmayan, içimize yerleşmiş bulunan ve şahsiyetimizin ayrılmaz parçası haline gelmiş olan “karşılıklı sevgi ve muhabbet” ile ayakta duran bir toplum oluşturmamız gerektiğini ikaz ediyor.
   Bu hadiste, Efendimiz A.S.’ın fert olarak yerine getirmemiz gereken ibadetlere değinmeden sadece “sevgi”ye vurgu yapması, toplum hayatımızın sağlıklı olabilmesi için mutlaka sevgi üzerine inşa edilmesi gerektiğini ortaya koymakta.
   İnsanî ilişkilerin temeli olan güvenilirlik, dürüstlük, vefa, kadirşinaslık, diğergâmlık, içtenlik, fedakârlık gibi hasletlerin sevgi olmadan var olması ve yaşaması mümkün olamayacağına göre, şunu tesbit etmek zorundayız: Günümüz dünyasının güvensizlik, kıskançlık, çekememezlik, kaypaklık, cimrilik, aldırmazlık, tepeden bakma gibi çürütücü, bitirici olumsuz özellikleri, temelde sevgi eksikliğine dayanır.
   Şahsiyetini bu türlü olumsuz özelliklerden arındırmadıkça, kişinin yaptığı ferdî ibadetlerin kendisine beklendiği ölçüde faydası olmayacağı açık. Zira yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz hadis-i şerifin baş tarafında Efendimiz A.S. şöyle buyurur: “Size, geçmiş ümmetlerin iki (manevi) hastalığı sirayet etmiştir: Haset ve kin. Bunların herbiri kazıyan (bir ustura) dır ki, kılları kazır ve traş ederler demek istemiyorum; bunlar dinin kökünü kazır…”Şu halde bu olumsuz özellikleri
(Efendimiz A.S.’ın mübarek tabiriyle hastalıkları) kişiliğinden silip kazıyamamış olanlar,
ne kadar çok ibadet ederlerse etsinler, istediklerini elde etmeleri kolay değil.
Çünkü ettikleri ibadetlerin sevabını bu hastalıklar bir ustura gibi kazıyıp yok etmektedir.
   Bu söylediklerimizin abartılı olduğunu düşünülüyorsa, Allah Rasulü A.S.’ın şu uyarısını da hatırlayalım: “Hasetten sakının. Zira haset, ateşin odunu yakıp yediği gibi iyi amelleri yiyip tüketir.”
 (Ebu Davud, İbnu Mace)
   Şimdi başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmenin zamanıdır. Affedilmez bir aymazlık ve ihmalle bireysel görevlerimiz arasından çıkardığımız “beşerî münasebetler”deki arızalar, sonunda ibadetlerimizi ve güzel amellerimizi kemiren birer mikrop olarak amel defterimizin sevap hanelerini durmadan eksiltiyor. Kalplerimizi içinden çürütüyor. Biz ise adeta kendimizi garantiye almış gibi, Allah’ın bizi kardeş kıldığı insanları kırıp-dökmeye, küstürüp darıltmaya devam ediyoruz…
İstikametimizi mi Yitirdik?
   Alemlerin Övüncü A.S. Efendimiz, gelmiş-geçmiş bütün günahları bağışlanmış olduğu halde, “Hûd suresi beni ihtiyarlattı” buyurmuş. Kasdettiği ise, bu suredeki kısacık bir ayet: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
   Evet işte bu ayet… Bütün Kur’an ayetlerine aynı ruh arılığı ve aynı gönül safiyeti içinde muhatap olan Efendimiz A.S., bu kısacık ayet-i kerimenin ne kadar ağır bir sorumluluk yüklediğini böyle ifade buyurmuş.
   İki cihan güneşi A.S., bu ayet-i kerimenin ağırlığı altında yaşlandığını hissettiği halde bizler bu kadar rahat olabiliyorsak, ya bu ayetteki “dosdoğru ol” emrinin ne anlattığını idrak edemedik, ya da Kur’an ile aramızda birtakım engeller var.
   Şu bir gerçek ki, uzun bir zaman önce hayatımızdan kovduğumuz bizi biz yapan kavramların bıraktığı boşluğu, onların zıtları ile dolduruyoruz. Vefa yerine kalleşlik, edep yerine edepsizlik, nezaket yerine kırıcılık ve kabalık, yardımseverlik yerine bencillik ve umursamazlık…
   İşte bu kavramlardan birisi ve belki de en önemlisi “istikamet”tir. Yani dosdoğru olmak, “adam gibi adam” olmak… Kur’an’da ve hadis-i şeriflerde sıkça geçen bu kavramın hayatımızı terkettiğinin belki çoğu kimse farkında bile değil. Oysa dinimizin temelidir istikamet.
   Öyle olmasaydı, “Ya Rasulallah! İslâm’ı bana öyle bir tarif buyurun ki, ondan sonra artık kimseye Din’in ne olduğunu sorma ihtiyacı duymayayım” diyen bedeviye, “Allah’a inandım de, sonra da istikamet üzere (dosdoğru) ol!” (Müslim, Ahmed b. Hanbel) buyurur muydu İki Cihan Güneşi A.S.?
   Anlayış sahibi olanlar için bu hadis, İslâm’ı başka bir açıklamaya gerek bırakmayacak tarzda izah etmiyor mu? Önce Allah Tealâ’ya iman edeceğiz, dolayısıyla O’nun gönderdiği kitaplara, peygamberlere ve kitap ve peygamberlerin bildirdiği hususlara iman edeceğiz, sonra bu imanı dilimizle de ifade ve ilan edeceğiz. Sonra bir bir tek şey: İstikamet üzere, yani dosdoğru olacağız. Amellerimizde, sözlerimizde, davranışlarımızda ve hatta kalbimizden geçirdiklerimizde ve niyetlerimizde…
   İstikamet üzere olmanın, gerçek anlamda mümin ve gerçek anlamda insan olmanın tek yolu olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Yaşanılabilir bir dünya ve ebedi saadet için, istikamet vazgeçilmez bir öneme sahip. Böyle olduğu için Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra istikameti takip edenlerin üzerine melekler iner. Onlara, ‘korkmayın, üzülmeyin, size vaadolunan cennetle sevinin’ derler.”(Fussılet/30)
   Aynı manadaki bir diğer ayet-i kerimede de şöyle buyurulur: “Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra
 da istikamet üzere yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
 (Ahkâf/13) Bu ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde vurgulanan istikametin hayatımızdaki
yeri ve ağırlığı ne oranda ise, müslümanlığımız ve gerek birey, gerekse toplum olarak kurtuluşumuz
 da o nisbette sözkonusu olacaktır.
   İstikametin ölçüsü ise, fert planında yerine getirmekle yükümlü olduğumuz ibadetleri hakkıyla eda
 etmek yanında, toplumsal ilişkilerimiz bakımından da aranan, sevilen ve eksikliği hissedilen insan olma yolundaki çabalarımızdır.
   Böyle geniş kapsamlı bir sorumluluğu yerine getirmek, yani kıl kadar eğrilmeden dosdoğru insan olabilmek kolay olsaydı, Efendimiz A.S. Hud Suresi’ndeki ayetin ağırlığı sebebiyle ihtiyarladığını
söylemezdi.
 
Taş Atana Gül Atabilme Erdemi

   Bu noktada denebilir ki, insanî ilişkiler zaten her yanıyla bozulmuş durumda. Ben insanlara iyi davransam ve istikamet üzere olsam bile, diğer insanlar bozuk olduğu için benim bu davranışımın hiçbir anlamı olmayacaktır.
   İlk bakışta doğru gibi görünen, hepimizin yaşadığı bu ruh hali de, aslında şeytan ve nefsin imal ettiği aldatıcı bir gerekçeden başka birşey değil!
   Efendimiz A.S. şöyle buyurur: “Hiç biriniz, ‘ben insanlarla beraberim, insanlar iyilik yaparsa ben de yaparım. İnsanlar kötü davranırsa ben de kötü davranırım’ diyen şahsiyetsiz kimselerden olmasın. Aksine, insanlar iyilik yaptığında iyilik yapmak, kötü davrandıklarında da haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin.” (Tirmizî)
   Beşerî münasebetlerdeki bu şaşmaz ölçü, bize aynı zamanda istikametin günlük hayatta nasıl uygulanacağının da anahtarını veriyor. İnsanlardan iyilik gördüğümüzde buna iyilikle karşılık vereceğimize kuşku yoktur. Kötülük gördüğümüzde ise, elimize geçen ilk fırsatta bizim de başkalarını ezmemiz, başkalarının hakkını gasbetmemiz değil, haksızlık ve zulme sapmamak için nefsimizi eğitmemiz, terbiye etmemiz gerekiyor.
   İşte bu noktada istikametin hayata geçirilebilmesi için meseleye “nefis terbiyesi” olgusu girmekte. Tasavvufun hayatımızdaki fonksiyonu bu noktada ne kadar bariz görülüyor değil mi? İstikamet sahibi olmak kaçınılmaz bir görevse ve bunun yolu da nefis terbiyesinden geçiyorsa, varacağımız başka neresi olabilir?
   Toplumsal hayatta insanî değerlerin alt-üst edildiği, insanî ilişkilerin menfaate, maddeye ve beklentilere dayalı olarak yürütüldüğü günümüz dünyasında, eğilip bükülmeden, yalpa yapmadan dosdoğru bir mümin olabilmek… İşte bu çetin ve bir o kadar da kaçınılmaz görev, günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak hayatımıza girmedikçe, ne bizler hakiki mümin olabileceğiz, ne de bin türlü kötülükle kirletilmiş olan dünyamız yaşanılabilir bir zemin olacak…

  

 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

Etiket Bulutu