Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Mart, 2009

ADAMLIĞIMIZIN DEĞER ÖLÇÜSÜ: AHDE VEFA

 
 
 
 
 
 
  ADAMLIĞIMIZIN DEĞER ÖLÇÜSÜ: AHDE VEFA
   Ahmet Safa
  
   İmanın insana kazandırdığı hasletlerden biri de ahde vefadır.
   Ahde vefa; yani sözünde durmak, yaptığı anlaşmaya sadık kalmak, özünde ve sözünde doğru olmak…
   Ayet ve hadislerde olgun müminlerin sıfatları arasında ahde vefa zikredilmiş (Mü’minun, 8; Meâric, 32), pek çok ayet-i kerimeyle de bu hususun üzerinde durulmuştur.
   İnkârcılar arasında bile “el-emîn: güvenilir, sözünde duran” sıfatıyla anılan Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’in vefa ve sadakatle dolu hayatı da önümüzdeki en güzel örnektir.
   O halde ahde vefa, salih amel ve itikatla olgunlaşan kâmil müminin en bariz sıfatıdır.
   İnsanlık nereye giderse gitsin öyledir, öyle olmalıdır.
  
   Ahde vefa veya kısaca vefa…
 Sözünü çiğnememek, sadık kalmak, dürüst olmak… Bu ulvi meziyetler sevginin, dostluğun ve kardeşliğin bağrında yetişir. Kin, nefret, haset onu her zaman boğmuş, daha doğmadan öldürmüştür. Vefa ancak sevgi, iyilik ve kardeşlik ikliminde boy atıp gelişebilir. Bu yüzden sözlükler vefa kelimesine, “sevgi ve dostlukta sebat etmek” anlamını da vermişlerdir.
   Vefa, ödemek, yetişmek manalarına da gelir. Hiçbir inanç ayrımına girmeden insanlara karşı maddi ve manevi borçlarını ödemek, sıkıntılı anlarında din kardeşlerinin imdadına yetişip onların ihtiyaçlarını karşılamak da vefanın anlam dairesi içindedir.
   Kur’an-ı Kerim, Allah’a iman eden bir müminin O’nunla ahitleştiğini, bu suretle kendisini hür iradesiyle sadakat mükellefiyeti altına dahil ettiğini açıklar. İster Allah’a ister insanlara karşı verilmiş olsun, her vaad ve ahid, yükümlülük açısından mümini borçlu ve sorumlu kılar. İslâm ahlâkında bu sorumluluğun yerine getirilmesine “ahde vefa” denir.
   Zaten onu üstün bir fazilet haline getiren şey de, kişinin her an taahhüdünün aksini yapma imkanı varken, verdiği sözüne sadık kalmasıdır.
  
Ahde Vefanın Hükmü ve Mesuliyeti

   Ahitle yemin arasında fark vardır. Yemin bozulursa kefaret gerekir. Fakat ahitte bu yoktur. Ahdi bozmanın günahı kefaretle ortadan kalkmaz (İbnü’l-Arabî, Ahkâmü’l-Kur’an).
   Bu sebeple Kur’an-ı Kerim ahde vefanın üzerinde ısrarla durmuştur. Bir ayet-i kerimede: “Ahdi de yerine getirin. Çünkü verilen sözde elbette sorumluluk vardır.” (İsra, 34) buyurulmuştur.
   Allahu Tealâ ile insan arasında kulluk ve ilâhlık mukavelesi vardır. Bu mukavelenin şartlarına riayet etmek farzlar üstü farzdır. “Bana verdiğiniz sözü tutun ki, ben de size verdiğim sözü tutayım.” (Bakara, 40) ayeti bu mukaveleye işaret etmektedir. Yani siz, Allah’a verdiğiniz sözü hayatınıza aksettirip O’na ibadet ve kulluk edin ki, Allah da sizi şeytanın tasallutundan koruyup muhafaza etsin.
   Allahu Tealâ ile yapılan mukavelenin mesuliyeti çok büyüktür. Bu sözleşmenin önemli bir boyutunu da, ölümü göze almak teşkil eder. Ayet-i kerimede şöyle buyurulur: “Allah, müminlerden mallarını ve canlarını cennet kendilerinin olmak üzere satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, ölürler, öldürülürler. Bu, Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Ahdini Allah’tan daha çok yerine getiren kim olabilir? O halde O’nunla yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinin. Gerçekten bu, büyük bir kazançtır” (Tevbe, 111)
   Sahabe-i Kiram hazretleri, Cenab-ı Allah ile yaptığı anlaşmadan ve Rasulullah s.a.v.’e verdiği sözden hiç şaşmadılar. Sonuna kadar sadakatle devam ettiler. Cephelerde ekin biçilir gibi biçildiler, fakat bir adım geriye gitmediler. O’nun rızası uğruna mal ve canlarını seve seve feda edecekleri hususunda ahitleşmede bulundular. Kur’an-ı Kerim onları söz ve ahitlerine bağlılığı ile destanlaştırırken şöyle buyurmaktadır: “İnananlardan öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadakatlerini ispat etmiş; kimisi ahde vefa gösterip canını vermiş; kimisi de (şehitliği) beklemedeydi.” (Ahzab, 23)
   Allahu Tealâ ile yapılan mukavelenin şartları kullar arasındaki muameleyi de ihtiva etmektedir. “Allah’ın ahdini yerine getirin.” (En’am, 152) emrini alimler; “gerek Allah’ın sizi sorumlu tuttuğu ahitleri, emirleri, yasakları ve gerek sizin Allah’a veya Allah namına diğerlerine verdiğiniz ahitleri, adakları, yeminleri, akitleri; doğru olan her tür taahhüdü yerine getirin” şeklinde izah etmişlerdir. Ahde vefanın imandan olduğunu belirten Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz de, ahde aykırı davranmayı nifak alametlerinden saymıştır. (Buharî, Müslim)
   Ahde vefasızlar dünyada rezil olacakları gibi, ahiret gününde de teşhir edilerek rezil edilecektir. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Kıyamet gününde her vefasız için bir sancak dikilecek; bu filanın vefasızlığıdır, denilecektir.” (Buharî, Müslim)
  
En Büyük Ahit: Kâlu Belâ

   Elest Bezmi’nde Allahu Tealâ ile ruhlar arasında bir sözleşme (misak) yapılmıştır. Cenab-ı Hak, Hz. Adem Aleyhisselam’ın sulbünden zürriyetlerini almış ve onlara hitaben: “Rabbiniz değil miyim?” demiş ve buna kendilerini şahit tutmuştu. “(Onlar da) evet Rabbimizsin, şahidiz, dediler. Kıyamet günü, bizim bundan haberimiz yoktu, demeyesiniz.” (A’raf, 172)
   Böylece insan ruhu, Rabbiyle yaptığı bu misaktan sonra fıtrî ve tabii bir sözleşme altına girmiş, O’nun terbiye ve emanetini kabul edip emirlerini yerine getirmeyi taahhüt etmiştir. Ayrıca dünyaya gelip vücut bulduktan sonra mümin, Rabbi’ne ve O’nun Peygamberi’ne iman etmekle yeni bir sözleşme daha yapmıştır.
   Bu sözleşmeye Hz. Rasulullah s.a.v. Efendimiz’in bütün emirleri ve O’nun sahabe-i kiram hazretlerinden aldığı bütün ahitler de dahildir:
   “Sana biat edenler, ancak Allah’a biat ediyorlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdi bozarsa ancak kendi aleyhine bozmuş olur. Kim de Allah’a verdiği ahde vefa gösterirse, Allah ona büyük bir mükafat verecektir.” (Fetih, 10)
   Antlaşmanın kısaca muhtevası emirlere uyup yasaklarından kaçınmak, şeytana kulluk etmekten uzak durmaktır. İnsanlar iman etseler de etmeseler de, emir ve yasakların hududunu aşmakla doğrudan şeytanın emrine girmiş olurlar:
   “Ey Ademoğulları! Şeytana tapmayın, o sizin düşmanınızdır diye ben sizinle ahitleşmedim mi? (Yasin, 60) 
    
  
AHDE VEFANIN KAPSAMI
   Vefa, düşman bile olsa verdiği sözden dönmemektir. Vefalı insan, dost-düşman herkesin güven ve emniyet duyduğu kimsedir. Onun karakterinde yalancılık, döneklik ve kalleşliğin izine rastlanmaz. En zor anlarda bile ahde vefa eder.
  
   Ahde vefa, kulun Allah’a, ümmetin peygamberine, müridin mürşidine, dostun dostuna, aile fertlerinin birbirine, milletin vatanına sevgi ve sadakatidir.
   Vefa, mümkün olduğunca dostundan ihtiyacını gizlemek, ondan bir şey istememek, eziyetine tahammül etmek, lüzumundan fazla hürmet, tevazu ve hizmetle ona ağırlık vermemektir.
   Vefa, dostunu Allah için sevmek, arkadaşı öldükten sonra onun aile efradına iyilik ve yardım etmek, kapıdaki köpeğine varıncaya kadar her şeyine değer vermektir. Allah için birbirini seven, bu sevgiyle bir araya gelip ayrılan kişiler, kıyamet gününde Arş-ı Azam’ın gölgesinde gölgeleneceklerdir. (Riyazu’s-Salihin)
   
O Asla Sözünden Dönmezdi
 
   Her konuda olduğu gibi bu konuda da Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’den sözüne daha sadık bir kimse yoktu. Ebu Cehil, Ebu Leheb ve daha müslüman olmazdan evvelki haliyle Ebu Süfyan, O’nun doğruluğunu, iffetini, ahde vefasını biliyor ve kendilerine sorulduğu zaman bunu itiraf ediyorlardı. Aslında bütün düşmanları O’nun doğru söylediğini biliyorlardı. Fakat onların aşamadıkları nokta farklıydı.
   Abdullah bin Ebu’l-Hamsa r.a. anlatıyor:
   Peygamber olmadan önce Hz. Rasul-i Ekrem’e alış-verişle ilgili bir şey vermek için filan gün filan yerde buluşmak üzere sözleştik. Fakat ben unuttum, ancak üçüncü gün hatırladım. Gittim baktım ki, Rasul-i Ekrem s.a.v. orada bekliyor. Beni görünce:
   – Delikanlı beni yordun. Üç günden beri seni burada bekliyorum, buyurdu. (Ebu Davud)
   Bedir savaşı için yola çıkıldığı esnada, Huzeyfe el-Yemanî ile babası Huzeyl, Peygamberimiz’in safında savaşmak üzere ardından yola çıkmışlardı. Müşrikler baba-oğulu yolda görerek sorguya çektiler:
   – Siz herhalde Muhammed’in yanına gitmek istiyorsunuz, dediler. Onlar da:
   – Evet, bizim niyetimiz budur, dediler.
   Bunun üzerine müşrikler, onlardan Medine’ye dönmek ve Peygamberimiz’le birlikte savaşmamak üzere söz aldılar.
   Bir müddet sonra Huzeyfe ile babası Bedir’de Peygamberimiz’in huzuruna gelerek başlarından geçenleri anlattılar ve mücahitlerle birlikte savaşmak istediklerini söylediler.
   Efendimiz s.a.v. onların müşriklere verdikleri sözü öğrenince, o anda savaşçıya çok fazla ihtiyacı olmasına rağmen şöyle buyurdu:
   – Hayır, siz Medine’ye dönün. Onlara verdiğiniz sözü yerine getirin. Biz de müşriklere karşı Allah’tan yardım isteriz. O’nun yardımı bize kâfidir. (Müslim)
   Kur’an-ı Kerim’de ahde vefa ile ilgili ayetlerde, yapılmış antlaşmaların hükümlerine riayet ettikleri müddetçe, müslüman olmayan taraflara dahi verilen söz istikametinde davranılması emredilmektedir. (Tevbe, 1, 4, 7)
   Hz. Peygamber s.a.v., vefat eden dostlarının dostlarına da son derece vefalıydı. Hz. Aişe r.a. anlatıyor:
   Rasul-i Ekrem s.a.v. bir defasında yanına gelen yaşlı bir hanıma çok ikramda bulundu. Kadın gidince sebebini sordum. Buyurdular ki:
   – Bu kadın Hatice’nin sağlığında bize gelir giderdi. Ey Aişe, ahde vefa imandandır. (Hakim)
   Allah Rasulü s.a.v.’in Rabbi’ne karşı vefası da dillere destandı. Mekke’de binbir çile ve ıstırabın içinde iken bile nafile ibadetlerini aksatmıyordu. Kıldığı namazların bir rekâtı bazen saatler alıyor, ayağa kalkmaya dermanı olmadığı zaman oturarak kılıyor, fakat yine terk etmiyordu. Mübarek elini Rabbi’ne açtığı zaman, duaların en içteni, en mahzunu ve en güzeli mübarek dilinden semalara yükseliyordu.
  
Vefasız Dost Olmamak İçin…

   Vefa, dostun dostuna dost olmak fakat düşmanına dost olmamaktır. Allah Tealâ ile ahitleşen müminin dostu, ancak Allah Tealâ’yı dost bilenler olabilir. O’nun düşmanı müminin de düşmanıdır. Kur’an-ı Kerim’de buyurulur ki:
   “Ey iman edenler! Eğer küfrü imana tercih ediyorlarsa, babalarınızı ve kardeşlerinizi dost edinmeyin. Sizden kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin kendileridir.” (Tevbe, 23)
   Fakat bu durum onların hukukuna riayet etmeye engel değildir. Kâfir bile olsa insanlara yeri geldiği zaman Allah için iyilik ve ikramda bulunmak güzel bir haslettir. Bu bir bakıma yaradılanın hatırını Yaradan’dan ötürü gözetmektir. Kalplerin yumuşamasına ve imana dair mevzuların konuşulabileceği bir zemininin hazırlanmasına da sebep olur. En azından size ve sizin temsil ettiğiniz yüce değerlere karşı yumuşamayı sağlar. Hz. Esma r.a. kendisine misafirliğe gelen müşrike annesine, Efendimiz s.a.v.’den izin alarak iyilik ve ikramda bulunmuştur. Yine kendisi için koç kesilen İbn-i Ömer r.a., yahudi komşusuna etten ikram edilmediğini duyunca telaşlanmış ve etin diğer komşulardan önce ona ikram edilmesini emretmiştir. Vefa işte böyle davranmayı gerektirir.
   İslâmiyet, bu gibi faziletlerin gönülleri yumuşattığı, insanları kendine meftun ettiği rahmet ikliminde kısa zamanda yayılmıştır. Fakat her şeye rağmen Kur’an ve Sünnet’in ölçüleri, iman etmeyenlere karşı dostluk sayılabilecek ölçüde muhabbet ve sırdaşlığa engeldir. Onlardan zuhur edebilecek kötülüklere, sahip oldukları inanç ve düşüncelere karşı en azından kalben mesafeli olmak da yine Allah’ın emridir.
  
Söz Verirken…
   Mümin, Allah Tealâ ile ahdini bozacak şekilde birine söz vermemelidir. Zira ancak fasıklar Allah ile sözleşmesini iptal eder. Böylelerinin hiçbir ahde saygı göstermesi de beklenemez. “Ama Allah’a verdikleri sözü iyice pekiştirdikten sonra bozanlar ve Allah’ın birleştirilmesini istediği şeyi kesenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlar… İşte lânet onlara; (dünya) yurdunun kötü sonucu onlaradır.” (Raad, 25)
   Fakat gafletle mesela bir haram işlemek üzere birine söz verilmişse, Allah’a verilen söz hatırlanıp, tevbe edilerek bu batıl sözden vazgeçilmelidir.
   Yine birine söz verirken, “inşallah: Allah dilerse” demek gerekir. Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz söz verdiği zaman bunu kat’i olarak vermezdi. “Belki” kaydını koyardı. İbn-i Mesud r.a. da inşallah derdi. Evlâ olanı da böyledir. Fakat bundan kesinlik manası anlaşılırsa, meşru mazeret olmadıkça muhakkak ahde vefa gerekir. Yani kişi kendi dönekliğini inşallah demiştim diye Cenab-ı Allah’a fatura etmeye kalkmamalıdır. Birazcık düşünülürse, bu dehşetli bir vebaldir.
   Şayet kişi söz verirken içinden yapmamaya kararlı ise bu nifakın ta kendisidir. Verdiği sözde mazeretsiz olarak durmamak da aynı şekilde nifak alametidir. O bakımdan, neye mal olursa olsun, verdiği sözü bozmamalı veya bozacağı sözü vermemelidir.
  
O Günler Geride mi Kaldı?
   İslâmiyet’in gönüllerde hükmünü icra ettiği devirlerde millet bir vücudun uzuvları gibiydi. Kalplerde vefa, davranışlarda incelik ve zarafet vardı. Allah haşyetiyle nurlanan sinelerde şefkat, merhamet ve emanet şuuru hakimdi. Farklı düşünceler birer zenginlik kabul ediliyor, hemen her din salikinin var olduğu cemiyetin içinde inançlara saygı gösteriliyordu. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” denilerek küçük bazı anlaşmazlıklar vefa duygusundan hareketle olgunlukla karşılanıyordu. Çarşılar, sokaklar hayâ, edep ve iffeti temsil ediyordu. Yalancılık, sahtekârlık ve haramilik gibi gayri ahlâkî davranışlar en büyük arsızlık sayılıyor, bu gibi işleri yapanlar, ailesi, köyü ve oymağıyla birlikte bir ömür boyu unutulmuyordu. Zulme zulümle mukabele edilmez, defalarca aldanılsa bile bir kere aldatmaya tenezzül edilmezdi.
   Sonra o devirler yavaş yavaş geride kaldı. Sinelerde Allah sevgisi inkıraza uğradı. Nihayet çoğunluk itibariyle vefa ortadan kalktı.
   Bugün vefanın olmadığı yerde sevgi ve samimiyetten bahsetmek mümkün değildir. Böyle bir toplumda birlik, beraberlik ve gerçek bir dayanışmadan söz etmek de imkansızdır. Zaman zaman vefasızlardan zuhur eden bu gibi haller, menfaat, mürailik ve iki yüzlülükten başka bir şey değildir. Zira Allah için sevmeyen, kalbî hayatında istikrar olmayanlarda, böyle ulvi şeyler zuhura gelmez. Her gün birkaç defa yeminini bozan, her defasında sözünden dönen, vefa, mertlik ve yiğitlik duygusundan mahrum, dönek, ödlek tiplerden vefa beklemek, gaflet ve aldanmışlığın ta kendisidir. Onlarla yola çıkan yolda kalır. Onlara bel bağlayan sırtından hançerlenip iki büklüm olur.
   Ne yazık ki, son birkaç asrın manzarası genel itibarıyla işte budur. Yalan, hıyanet, kabalık ve döneklik sermaye haline gelmiş; sokaklar arsızlık, zulüm ve hakka tecavüzle dolmuş, haramilik iş bilirlik şekline dönmüştür. Merhum Akif’in dediği gibi:
   Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde
   Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!
   Vefa yok, ahde hürmet hiç, emanet lafz-ı bî-medlûl
   Yalan râiç, hıyanet mültezem her yerde, hak meçhul.
   Beyinler ürperir, Ya Rab ne korkunç inkılâb olmuş:
   Ne din kalmış ne iman, din harab, iman türab olmuş.
   Birbirlerine devamlı şüphe ve güvensizlikle bakan, birbirine yabancı, vefasız bir toplumun iflahı zordur. Ne yazık ki, milli birliğimiz için ciddi tehlike sinyalleri çalmaktadır. O bakımdan bir kere daha Allah’a dönüşten başka bir çare görünmüyor. 
   
     
MÜRŞİDE VEFA

   Müridlerin bir mürşide intisap ederken yaptıkları biat, verdikleri söz de bir ahittir. Buradaki ahdin manası, tam bir sadakat ve dürüstlükle kâmil mürşide bağlanacağına, harfiyen emirlerini yerine getireceğine söz vermek, bu uğurda her türlü meşakkat ve çileyi de göze almaktır.
  
   Allah’ın rızasını kazanmak büyük bir iştir. Velî olmak manasına gelir. Nefsi terbiye etmeden O’nun rızası elde edilemeyeceği gibi, Hak dostlarının kapısına varmadan nefsin terbiye edilmesi de zor ve neredeyse imkansızdır. Allah’a vasıl olanların hemen tamamı, az veya çok Hak dostlarının terbiyesinden geçmişlerdir. Meselenin ehemmiyetinden dolayı Cenab-ı Hak: “Bana yönelen kimsenin yoluna uy.” (Lokman, 15) diye emretmiş, diğer bir ayet-i kerimede ise: “Ey inananlar! Allah’tan sakının ve doğrularla beraber olun.” (Tevbe, 119) buyurmuştur.
   Kalpleri Allah Tealâ’nın nazargâhı olan kâmil mürşidler, manevi Kâbe hükmündeki zatlardır. Hz. Rasulullah s.a.v.’in sevgilisi, vekili, vârisi ve emanetidirler.
   Dolayısıyla onlarla ahitleşmek, Allah ve Rasulü ile ahitleşmektir. Onlara itaat etmek, Alemlerin Rabbi’ne ve İki Cihan Güneşi’ne itaat etmektir. İsyan da yine onlara isyandır.
   Mürşidi can u gönülden sevmek Allah ve Rasulü’nü sevmeye ve kâmil imanı elde etmeye sebep olur. Hadis-i şerifte: “Allah’a yemin ederek söylüyorum ki, ben bir kimse için ailesinden, çoluk çocuğundan, anne babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o kimse gerçek manada iman etmiş olmaz.” (Buharî, Müslim) buyrulmaktadır. Tasavvuf alimleri ittifak etmişlerdir ki, aynı şekilde bir mürid mürşidini sevmeden Hz. Fahr-i Kainat s.a.v.’i sevemez.
   O bakımdan ahde vefa ve civanmertlik odur ki, mürid yüzünü bir kere mürşidine döndürür ve başka dönmek nedir, ölünceye kadar bilmez. Var gücüyle ona muhabbet eder, sadakatle emirlerini yerine getirir. Hatta mürşidi onu kapıdan kovsa, Şah-ı Nakşibend Hazretleri gibi döner, mürşidinin ayaklarının altındaki merdiven gibi, usulca başını eşiğe kor.
   Mürid, mürşidinin sevdiği her şeyi sever. Onu üzen her şeye üzülür. Mürşidinin canını sıkan bir şey oldu mu, bunu ferasetiyle anlar ve derhal gereğini yapar. Huzura her varışta edeple varır. Gıyabında da edeple oturur, edeple kalkar. Zihninde, hayalinde, tasavvurunda, hatta rüyalarında bile onunla konuşur, onunla gezer. Hızır Aleyhisselâm yanına gelse, kendisiyle konuşsa, kalbinin asıl iltifatı yine mürşidinedir. Zira ahdinde ve muhabbetinde ihlâslıdır. Bilir ki, bir kalpte iki padişah olmaz. Gönlünde çatallaşma başlayanların hemen hepsi yolda kalmışlardır.
   Güneş gibi dört bir yanı aydınlatan kâmil ve mükemmil bir mürşidi buluncaya kadar belki çok gezer ve çok yorulur. Fakat bulunca elsiz ve dilsiz emrine amade olur. Neden, niçin, nasıl sorularıyla gönlünü karartıp teslimiyetini yıkmaz. Hiçbir sırrını ondan saklamaz. Olanca gücüyle hizmet eder. Ondan iltifat beklemez. Çünkü kalpten kalbe iltifat edenler, zahiren iltifat etmezler. Kapıya yeni gelenlerden esirgemedikleri gonca güller gibi tebessümlerini, bazen kırk yıllık talipten esirgerler. Onların işi maneviyatladır, adetleri böyledir. Zahiren hep cefa eder gibidirler. Fakat talibe gereken vefadır.
   Talip, Hakk’a vasıl oluncaya dek adım adım sabır ve metanetle hedefine yürür. Sağa-sola başını çevirmez. Manevi zevklerle sarhoş olup yolda eğlenmez. Hakk’a vasıl olduktan sonra da rehberini hiç mi hiç unutmaz. Ne zaman bir sohbet açılsa, hemen ondan bahseder. O’nun ruhaniyetinden istimdad eder. Yıllar bir türlü onu sinesinde eskitemez. Mürşidini hatırlatan her şey, mürid için muhabbet kaynağı olur.
   Mürşide vefa göstermek, hakikatte Allah ve Rasulü s.a.v.’e vefa göstermektir ve ebedi selamete vesiledir. Böyle bir selamet, ebedi kurtuluş, cefa çekmeye değmez mi?

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

HAKİKİ İLMİN ÖZÜ

HAKİKİ İLMİN ÖZÜ
  
   Mehmet Ildırar
  
   Sözlerde ve işlerde Allahu Azimüşşan ve Rasulü’nün yap dediğini yapmak, yapma dediğini yapmamak suretiyle, kime, ne maksatla itaat edildiğini bilmek ilmin özü ve Allah Tealâ’ya itaatin ta kendisidir. Sözlerin ve işlerin dinin hükümlerine uygun olması şarttır. Dine uymayan uymayan anlayış ve amel sapıklıktır. İmam Gazalî rh.a. diyor ki: “Bir kişi başka birinin elbisesini çalıp onunla namaz kılsa günahtır. Zira haram elbiseyle Allah’a itaat olmaz.”
   Bu bakımdan tasavvuftan ve sohbetten maksat, Din-i Mübin’e ittibadır. Allah’ın emirlerine ittibadır. Hak yolda insanın kemalâtı budur. Bunun için yine İmam-ı Gazalî rh.a. Hazretleri buyuruyor ki: “İnsan bütün ruhani kuvvetinin himmetini, ruhunun olgunlaşmasına vermeli. Şehveti yenmeye tahsis etmeli, bedenini ani bir ölümden korumak mümkün olmadığına göre, nefsinin ölümü ile öldürmemeli.”
   Yani insanın bedeni ani bir ölümden korunamaz. Muhakkak o beden bir gün ölecek, amma nefsinin hevâsıyla o bedeni mahvedip öldürmemeli. Bir insan nefsini ıslah ederse, yani kalbini Allah’ın azametinden uzaklaştıran bütün halleri terkederse, ona ne mutlu! Eğer insan Allah’ın emirlerine sımsıkı sarılmıyor, sonra da tarikim var, mürşidim var demesi ya da manevi halleri olduğunu belirtmesi Allah’a yakınlığına delil teşkil etmez.
   İmam-ı Azam rh.a. Hazretleri buyuruyor ki: “Ben bütün ilimlere muttali oldum. Sonra gördüm ki, bütün mesele Hz. İsa a.s.’a indirilen İncil’deki hükümdür. Allah Azimüşşan’ın bizden beklediği hidayetin ta kendisidir.”
   Bu hüküm nedir? Allah Azimüşşan, Hz. İsa a.s.’a İncil-i Şerif’te şöyle buyuruyor:
   “Tabuta konulup mezar başına gidinceye kadar tam kırk yerde sorguya çekilirsin. Birinci sual şudur: Ey kulum! İnsanların baktıkları yüzünü senelerce temizleyip durdun, fakat benim baktığım yüzünü, yani kalbini bir defa temizlemedin. Bir defa nazar etmedin. Halbuki Allah senin kalbine günde yetmiş defa bakar.”
   Evet; Cenab-ı Allah müminin kalbine günde yetmiş defa bakar: “Benim nimetlerime gark olmuş iken başkaları için çalışmaktasın. İyi bil ki, sen duymayan bir sağır, görmeyen bir göz, hakikati anlamayan bir ahmaksın.”
   Günler geceler geçer, ömür de bir gün biter. İnsan ne kadar yaşarsa yaşasın, bir gün ölür. Ama bütün mesele nereye gelir? Kalbin Allah’ın zikrine geçmesine gelir.
   “Ey İnsan! Sen insanların sana baktığı yüzünü imar ettin, benim nimetimi yedin, benim sana baktığım yüzünü, yani kalbini marifetime, muhabbetime çevirmedin. Kalbini benim fikrimle, zikrimle süslemedin. Bundan dolayı da sen görmeyen bir kör, işitmeyen bir sağır, hakikati idrak etmeyen bir ahmaksın!” Bu sözü Allah insana günde yetmiş kere söyler. Şu halde bütün mesele, tasavvufun hakikati olan kalbi imardan geçer.
   Tasavvuf yolunun bütün gayret ve himmeti, ruhu olgunlaştırmaya, kalbi şehvet duygularından, nefsin hevasından keserek Allah’a ait kılmaya, yani zikre yöneliktir.
   İmam-ı Gazalî rh.a. söylüyor: “Oğlum sen şu iki meseleden anlıyorsun ki, artık büyük alim olmana lüzum yoktur. Zira sen, deseler ki yarın şu saatte öleceksin; gider yeni şeyler öğrenmeye mi uğraşırsın? Yoksa alacağını vereceğini tanzim eder, günahlarına tevbe eder, Cenab-ı Allah’a yalvarır yakarır, kendine mağfiret etmesini mi dilersin? Elbette istiğfar ederek, varsa kul haklarını ödeyip Rabbinden bağışlanmayı istersin. İşte oğlum, unutma! Dinin hakikatini görüp öğrendikten sonra, kalbini olgunlaştıracak, peygamberlerin hakikatlerini anlatacak, evliyaların hikmetlerini kalbinin derinliğine indirecek, kıyamette mahşerin azabını hafifletecek korku, ümit ve verâ; takva, tevazu ve vakar gibi ilimleri oku. Bunlar seni olgunlaştırır. Alim olmak, her ilimden haberdar olmak, farz-ı kifayedir. Asıl sana faydalı ilim sahabenin takip ettiği ahiret ilmidir.”
  

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

SEN YOKTUN SULATNIM

 

Daha fazla bilgi

 

 

HAYIRLI GÜNLER CANIM ARKADAŞLARIM

CAMANIZ MÜBAREK OLSUN

SEVGİYLE KALIN..

           Image Hosted by ImageShack.us            

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

Image Hosted by ImageShack.us

 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

EDEP TACINI GİYMEK


   
   Muhammed Emin Gül
  
   Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan
   Giy ol tacı, emin ol her beladan…
  
   Mevlâna Celaleddin Rumî k.s. Hazretleri, Mesnevî’sinde şöyle diyor:
   “Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’ın lütfundan mahrumdur.
   Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.
   Nasıl mı? Şu misali dinle: Alışverişsiz, dedikodusuz ilâhi sofra gökten iniyordu.
   Musa a.s. kavmi içinde birkaç kişi terbiyesizce, “hani sarmısak, mercimek?” dediler.
   Ondan sonra gökyüzünün sofrası, ekmeği kesildi. Ekme, bel belleme, orak sallama kaldı.
   Sonra İsa a.s.  şefaat edince Hak, yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi.
   Yine küstahlar edebi terkederek sofradan yemek artığını aşırdılar.
   İsa bunlara yalvardı: “Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz.
   Bir ulu kişinin sofrası başında kötü zanna düşmek ve harislik etmek küfürdür.” dedi.
   O rahmet kapısı, hırslarından dolayı bu görgüsüz dilencilerin yüzlerine kapandı.
   İşte, zekât verilmeyince yağmur bulutu gelmez, zinadan dolayı da etrafa nice musibet yayılır.
   İçine kasavetten, sıkıntıdan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.
   Kim dost yolunda pervasızlık ederse, erlerin yolunu vurucudur; namert odur.
   Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur. Yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuşlardır.
   Bir melek olan Azazil de, yine küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.”
  
   Edep, nefsini tanıyıp haddini bilmektir.
   Edep, kul olduğunu anlayıp Yüce Mevlâ’ya yönelmektir.
   Edep, kibri kırıp tavazuya sarılmaktır.
   Edep, fani dünyayı tanıyıp boş davaları bırakmaktır.
   Edep, Cenab-ı Hakk’ın ve varlıkların haklarını güzel korumaktır.
   Edep, hayalı ve vefalı olmaktır.
   Edep, pişman olunacak şeyleri yapmamaktır.
   Kısaca edep, güzel ahlâktır.

   Güzel ahlâk ise, içiyle dışıyla doğru olmak ve bu doğruluk üzere yaşamaktır. Buna denge ve istikamet denir.
   Dengeli olmak, devamlı aynı güzel hâli korumaktır. Acı tatlı bütün hallerde istikametini bozmayan, dost ve düşmana karşı dürüstlükten ayrılmayan kimse dengeli insandır. Denge, insandaki akıl seviyesini gösterir.
   Velilerden Seriy es-Sakatî k.s. der ki: “Edep, aklın tercümanıdır.” Bunun manası şudur: Herkes aklı kadar edepli olur. Edebi kıt, ahlâkı bozuk olana hakiki manada akıllı denmez.
  
Kalpte Ne Varsa, Yansıyan Odur

   Ahlâk, kalbin içindeki şeylerin dışa yansımasıdır. Herkes, davranışları ile fıtratında gizlenen sıfat ve kabiliyetleri ortaya koyar. İnsanın davranışlarını yönlendiren merkez kalptir. İnsanın dili, eli, gözü, kulağı, ayağı ve diğer azaları kendi başına bir iş yapmaz. Bu organlar nasıl hareket edeceğini bilmez ve belirlemez. Hepsi memurdur, amirleri kalptir.
   İnsanın iradesiyle yaptığı bütün işler kalbin emrine ve yönlendirmesine göre yapılır. Yapılan her iş kalbin meylini, muhabbetini, irade gücünü, tercihini ve aklın seviyesini gösterir.
   Kalbi sıhhatli ve güzel olan kimsenin işleri sağlam ve güzel olur. Kalbi hasta olan kimsenin ise, işleri sakat ve bozuk olur.
   İnsanın davranışlarındaki bozukluk, kalbinin inkâr, gaflet ve günahla manen hasta oluşundan kaynaklanır. Kalp, Yüce Yaratıcı’yı tanımakla sıhhat bulur, güzel bir tevbe ile manevi hastalıklardan kurtulur. Allah sevgisiyle kuvvetlenir, zikir ile huzura erer, edeple süslenir, ibadet ve itaatla güzel olur.
   Bir kul,Yüce Rabbi’ni ne kadar tanırsa o derece sever, sevgisi kadar zikreder, bu zikri hayatına yaydığı kadar edepli olur. Böyle olunca da herkes Yüce Allah’ı ne kadar tanıdığını ve sevdiğini davranışları ile ölçebilir.
   Rasulullah s.a.v. Efendimiz, kalbin konumunu şöyle belirtmiştir:
   “İnsanın vücudunda bir yer var ki, orası güzel olursa bütün beden güzel olur, bozuk olursa bütün beden kötü olur. Dikkat edin o kalptir.” (Buharî, Müslim, İbnu Mace)
  
Edep, Safi Güzelliktir

   Gerçek mümin, kalbini bir olan Allah’a bağlamıştır. Biricik hedefi O’nun rızasıdır. Müminin hedefi gibi hayatında da birlik vardır; iki yüzlülük yoktur. Mümin iki farklı halde bulunmaz, bir doğru bir eğri konuşmaz; sabah iyi akşam kötü olmaz.
   Edep ve güzel ahlâk bir bütündür. Edepli insanın bütün işleri, ibadetleri, hal ve hareketleri güzeldir. Onun her şeyi temizdir. Sevgisi her şeyi sarar ve o şeyi sevimli yapar. Edepli müminin Yüce Allah’tan aldığı terbiye, hayatının her safhasında kendisini gösterir. Bu terbiye içinde onun sevgisi ve dostluğu kadar, kızması ve kavgası da güzeldir. Çünkü kızması Allah içindir. Kavgası da edep içinde olur.
   Bir insanın gerçek yönü ve olgunluğu dar ve zor anlarda belli olur. İnsanın kavgasını ve haksızlığa karşı davranış biçimini görmeden hakkında iyi veya kötü dememelidir.
   Edepli insan, hakkını ararken hak yemez. Kendisini savunurken, düşmanına haksızlık etmez. Haksız ise, nefsine yan çıkmaz, hakka boyun eğer, karşı tarafı tasdik eder. Haklı ve güçlü iken yapacağı iki şey vardır. Ya af, ya adalet. Ötesi, edebe sığmaz.
   Edepsiz insan ise haksız iken kendisini haklı göstermeye çalışır. Zalim iken kendisini mazlum gösterir. Alacağı bir ise bin ister. Susacağı yerde cazgırlık eder. Edepsiz insana dost olmak da düşman olmak da zordur. Onunla hiçbir şeyin tadı tuzu yoktur.
   Bazı insanların dışı hoştur, ama içi boştur. Bu kimseler, insanların gördüğü işlere çok önem verirler, fakat işin asıl kısmını ihmal ederler.
   Dengeli mümin ahiret işleri gibi dünya işlerini de güzel yapar. İbadeti güzel, işi bozuk olan kimse örnek insan değildir. Onda noksanlık ve hastalık vardır. Kılık kıyafetine ve dünya işlerine son derece dikkat edip de, kalbini ihmal eden, ahiretini unutan ve ibadeti önemsemeyen kimse de dengesizdir, noksandır.
  
Görüntü Güzel Ama…

   Bir kısım insan, kibar, temiz ve sevimli gözükmek için bütün imkanlarını kullanır. Giydiği elbisede ufak bir bozukluk, yırtık, kir ve toza tahammül edemez. Onu düzeltmeden rahat edemez. Fakat aynı insan, yalan, iftira, alay, dedikodu, küfür, hakaret gibi dilinin bozuk konuşmalarından hiç rahatsız olmaz. Yaptığı çirkin işlerden kurtulmak istemez. İçindeki kibir, bencillik, haset, inkâr, gösteriş, hırs, tamah, şehvet, şöhret, korkaklık gibi kötü huylardan temizlenmeyi düşünmez. Bu durum da dengesizliktir. Yapılan işler ise haramdır.
   Edepli insanda yalan ve yapmacık işler olmaz. İşi yapmacık ve gösteriş olan kimse, imanın tadını tadamaz. Çünkü bunlar münafıkların sıfatıdır. Bazı insanlar gelip camide Hakk’a ibadet ederler, çıkıp çarşıda halka ihanet ederler.
   Bazıları namaz kılarken boynunu büker, tam bir huşu görüntüsü verir. Görenler kendisine hayran olur. Fakat kıldığı namaz, Allah katında azap sebebi olur. Çünkü o anda kalbi namazda değil, insanların bakışındadır. Niyeti Allah’ın rızası değil, halkın övgüsüdür. Bu da bir dengesizliktir. Bir çeşit münafıklıktır. İçi başka dışı başka olmaktır. İbadeti nefsin keyfine kullanmaktır. Şeklen gözel gözüküp, aslen bozuk olmaktır. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ümmetini bu halden şiddetle sakındırmıştır. Bir gün, “nifak olan huşudan Allah’a sığınınız” buyurdu. Sahabe, “nifak olan huşu nasıl olur?” diye sordular. Efendimiz s.a.v. buyurdular:
   “Bedenin huşu içinde gözüküp kalbin nifakla dolu olmasıdır.” (Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya; Suyutî, Camiu’s-Sagir)
   Bu hal kâmil müminin sıfatı değildir. Allah dostları en fazla bu tiplerden rahatsız olurlar. Güzel kulluğun ve ahlâkın temelinde Allah rızası vardır. Niyet hak olmazsa, ibadet ihanete dönüşür. Büyük velilerden Hace Ubeydullah Ahrar k.s. şu olayı anlatır:
   “Mevlâna Nizamettin Hz.lerinin halkasında bulunanlardan birisi, bir gün mürşidinin huzurunda sahte bir tavırla başını önüne eğmiş, çenesini göğsüne dayamış murakabeye dalmış gibi bir vaziyet almıştı. Onu bu halde gören Hazret:
   “Hey! Başını yukarı kaldır. Senin üzerinden duman tüttüğünü görüyorum. Murakabeyle ne alakan var senin!” diye uyardı. (Safi, Raşahat)
  
Gerçek Edepli Kim?

   Edepli ve dengeli insanın ibadeti gibi ticareti de düzgündür. Kalbi gibi dili de doğrudur. Niyeti gibi işi de sağlamdır. Gönlü gibi elbisesi de temizdir. Dostluğu gibi düşmanlığı da mertçedir. Edep onun için bir meleke haline gelmiştir. Edep, meleke haline gelirse güzel ahlâk olur.
   Meleke, insanın nefes alıp vermesi gibi vücudunun parçası olmuş, ondan hiç ayrılmayan sıfat demektir. Ekseriyetle yalan konuşan bir kimsenin arada bir doğru konuşmasına bakıp, bu güzel ahlâklıdır denmez. Hüküm insanın hayatına hakim olan duruma göre verilir.
   Yakınları ile bir gün iyi geçinip, diğer gün yaka paça olan insan dengeli değildir. Bir komşusu ile iyi geçinip diğerine zahmet veren kimseye iyi müslüman denmez. Fakirlik günlerinde herkese merhaba ederken, zengin olunca eski dostlarına selam vermeyen kimse mertlikten mahrumdur.
   Edepli insan, iyi-kötü diye insan seçmez, herkese karşı edepli davranır. O, karşısındaki insanın davranış seviyesine göre değil, kendi terbiyesine göre muamele eder. İnsanlar bir yana hayvanlara bile zulüm etmez. Edepli insan başkasından zarar görebilir, fakat başkasına zarar vermez. Birileri onu aldatabilir, fakat o kimseyi aldatamaz.
  
İnsanoğlunun En Büyük Kaybı

   Bugün erkek-kadın, alim-cahil, köylü-şehirli, hepimizin en fazla muhtaç olduğumuz şey edeptir. Edep, insanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliktir.
   Edep hiç kimseyi küçültmez. Kimsenin kıymetini düşürmez. Edep fakiri kıymetlendirir, zengini şereflendirir, genci süsler, ihtiyarı sevimli hale getirir. Edep, bir kadınının en kıymetli cevheridir, hiç solmayan süsüdür. Bir kadın, edepten daha güzel bir elbise giymemiştir. Bir erkek, edepten daha güzel bir servet edinmemiştir. Bir baba çocuklarına edep ve güzel ahlâktan daha kıymetli bir miras bırakmamıştır. İnsanla kabre girecek tek servet edeptir. Edebin hediyesi cennettir.
   Büyük veli Hucvirî k.s. der ki:

   “İnsanın bütün kaybı, her işin esası olan edebi kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu, hep böyledir, değişmez. Din ve dünya işlerinin hepsi edeple güzel olur. Edep olmadan hiçbir güzel iş ortaya çıkmaz.
   Edep, yerine göre farklı şekillerde olur. Halkın içinde gereken edep, güzel insanlığı ve mertliği muhafaza etmektir. Dindeki edep, Sünnet’e uymaktır. Muhabbetteki edep, saygıyı gözetmektir. Bu üçü birbirine bağlıdır. Akıllı ve mert olmayan kimse, sünnete uyamaz. Sünnete uymayan kimse hürmeti koruyamaz.
   Allah’ın zatına ve birliğine şahit olan ariflere hürmet, kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin terbiye yolunda hiçbir nasibi olmaz.” (Keşfu’l-Mahcûb)

Edebin Artması Allah’a Yakınlığı Gösterir

   Allah’ın sana yakınlığını, O’nun sana yakın olduğunu bilmekle anlarsın. Senin O’na yakınlığın, O’nun sana yakın olduğunu bilmekle olur. Bunların hepsi, Allah’a karşı ubudiyette ve edep yolunda gitmekten başka birşey değildir. Allah’a her nefeste yol vardır. Fakat unutmamak lazımdır ki, her yolun başı edeptir. Şımarmamak lazımdır. Buna göre, senin edebinin artması, Allah’a olan vuslatını gösterir.
   El Hikemu’l-Ataiyye

Edep Diye Bir Hal

   Sözlükler edep kelimesi için şu karşılıkları veriyorlar:
   Terbiye, güzel ahlâk, iyi davranış; incelik, kibarlık, naziklik.
   Utanma, çekinme, hicap, haya.
   Kelimeler nasıl da aşina! Keşke bu kelimelerin anlattığı haller de o kadar aşina olsaydı…
   Ve deyimlerimiz var edep üzerine:
   Edep etmek: Utanmak.
   Edebini takınmak: Terbiyeli olmak.
   Edeplenmek: Uslanmak, nazik ve terbiyeli olmak.
   Edep-erkân bilmek: Uyulması gereken yolu-yordamı bilmek, usül bilmek, terbiyeli hareket etmek.
   Deyimler, toplumların insan ve hayat telakkilerinden asırlar boyunca süzülmüş billur damlalardır.
   Ve aslında edep ve edepli olmak üzerine her bir deyimimiz, Allah Kelâmı’na ve Rasul yoluna aralanan bir kapıdır.
   Kaygusuz Abdal ne güzel söylemiş:
   Edepli ol can isen
   Hakk’ı bil insan isen
   Müştak-ı sultan isen
   Var edep öğren, edep…


Her Halde Bir Ders Var

   Lokman’a:
   – Edebi kimden öğrendin? dediler.
   – Edepsizlerden, diye cevap verdi. Çünkü bana bunların neleri hoş görünmediyse onları yapmaktan kaçındım.
   Şaka yoluyla söylenmiş olsa bile, akıllı insanın ders almayacağı söz yoktur. Ama cahilin önünde yüz tane hikmet okusalar, bu onun kulağına şaka gibi gelir.
   Sadi-i Şirazî

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

HİCRET, NİYET EDİLENEDİR

 
 
 
 
 
 
   HİCRET, NİYET EDİLENEDİR   
   
   Mübarek Erol
  
   İnsanın varlık macerası, bir bakıma hicretten ibarettir. Ezelde ruhlarımız yaratıldıktan sonra, muvakkat bir süre kalmak üzere dünyaya gönderilişimiz ilk hicretimizdir. Buradan da varlığın başka bir boyutuna, öteki aleme intikal edeceğiz. Bu da ikinci büyük hicretimiz olacak. Ayrıca, bu iki büyük hicretin çeşitli aşamalarındaki bir durumdan diğerine geçiş de birer hicret sayılabilir.
   Varlık maceramıza bu gözle baktığımızda, insanoğlunun kaderinde hep hicret olduğunu anlıyoruz.
   Hicret, yokluktan varlığa, varlıktan ölüme, ölümden de ebedi hayata giden yoldur. Bütün mahlukat bu yolun mutlak yolcularıdır. Her insan bu yolculuğa ilâhi irade ile sevk edilmiştir.
   Zerreden kürreye her madde ve mana, geçirdikleri devreleri itibarıyla bakıldığında, bir halden diğer bir hale doğru seyir takip ettikleri görülür. Bu merhaleler insanoğlu için de geçerlidir. Madde cihetiyle bir damla sudan oluşan insan, türlü merhalelerden geçerek ana rahminde gelişimini tamamlar. Bu dünya hayatı ise, çocukluk, gençlik ve ihtiyarlık gibi gelişmelerle tamamlanır.
   Mana cihetiyle de böyledir. İnsan, mesuliyet ve mükellefiyet öncesinde masumiyet, sonra nesf-i emmareden başlayarak, nefs-i safiyeye kadar çeşitli merhalelerden geçerek, adeta birinden diğerine hicretini tamamlar.
   Bütün bunlardan dolayıdır ki, hicret bir vazgeçiş, bir kaçış değil; bir yükseliş ve kemale varıştır. Her bir hali, o halin engellerini adım adım geride bırakıp, yeni ve bir öncekinden daha üstün bir hale geçmektir. 
    
   İnsanın iç dünyasındaki hicrete bir atıf, hatırlatma ve yönlendirme olarak, nebevî bir sünnet olan zahiri hicret de son derece önemlidir. Öyle ki, insanlığın atası ve ilk peygamber olan Hz. Adem a.s.’dan, Hz. Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar gelen bütün peygamberlerin hayatlarında hep hicret vardır.
   Hz. Adem a.s., rabbanî bir hikmet gereği, cennetten yeryüzüne gönderilmiştir. Bunu nebevî hicretin ilki olarak mülahaza edebiliriz. Hz. Nuh a.s. tufanı yaşamış, Hz. İbrahim a.s. Nemrut’un ülkesinden Şam dolaylarına göçmüş, Hz. Lut a.s. sapıkların diyarından çıkmış, Hz. İsmail a.s. Kabe-i Muazzama civarına hicret etmişlerdir. Hz. Musa a.s. Mısır’dan Filistin’e, Hz. Yusuf a.s. Kenan ilinden Mısır’a göç etmiştir.
   Bu kader-i nebevî o kadar açıktır ki, Fahr-i Cihan s.a.v.’e ilk vahiy gönderildiği zaman, durumu öğrenen ve peygamberler tarihi hakkında bilgi sahibi olan Varaka b. Nevfel, Efendimiz s.a.v.’e hitaben: “Kavmin seni Mekke’den çıkardığında, hayatta olsam da sana yardım etsem” diyerek bu kaçınılmaz gerçeği vurgulamıştır.
   Bütün peygamberlerin hicretlerinin amacı, hedefi hep aynıdır. Genelde Fahr-i Alem s.a.v.’e hicret emri hangi sebeple verilmişse, O’ndan önceki peygamberlere de onun için verilmiştir.
   Hicret, sadece küfrün işkencesi, baskısı altında bulunan müminlere bir kurtuluş, zulümden bir kaçış yolu olarak düşünülmemelidir. Eğer öyle olsaydı, Medine’ye hicretten önce vuku bulan Habeşistan hicretini yapanlar, Mekke’nin korumasız ve zayıf kimseleri olurdu. Oysa Habeşistan’a hicret edenler, kavimlerinin en asil kişilerindendir.
   Hicret bir bakıma işkenceden, baskıdan, zulümden kurtuluşu sağlamışsa da, asıl amaç, İslâm’a yeniden gelişme imkanının doğacağı bir beldeye ulaşmaktır. İslâm’ı yaşayabilme ve yaşatabilme imkanına kavuşmaktır. 
    
   Hicret, gerekli olduğunda Rabbimiz’in bir emridir. Müslümanlara, peygamberleri vasıtasıyla uygulama yolunu gösterdiği, kıyamete dek sürecek olan bir emir.
   Günümüzde hicreti yorumlarken, zahiri mananın ilk akla getirdiği üzere, bir göç etme, bir yerden kaçış olarak görmek; menfaat ve makam talebi için, sıkıntıların, keder ve ızdırabın bulunduğu yeri terk etmek olduğunu zannetmek çok yanlış olur.
   Hicret bir yolculuktur, ama mukaddes hedefleri olan bir yolculuk. O halde hicretten önce, hicreti yapabilecek kalbe sahip olmak, o insanı yetiştirmek gerekir.
   İşte Mekke-i Mükerreme dönemi, bu kalbî dirilişin sağlandığı, hicrete hazır insanın yetiştiği bir dönemdir. Bu dönemin müminler üzerinde öldürücü etkiye sahip ızdırapları, çileleri, sıkıntıları olmasaydı, hicret olmazdı. Bu itibarla Medine-i Münevvere’yi Mekke-i Mükerreme’siz düşünmek, insan bedenini ruhsuz düşünmek gibi olur.
   Mekke-i Mükerreme’yi yaşamadan, bilmeden, anlamadan hicret etmek mümkün olsaydı, Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz nübüvvetinin çoğunu Mekke-i Mükerreme’de geçirmezdi. 
    
   İnsanoğlunun günahlarından temizlenmesinin ilk şartı, Cenab-ı Hakk’a ve Habibi Kibriyası’na iman etmektir. Daha sonra bu yoldaki yükselişi ise Allah ve Rasulü s.a.v.’e teslimiyet derecesi ve tabi tutulduğu imtihanlardaki başarısı ile orantılıdır. Bu ilâhi imtihanların başında hicret gelir.
   Rabbimiz bütün enbiya ve evliyasını ve onlara tabi olan muhiplerini hicret imtihanına tabi tutmuştur. Habib-i Edip s.a.v., hicretle imtihan olan enbiyanın sonuncusudur. O’nunla birlikte imtihan olunan sevdalıları Ashab-ı Kiramıdır. Müminlerin hicretle imtihanı ise, kıyamete kadar türlü şekillerde devam edecektir.
   Hicret sabrın, feragatin, çilenin, fedakârlığın, kardeşliğin adıdır. Rabbül Alemin ile beraber olanlara, zerreden kürreye her şeyin yardımcı olduğunun mucizelerle ispatıdır. Allah’ın rızasından başka gayeleri olmayan iki kişinin, üçüncüsünün Cenab-ı Hak olacağının delilidir.
   Habib-i Kibriya s.a.v.’in ve Ashab-ı Kiram’ın niyetleri sadece Allah olduğu için, hicretlerinde, gayelerine ulaşmada onlara hiçbir şey mani olamamıştır.
   Bütün amellerde olduğu gibi, hicrette niyetin ne kadar önemli olduğunu Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz şöyle izah eder:
   “Ameller yalnız niyetlere göredir. Her kişi için niyet ettiği şeyin karşılığı vardır. Kimin hicreti Allah ve Rasulü’ne ise, onun hicreti Allah ve Rasulü içindir. Kimin hicreti dünya için olursa onu elde eder. Kimin hicreti de bir kadın için olursa onunla evlenir. Kişinin hicreti, hicret ettiği şeye göredir.”
   Niyetin insanı kurtarıcı bir ihlâsa sahip olması için manevi hicret gerekir. Bu da bütünüyle bir cihattır ve asıl hicret budur. “Mekke’nin fethinden sonra hicret yoktur. Ancak niyet ve cihat vardır.” hadis-i şerifi, bizi asıl bu manaya dikkat etmeye sevk eder.
   O halde, müslümanlar niyet ve cihat hususunda hicret ruhuna ermek zorundadır. Bu cihadın esası nefsle yapılacak olan cihattır ve bu cihat ömür boyu devam edecek bir hicrettir. Bu hicret nefsin her kademesinde devam eder ve bütün niyet ve cihatları gerçek kurtuluşa hazırlar. 
    
   Cenab-ı Mevlâ’nın rızası için Rasul-i Ekrem s.a.v.’in yolunda mücadele ve mücahede eden müslümanlar için, bu yolda kendilerinden önce musibet ve belalara maruz kalmış müminlere kucak açma hususunda, Ensar diye isimlendirilen Medineli müminler en büyük misaldir. Onlar yurtlarını ve oradaki her şeylerini bırakıp gelen Muhacirler’e, kapılarını ve gönüllerini muhabbetle ardına kadar açtılar.
   Yeri geldiğinde muhacir, yeri geldiğinde ensar olamayan, bu mana eğitiminden mahrum müslümanların ortaya koyacakları bir davaları yoktur.
   Bugün müminler, müberra dinimizin emri olan hüsn-ü zan ölçüsünde gönülden gönüle hicret etmelidirler. Ayrıca, her mümin kardeşine muhabbetle hicret ederken, kendisine hicret edildiğinde de kardeşine bütün samimiyetiyle gönlünü açmalıdır.
   O halde hicretin ortaya koyduğu asıl hakikat şöyle özetlenebilir: Muhacir ve Ensar şahsiyetine bürünerek Cenab-ı Hakk’ın takdir ve rızasını talep etmek.
   Rabbimiz bizleri kötülüklerden iyiliklere, günah çöllerinden sevap vahalarına, nefsin çirkinliklerinden ilâhi hoşnutluğa hicret edenlerden eylesin.
   Rabbimizin tevfik ve inayeti ile…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

Etiket Bulutu