Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Nisan, 2009

๑۩۞۩๑ SİM U ZER ๑۩۞۩๑

 
 

Büyük çınar bir kıyıdaydı, küçük çınar öbür kıyıda. Aralarında bir ırmak akardı. Birbirlerine bir ırmak kadar yakın, ama bir ırmak kadar da uzaktılar.

Büyük çınar olgundu, ergindi, deneyimliydi, adı Zer’di. Küçük çınar ise, tazeydi, canlıydı, adı Sim’di. İkisini ayıran ırmağın ismini Firak koymuşlardı.

Çevrede başka ağaç yoktu sanki. Onlar sadece birbirlerini görür, sever, özler ve isterlerdi. Baharda süslenir, yazda yapraklanır, güzün sararır, kışın soyunurlardı.

Filizlenip yapraklanmaları kavuşma arzusundandı, sararıp solmaları ayrılık acısından. Kar, fırtına, ayaz oldumu, Zer, Sim için üzülür, Sim de Zer için kaygılanırdı.

Tek dilekleri vardı: Kavuşmak! Ayakları yoktu ki koşsunlar birbirlerine, kanatları yoktu ki uçsunlar. Hiç olmazsa birisi ırmağı geçebilseydi! Hayır, imkansızdı bu.

"Yanyana olsak!" derdi Zer.
"Cancana yaşasak!" derdi Sim.

Güneş etrafı aydınlatmaya başladımı neşelenir, battımı üzülürlerdi. Gerçi karanlık da engel olamıyordu onlara. Sabahlara kadar hayaller kuruyor, rüyalar görüyorlardı.

Gece mehtaba bakarlardı ikisi de. Bu ortak görüntü, birbirlerine bakıyorlarmış gibi bir his verirdi onlara. Semaya bakarken hayal kurmaları daha kolay oluyordu.

"Parlayan ay!" derdi Zer.
"İkimize pay" diye tamamlardı Sim.

Gerçi konuşmadan da anlaşırlardı, ama zaman zaman da konuşurlardı. Rüzgar sırdaşıydı onların. Fısıltılarını taşırdı. Kıyıdan kıyıya şiirler, iç çekişleri, özlem çığlıkları götürüp getirirdi.

"Yanında olsam!" derdi Zer.
"Yanımda olsan" derdi Sim, bir yankı gibi.

Bir de kuşlar vardı! Halden anlayan kuşlar. Gelirler, dallarında yuva kurar, kollarında uyur, anne olur, baba olurlardı. Derinden derine ah eden ağaçların postacılarıydı kuşlar.

Mektuplaşırlardı bazan, biribirlerine yapraklar gönderirlerdi. Rüzgar, özel bir ulak gibi çalışırdı o zaman. Zer’in yaprakları Sim’e uçar, Sim’in sayfaları da Zer’e konardı.

Bazen müzikti taşınan, bazen şiir. Sevgi, özlem, ayrılık sözleri söylerlerdi birbirlerine. Bir sırları vardı aralarında. Adını söylemiyor, ama en yoğun biçimiyle paylaşıyorlardı.

"Sendeyim!" derdi biri.
"Bendesin!" derdi diğeri.

Söz ve anlam gibiydiler. Görünürde ayrıydılar belki, ama hakikatte birdiler. Buna inanırlardı, ama yine de kavuşma arzusuyla yanmaktan alamazlardı kendilerini!

"Sen büyüksün, ben yetersizim" derdi Sim, incecik sesiyle. "Sen baharsın, ben yazım" derdi Zer. Sonra ikisi birden haykırırlardı:

"Ben yok, sen yok, biz varız!
Birbirimizi tamamlarız!"

Evet, yanyana değillerdi, ama onlar kavuşma sevincini başka türlü yaşarlardı. Sonbahar geldimi ikisinin de yaprakları dökülürdü yere. Özlemle sararan yapraklardı bunlar.

Rüzgarla karşı kıyılara uçuşan yapraklar birbirine karışırdı o zaman. Kendileri kavuşamasa da parçaları kavuşmuş olurdu böylece. Esintilerin tesiriyle yaprak yaprağa oynaşırlardı.

Bir kavuşma yöntemleri daha vardı: Gölgeleri, yaprakları, şiirleri, özlemleri, sevgileri suya dökülürdü. Irmak, vuslat yuvaları olurdu. Su aynasında beraber görünürlerdi. Sevinirlerdi!

Buna da razıydılar, ama bu hal uzun sürmedi. Ormana bir oduncu geldi. Korkuyla titrediler. Eli baltalı adam, hangisini kessem acaba, diye bakınmaya başladı. Bir celladın gözleriydi gözleri!

Hem Zer, Hem de Sim, celladı kendilerine çağırıyorlardı. "Bana gel, beni kes! Bak, ben çok yaşadım!" diyordu Zer. Sim ise, "Ben tazeyim, beni kes, zorluk çıkarmam sana!" diye haykırıyordu.

Oduncu, ince ve kolay olana yöneldi. Henüz hayatının baharını yaşayan Sim’i kesti, devirdi. Taşısın diye attı ırmağa. Zer’in göklerde yankılanan feryadını işitmedi bile.

Zer, "Beni de, beni de kes!" dediyse de duyuramadı sesini. Giden sevgilinin ardından acıyla inledi. Rüzgara yalvardı o zaman. "Lütfen es!" dedi. "Hiç esmediğin bir güçle es! Fırtına ol!"

"Niçin?" diye sordu rüzgar. "Beni suya devir! Bak, o gidiyor!" dedi, Zer. Durumu kavradı rüzgar. Görülmedik bir hızla, şiddetle ve tutkuyla esti, esti, esti. Fırtına oldu.

Zer’in yıllanmış gövdesi dayanamadı bu fırtınaya, suya devrildi. Sim’in ardı sıra akmaya başladı. "Elbet bir yerde buluşuruz" diyordu. "Nasılsa aynı yöne gidiyoruz!"

Öyle de oldu… Yüze yüze bir kereste fabrikasının önüne vardılar. Adamlar geldi yanlarına, ikisini de ırmaktan çıkardılar. Kestiler, biçtiler, tahtalar haline getirdiler, depoya götürdüler.

Depocu üst üste koydu parçalarını. Aylarca kurudular orada, hayatlarından eser kalmadı. Duyguları ise dipdiriydi. Gece oldumu fısıldaşıyorlardı aralarında.

Tek duaları vardı: Asla ayrılmamak! İlahi merhamet gecikmedi… Bir mobilyacı aldı tahtalarını. Atölyesine götürdü. Güzel bir çalışma masası yaptı. Satmak için vitrine koydu.

Masanın içinde fısıldaşıyorlardı şimdi. "Bir olduk artık" diyorlardı. "Bu masaya bir isim gerek." Geceler boyu düşündüler. "Simuzer" olsun dedi, Zer. İki isim teke inecekti böylece. "Olsun" dedi, Sim.

Vitrindeydiler. Caddede bir adam ve bir kız gördüler. Hızlı yürüyorlardı. Aceleleri vardı sanki. Birlikteydiler, ama ayrı gibiydiler. Onların da aralarında bir ırmak mı vardı yoksa!

Gönül gönüleydiler, ama el ele değillerdi. Bir sırları mı vardı acaba? Söylenmemiş sözler gibiydi erkek. Yazılmamış şiirlere benziyordu kız. "Bize benziyorlar" diye fısıldadı Sim.

Aylar birbiri ardınca geçti gitti. Vitrindeydiler yine. Masanın üstünde bir gölge hissettiler, bir erkek gölgesi. O adamdı! Yanında "yazılmamış şiir" yoktu şimdi. Nerelerdeydi acaba?

Adamın gözlerinde hüzün vardı. Yüzü gülerken eşlik etmiyordu gözleri. Tebessümünü yitirmişti adam. Onu arar gibi ısrarla masaya bakıyordu. İçeriye girdi, pazarlık etti, masayı aldı, odasına götürdü.

Şiirler yazacaktı üstünde! Yazıyordu da… Sim ve Zer bu durumdan memnundular. Hayatsız bir yaşantıları vardı işte! Kupkuru bir hayattı bu. Olsun! Şiir yazıyordu ya adam, az şey miydi!

"Ona yardım edelim," dediler. "Ne yapalım?" diye sordu Zer. "Ona bizi anlatalım! İşitsin de öğrensin sevgimizi. Belki bizim de destanımızı yazar."

Gece konuşacaklardı. Hep gece konuşurdu onlar. Geceyi beklerse işitebilirdi adam. Konuştular da. Adam, gecelerde hiç mahrum kalmadı ilhamdan yana.

Birlikteydiler, mutlu olmaları gerekirdi, ama değillerdi işte. Bir sızı vardı gönüllerinde, ince bir sızı. Yaşanmamış hayatlardan kalan bir boşluk gibiydi! Kötü evliliklere benzemişti bu beraberlik.

Böyle olmamalıydı… Zer, derin bir ah etti. Kendi kendine konuşur gibi "Nehrimizin kıyısında yanyana olsaydık!" dedi. "Can cana yaşasaydık!" diye inledi, Sim. Acı dolu sustular.

Dallarını, yapraklarını, kuş cıvıltılarını, yağmur şıpıltılarını, ırmak türkülerini, rüzgar uğultularını hatırladılar. İç geçirdiler… Artık, ne baharlar vardı, ne de yazlar.

Şimdi kupkuruydular. Gözyaşı bile dökemeden uzun zaman ağladılar. Fısıldaşmaları dileklere dönüştü. Her gece bıkmadan usanmadan tekrar ediyorlardı.

Geriye dönüş imkansızdı, anlamışlardı, ama ileriye gidiş mümkündü, bunu farkettiler. Yalnız hatıralar yoktu ki, ümitler ve hayaller de vardı.

"Cennette olsak!" diyordu, Sim.

"Yanyana yaşasak!" diyordu, Zer.

"Önümüzden bir ırmak aksa…"

"Irmak bizi ayırmasa…"

"Dallarımıza kuşlar konsa… "

Bâtın Terbiyesi ve Zahirin Kemali

 
 
Mübarek EROL
SEMERKAND DERGİSİ
 85. Sayı / BAŞYAZI

İnsanın varlık sebebi, yeryüzünde niye bulunduğu ve nereye gideceği bellidir. Cenab-ı Mevlâ inzal buyurduğu kitaplarında bütün bunları bildirmiş ve peygamberleri vasıtasıyla açıklamıştır. İnkâr yoluna sapmayan herkes bunları anlar, bilir ve iman etmenin gönül rahatlığıyla yaşar.

İnsan, kuldur. Eşi ve benzeri olmayan tek bir Rabbin kuludur. O ezeli ve ebedi yüce varlığın yarattığı ve yaşattığı bir varlıktır. Her şeyiyle O’na aittir, O’na muhtaçtır. O, insanı her an görmekte, gözetmektedir ve bir gün insanları huzurunda toplayacaktır.

İnsan, bir imtihan, eğitim, kemale erme vesilesiyle bulunduğu dünyada, Allah Tealâ’nın peygamberleriyle bildirdiği bir hayatı yaşamakla mükelleftir. Bu hayatın adı İslâm’dır. İslâm’ı kemaliyle yaşamış en büyük örnek de Hazreti Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz’dir.

Nebiyyi Zîşan Efendimiz s.a.v. ilâhi vahyi almış, Allah Tealâ’nın muradını en iyi şekilde anlamış ve ona göre yaşamıştır. Ahirete irtihaline kadar geçen sürede hiçbir zorluk, sıkıntı, O’nu Allah’a kulluktan alıkoymamış, her an taat ve ibadetle meşgul olmuştur.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, kalbi her an Mevlâsı ile irtibatlı iken, Ashab-ı Güzini’ne de imanı, ameli ve ihlâsı öğretmiştir. O, ashabının hem dış hem iç dünyasının terbiyesiyle meşgul olmuştur. İslâm’ı zahirde, yani hayatın görünen yüzünde hakim kılarken, insanların arasında olmasının bereketi de ashabın iç dünyalarına, yani bâtına tesir etmiş ve onların ihlâsı -Allah tarafından görüldüğünü kesin olarak bilip, O’nu görürcesine yaşamayı- elde etmelerine vesile olmuştur.

Alimlerimizin bildirdiği itikat kaideleri, ibadetler ve ahlâk ilkeleri, Fahri Kainat Efendimiz s.a.v.’in Ashab-ı Kiram’a öğrettiklerinin naklidir. Bizler de bu nakiller vasıtasıyla Efendimiz’in terbiyesi altındayız.
Fıkıh alimleri, bu dinin hükümlerinin neler olduğunu, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarını, ibadetlerin yapılış şekillerini ve insana gerekli olan her meseleyi ayrıntılarıyla bizlere bildirmişlerdir. Bunu yaparken, Kitap ve Sünnet’e, Ashab-ı Kiram’ın ve onlardan sonra gelen Tabiûn’un rivayetlerine, icma ve kıyasa dayanarak çok titiz çalışmışlardır.

Bu alimlerimizin bildirdiklerine “İslâm’ın zahiri”, bu alimlere “zahir alimleri” ve ortaya koydukları bilgi bütününe de “zahir ilmi” denilmiştir. Hayatın görünen yüzünde, görünür şekilde yaşanacakları bildirdiklerinden bu adı almışlardır.

Fakat herkese gerektiği kadarının bilinmesi farz olan zahir ilmi yanında, bir başka ilme de her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Cenab-ı Rabbü’l-Alemin’in emrettiği, Fahr-i Cihan Efendimiz’in ashabına öğrettiği ihlâsın nasıl elde edileceği de “bâtın ilmi”nin konusu olmuştur.

Bu ilmin ilk kaynakları, zahir ilminde olduğu gibi Kur’an ve Sünnet’tir. Ashab-ı Kiram da ihlâsın nasıl elde edileceği bilgisi ve eğitim metodlarını sonraki nesillere aktarmışlardır. Sonra gelenler arasından ihlâsı elde etme şerefine ermiş alimler, müminlerin iç dünyalarının terbiyesi için kullanılan metodları sistemleştirmişlerdir.

Malumdur ki insan bir ruh ve bedenden oluşur. Zahir ve bâtının, madde ve mananın bir araya geldiği bir varlıktır. Kalp, beyin gibi organlarla birlikte manevi organlara da sahiptir. Bedeni bu dünyaya dönük yüzünü oluştururken, manevi kalp, sır gibi lâtif cevherlerle oluşan yüzü de mana alemine dönüktür.

Üzerinde yaşadığımız dünya “halk alemi”ne aittir. Bu alem görünenlerle irtibatlıdır ve pozitif ilimlerin üzerinde çalışabildiği alandır. Bundan başka “emr alemi” vardır ki, teleskopla, mikroskopla tesbit edilemez. İnsanın kalbinin irtibatlı olduğu aslî vatanıdır.

Mevlâmız, alemi emrden olan yanımızı, halk aleminden olan beden ile bir araya getirerek bizi dünyaya yerleştirmiştir. Bir araya gelişte kalbimiz bu yeni aleme ilgi duymuş, bedenin karanlığında kalarak aslî vatanını unutmuştur. Fakat içten içe ne olduğunun tam olarak farkına varamadığı bir şeylerin eksikliğiyle sürekli huzursuz olmuştur.

Rabbanî alimler bu durumun en çok farkında olan zatlardır. Onlar zahirde aynı devirde yaşamış olmasalar bile, Rasul-i Kibriya s.a.v.’in manevi terbiyesiyle olgunluğa ermişlerdir. Kendilerinden istifade etmek isteyen kişileri de aynı şekilde terbiye etmektedirler.

Bu alimlerin terbiye metodlarında farklılıklar olsa da gaye aynıdır. Allah’ın kullarını maddi ve manevi bütün sahte ilâhlara tapmaktan kurtarıp, tek bir Allah’ın kulu olmalarını sağlamaktır. Yani hakiki tevhiddir. Allah’ın lütfu ve keremiyle talipler için istedikleri tek şey budur.

Bu terbiye yolunda talipler seyr u sülûk tabir edilen manevi bir yolculuğa çıkarlar. Bu, çeşitli aşamaları, makamları olan bir yoldur. Talibin manevi kalbi, yolun sırlarını öğrenmiş olan kâmil bir mürşid eşliğinde, gösterdiği gayrete bağlı olarak nurlanmaya başlar. Beden için hava ve su ne ise, ruh ve lâtif organlar için de nur odur.

Nurdan mahrum olunduğu sürece karanlığa mahkûmiyet vardır. Nefsin arzularının kölesi olmaktan kurtuluş mümkün değildir. Aslında insanın dünya hayatının devamı için gerekli olan bu arzuların yokluğu değil, terbiyesi gerekmektedir. İtidale, dengeye ulaşılması, aşırılıkların giderilerek kötü huyların iyi karşılıklarıyla değiştirilmesi gerekmektedir.

Bugüne kadar yeryüzünde yaşanmış zulmün sebebi, nefsin aşırılıklarına karşı insanın akıl ve iradesiyle iyi bir direnç gösterememiş olmasıdır. Bütün günahlarda bu dirençsizlik görülür. Evvelde kudsî müşahedelerle şereflenmiş olan yanımızın, toprağın karanlığıyla birleşip nefsin tasallutu altına girmesini bir noktaya kadar makul karşılamamız mümkündür. Hatta içine düştüğümüz karanlık, bizim terbiyemiz, kemale ermemiz için de bir vesiledir denebilir. Fakat Cenab-ı Hakk’ın bütün uyarılarına, gönderdiği peygamberlerin ve onların takipçisi olan ehlullahın yol göstermelerine, hatta bizzat vicdanlardan gelen işaretlere rağmen insanın haktan kaçması artık makul değildir.

İnsan mutlaka Rabbi’nin huzuruna geri dönecektir. Gerçi her an O’nun huzurundadır ama ölümünden sonraki huzurda hiçbir şüphesi kalmayacaktır. İşte bâtın ilmi, ölümden sonra mutlak olan huzura mümini dünya hayatındayken ulaştırmak ve böylece ihlâsı elde etmek gayesini taşır.

Rabbanî alimlerin nezaretinde çıkılan bu ihlâsı elde etme yolculuğunda, tasavvufî tabiriyle seyr u sülûkta taliplerin başına sözlerle izahı mümkün olmayan hadiseler de gelir. Bunların arasında kişilerin ilgisini çeken, eğlenceli bularak oyalandıkları, kimi zaman bunların nasip olmasıyla kibirlenmelerine yol açan şeyler olur. Bunların insanı yoldan alıkoyan dünya eğlencelerinden bir farkı yoktur. Nefse karşı zahir hayatta uyanık olunduğu gibi, seyr u sülûkta da uyanık olmak gerekir.

Doğru yol üzere olup olmadığımızın tek ölçüsü, zahir alimlerimizin -Allah onların cümlesinden razı olsun- bildirmiş olduğu ölçülerdir. Hangi yolda ve nerede olursak olalım, itikadımızda onların akaid ilmine, amellerimizde onların fıkıh ilmine aykırı bir şey varsa yanlış yapmaktayız ve tehlikedeyiz demektir. Bu ölçüyü gözden kaçırdığımızda, Allah için çıkılan yolda şeytan gibi istidraç sahibi olup, sapkınlar topluluğuna katılmanın acısını yaşarız.

Bâtın ilmi yalnızca zahir ilmine destek vermek için vardır. Bunlar birbirinden ayrı, bağımsız ilimler değildirler. Mutasavvıflar, fakihlerin ulaştıkları sonuçlardan zerrece farklı bir sonuca ulaşmazlar. Bir insanın ihlâsı olsa da olmasa da, fakihlerin bildirdiği hükümlere uyması farzdır. İhlâsı da olursa ne mutlu ona!

Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Müslümanın Dünya ile Alışverişi

 
Dünyada halen geçerli olan ekonomik sistemin içine düştüğü krizin bir “ahlâk krizi” olduğunu artık batılılar da söylüyor.

Geçerli ekonomik sistem;

• Koca dünyayı bitiren bu tüketim oburluğuna dayalı oldukça
• Devasa kaynakları küçük bir azınlığın tekelinde tuttukça
• İsraf ve kanaat kavramlarına uzak kaldıkça..

Yani temel anlayışı değişmedikçe bu krizler hep olacak.
Oysa insanlığın muhtaç olduğu ekonomi anlayışı hiç uzakta değil.
Gelin onu bir de bizim kavramlarımızla yeniden hatırlayalım.
Ülkemizde ekonomik anlamda işler epeydir kesat gidiyor. Talep azaldığı için üretimin kısıldığını, işten çıkarmaların sıklaştığını biliyoruz. Kapanan işyerleri, ödenemeyen borçlar yüzünden yaşanan trajedilere dair haberleri daha sık duyar olduk. Toplumun çok önemli bir kısmı geçimini sağlamakta zorlanıyor.

Ekonomi uzmanları, bütün bunların geçen yılın ortalarında ABD’de baş gösteren mali krizin yansımaları olduğunu söylüyor. Onlara bakılırsa bu global krizden giderek artan bir şiddetle etkilenmeye devam edecekmişiz. Allah milletimize dayanma gücü versin diyoruz. Ama…

Krizler bir hastalık belirtisidir


Müslümanlar olarak yakamızı modernizme kaptırdık kaptıralı toplumun tamamını ilgilendiren bu tür problemlerin teşhisinde de çözüm yollarının bulunmasında da kuşatıcı ve doğru bir bakış açısı aramayı akıl edemiyoruz. Böyle bir yaklaşım “bilimsel” sayılmıyor çünkü.
Oysa modern bilimlerin pek çoğu itibarî teorilere, subjektif varsayımlara, gerçeğe uymayan kabullere dayanıyor. Ekonomi, insanı âdemiyeti ile değil, beşeriyetiyle tanıyor ve sadece bu dünyaya ait bir varlık olarak görüyor örneğin. İnsanın ihtiyaçlarının sınırsız, bu ihtiyaçları karşılayacak imkânların sınırlı, yani yetersiz olduğunu iddia ediyor. İnsanı nefsaniyetinden ibaret sayan, nefsin heva ve arzularını ihtiyaç addeden sakat bir çerçeve içinde söyledikleri ne kadar makul, ne kadar doğru olursa olsun, entellektüel gevezeliklerden öteye gitmiyor.
Nitekim “sınırlı kaynaklarla sınırsız ihtiyaçların en uygun şekilde karşılanması bilimi” diye tanımlanan modern ekonominin hüküm sürdüğü son iki asırda, bir tarafta açlık ve yoksulluk, diğer tarafta lüks ve israf büyümüş. Kazanma hırsı, daha çok kâr etme tutkusu, “insan insanın kurdudur” inancı kalplerde kök salmış, vicdan ve merhamet yok olmuş.
İnsanı “homo-economicus”, yani sırf kendi çıkarlarını gözeten ve ihtiyaçlarını hep en üst düzeyde karşılamaya çalışan bir varlık olarak kabullendiğiniz sürece bu krizler bitmeyecektir. Çünkü sadece ekonominin sınırları içinde kalarak hangi nedenlerden kaynaklandığını belirlemek, geçici çözümler üretmek, krizlerin birini yatıştırır belki ama yenilerinin doğmasını engellemez. Krizi az veya çok hasarla geçiştirmek, o krizi doğuran hastalığın tedavi edildiği anlamına da gelmez. Asıl problem krizlerin kendisi değil, sürekli krizlerle dışa vuran bir hastalık halidir.

Dinden uzaklaşmak ne demek?

Osmanlı’nın son zamanlarında da böyle olmuş. Ortaya çıkan ekonomik, siyasi, askeri problemleri tek başına bir vakıa gibi ele alıp bunlara modern çözümler teklif eden “aydın”lar, ulemanın “dinden uzaklaşma” teşhisine istihza ile bakmışlar. Fakat işte aydınların bütün o allı pullu, iddialı tahlil ve teklifleri Osmanlı’yı yıkılmaktan kurtaramamış. Ulemanın “dinden uzaklaşınca başımıza bunlar gelir” tesbiti o gün bugün hâlâ ortada duruyor.

Bizim ekonomik krizlere de sebep olan “bünyevî hastalık hali” dediğimiz şey, “dinden uzaklaşma”nın ta kendisi. Ne var ki “bizler namazında niyazında insanlarız” deyip dini belli ibadetlere indirgeyen yahut onu hayatın çok da önemli olmayan bir çeşnisi gibi gören anlayışlarla bu hastalığın vahametini kavramak mümkün değil. Onun için önce, sıkça dillendirilmesine rağmen pek üzerinde durulmayan şu “dinden uzaklaşma” hastalığının ne olduğuna bir bakalım.

Din, insanı ve toplumu Allah Tealâ’nın belirlediği ölçülerle inşa etmek için gönderilen bir sistemdir. İnsanın sadece ibadetlerini değil, her türlü tutum davranışını, kâinata bakışını, tasavvurlarını, kavramlarını, aklını ve kişiliğini de bu sistem belirler. Doğrusu budur, çünkü kâinattan en uygun tarzda nasıl istifade edileceğini, burada nasıl mutlu yaşanacağını, onu ve insanı yaratandan daha iyi bilen olamaz. Dinden uzaklaşmak, dinden çıkmak değil ama dinin bu kuşatıcılığını unutup, kısmen de olsa vahye aykırı tutum, düşünce ve inançlara kapılmaktır. Nefsin yönlendirmesiyle, moda anlayışların etkisiyle hepimizin zaman zaman düşebileceği bir yanlıştır bu. Normalleşir, toplumsal bir kabule dönüşürse felaket olur. Öyle ya, sıradan bir aletin bile kullanma kılavuzuna uygun davranmamak ne işler açar insanın başına.

Vahyi ikâme etmeyince

Kur’an-ı Kerim, dinden uzaklaşmayı “vahyi ikâme etmemek” diye nitelendiriyor. Yani Allah Tealâ’nın bildirdiklerini tahrif etmek, doğru dürüst uygulamamak, işine geldiği gibi eğip bükmek, hayata geçirmemek… Bunun yol açtığı sonuçları da ehl-i kitaba hitaben Maide suresinin 66. ayetinde şöyle haber veriyor: “Şayet onlar Tevrat’ı, İncil’i ve Rableri tarafından kendilerine indirilenleri ikâme etselerdi (gereğince uygulasalardı) hem üstlerindeki (göğün) hem de ayaklarının altındaki (yerin türlü türlü nimetlerinden bol bol) yiyip (yararlanırlardı). (Gerçi) onların içinde muktesit bir zümre (de) var; (fakat) çoğunluğunun yaptıkları ne kadar kötüdür!”  
Müfessirler, bu ayetin Tevrat’taki “bol nimet vaadi”nin gerçekleşmemesini izah sadedinde, “Allah’ın indirdiklerini gereği gibi uygulamadıkları” için özellikle Yahudilerin geçmişte yaşadıkları ekonomik bir mahrumiyete, uyarı maksadıyla işaret ettiğini söyler. Anlaşılan o ki ekonomik kriz yahut dünya nimetlerinden mahrumiyet, dinden uzaklaşmanın bedeli.

Ayette, azınlıkta kaldıkları için bu mahrumiyete engel olamayan bir “muktesit zümre”den de söz ediliyor ve zımnen sanki bütün bir toplum veya çoğunluk “muktesit” olsa bu sıkıntı yaşanmayacaktı mesajı veriliyor. Biz, meallerde “ılımlı, ölçülü” gibi kelimelerle karşılanan “muktesit” kavramını özellikle olduğu gibi verdik. Çünkü üzerinde durulması, yeniden hatırlanması gereken anahtar kavramlarımızdan biri. “Muktesit”, şu bildiğimiz “iktisat”la aynı kökten ve tam karşılığı “iktisatlı” demek. Çoğunluk iktisatlı olmayınca darlıkların, ekonomik krizlerin, maddi sıkıntıların yaşanması ilâhi bir kanun şu halde. Fakat “iktisat” sadece “tutumluluk” yahut “ekonomi” demek değil.

Bir müslüman tavrı: İktisat

Allah Tealâ bütün kâinatı bir denge üzerine yaratmış ve bu dengeyi korumamız için “mizan”ı indirmiştir. Tartı aracı, terazi anlamına da gelen mizan, dinin hükümleridir. İnsanın duygu, düşünce ve davranışlarını İslâm terazisine vurup ilâhi ölçülerle denkleştirmesi işlemine “adalet” denir. Adalet ile kurulan dengenin bir tarafında ilâhi ölçüler; diğer tarafında buna uygun talepler, niyetler ve çabalarla ulaşılmak istenen nasipler vardır. İşte, dinin ölçüleriyle belirlenmiş, adalete uygun bu nasiplere  “kıst” adı verilir ve Kur’an’da daha ziyade “adaletle davranmak” anlamına kullanılır. Tıpkı Türkçeye geçen “maksat” kelimesi gibi, “ölçüt, kriter” anlamlarına gelen “kıstas” kelimesi gibi, “iktisat” kelimesi de kıst’tan türemedir. İktisat, “ilâhi dengeyi bozmayan, adalete uygun bir nasip veya paya razı olmak; aşırılığa meyletmeden orta yoldan dosdoğru yürümek, tartının hakkaniyetini zedeleyecek müdahalelerden kaçınmak” şeklinde tanımlanabilir. Muktesitler böyle yapan, ilâhi ölçülere riayet ederek yaradılış maksadına uygun davranan kimselerdir.

Muktesit olmak, yani iktisada uygun hareket etmek sadece maddi münasebetlerde değil, her hususta sergilenmesi gereken genel bir tutumdur. Fakat bu temel müslüman tavrı, iktisadın zamanla “maddi konulardaki ölçülülük hali”ni ifade eder tarzda anlam daralmasına uğraması nedeniyle daha çok “itidal” kelimesiyle karşılanmaktadır. İtidal ya da iktisat, sonuçta ifrat ve tefrit gibi aşırılıklardan sakınmaktır. Bu sakınma yahut duyarlılık iradî ve sürekli olduğu zaman sadece kişiye değil, topluma da hayırlar getirdiğinden “fazilet” sayılmıştır.
İktisat, müslüman için her şeyden önce bir ahlâk meselesidir yani. Ahlâksızlığı, bencilliği, açgözlülüğü, cimriliği, israfı mubah gören bir anlayışa, bilim kisvesine büründürülse bile “iktisat” dememelidir.  

İktisadın ölçüsü

İslâm’ın emrettiği genel ve sürekli bir tavrın adı olsa da, konumuz gereği, iktisat kavramını biz yine “dünya hayatındaki maddi ilişkiler” bağlamında ele alalım. Bu çerçevede muktesit olmak, hem talepte hem tüketimde aşırı gitmemeyi, ölçülü davranmayı gerektiriyor. Böyle bir iktisadın ifratına “israf”, tefritine “cimrilik” diyor dinimiz ve ikisinden de men ediyor.
Sanırız aklı başında herkes aşırılıktan kaçınmanın, ölçülü olmanın gerekliliğine inanır. Fakat iktisadın ölçüsü nedir? Cimrilik veya israf hangi sınırda başlar? Bir talebin ihtiyaç mı yoksa fuzuli mi olduğuna neye göre karar vereceğiz? Sabit ölçüler varsa, değişen hayatın karşımıza çıkardığı yeni ihtiyaçları nereye koyacağız? Galiba asıl sıkıntı iktisat ya da itidal ölçüsünü bulmakta ve bunu muhafaza etmekte.
İslâm’da gelir miktarına göre belirlenmiş bir hayat standardı yoktur. Çünkü helal yollardan ulaşılması kaydıyla servet sahibi olmak ve zenginlik meşrudur. Üstelik çalışmak, sebeplere tevessül etmek esas olmakla birlikte rızık Allah’tandır; O, zenginliği dilediğine verir. Fakat zengine verilen servet “emanet”tir. Onu hayat standardı bakımından fakire nazaran daha imtiyazlı yapmaz. Sadece “infak” gibi fazladan bir kısım sorumlulukların sahibi yapar. Bu sorumluluklardır ki kardeşliği ve dayanışmayı tesis ederek, eşitsizlik gibi görünen “rızık dağılımı”nı toplumsal yapıyı güçlendiren bir “hikmet”e dönüştürür. Şu halde dinimizde gelir durumuna göre değil ama temel bazı ilkeler çerçevesinde bir standart, bir iktisat ölçüsü belirlenmiştir. “Makâsıdu’ş-şerîa”, yani dinin varlık sebepleri gözetilerek belirlenen bu ölçü fakir için de geçerlidir, zengin için de.

Zaruret ve ihtiyaç

İktisat dar anlamıyla dünyadan faydalanmak içindir ama dünya da ahiret içindir. Öyleyse “dünyalık fayda”yı ahirette hasat edilecek ameller ve bunların gerçekleşmesini sağlayan imkânlar olarak anlamak gerekir. Bu nedenle ulema “zaruriyyat”ı iktisadın asgari sınırı sayar. Zaruriyyat, olmazsa olmaz, vazgeçilmez bazı hak ve değerlerin varlığı için mutlaka temin edilmesi gereken imkânlardır. Bunlar, “zaruriyyat-ı hamse” (beş temel zaruret) denilen canın, ırzın, aklın, malın ve dinin muhafazası için şarttır. Yahut bir şey bu beş değerin herhangi birinin varlığı ve devamı için gerekliyse zaruret kategorisine girer. Zaruret olanı her halükârda talep etmek, karşılamak, bunun için çaba göstermek gerekir. Bu talep ve çaba ne kadar şiddetli olursa olsun iktisat ölçüsünü ihlal etmez.
Dünyadan faydalanmak için talep edilen bazı imkânlar ise “hâciyat” grubuna girer. Hâciyat, “hacetler” yani, “ihtiyaç duyulan şeyler” demektir. Bugün gerekli olduğu düşünülen her şeye “ihtiyaç” demek adet olmuş. Fakat demek ki zaruret ayrı, ihtiyaç ayrı. Nitekim ihtiyaç, “kişisel ve toplumsal hayatın daha rahat, daha düzenli yaşanmasını sağlayan; karşılanmaması halinde zorluğa, sıkıntıya sebebiyet veren ama zaruret derecesinde olmayan fayda veya imkânlar” diye tanımlanır.  

Bazı talepler de vardır ki bunlar zaruret de değildir, ihtiyaç da. “Tahsiniyyat” denilen bu imkânlar estetik anlamda hayatı daha güzel kılar. Mahrumiyeti herhangi bir zorluğa yol açmaz.

Hâciyat ve tahsiniyyat da tıpkı zaruret gibi meşrudur; iktisat sınırları içindedir. Fakat bunların iktisat sınırları içinde kalması zaruretler gibi kayıtsız şartsız değildir. Kişinin tutumuna göre meşruiyetini kaybedip israfa ve günaha kayabilir.

İsrafı ihtiyaç sanmak

Hâciyyat ve tahsiniyyat grubuna giren taleplerin meşru sayılması için ilk şart, bunların zaruriyyatla çelişmemesidir. Bir şeyin ihtiyaç sayılıp sayılmadığını belirlemek için çok önemli bir ölçüdür bu. Çünkü özellikle günümüzde reklamların etkisiyle gereksizlikten de öte zaruriyyat-ı hamse’ye, yani canımıza, ırzımıza, aklımıza, malımıza ve dinimize zarar veren bir yığın ürün ”ihtiyaç” zannedilmektedir. Halbuki ihtiyaç, zarureti takviye eder. Takviye etmek şöyle dursun, zarurete zarar veren bir şeye iktisat ölçüsünde ihtiyaç da denemez, tahsiniyyat da..

Zaruriyyat, hâciyat, tahsiniyyat, aynı zamanda bir öncelik sıralamasını verir. Zaruretleri karşılamadan ihtiyaçlara, ihtiyaçları karşılamadan tahsiniyyata yönelmek israftır. Tıpkı ihtiyacın zarurete zarar vermemesi gerektiği gibi tahsiniyyatın da ihtiyaca zarar vermemesi gerekir. Yaşadığı toplumda, hele de yakın çevresinde zaruriyyat kapsamındaki imkanlara sahip olmayanlar varsa, bunlara yardım etmek yerine kişinin kendi ihtiyaç ve tahsiniyyatı peşinde mesai harcaması ise “faziletli bir davranış” değildir; en azından bu yönüyle iktisada aykırıdır. Eğer maddi mahrumiyet din uğruna göze alınan bir fedakârlığın eseriyse, Ensar ve Muhacir dayanışmasında örneklendiği gibi, varlıklı müminlerin yardımı artık bir borç olur.

Nihayet ihtiyaç ve tahsiniyyatın karşılanmasında hırs hoş görülmemiş, kanaat tavsiye edilmiştir. Böylesi edebe daha uygundur. Hz. Peygamber s.a.v.’in “Dünyayı isterken güzel davranın (dengeli olun); çünkü herkes kendisi için yaradılmış olana (takdir edilene) müyesserdir.” uyarısı bu husustaki müslüman tavrını belirler.

Hangi devirde yaşıyoruz?

Şuraya kadar anlattıklarımız karşısında günümüzün ortalama insanının vereceği ilk tepki sanırız “Hangi devirde yaşıyoruz?” olacaktır. Söylediklerimizin geniş kitlelerce kabul görmüş, yaygınlaşmış tutumlara denk düşmediğinin farkındayız. Fakat müslümanın kabullerini devrin anlayışı değil, Kuran ve Sünnet tayin etmeli değil midir?

Müslümanlığın giriş kapısı olan kelime-i şahadetin “lâ” ile başlamasının, İslâm’a kafalardaki bütün kabulleri silerek girilmesinin bir hikmeti de budur. Cahiliyyenin yeni bir türü olan modern “zan”lara “lâ” demeden, “Her iştiha duyduğunu yemen israftandır.” hadisini anlayamayız. Nefslerini ilâh edinenlerin ihtiyaç kisvesine büründürdüğü arzu ve hevaların ihtiyaç olmadığını göremeyiz. Daha çok kazanmak için tüketimi kamçılayan kartellerin kâinatı yağmalayan köleleri haline getirilip nasıl küçük düşürüldüğümüzü fark edemeyiz. Sonuçta şükürsüzlüğün, yetinmezliğin, açgözlülüğün, emanete hoşça bakmamanın, kısaca iktisatsızlığın getirip kapımıza bıraktığı kriz ve afetlerle yüz yüze geliriz de iş işten geçer.

“Hangi devirde yaşıyoruz?” tepkisi bazen “Herkes böyle yapıyor. Çoğunluk gibi davranmazsak perişan olur, zillete düşeriz” gerekçesini de yansıtır. Böyle düşünenlere Hz. Peygamber s.a.v. “immea’” diyor. Yani zayıf karakterli, ölçüleri olmayan, rüzgâr nereye eserse oraya yönelen. Ve tam da bunun için şöyle uyarıyor bizi: “Sakın sizden bir kimse ölçülerinde sabit olmayıp ‘Ben insanlarla beraberim. Eğer insanlar iyilik yaparsa ben de iyilik yaparım, kötülük yaparsa ben de kötülük yaparım’ demesin. Aksine, ölçülerinizde sebat edin; halk iyilik yaptı mı siz de yapın, kötülük yaparsa zulme yer vermeyin.”

Asıl zenginlik

Fakirlik korkusu şeytandandır. Tedbir takdiri değiştirmez. Yoksul düşmemiz zelil olacağımız anlamına da gelmez. Asıl zillet, ihtiyaç da olsa dünyalık nesnelere peşinden koşulacak kadar değer vermek, böyle şeyleri gereğinden fazla önemsemektir. Kâinatın en izzetli insanının, yamalı pabuç giyen, bazı zamanlar açlıktan karnına taş bağlayan bir peygamber olduğu unutulmamalıdır.

Bütün bunlar tedbirden vazgeçelim, çalışmayalım, rızkımızı aramayalım, yoksulluğu tercih edelim demek değildir. Müslüman gayret sahibidir; tembel olmaz, sebeplere sarılmanın ilâhi bir kanun olduğunu bilir. Fakat bu gayretini hırs ve tamah beslemez. Çalışması, kazanma arzusu, şahsi bir refah ve bolluk talebinin değil, topluma faydalı olma isteğinin eseridir. Dünyalık temini için gösterdiği çaba her zaman helal ölçüleri içindedir; asla kulluk vazifesinin önüne geçmez. Meşru dairede elinden geleni yaptıktan sonra da kısmetine düşene razıdır, şikâyet etmez.

İslâm zenginliğe, servet sahibi olmaya, daha çok kazanma gayretine karşı çıkmaz; lüks ve rahat düşkünlüğüne, israfa, bencilce tüketmeye karşı çıkar. Oburluk gibidir bu. Nasıl ki çok yemek birtakım hastalıklara sebep olursa, ölçüsüz tüketmek ve israf da açgözlülüğe, duyarsızlığa, tekebbüre, suistimallere, ahlâk zafiyetine yol açar. Bunlar, servet sahibi olan kişi kadar toplum için de sıkıntıdır. Kıskançlıklar baş gösterir, yoksullar zengine düşman olur, ümmetin kardeşliği yara alır.

Rasulullah s.a.v.’in, gelecek devirlerdeki müslümanların lüks ve rahat düşkünlüğü sayılacak tüketim tarzları sebebiyle üzülüp endişelendiğine dair haberler vardır. Onun için de bize “asıl zenginliği”, yani “gönül zenginliğini”, kanaati, tok gözlülüğü tavsiye etmiştir.  

Azimete sarılmanın vaktidir

İktisat, dünyalık talep ve tüketiminde de Allah’ın koyduğu ölçülere uygun hareket etmek. İsraftan, cimrilikten, haramdan, faizden, haksızlıktan kaçınmaktır. Ticaretle uğraşanlarımızın bir kısmının şöyle düşündüğünü biliyoruz: “İslâm’a uymayan bir ekonomik yapının içindeyiz. Piyasanın kendi kuralları var. Dinimizin istediği gibi ‘muktesit’ olursak piyasa kurallarına uymadığımız için zarar eder, geçim sıkıntısına düşeriz.” Meselenin zaruret haliyle bir ilgisi varsa “ruhsat” için gidip bir hocaefendiye sorulabilir. Ama ihtiyaç noktasında problemler yaşıyorsak dik durmak, azimete sarılmak lazım. Mevcut sisteme eklemlenmek nihai anlamda maddi mahrumiyetimizi gidermeyecek. Çünkü yaşanan krizler zaten bu anlayıştan kaynaklanıyor.

Öte yandan muktesit zümre, belki en çok kendileri ezildikleri halde, toplumun ilâhi bir kanun olarak krizlerle, rızık darlığıyla cezalandırılmasında  “azınlıkta kaldıkları için” sorumlu tutuluyor. Öyleyse iktisatsızlığa uymak yerine direnerek, sabrederek; üstünlüğün tüketimde değil, züht ve takvada olduğunu hatırlayarak muktesitlerin sayısını artırmak gerekiyor. Bu öyle laf ile olmaz. Örneklikler sergilenerek, hâl ile olur. Mal, mülk, servet, etiket sahiplerine değil, mümin ve müttakilere itibar etmekle olur. Bu dünyada netice alır mıyız almaz mıyız bilinmez ama ahirette mükafatlandırılacağımızı Cenab-ı Hak vaat ediyor.  

Nihayet maddi imkanların azaltılması imtihanımızın bir parçası. Bakara suresinin 155. ayetinde öyle buyurulmuyor mu? “Biz sizi biraz korku, biraz açlık; mallardan, canlardan ve ürünlerden biraz eksiltme ile imtihan ederiz. (Ey Peygamber) sabredenleri müjdele!”

Müjdelenenlerden olmak için sabır, yani vahyi ikâmede ısrar ve kararlılık gerekiyor.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

 

NİCE NİCE 164 YILLARA

 

         

 

 

    (@)POLİS TEŞKİLATI’NIN KURULUŞ GÜNÜ (10 Nisan)(@)

İLK POLİS TEŞKİLATININ KURULUŞU (10 Nisan 1845)

 
 
Türkiyem

  

TÜM POLİS TEŞKILATINA TEŞEKKÜRÜ BORÇ BİLİR VEDE TÜM ŞEHIT POLİSLERİMİZİ
RAHMETLE ANAR AİLELERİNE ALLAHTAN SABİR NIYAZ EDERİZ ŞÜKRANLARİMİZLA
 

ŞEHİT OLURSAM

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Düşümde Gördüm…
Beni bir sokakta köşeye kıstırıp vurdular anne,
Gerçekten bir gün nasip olurda şehit olursam,
Ağlama anne
Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Polis zaten milleti için nefer,
Kan aksa da vatanındır zafer,
Hani bu yolda kör kurşunla eğer,
Şehit olursam ağlama anne…

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Bir canım olsa da fedadır yurda,
Yedirmem ülkemi köpeğe kurda,
Vatan kalesinde yüksek bir surda,
Şehit olursam ağlama anne…

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Cenazemi omuzlar üstünde taşırlar,
Sokağımıza belki de ismimi yazarlar,
Babama bir şilt belki de bir madalya takarlar,
Şahit olursam ağlama anne…

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Benim ömrümden kutsaldır vatan,
Boşuna ölmedi ya şu şehit yatan,
Bir nifak uğruna vatanı satan,
Beni de şehit ederse ağlama anne…

Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

Düşmesin gökteki bu yıldız bu hilal,
Silinmesin bayrağımdaki bu beyaz bu al,
Ne olur sende et hakkını helal,
Şehit olursam AĞLAMA ANNE…

  Image hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.comImage hosted by Photobucket.com

 (@) Sen Ağlama Anam (@)

Şehadet doğuyor içime, sevinçliyim şu an.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.
Son anımda yine varsın,ben sendeyim şu an.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.
kım
Omuzlar vücudumu getirse, evimin önünde.
Adres değişikliği say sen,milletin gözünde.
Camide musalla taşında, cemaatin önünde.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.
kım
Senden aldım vatana aşkım, sütünle zerkettin.
İlk gidişimi bir hatırla, sevgin ile sevk ettin.
Giderken yine Mehmetçikle,Mehmetle gönderdin.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.
kım
Kabrim ne güzel anıt gibi, taşı bana ait.
Üstümde dalgalanır şimdi, bayrak bana ait.
İsteyerek gitmiştim ben, Mevlam bana şahit.
Gözyaşını akıt istemem, sen ağlama anam.

11.10.2006 00.15  

Celaleddin Arslan

TEŞEKKÜR

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      
 

Etiket Bulutu