Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Mayıs, 2009

HAYATI AHİRET İLE DENGELEMEK

 
 
HAYATI AHİRET İLE DENGELEMEK
   Cemil Mollahanoğlu
  
   Bir yolculuk… İlk insanın cennetten ayrılmasıyla başlayan ve tekrar ebediyyet yurduna dönüşle bitecek bir yolculuk. Ve dünya, bu yolculuk maceramızın bir bölümünü yaşadığımız bir konak yeri…
   Ruhlar aleminden çıkıp bu aleme gözlerini açan insan, elbette kopup geldiği o vatanı özler. Bu konak yerini, her ne kadar kaybettiği o ulvi vatan, bu alemin nimetlerini o alemin kusursuz nimetleri sansa da, kalbinin derinliklerinde bir yerde hep o özlemin fısıltısını duyar…
   İşte bu noktada, bir yandan gözlerini o gerçek vatana dikmişken, diğer yandan bu alemin farkında olabilenler ancak müminlerdir. Onlar ne bu hayata aldanırlar, ne de ondan koparlar. İşte bunun adı, dünya ve ahiret dengesidir.
   
   İnsanoğlu, bu hayatın geçici güzellikleriyle adeta büyülendi. Bu yüzden dünya hayatı, Kur’an’ın ayetleri ve Hz. Peygamber (A.S.) Efendimiz’in mübarek hadisleriyle yerildi. “Siz, dünya hayatını tercih edersiniz. Halbuki ahiret hayatı daha hayırlı ve bakidir” (A’la/16-17) gibi birçok ayetlerle bu diyarın en son gaye olamayacağı vurgulandı.
   “Onlara dünya hayatının neye benzediğini söyle: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir yağmura benzer ki, onunla bitkiler gelişip birbirine karışır ve en sonunda rüzgarların savurup uçurduğu kuru bir çöp kırıntısı haline döner. … Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ebedi kalacak iyi işler ise, Rabbinin katında hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha layıktır.” (Kehf/45-46) gibi ayetlerle de, dünya ve ahiret hayatının mevkii, kıymeti, varlığının hikmeti ve sebepleri anlatıldı.
   Kısaca, bizden ahiret hayatını gaye, dünya hayatını ise, insanlığı o maksada ulaştıran bir vasıta olarak görmemiz istendi.
   Fakat bu ilahi anlayışın ışığından uzak kalan insanlar, dünyayı gaye olarak gördü. Onu ahiretin önüne geçirdi. Ebedi ve hayırlı olanı, fani ve kıymetsiz olanla değiştirdi.
   İşte Kur’an-ı Kerim’deki ayetlerde, Sevgili Peygamberimiz (A.S.)’ın nur parıltılı hadislerinde, alimlerinin içtihat ve fetvalarında, ehlullahın hikmet ve ibret yüklü hayat hikayelerinde kötülenen dünya, gaye edinilen dünyadır. Cennet hayatı ve ilahi rızanın tahsile çalışıldığı bir dünya değildir. Ve onun yerilen nimetleri de, cennet nimetlerini hatırlatan mübah nimetleri değil; ya haram olanlar, ya da mübah nimetlerin insanı ebediyet sorumluluğundan uzaklaştırma halidir.
  
Dünya Hayatı Ve Allah Rasulü
   Bu yüzden İslam, insanlığı dünya nimetlerinden bütünüyle koparıp uzaklaştıran bir din değil; aksine, dünya nimetlerinin varlık sebep ve hikmetini, kıymet ve derecelerini öğreten bir dindir.
   Daha da ötesi, dünya hayatındaki düşüklük ve mahrumiyetler, ahiret hayatını tahsile çalışan bir mümini derinden etkiler. Bu yüzdendir ki Sevgili Peygamberimiz (A.S.) dünya hayatında fakirlikten Allah’a sığınarak, “Allah’ım senden dünyada afiyet, ahirette afiyet isterim” niyazında bulunuyor. Ve O, bu duayla Rabbine yalvarırken, bize istemeye değer nimetlerin neler olduğunu ve isteme edebini öğretiyor.
   İslâm’ın inananları dünyadan kopardığını nasıl söyleyebiliriz? O hak dinin peygamberi yemek yer, zevceleriyle gönüldaş olur, sıkıldığı zamanlarda “Ey Aişe, konuş benimle!” der… Bütün devletlere örnek bir devlet kurar ve idare eder. En zorlu günlerinde bile, Rabbinden ölüm istemez. Çektiği bütün çilelere rağmen, gül yüzünden tebessümü hiç eksik etmez… Hayatı, dünya hayatını, Allah’ın verdiği en aziz nimetlerden biri sayarak onun şükrünü eda etmeye gayret eder. Bu fani hayatı, ebediyete çevirmek için ibadetlere sarılır. Öyle ki, mübarek ayakları uzun kıyamlarda şişer. Rızık için çalışmayı, Allah yolunda bir tür cihad sayar, dilenmeyi haram kılar. Yorulunca ashabıyla sohbet eder, irşad eder, yol gösterir.
  
‘Allah’ın Lütfundan İsteyin’
   İslâm’daki dünyadan uzaklaşma, kalbi ve himmeti ahirete, Allah’ın cemaline çevirme şeklinde ifadesini bulur. O’nun cemalini görebilmek aşkına kazandıklarımızdan infak etmek, fakirleri doyurmak, yetimi gözetmek, zengin-fakir demeden Allah’ın her kuluna cömert olmak şeklinde tecelli eder.
   Bu manada bir zühd anlayışına sahip bir din, inananlarını dünyadan ve onun mübah olan nimetlerinden nasıl alıkoyar? O mübah nimetleri kazanmanın tek yolu olan çalışmaktan nasıl uzaklaştırır?
   Bakın, ayet-i kerimeler bizi hayatın içine nasıl itiyor:
   “Ey iman edenler, Cuma günü namaza çağrıldığınız (ezan okunduğu) zaman hemen Allah’ı anmaya koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz, elbette bu sizin için daha hayırlıdır.”
   Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan isteyin. Allah’ı çok zikredin; umulur ki kurtuluşa erersiniz.” (Cuma/9-10)
   “Taze et yemeniz ve takacağınız süs eşyası çakırmanız için denizi emrinize veren O’dur. Gemilerin denizde suları yara yara gittiklerini de görüyorsun. (Bütün bunlar) onun lütfunu aramanız ve nimetine şükretmeniz içindir.” (Nahl/14)
   “Ey Ademoğulları, her secde edişiniz için güzel elbiselerinizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (A’raf, 7/31)
   “(İsrailoğulları’na) Allah’ın rızkından yiyin, için ve sakın yeryüzünde bozgunculuk etmeyin dedik.” (Bakara/60)
   “Kadınlar sizin için birer elbise, siz de onlar için birer elbisesiniz” (Bakara/187)
  
Zühdün Gerçek Anlamı
   Asrımızın büyük mutasavvıflarından Seyyid Abdulhakim Hüseynî (K.S.) Hazretleri buyururlar ki:
   “İnsanlar üç kısımdır: Akıllılar, ahmaklar ve eblehler… Ahmaklar yalnızca dünyaya yönelen ve ona hizmet ederek ahireti unatanlardır. Eblehler, yalnız ahirete yönelirken dünyayı ihmal edenlerdir. Akıllılar ise, hem dünyayı ve hem de ahireti ihya edenlerdir.”
   Mescitte miskin miskin yatıp başkalarından rızık bekleyen kimselere Hz. Ömer (R.A.) Efendimiz soruyor: “Sizler kimlersiniz?” Diyorlar ki, “Bizler mütevekkilleriz.” Yani işlerini Allah’a havale etmiş, O’na güvenen, O’na dayanan kimseler… Aldıkları karşılık, ölçünün ta kendisi: “Hayır, sizler mütevekkil değil, müteekkillersiniz!” Yani yiyiciler…
   İşte İslâm’ın öngördüğü zühd anlayışı, Sahabe-i Kiram ve bir velinin sözleriyle böyle.
   Ayrıca, yeryüzüne gelen her peygamberin bir iş ve meslek sahibi olması, Allah’ın veli kullarının çoğunun, Terzi Baba, Somuncu Baba, Abdul Aziz Debbağ (derileri tabaklayan), Alauddin-i Attar (güzel koku satan veya yapan) gibi mesleklerle anılmaları, dergahlarda çalışmanın en faziletli adab sayılışı, müminlerin dünya ile olan münasebetlerini çok canlı ve açık bir şekilde ortaya koyar.
   Bu izahlardan sonra, dünya malıdır diye elbise giymeyip ağaç yapraklarıyla örtünen, kır yemişleriyle hayatta kalmaya çalışan derviş ve zahid kıssalarını, gerçek zühd anlayışıyla nasıl bağdaştırabiliriz? Bunları ancak özel bir hal olarak düşünebiliriz. Zaten bu kıssalar, kâmil mürşidlerin müritlerine örnek olarak gösterdikleri ideal bir hayat tarzı asla olmamıştır. Onlar Allah’ın Rasulü’nü örnek alarak yaşar ve ona teslim olurlar. Müritlerine de ideal bir hayat olarak bu hayatı gösterirler.
   İnkârcı kavimlerin, peygamberlerin dünyaya yönelik hayat tarzlarını anlayamamaları, onların evlenmelerini, pazarlarda dolaşıp alış veriş yapmalarını, yiyip içmelerini pek garip karşılamaları ve “bizim gibi bir insan mı bize hidayeti gösterecek?” demekten kendilerini alamayışlarının sebebi, kim bilir belki de dinin insanlığa yukarıdaki örnekteki gibi zahidâne kıssalarla öğretilmiş olmasından kaynaklanıyordur.
   Halbuki, ancak nimetlerini tadarak Alemlerin Rabbi’ni tanımaya bir yol bulabilmekte değil miyiz?
  
Halk İçinde Hak İle
   Kısaca İslâm, insan ile dünya arasında mükemmel dengelenmiş bir münasebet kurar ve insanı dünyadan, çalışmaktan, kesinlikle men etmez. İnsanlığın gönlünü ahirete, o ulvi vatana çevirir. Tasavvuf ehlinin, ‘halvet der encümen’, ‘sefer der vatan’, ‘nazar ber kadem’, ifadeleriyle formülleşen mümin ve dünya müsabeti, çok açık ve çok manalıdır. Bu formüllere göre onlar, halk içindedirler ama yalnızdırlar. Çünkü gönülleri Allah iledir. Onlar cismen dünyadadırlar; ama kalben yücelere doğru bir sefer başlatmışlardır. zahiren dünya ile meşgul gözükseler de, iç dünyaları Allah iledir. Onlar, dünyanın mübah nimetlerini tadarken, ruhlarında cennet nimetlerinin hasret ve iştiyakını bulurlar.
   İşte böyle insanlar yetiştirmeyi gaye edinen İslâm, inananlara dünyadan firar etmeyi değil, dünyayı kullanmayı, ona tasarruf etmeyi, ona mahkum değil, hakim olmayı öğretir. İslâm insanı dünyadan koparmaz, ona dünyayla ahireti kazanmayı öğretir.
  

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

BAHARLA YENİDEN DİRİLİŞ

 
   Arif Gezer
  
   Birinci cemre havaya!
   İkinci cemre suya!
   Üçüncü cemre toprağa!
   İşte tabiat yeniden uyanıyor…
    
   İlk cemre ile hava ısınmaya başlıyor. 

   Ilgıt ılgıt esen rüzgar yüzünü okşarken, bir şeylerin değişmekte olduğunu hissediyor insan.
   Aylardır değdiği yeri ısıran, örseleyen o rüzgar gitmiş, yerine ılık, saçlarda gezinen anne eli gibi bir rüzgar gelmiş. İnsanın tenini değil, ruhunu da okşuyor.
   Aylardır erimeyen buzlar erimekte, kıyıda köşede, duvar diplerinde çöreklenmiş kar yığınları suya dönüşmekte…
   Bu değişmeler boş değil. Bir şeylere işaret. Öyle olmalı, çünkü bunlar ciddi değişmeler.
   Evet, mevsim değişiyor. Kışın o katı, o sert havası, yerini ilkbaharın yumuşacık, ılık havasına bırakıyor. Cenab-ı Mevlâmız’ın bir hikmeti daha tecelli ediyor…
    
   İkinci cemre ile sular ısınmaya başlıyor.
   Sular önemli.
   Su demek hayat demek.
   Su demek canlılık demek.
   “Biz canlı olan her şeyi sudan yarattık.” (Nur, 45)
   Yeryüzünün dörtte üçü sularla kaplı.
   Sadece bu kadar mı? İnsan vücudunun da dörtte üçü sudan oluşuyor.
   İnsan bu, onun yapısı kainatın yapısıyla orantılı. Çünkü o zübde-i kainat, kainatın özeti, küçük modeli.
    
   Üçüncü cemre ile toprak ısınıyor. İnsanın aslı olan o toprak…
 
   O günlerde takvim yaprağına baktığınızda, “ağaca su yürüdü” yazısı ile irkiliyorsunuz.
   “Ağaca su yürüdü” ifadesi, ne güzel!..
   Aylardır kuru, kupkuru kalan ağaçların bedenine, artık topraktan su yürüyor, can yürüyor.
   Yeniden canlanıyorlar.
   Hayata yeniden dönüyorlar…    
   Artık toprak nemleniyor, kabarıyor, çatlıyor.
   Binbir çeşit bitki uç veriyor, hayata gülümseyerek merhaba diyor.
   Yavaş yava ş, sükunetle, sabırla büyüyor, kalınlaşıyor. Çiçeğini, başağını, meyvesini sunmak üzere. Onun görevi o…
   Her yer yemyeşildir şimdi. Arada gelin yüzlü papatyalar, nazlı menekşeler, baygın zambaklar. Bu bir bayram, bir coşku, bir ziyafet…   
   Sahi, o cansız, o kupkuru, o ölü tabiat nasıl canlandı birden? Ne oldu?
   Her şey birden nasıl değişti?
   Hava değişti.
   Su değişti.
   Toprak değişti.
   Çocuklar, büyükler, canlar değişti.
    
   Her şey o ilk cemre ile başlamıştı.
   İlk cemreyi getiren o rüzgarlarla başlamıştı.
   Hayat yeniden başlar gibi.
   Yeniden diriliş gibi.
   Sûr’a bir kez daha üfürülmüş gibi…
    
   Böyle hissetmek, cemreyi içinde bir yerlerde kıpırdarken buluvermek beyhude değil:
   “Ey insanlar! Yeniden dirilmekten şüphe ediyorsanız bir de şunu dü şünün: Yeryüzünü (kışın) kupkuru, ölü bir halde görürsün. Fakat biz onun üzerine (bahar) yağmurunu indirdiğimizde, o kıpırdanır, kabarır, çeşit çeşit iç açıcı bitkiler çıkarır.” (Hac, 5)
    
   Dirilişin ardı ölüm, ölümün ardı diriliş.
   Cemreler dirilişi müjdeliyor.
   Kalpler cemre bekliyor.
   Suyun yürümesini, can bulmayı, çiçek açmayı, meyveye durmayı bekliyor.
   Bu bahar kalbinize cemre düştü mü?
   Cemreniz, dirilişiniz mübarek olsun…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

MELEĞİN İLHAMI, ŞEYTANIN VESVESESİ

 

   
   Mehmet Ildırar
  
   Hepimiz bir ağaçtaki yapraklar gibiyiz. Ağaca çok ince bir bağla tutunuyoruz, sararıp solmamız, kurumamız ağaca bağlıdır.
   Eğer şeftali yapraksız bir ağaçta olsaydı, güneş ışığı onu kavurur, sarartır, çürütürdü. Allah o meyveyi yaktırmamak için, o meyvenin başında yirmi tane yelpazeli memur koyar. Mikail a.s.’a da ferman eder, rüzgarı estirir. Ağaçların yaprakları, senin yediğin şeftalinin başına yelpaze olur.
   Seninle ben bir yaprak mesabesinde, kalp meyvemizin başında, Allah’ın kudretine bağlı olduğumuzu görmeliyiz. Kalbimizde meydana gelen hidayetin, ilhamın da Allah’tan olduğunu idrak etmeliyiz. Bu idrak olmayınca meyvemiz tatsız olur, ham olur.
   Kim kalbinde meleğin ilhamını duyarsa, o ilham bir tohum mesabesindedir. Kalp de bir tarla hükmündedir. O meleğin ilhamının kalpte neşvü nema bulması kudret-i ilâhiyenin elindedir.
   Eser yazan müellif, yola çıkan yolcu, derse başlayan hocaefendi dualarında; “ya Rabbi, hayırlı işlere müyesser kıl, yardımını ve inayetini esirgeme” der. Yani, sen bana yardım etmezsen, sen Allahu Azimüşşan olarak bu meleğin sesini duyacak idraki bana vermezsen, melek bana yetmiş bin sene yetmiş bin kere vaaz etse duymam, demeye gelir.
   Mel’un şeytanın vesvesesi de Allah’ın hükmüne söver durur. Hem de kalbinin münevver köşesinde, hem de damarlarının içinde cevelân ederek, hem de sonunu hiç görmeyerek, senin benim düşmanımız içimizde gezer. Kırmızı kanın içerisinde saraylar kurar. Allah, şeytana kalbin içinde her türlü melâneti işlemesi için kıyamete kadar mühlet vermiştir.
   Bir taraftan melek, bir taraftan da şeytan kalbe seslenir. Ya bu kalbin sahibi ne yapsın?
   Senin dört saatlik ömrün kalsa, bir saatini olsun duaya ver. Allah yardımını göndersin. Bir saatini de nefsin ıslahına ver ki, şeytanı alt edesin. Bir saatini de şeytanın vesvesesinden kurtulmaya ayır. Bir saatini de helâl rızk kazanmakla geçir. Yani, dua edip Allahu Tealâ’ya sığınmak, nefsin ıslahı ve helâl rızk için çalışmak gerekir.
   Şeytan rızık konusunda çok vesvese verir. İnsanın kalbine endişeyi sokarak, Hakk’a yönelmesine mani olur. Halbuki “ey insan, hidayete ermek istersen, rızkının Allah tarafından belirlendiğini bil, korkuya veya hırsa kapılma” denmiştir. Madem ki Allah’a dua edip, O’na sığındın, O’nun salih kullarına gittin ve madem ki Allahu Tealâ’nın izni ile nefsini ve kalbini İslâm’a meylettirdin, rızkın için endişe etme.
   “Allah kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar. Ona beklemediği yerden rızık verir.” (Talâk, 3). Allahu Tealâ, Kur’an-ı Kerim’de yemin etmiştir. İnsanın yaşaması ve ibadetini yapabilmesi için gerekli enerji ve kuvvete yetecek rızkı, Rezzak-ı Kerim olarak vaadetmiştir. Madem ki Allahu Tealâ vereceğim diye vaadetmiştir, gayri meşru yola gitmemek lazım. İnsanın kalbini bozmaması, şeytanın iğvasına kanmaması gerekir.
   Allah, kalbine melekle hayrı ilka eder. Melek de hakkı tasdik eder. Kalbinde bu tasdiki bulursan, Allah’tan olduğunu bilip hamd edersin. Vesvese ise şeytandan gelir. O, bir yandan şerri teşvik ederken öbür taraftan da Hakk’ı tekzip ederek, insanı hayırdan alıkoyup, Allah’ın yoluna düşman eder. Fakirlik ile korkutur, rızık gailesiyle haramı helâli karıştırır, fuhşiyatı emreder, günahları küçük gösterir.
   Bir günahı işleyenin günahının küçüklüğüne değil, kime karşı işlendiğine bak. Verilen rızkın azlığını değil, kimin verdiğini düşün. Musibet ve bela geldiğinde, onu büyük veya küçük görme, kimin gönderdiğini bil. Sen günahı küçük görür, kasten işlersen, Allah’a karşı bilerek işlemiş durumuna geçersin.
   Kalbe gelen hayırları artırmakla izzet, şerleri artırmakla zillet meydana gelir. Bizler dünyadaki şu kısa ömrümüzde nefsimizi ıslah, kalbimizi tasfiye edelim. Kalbin tasfiyesi işi, ancak şeytanın, nefsin iğvasından kurtulmakla olur.
  
 
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

İBADETLERİ HANGİ RUH HALİ İLE YAPMALI?

 
 
   
   Ebubekir Sifil
  
   Allah Tealâ’ya iman etmiş olmak ruhumuzda nasıl bir yankı uyandırmalı? İbadetlerimizi yerine getirirken içinde bulunmamız gereken ruh hali ne olmalı? Yüce Rabbimiz’in rahmetine olan imanımız mı, O’nun azabından duyduğumuz korku mu, yoksa O’na sevgimiz mi ağır basmalı? 
   

Günümüzde sıkça dile getirilen bir söylem var: Güya eski ulema İslâm’ı korku üzerine bina etmiş. “Şunu yapmayın, günahtır; bundan kaçının, yoksa cehennemde yanarsınız…” türünden menfi yaklaşımlarla halkı dinden soğuyacak dereceye getirmişler. Oysa İslâm sevgi dinidir. Allah Tealâ’ya karşı duymamız gereken his korku değil, sevgidir. 
Bu söylemin gerçeklik değeri nedir? Kur’an ve Sünnet, imanın müminde hasıl etmesi gereken hissiyat hakkında ne diyor?
   
Bir Büyük Alimin Büyük Sözü
İmam-ı Gazzâlî rh.a., İhyâ’da Mekhûl ed-Dimeşkî’nin şöyle dediğini nakletmiştir: “Allah Tealâ’ya korkuyla ibadet eden Harurî (Haricî)’dir, ümitle ibadet eden Mürciî’dir, muhabbetle ibadet eden ise zındıktır.” (İhyâ, 4/163) 
İbadetlerimizi yerine getirirken nasıl bir ruh hali içinde bulunmamız gerektiği konusunda son derece önemli tesbitler içeren bu sözün manasını açıklamaya geçmeden önce, sözün sahibini tanıyalım: 
Mekhûl rh.a., Şam diyarının fakihidir ve Tabiun neslindendir. Hafız Zehebî rh.a. onun, Tabiun’un orta tabakasından olduğunu söyler. Tabiun’un küçüklerinden Zührî rh.a. şöyle demiştir: “Günümüzde alim şu dört kişidir: Medine’de Said b. el-Müseyyeb, Kûfe’de Şa’bî, Basra’da Hasan(-ı Basrî) ve Şam’da Mekhûl.” (Daha fazla bilgi için: Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, 5/155 vd.) 
Yani yukarıdaki söz, ne söylediğini bilen bir alimden çıkmıştır ve layıkı veçhile anlaşılması gerekir. 
  
 
İmam-ı Gazalî k.s.’nin İhyâ’sı, onun kaynakları arasında bulunan –ve tercümesi Semerkand yayınları arasında neşredilen– Ebu Talib-i Mekkî k.s.’nin Kûtu’l-Kulûb’u gibi eserlerde havf, recâ, mahabbet bahisleri detaylı olarak ele alınmıştır. Ancak bu sözün açıklamasına şu ana kadar aşağıda zikredeceğimiz eser dışında başka bir kaynakta rastlayamadık. 
İmam Süyûtî rh.a.’in Hadis, Fıkıh ve Arap dili sahalarında içtihad mertebesine yükseldiğini söylediği (Kitâbu’t-Tahdîs bi Ni’metillâh, s. 205) Takiyyüddîn Ali b. Abdilkâfî es-Sübkî rh.a.’in bu söze getirdiği bir izah var ki (bkz. Fetâvâ’s-Sübkî, 2/551), İhyâ’yı şerh eden Zebîdî merhumun yaptığı birkaç satırlık kısa açıklamaya nazaran (bkz. İthâfu’s-Sâdeti’l-Müttekîn, 11/429) gerçekten doyurucu ve nefistir. Bu yazıyı o izahat çerçevesinde şekillendireceğiz.
   
Ümit mi Korku mu?
Bu sözün ilk cümlesinin anlamı şudur: Allah Tealâ’ya sadece O’ndan, O’nun azabından korkarak ibadet eden kimse Hâricî’dir. Zira müminde korku ve ümit duyguları birlikte bulunmalıdır. 
İlim ehli, korkuyla ümidin dengede bulunması halinin mi, yoksa bu duygulardan birinin öbürüne galip gelmesinin mi daha efdal olduğunda ihtilaf etmiştir. Bazıları denge halinin efdal olduğunu söylerken, bazıları da şöyle demiştir: 
Bedenin sıhhatli zamanlarında, kişinin günaha düşmesine engel olması bakımından korku duygusunun galip olması efdaldir . Hastalık halinde ise ümit halinin üstün olması evlâdır. Zira bu durumda kişi ümitsizliğe düşmekten korunmuş ve bu haldeyken ölmesi durumunda Allah Tealâ’nın kendisine yapacağı muamele hakkında hüsnü zan sahibi olarak ruhunu teslim etmiş olur. 
Kısacası, kişinin korku ve ümit hislerini aynı anda taşıması gerekir. Korku hissini taşımak vaciptir. Zira Yüce Allah, “Eğer müminler iseniz benden korkun”, “İnsanlardan korkmayın, benden korkun” buyurmuştur. Ümit hissini taşımak da aynı şekilde farzdır. Zira ümit, ye’sin (ümitsizliğin) zıddıdır ve yeis haramdır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah’ın rahmetinden, ancak inkâra saplanmış olanlar ümit keser”, “Dalâlete düşmüş olanlardan başka Rabbinin rahmetinden kim ümit keser?” Ümitte, Allah Tealâ’nın vaadini tasdik vardır. Salih amellere vaadedilen güzel karşılık konusunda pek çok ayet bulunduğu gibi, kötü amellere vaadedilen azap konusunda da pek çok ayet mevcuttur. Allah Tealâ’nın vaadini tasdik farzdır. 
Dolayısıyla Allah Tealâ’ya, hiçbir ümit hissi taşımadan veya korku hissinin ümit hissini bastırdığı bir ruh haliyle, sadece korku hissiyle dolu olarak ibadet eden kimsenin bu durumu, günahkârların Allah’ın rahmetinden uzaklaştığına ve dinden çıktığına lisan-ı hal ile hükmetmesinin sonucudur. Bu ise Haricîler’in tavrıdır. Haricîler’in bu tavrı benimsemelerinin sebebi, sadece korku hissine sahip olmaları ve günahların kişiyi değersizleştirdiği görüşünü benimsemeleridir. Onlar günahkârlar için hiçbir af, mağfiret ve rahmet umudu bulunmadığını söyler. Bu itibarla Allah Tealâ’ya korkudan başka bir his taşımaksızın ibadet eden kimse, günahkârlar için hiçbir af ve mağfiret umudu bulunmadığı düşüncesini taşıması dolayısıyla Haricîler’e benzer. Mekhûl de yukarıdaki sözüyle, ümitten tecrit edilmiş korku hissinin, sahibini Haricîler taifesine dahil edeceğine dikkat çekmiş olmaktadır.
   
Korkusuz Ümit Tuzağı
Mekhûl rh.a.’in, “Allah Tealâ’ya ümitle ibadet eden Mürciî’dir ” sözüne gelince, şu anlamdadır: Allah Tealâ’ya hiçbir korku hissi taşımadan sırf ümitle veya korku hissi taşısa da ümit hissinin onu bastırdığı bir ruh haliyle ibadet eden kimse, günaha düşmekten korkmuyor demektir. Bu haliyle de o, “küfür bulunduğu sürece iyiliğin hiçbir faydası olmadığı gibi, iman bulunduğu sürece de kötülüğün zararı yoktur” diyen Mürcie taifesine benzemiş olmaktadır. Onlara göre bir mümin, günah işlediği zaman (bu günah büyük olsun küçük olsun fark etmez), imanı bulunduğu sürece bu günah ona hiçbir zarar vermez ve böyle kimse hiçbir azaba uğramadan cennete gider. 
Burada bir incelik vardır ki, iyi kavranması gerekir:
İbadetlerini hiçbir korku hissi taşımaksızın sadece ümit hissiyle dolu olarak yapan kimsenin, taatinin, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerinin sahih olmama tehlikesi vardır. Zira ibadetlerin farz olduğunu bilmek ve öyle niyet etmek şarttır ki, farz ibadetler ancak böyle bir niyet ile sahih olur. Farz, Usul-i Fıkıh’ta da tarif edildiği gibi terk edenin zemmedileceği, ikaba tabi tutulacağı veya terki sebebiyle ikaba müstehak olacağından korkulan mükellefiyettir. Korku hissi ortadan kalktığı zaman, giderek ibadetin farz veya vacip olduğu inancı da ortadan kalkar. Çünkü kişi farzı terkinden dolayı kendisine azap edileceğine inansa, korku hissini terk edemez. Bu itibarla korku hissinin tamamen ortadan kalkması halinde, kişinin hiçbir farz ibadeti sahih olmaz.
   
Sevdiğine Bîgane Kalarak Muhabbet
Mekhûl rh.a.’in “Allah Tealâ’ya muhabbetle ibadet eden zındıktır” sözünün açıklaması ise şöyledir: Allah Tealâ’ya , azabından korkmak, cennetini ve rızasını ummak gibi herhangi bir düşünce taşımaksızın, sırf “Allah sevgisi” hissiyle ibadet eden kimse, ibadetlerin farz olduğu inancını terk etmiş demektir. 
Bu kimse, sevdiği birisine yönelik bir işi, o hak ettiği veya istediği için değil, kendiliğinden ve sırf onu sevdiği için yapan kimse gibidir. Karşı tarafın emrinin, istek ve iradesinin herhangi bir anlamı olmadığı gibi, ibadete layık ve müstehak olup olmadığının da önemi yoktur. Zındıklık, kalpten inanmadığı halde, zahiren inanmış ve itaat etmiş görünmek olduğuna göre, Allah Tealâ’ya, O’nun irade ve isteğini önemsemeksizin, sırf sevgi hissiyle ibadet eden kimsenin bu durumu onları andırmaktadır. 
  
 Günümüzde sıkça rastlanan bir yanlış düşünceye de böylelikle işaret etmiş oluyoruz. “Efendim, eskiler insanı korkutarak dindar yapacaklarını zannetmiş ve bu dini korku üzerine bina etmek istemişlerdir. Oysa Allah Tealâ’dan korkulmaz; O’na karşı olsa olsa sevgi beslenir” derler. Oysa yukarıda zikrettiğimiz ayetler yanında pek çok hadis-i şerif de “Allah korkusu” kavramının dinimizde temel bir yeri bulunduğunu göstermektedir. Allah Tealâ’nın azabına uğramama, rahmetinden mahrum kalmama, sahip olduğumuz en değerli şey olan imanımıza herhangi bir halel gelmemesi ve bu dünyayı –Allah korusun– imansız olarak terk etme bedbahtlığına düşmeme konusunda hassasiyet göstermekten daha tabii ne olabilir ki! 
Burada şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Allah dostlarından nakledilen, “Allahım! Sana cehenneminin ateşinden korkarak veya cennetinin nimetlerini arzulayarak ibadet ediyor değilim” sözü bu izah ile çelişmektedir. 
Buna cevaben şöyle deriz: Burada herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü bu sözü söyleyen Allah dostları, ibadetleri Allah Tealâ’nın emri ve isteği olduğu için yerine getirmekten sarf-ı nazar ettiklerini söylememişlerdir. 
  
İbadet Ehlinin Halleri
Amel ve taat ehli birkaç sınıftır. Bunlardan birincisi, Allah Tealâ’nın zatı için ve ibadet edilmeye müstehak olan sadece O olduğu için ibadet eder. Bunlar, Allah Tealâ cenneti ve cehennemi hiç yaratmamış olsaydı bile, sırf ibadete müstehak olduğu için O’na ibadet ederler. 
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in gerek namazdaki, gerekse namaz dışındaki dualarında cenneti istediği ve cehennem azabından Allah Tealâ’ya sığındığı sahih hadislerde bildirilmiştir. 
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî k.s. şöyle demiştir: 
“Şu dört şeye riayet, Ehl-i Sünnet’in vaz geçilmez adabındandır: Rasulullah s.a.v.’in izinden yürümek, Allah Tealâ’nın rahmet ve merhametine muhtaç olduğunu bilmek, Allah Tealâ’dan yardım istemek ve ölünceye kadar bu hal üzere yaşamak.” 
Yukarıdaki sözün sahibi olan Allah dostları, Allah Tealâ’nın, kendisine kulluk edilmeye müstehak olduğunu ve ibadetlerin O emrettiği için önemli olduğunu inkâr etmemişlerdir. Bu sözü söyleyen Allah dostlarının netice itibariyle Allah Tealâ’nın hoşnutluğunu ve cenneti istemedikleri ve cehennem azabından Allah Tealâ’ya sığınmadıkları söylenebilir mi? Zira Allah Tealâ’dan cenneti istememek ve O’nun azabından O’na sığınmamak, Sünnet’e muhalefet etmek demektir. 
İkinci grup ise Allah Tealâ’ya , cennetini isteyerek ve azabından korkarak ibadet eder. Her ne kadar ilk grupta bulunanlarınkinden daha aşağı bir derece olsa da, bu halet-i ruhiye içinde ibadet etmek de caizdir. 
Her iki grupta bulunanlar da Allah Tealâ’ya taatin farz olduğuna ve O’nun ibadete müstehak olduğuna inanır, O’nun uluhiyet ve rububiyetine boyun eğer, şer’î tekliflere inkıyad eder ve “kul” olma bilincini daima diri tutarlar. Bununla birlikte O’nu sever ve O’nun da kendilerini sevmesini isterler. 
Allah Tealâ’ya, başka hiçbir his taşımadan, sadece O’nu sevdiğini söyleyerek ibadet eden kimsenin hali ise şuna benzer: Birisini seven insan, ona öyle bir duyguyla bağlanmıştır ki, sevdiğinin bu sevgiye layık olup olmaması onun için önemli değildir. Yaptığı işi, sevdiği istediği için değil, kendisi onu sevdiği için yapar. Burada sevdiğinin istek ve talebi, kıymet ve menzilesi değil, kendi hisleri ön plândadır. Dolayısıyla bu kimse aslında sadece kendi hislerini önemsemiş olmaktadır.
   
Hakiki Tevhid Eri
Mekhûl rh.a.’in bu sözünün İhyâ’da zikredilen devamı, Sübkî rh.a.’in getirdiği izahatı desteklemektedir. Zira orada bu sözün devamında şöyle denmektedir: 
“Allah Tealâ’ya korku, ümit ve sevgi hislerini cem ederek ibadet eden kimse, gerçek Tevhid eridir.” 
İbadetlerimizi nasıl bir ruh haliyle yerine getirmemiz gerektiği konusunda kısa, fakat hikmet dolu bu tesbiti kulağımıza küpe yapalım ve sözü, Takiyyüddîn es-Sübkî rh.a.’in duasıyla bitirelim: 
Allahım! Sana, elçin Hz. Muhammed s.a.v. ile yönelerek şu anda ana-babamı bağışlamanı ve fazl u kereminle onlara merhamet etmeni diliyorum. 
Ve ey Muhammed s.a.v., ya Rasulallah! Seninle Rabbime yöneliyor ve şu dileğimin yerine gelmesini talep ediyorum: Allahım! O’nu bana şefaatçi kıl. Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur
.
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

 

ALLAH VE RASULÜ S.A.V.’İN ÖVDÜĞÜ ZÜMRE: MÜTTAKİLER

   
   Hüseyin Erçelik
  
   İslâm dini ile müşerref olmanın yanı sıra, Allah’ın bütün emirlerine boyun eğdikleri için, daha bu dünyada iken kendilerine nimet verilmiş, bağışlanmaya ve kurtuluşa ermiş, ayrıca Allah’ın rızasına kavuşmuş olan bazı mutluluk yolcuları bulunmaktadır ki, biz bunlara kısaca müttakiler diyoruz.
  
   Allah’ı sayan, azabından çekinen ve korkan anlamlarına gelen “müttaki” kelimesinin işaret ettiği mana, genelde insanın manevi dünyası ile ilgilidir.
   Kişinin iç dünyasını düzene koyması ve her türlü maddi-manevi kirlerden ruhen ve bedenen temizlenebilmesi için, öncelikle iyi ahlâka sahip olması gerekmektedir. Bu da ancak, Allah ve Sevgili Rasulü’nün hoşnut olacağı, iki dünya saadetine ulaştıracak güzel ameller işlemekle ve daha da önemlisi Yüce Allah ile kopması mümkün olmayan manevi bir bağ kurmakla mümkün olur.
   Cenab-ı Allah’a nasıl inanılması gerekiyorsa, o şekilde inanan ve bu inancın gereğini hakkıyla yerine getirenler, Allah ve Rasülü’nün övgüsüne mazhar olurlar ki, işte bunların bir kısmı müttakiler diye isimlendirilmektedir. 
  


Onlar İnanır ve Allah İçin Yaşarlar

   Müttakilerin iman, ahlâk ve düşünce hayatları ile başkalarına örnek teşkil edecek güzel davranışlarına Kur’an-ı Kerim’de genişçe yer verilmekte ve onların ‘gayb’a inanan, namazı dosdoğru kılan, kendilerine rızık olarak verilenlerden Allah yolunda harcayan, Kur’an’a ve daha önce indirilen diğer kitaplara inanan, Ahirete de kesin olarak iman eden kişiler olduğu vurgulanmaktadır. Ayrıca bu gibi kişilerin doğru bir yol üzerinde bulunduklarına ve sonuçta da kurtuluşa ereceklerine işaret edilmektedir. 

   Müttakilerden olabilmek için, öncelikle kişinin Allah’a, kitaplarına ve ahiret gününe kesin olarak inanması, imanî konularda kalbinde en küçük bir vesveseye meydan vermemesi, ayrıca inancının gereği olan amelleri de işlemesi gerekmektedir. Kur’an-ı Kerim’in bize bildirdiğine göre, bu da öncelikle namazın dosdoğru kılınması ve verilen nimetlerin Allah yolunda harcanması şeklinde iki temel esasa dayanmaktadır.
   Müttakilerden olabilmek için bir yandan namaz vasıtasıyla Yüce Allah’la aramızdaki manevi bağı geliştirip onu ebedileştirirken, diğer yandan bize verilen boş zaman, sağlık ve servet gibi nimetleri, kısacası harcayabileceğimiz her şeyimizi Allah yolunda seferber edebilmenin yollarını aramalıyız. Ayrıca aldığımız her nefeste, yediğimiz her lokmada, attığımız her adımda, işlediğimiz her amelde sadece ve sadece Allah’ın rızasını aramalı, hayır veya şer olarak her yapılanın O’nun nezdinde bilindiğini, iyi-kötü hiçbir amelin karşılıksız kalmayacağını unutmamalıyız. 
  


Onlar Dünyacı Değildir

   Diğer yönden yeryüzünde hiçbir şeyin baki kalmadığı, insanın sahip olduğu makam, mevki, servet ve fiziki güzellik gibi dünyevî nimetlerin geçici; kalıcı olanın ise, nimetlerin Allah yolunda sarf edilmesi sonucu elde edilen büyük mükafatların olduğu hususu daima göz önünde bulundurulmalıdır.
   İlk plânda güzelmiş gibi görünen nice nimetler vardır ki, bunlar insanı mutlu kılma yerine, onu bunalıma ve daha da önemlisi Yüce Allah’ın hoşnut olmayacağı işler yapmaya sevk edebilir. Bu sebeple Allah’tan her şeyin hayırlısı istenmeli, “Bu dünyaya bir daha mı geleceğim, şu üç günlük dünya hayatında günümü gün edeyim” düşüncesinden sıyrılarak, ebedi olan Ahiret hayatı hedef alınmalı, bunun için de gerekli hazırlıklar zaman kaybetmeksizin yapılmaya başlanmalıdır.
   Böyle bir gayrete girildiği andan itibaren, karşılaşılacak olan her türlü maddi-manevi sıkıntıların üstesinden gelineceği, bunların bir imtihan vesilesi olduğu, gösterilen tahammül ve sabrın da günahların affına ve dolayısıyla Allah’a daha da yaklaşmaya vesile olacağı bilinmelidir. 
  


Müttakilerden Olmak İçin…

   Kur’an-ı Kerim’de müttakiler övülmüş ve onların her iki dünyada sonsuz nimetlerle mükafatlandırılacağı belirtilmiştir. Müttakiler sınıfına girmek ve her iki alemde de bahtiyar olmak için ne yapmalıyız? Şimdi özet halinde bu hususlara bir göz atalım.


   Allah’tan sakınmalıdır.

   Müttakilerden olabilmek için; “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının, O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun yolunda cihad edin ki, kurtuluşa eresiniz.” “…kim Allah’a karşı gelmekten sakınırsa, Allah onun kötülüklerini örter ve onun mükafatını büyütür.” “ Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz ancak müslümanlar olarak ölün.” mealindeki ayetlerde de belirtildiği üzere, her şeyden önce Cenab-ı Allah’ın yasak kıldığı hususlara yaklaşmaktan son derece kaçınılmalı, bunları yapma cesareti gösterilmesi halinde de, Allah’ın azabından nasıl korkulması gerekiyorsa öylece korkulmalıdır.
   Bununla birlikte Allah’a yaklaşmak için vesileler aranmalı, malımızla, canımızla, kalemimizle, sohbetimizle, velhasıl her şeyimizle O’nun hoşnutluğunu sağlayıcı çalışmalar yaparak insanlığa yararlı hizmetler üretilmelidir.
   Dinin bütün hükümlerine inanmalı ve yapmaya gayret etmelidir.
   İnsanın daha şimdiden ahiretini kazanabilmesi için, Allah’a ve O’nun Kur’an-ı Kerim ve Rasülü Hz. Muhammed s.a.v. vasıtasıyla bizlere ulaştırdığı bütün hükümlere hakkıyla inanmalı, gücü nisbetinde bunları yerine getirmenin gayreti içinde olmalıdır. Böyle kişiler Kur’an’ın ifadesiyle, büyük bir başarıya ulaşanlardır.
   Ayrıca Allah’a ve O’nun Rasülü’ne itaat daim olmalı, hayatının her safhasında şartlar ne olursa olsun inancının gereğini yerine getirmekten kişiyi hiçbir engel alıkoymamalıdır.
   İman edip de her türlü zorluğa rağmen imanlarında sebat edenler Yüce Allah tarafından övülmüş, önce iman edip de daha sonra dinden çıkanlar ise kınanmıştır. “O gün bazı yüzler ağarır, bazı yüzler kararır. Yüzleri kararanlara: İmanınızdan sonra inkâr ettiniz, öyle mi? Öyle ise inkâr etmenize karşılık azabı tadın (denilir).” “Yüzleri ağaranlar ise Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedi kalacaklardır.” mealindeki ayetler, bu gerçeği bize anlatırlar.


   Özü sözü bir olmalıdır.

   Müttakilerden olabilmek için, “Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakının ve sözün doğrusunu söyleyin ki Allah sizin işlerinizi düzeltsin ve günahlarınızı bağışlasın.” mealindeki ayet hükmünce; sözde, özde, her türlü hal ve harekette doğru olunmalı, doğruluğun insanı kurtuluşa ve bağışlanmaya sevk edip sonuçta cennete ulaştıracağı unutulmamalıdır.


   Faydalı işler yapmalıdır.

   Yüce Allah’ın, “Güzel iş yapanlara (karşılık olarak) daha güzeli ve bir fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir kara bulaşır, ne de bir zillet. İşte onlar cennetliklerdir ve orada ebedî kalacaklardır.” buyruğu mucibince insan, hayatı boyunca kendi yakın çevresinden başlayarak bütün insanlığa yararlı olacak işler yapma niyet ve gayretinde olmalı, ömrünü gereksiz ve faydasız şeylerle tüketmemelidir. Zira Kur’an-ı Kerim’de, güzel iş yapanlara karşılık olarak daha güzelinin verileceği, bu gibi kişilerin dünyada hiçbir sıkıntı ve zillet içinde olmayacakları gibi, Ahirette de onlara mükafat olarak içlerinde ebedi kalacakları cennetin verileceği beyan edilmektedir.


   Gece ibadetine devam etmelidir.

   Müttakilerden olabilmenin yollarından biri de az uyumaktır. İnsan bütün geceyi uykuyla geçirmemeli, vaktinde kıldığı farz namazlarının haricinde de, gücü nisbetinde gecenin bir kısmında ve bilhassa seher vakitlerinde uykusunu terk ederek ibadetle meşgul olmalıdır. Kur’an-ı Kerim’de müttakilerin geceleyin az uyudukları ve seher vakitlerinde Allah’a bol bol dua edip O’ndan bağışlanma diledikleri belirtilmektedir.


   Allah yolunda harcamalıdır.

   “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız Allah onu bilir.” “Onların mallarında (yardım) isteyen ve (iffetinden dolayı istemeyip) mahrum olanlar (yoksullar) için bir hak vardır.” ”Onun için kim (elinde bulunandan) verirse … biz onu en kolay olana kolayca iletiriz.” mealindeki ayetlerde de ifade buyurulduğu üzere, müttakilerden olabilmek için, insan Allah’ın kendisine emanet olarak verdiği maddi imkanları muhtaç durumda olanlarla paylaşmalı, hem isteyen ve hem de istemekten utanan yoksulları mutlaka gözetmeli, elindeki servette yoksulların da hakkının bulunduğunu, ondan hayır için verdiği oranda malının korunacağını ve o nispette de artacağını hiç hatırından çıkarmamalıdır.


   Zinadan ve zinaya götüren yollardan uzak durmalıdır.

   Müttakilerden olmak isteyen kişi, zinadan ve zinaya sevk edici her türlü tutum ve davranıştan uzak durmalı ve kendi eşi dışındaki kişilere karşı ırzını korumalıdır. Kur’an-ı Kerim’de bu husus dile getirilirken; “Onlar mahrem yerlerini koruyan kimselerdir, ancak eşleri ve cariyelerine karşı hariç. Çünkü onlara yaklaştıklarında kınanmazlar. Kim bunun ötesini isterse, işte onlar sınırı aşan kimselerdir.” buyurulmaktadır.


   Verdiği sözde durmalıdır.

   Yine müttaki olabilmek için, “Onlar, emanetlerini ve verdikleri sözü gözeten, şahitliklerini dosdoğru yapan kimselerdir.” ayetinde de belirtildiği gibi, emanete riayet etmek, karşıdaki insanın kim olduğuna bakılmaksızın verilen sözü tutmak ve ayrıca bir hakkın ispatlanması için kendisine müracaat edildiği zaman dürüstçe şahitlik yapmak ve kesinlikle yalandan kaçınmak gerekmektedir.
   İşte yukarıda sayılan hususları iyi niyet, ihlâs ve samimiyetle yerine getirme arzu ve gayretinde olan kişiler müttakiler olarak isimlendirilmektedir.
   Bu kişilere dünyadayken verilen nimetlere ek olarak, ahirette de sonsuz nimetlerin verileceği ve içinde ırmaklar akan, yemişleri ve gölgesi devamlı olan cennetle mükafatlandırılacağı hususu bize Kur’an-ı Kerim’de haber verilmektedir.
   Cenab-ı Allah’tan bizleri de müttaki addettiği kullarından eylemesini ve onlara vaadettiği mükafatlardan her iki dünyada bizleri de faydalandırmasını temenni ediyoruz.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

 

Avuçların Dünyayı Kurtarsın

 
 
 
İsmail Fatih Ceylan

Sen, koskoca bir camide, tek başına avuçlarını açıp Allah’a dua eden minik yavru!..

Sana imrenmemek, senden yayılan, o mânevî etkilere kapılmamak mümkün mü?.. O kadar saf, o kadar temiz ve o kadar güzelsin ki; kendi günahlarımdan, kirlerimden, çirkinliklerimden utandım. Dünyam değişti gözümde, hayata bakışım değişti, her şey birdenbire güzelleşiverdi sanki. Tüm bu güzellikler içinde güzelliklerin en güzeli olan senin bu halin; dünyada hiçbir ressamın çizemeyeceği eşsiz bir tablo, hiçbir günbatımında, ufuklarda hissedilemeyecek lâtif bir duygu, değeri biçilemez bir zevk…

Bilmiyorum kaç yaşındasın?.. Belki beş, belki altı. Belki daha küçük, belki daha büyük…

Yan taraftaki lisenin bahçesinde kızlı–erkekli öğrenciler haykırıp bağırşarak oyun oynarlarken; şehirli halkın bir kısmı, ailesini, karısını, çocuğunu yanına alarak, arabalarıyla veya yayan, piknik yapmaya, gezmeye, eğlenmeye, havuzlarda yüzmeye, gününü gün etmeye gider veya gelirlerken; kimi balık tutar, kimisi bir nehir kenarında kamara arkadaşlarıyla toplanıp boğaz atıştırıp, et yerlerken; kimisi kaplıcalarda, kimisi plajlarda güneşlenip denize girerlerken; kimisi müzik ve sporla kendinden geçer, kimisi kasasındaki paraları sayarken.. sen, bu camide, bu küçücük halinle, masmavi halıların üzerine diz çöküp, gözlerin renkli buzcamlardan veya pencerelerden yansılanan güneşin hüzmelerine, halılara düşen akislerine bakarak; apayrı bir dünyada, apayrı duygulanımlarla, o mini mini ellerini kaldırıp, sanki bu hayata, sanki tüm insanlığa, sanki bizlere acır gibi Allah’a dua etmektesin.

Kendimden utandım seni görünce…

Caminin kapısına dikilip kaldım, üzerimden kaynar sular döküldü, yanaklarıma al bastı.

Olmayacak bir rüya gibiydi bu gördüğüm manzara. İnanması çok güç, anlatılması çok zor ve hiçbir tarifin tarif edemeyeceği bir hayal… Demek ki bitmemiş diye düşündüm. Bizde bitti sandığımız bütün güzel, iyi ve Allah’a yaraşır vasıflar, çiçek çiçek açıyor işte her yerde; karanlığı yırtan bir ışık gibi… Yüreğime işledi hâlin, ıpıl ıpıl oldu. Heyecandan nefesim tıkandı.

Ama seni görünce kendimden utandım.

 

Bu saflığı, bu inanışı, bu teslimiyeti kendimde göremedim çünkü. Seni bu halde görünce, bütün hatalarım, bütün bencilliklerim, bütün riyakârlıklarım hep yüzüme çarpıldı. Keşke biz de böyle yetişebilseydik, bu ortamı içimizde ve dışımızda, her yerde oluşturabilseydik.

Hayatın zik-zaklı, çetrefilli ve bin bir istikametli yollarından sıyrılıp, senin bulunduğun noktaya, bu hedefi belirli yola gelemedik maalesef!.. Hayatın bizi dünyevî yakalayışlarından kurtulamadık ne yazık ki!.. Dualarımız da, ibadetlerimiz de, yaşama biçimimiz de dünyevileşti zamanla ve bu çıkar dünyasında içimizdeki karanlıklarla belirsiz bir hayat sürerken, ibadetlerimiz de, yaşayışlarımız ve dualarımız da çıkar aracı oldu bize; pazarlıklı ve karşılık bekler haldeydi.

İnancımızın hoş duygularını, çiçek tenini ve kokusunu unuttuk, anlayamadık ve anlatamadık. Bir kuyunun içine atılmışların mahremiyeti sardı yüreğimizi. Güneşi göremez, bahar kokularını hissedemez ve kuş cıvıltılarını duyamaz olduk… Görebildiğimiz ve içinde bulunduğumuz maalesef ve maalesef kör bir dünya kuyusunun yosunları, bulanık suları, çamurları ve küf kokularıydı. Bahar kokusuna, çiçeklerin zarif boy eğişlerine, lâtif esintilerine hasret kaldık.

Bu kaybettiklerimizi ve acınacak hallerimizi seni görünce hissettim, ahvalimiz karşısında tüylerim ürperdi. Bu duyguları bilemeyecek kadar küçüksün biliyorum, ama öyle muazzez bir dâvânın havasını yayıyorsun ki, bütün insanlık, bütün dünya karşında utanmak zorunda kalıyor.

 

Toplumdan utandım seni görünce…

Hayatın binbir yönlü yollarında, zıt istikametlerde, çetrefil ve zikzaklarda, bu dünyayı kendine dar eden insanlar yığınına acıdım. Hiçbirimizin bir ömür boyu rastlayabileceği mutluluk, asla şu an içinde bulunduğun mutluluğa eş olamaz. Hiçbirimizin an’lık saflıkları bir araya gelse yine de şu senin yüzünde yansılanan saflığa ulaşamaz. Hiçbirimizin yüreklerinde kalan iman kırıntıları, senin inanışına ve teslimiyetine denk olamaz.

Seni görünce toplum adına utandım…

Sınırsız bir kâinatta şu dünya minicik bir nokta; binbir çeşit gezegenlerin, yıldızların, göktaşların ve bilinmedik bir yığın gökyüzü varlıklarının arasında, toplu iğnenin ucu kadar bile olmayan küçücük bir nokta. Biz bu noktada yaratılmış, etten, kemikten, akıldan ve ruhtan müteşekkil bir aciz varlık. Bu koskoca kâinatın ve bu muhteşem dengenin, esrarengiz düzenliliğin yanında dünya nedir ki, dünya dünya diye tuttururuz!..

Bütün bu âlem, bu mâhlûkât, bu ihtişam, bu muammalı denge Peygamber Efendimiz’in yüzü suyu hürmetine yaratılmışken; Peygamberimiz’in yanında, İslâm’ın yanında ve Müslümanın yanında dünya nedir ki, kâinatı yaratan, mâhlûkâtı, nebâtâdı ve insanları yaratan Yaradanamız’a yöneleceğimize, yüzü suyu hürmetine bir kâinatın yaratıldığı Peygamberimiz’in yoluna gideceğimize, tutar dünya dünya diye sızlanırız. Dünya bile kendisine değer vermiyordur bizim ona verdiğimiz değer kadar, kâinat bile kendisine bu kadar değer vermiyordur Peygamberimiz’e hürmeten…

Sen, camideki küçük yavru!

Secdeye varman ve Allah’a açılan ellerinle, bu kâinatın, bu dünyanın, bu tâbiatın, tüm mâhlûkların Yaradanına dönmüşsün. Herşeyin yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamber Efendimiz’in yoluna koyulmuşsun. Zavallılaşmış insanlar yığınından, şuursuz toplumdan sıyrılıp Allah’a yönelmişsin.

İçinde bulunduğumuz zavallılar toplumu gerçekte. En lüks otomobillere de binsek, gökdelenlerde de yaşasak, uzayı da fethetsek ve denizin dibindeki nice esrarları da çözsek, yine de zavallı bir toplumuz aslında. Ferdî mutluluğu olmayan, toplumsal mutluluğu da yüzyıllardır hayalleyen, düşleyen hiçler toplumu…

Önerilerle, ihtimallerle, olabilirliklerle, denemelerle, kendini kafasına göre birtakım sistemlerle oyalayıp bozguna uğradığı, insanlar arasındaki dengeyi bozduğu, huzuru yıktığı, kin ve nefreti oluşturduğu halde; herşeyi hâlâ Allah’ın dilediği bir inancın dışında arama gafletini, dalâletini ve bile bile ısrarını sürdüren divane bir toplum… Gelecek nesillere, kendisine, yarınlara, özüne ihanet eden bir toplum…

Yıpranmaya, ezilmeye, sömürülmeye, huzur dilencisi olmaya, mutluluğa hasret bir toplum ve böyle toplumlardan müteşekkil bir dünya…

Çünkü gitmemiz gereken yola giremedik, kurtuluş çağrısına icabet edemedik. Gönül erleri olmamız gerekirken, mansıba ve gösterişe heveslendik; alabildiğine mütevazi kalmayı tercih eden Asr-ı Saadet yolcularından koptuk. Derûnî duygularımızı, güzelliklerimizi, iyiliğe münhasır hislerimizi kaybettik. Dayanıklılığımız kalmadı, sabrımız tükendi ve birbirimizi teslim aldık. Kendi yücelttiğimiz, put haline getirdiğimiz maddenin izafi üstünlüğü karşısında ezildik, tarumar olduk. Gönüllerimiz ve inançlarımızla darıldık bakî güzellikleri unutup. Bir türlü kurtuluşa dönen yola dönemedik, bizi çağıran yüce davete koşamadık.

Sen insanları, dünyayı, toplumları aşıp, dünyevî hisleri bir kenara bırakıp Yaradan’ına avuçlarını açmışsın. Ne mutlu sana, ne büyük bir mutluluk bu, ne büyük bir saadet, ne yüce bir duygu!..

Bizleri, insanları, toplumu ve dünyayı aradan çıkarıp, Allah’ın huzuruna gelmişsin. Gıpta ettim, imrendim ve utanç duydum kendi adıma, toplum ve dünya adına.   

Utanç duydum zira seni bu muazzez duygularından, Allah’a olan bu bağlanışından ve içinde bulunduğun bu güzel havadan belki de bizler ayıracağız. Bir şeytan olup yolunu şaşırtacak, sen daha ne olduğunu anlayamadan arşı azama yükselen merdivenin başından aşağıya çekmeye çalışacağız seni. Ebedî hayat yerine, şu fani ve kısa hayatı takdim edeceğiz.

Okuyacaksın ve ileride bir şeyler olmak isteyeceksin, bu olmak istediğin şeyler benliğini yitirecek, belki de ruhunu söndürecek. Çünkü bu olmak istediklerin avuçlarını açtığın yaradanın doğrultusunda değil, biz istesek de istemesek de, o yoldan ayırmaya çalışan bir silsile, bir tuzak, bir uçuruma giden yol olacak. Bu tezgahı bozup atmak, bu çarkı değiştirmek artık bizim elimizde değil, insanlık adına kurduğumuz bu hakikattan uzaklaştıran sistemleri bozabilmek bizim gücümüzü aşıyor.

Fizik’le onikiden vuracaklar seni, kimya ile diz çöktürecekler, müzik ve sporla aklını başından alacaklar, televizyonla mânevî hayatına sabotaj yapacaklar, edebiyat, kültür, estetik ve sanatla yere serecekler seni.

Her birinin yolu, şu an içinde bulunduğun noktadan, bu yüce havadan, bu duruluktan uzaklaştıracak, binbir türlü gailenin ve ihtirasların kucağına atacak. Ekonomi ve siyasi bilimler kapan kuracak, önemli mevkiler ve makamlar sana davetiye çıkaracak ve tüm bunların hepsi inancının emrinde, içinde, kapsamında olduğu halde, sen de belki bizler gibi, yakalanacağımız ya da içinde olacağımız mevkiyi, makamı veya ilgi alanını amaç edinerek, inancı aradan çıkarıp, yüzyıllardır süren bu karmaşaya ortak olacaksın.

Sana bir takım yollar gösterilecek anlayacağın ama bu gösterilen yolların hiçbiri, şu an içinde bulunduğun ortama, bu temiz dünyaya, bu Allah’a yaraşır mânevî havaya ve içtenliğe gitmeyecek. Çünkü biz bu gösterilen yollarda hayatımızı verdik ve hedefe asla ulaşamadık.

Yani sana gösterilecek yollar hiç hayırlı yollar olmayacak. Bilakis içinde bulunduğun kutsal yoldan edeceğiz, dünyanı da, ahiretini de yıkacağız, kendimize benzeteceğiz seni. Yıllar yılı bağrı yanıklığımızın ve acınacaklığımızın bu temel nedenini anlayamadık, hissedemedik bile. Şartlara uyarak, zamana uyarak, çevreye uyarak hep kendimizi aldattık.

Keşke bu saflık, bu duruluk ömür boyu sürse. Aydınlık iç dünyalar, duru duygular, temiz düşünceler ve mânevî atmosferler bulanıklaşmasaydı!

Yaşın küçük, bunlardan şimdilik haberin yok ama ileride bu tehlikelere maruz kalacağın için üzülüyorum. Bir insan kaybetmekten, bir kalb, bir gönül, bir inanç kaybetmekten korkuyorum.

Bir kabus bizi adım adım takip ediyor. Güzelliklerimizi, çiçek duygularımızı, iyilik bahçemizi tarumar ediyor. Kötü duygularımızı kışkırtıyor, bizi birbirimize ve kendimize karşı düşman ediyor, aramıza aşılması imkânsız mesafeler koyuyor, gülyabanileştiriyor bizi. Biz dirilmek isterken, bizi öldürmeye çalışıyor. Biz bahara özlem duyarken, güneşi silmek, mavi gökyüzünü sadece karabulutlara mekan yapmak istiyor.

Üçyüz senedir tepemize atılan ağların kapanında çırpınıp duruyoruz, gün gelecek bu ağları yırtacağız elbet, herşeye rağmen buna inanıyorum. Etrafımızı kuşatan, gönlümüzü kaplayan karanlıklar elbet bir gün aydınlanacak; kelebeklerin ışıklara koştuğu gibi, tüm insanlık Hakk’a koşturacak. Bizi aydınlatan, bize hayat ışığını sunan kahramanlara koşturacak, başka çaresi yok.

Üçyüz senelik bir yıkımın, bir enkazın nesliyiz. Haçlıların seferleri, inançlarımızı tarumar eden tasallutlar, karanlık dönemler, insanlığı insanlıktan eden, bir anafor gibi yutan, çölde bir hortum gibi sarıp sarmalayıp, döndürüp yere seren teknoloji ve modernizm de yıkamayacak, silemeyecek sahip olduğumuz inancı. Bizi yıksalar bile, bizi silseler bile inancımızı ortadan kaldırmaya güçleri yetmeyecek. Ayrık tohumlarıyla, fuhşu körükleyen ortamıyla; insan iradesini dejenere eden, aile kurumunu sabote etmeyi amaçlayan gazete ve dergileriyle; düğmesi yabancıların elinde, sansürsüz ve kontrolsüz televizyonlarıyla; yoldan sapmış, feleğini şaşırmış sayısı kalabalık, inanca düşman edilmiş yığınlarca insanlarıyla yirminci yüzyıl bile yok edemeyecektir inancımızı.

Zira üçyüz senedir başaramadılar; onlar dışarıdan, biz içeriden bilerek veya bilmeyerek çok uğraştık başarılamadı. Dejenerasyona uğratıldı, çarpıtıldı, düşmanlık ve kin yayıldı ama olan yine insanlara oldu, kendilerine oldu. Yüreklere kök salmış İslâm hayatı sökülemedi. Başarılsaydı, dışarıda hayat doğal akışını sürdürüp giderken; kızlı erkekli gençler top oynar, millet gezmeye, eğlenmeye, yemeye içmeye giderken, kimisi televizyon başında otururken, sen camiye gelip avuçlarını açarak dua edemezdin. Bütün ümitsizliklerin arasındaki nadide ümitsin sen.

Enkazın altında kalan ama Allah tarafından korunan, yıkıntılar arasından sağ çıkanlar gibi günümüzün yıkıntı ve enkazı altında bir nesil saklı..

İnançsızlığın hüküm sürdüğü, kimsenin din adına ortaya çıkamadığı, dine yönlendirici önemli bir fonksiyonun olmadığı, fuhşun, faizin ve tüm kötülüklerin meşru sayılıp egemen olduğu şu ortamda Fir’avun döneminde sepete saklanmış Hz. Musa gibi bir nesil saklı..

Allah bizleri asla feda etmiyor, bizleri kolluyor; üçyüz senedir, asırlardır kolladığı gibi bizi bu azgın ortamda da kolluyor. Ve şurda ya da burda, açık ya da gizli her yerde geleceğin kahramanları bir bir boy atıyor. Bizi kurtaracak, felaha giden yolları gösterecek, kurtuluşa çağıracak, aslımıza döndürecek hasretini çektiğimiz kahramanlar yetişiyor..

Kalp ve ruhumuzu boğan, varolmak için çırpınırken yok etmeye çalışan, bizi adım adım takip eden; gazeteli, televizyonlu, mevkiili, makamlı, kinli ve ihtiraslı bu kabus; kötü duygularımızı körükleyen uğursuz bir şeytan olan bu ortam; Fir’avun’un sarayında Hz. Musa’yı saklar gibi ümitlerimizin müjdecilerini saklıyor.

Acımasız kasırgalar karşısında, bir tufan ve boraya tutulan, her şeyi solgunlaşan ve ölgünleşen, en zengin bahara özlem duyan bu hazana dönüşmüş gönül bahçelerimizde kim diyebilir ki ümit çiçeği doğmayacak?..

Kim diyebilir ki bu bahçe yarın tekrar baharı yaşamayacak, üç asırlık karanlığın sonunda sabah olmayacak, güneş doğmayacak?..

Dua et yavrum!

Bir şeyden haberin yok ama öyle bir dua et ki, hepimizi saran ve bizi adım adım takip eden kabus uzaklaşsın, tepemize atılan ağlar yırtılsın, üç asırdır süren kışın baharı gelsin, içimize sinen karanlıklar duanla, saflığınla aydınlansın.

Dua et yavrum!

Öyle bir dua et ki, şu içinde bulunduğun temiz duygularından, saflığından, bu canayakınlığından bizler bile istesek de ayıramayalım seni.

Öyle bir dua et ki, bu duyguların ebedi olsun. Kendini kurtardığın gibi bizi de kurtarsın. Bizi bağlayan görünmez zincirleri koparıp, dünya kuyusundan çıkarsın.   Dua et yavrum!Dua et ki,
Avuçların dünyayı kurtarsın!..

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Peygamberimiz (A.S.)’den Bir Miras:FETİH RUHU

Peygamberimiz (A.S.)’den Bir Miras:
FETİH RUHU
 
Mehmed Saki Erol
   İstanbul’un fethinin 29 Mayıs’a denk düşmesi Mayıs ayının ülkemizde fetih ayı olarak kutlanmasının bir vesilesidir. Ancak bu kutlamaların sadece demeç ve hamasi nutuklarla geçiştirilmesi, fetih kavramının hangi ruhu ifade ettiğinin çoğu kez gözden kaçmasının da sebebi.
   Savaşların, yıkımların, istilaların ve soykırımların gündemden düşmediği günümüz dünyasında, İslam fethinin farkının ne olduğu iyi anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Tarih sayfalarımızı dolduran olayların muhasebesini yapabilmek için fetih ruhunu anlamak zorundayız. Ancak bu şekilde bunalımını yaşadığımız kimlik sorunumuzu aşabilir, tarihimizle yeniden barışabiliriz.
   Fethi nasıl anlamalıyız? Fetih, Allah’ın mülkünde Allah’ın adının yüceltilmesi (İlâ-yı Kelimetullah), kalplerin ve ülkelerin Allah’ın rahmetine ve adaletine açılması davasıdır. Bu tarif aslında Hz. Peygamber’in (A.S.) örnek hayatının ve vazifesinin bir yansımasıdır.
   Gerçekte fetih ruhu müminlere Peygamber Efendimiz’den (A.S.) miras kalmıştır. O, önce insanların gönüllerini fethetti sonra bağrında Beytullahı barındıran Mekke şehrini…
   Her iki fetih de aynı amaç için yapılmıştı. İnsanın içinde ve Mekke şehrindeki Beytullah’ı, yani Allah’ın evini Allah’tan gayrı olanlardan temizlemek. Böylece fethi manevi ve maddi diye ayırsak da, amacın Allah için olması esastır. Bir hadis-i şerifte Peygamber (A.S.) Efendimiz: “Kim Allah’ın adını duyurmak ve dinini yaymak için savaşırsa o Allah yolundadır; diğerleri değil” buyuruyor.
   Eğer fetih Allah için olmaz ise o mücadele Allah katında boş bir dava olmaktan öte gidemez. Buna fetih de denemez. Bunun adı artık fetih değil, belki bir “nasiplenme” dir. Yani pay alma, işgal etme, üstün olma ve sömürü davasıdır. İşte fethi diğer mücadelelerden ayıran temel fark da budur.
   Fetih denilince hiç şüphesiz ilk akla gelen, Rabbimizin Habibine müjdesini vahiyle bildirdiği Mekke-i Mükerreme’nin fethidir. Yani “Feth-i Mübin” dir. Bu fetih fetihlerin en büyüğü ve anlamlısıdır. Zira Mekke-i Mükkereme görünürde bir yeryüzü parçası, hakikatte ise kainatın kalbi hükmündedir. Bu sebeple bu şehrin fethinde zahiri ve batıni pek çok hikmetler ve dersler vardır.
   Mekke-i Mükerreme, Beytullah’ı bağrında taşır. Beytullah ise Allahu Tealâ’nın vahdaniyetinin simgesi ve kıblesidir. Allahu Tealâ, Kabe’ye yönelmeyi Allah’a yönelmekle bir tutmuştur. Bu sebeple Kabe’nin putlardan temizlenmesi ve asıl kimliğine kavuşması gerekiyordu. Belki bütün yeryüzü fetholunup yalnız Mekke-i Mükerreme kalsaydı, fetihler temsil ettikleri manaya eremeyecek ve tevhid yeryüzünde ikame edilmiş olmayacaktı. Bu fetih, hakkın hakimiyeti ve batılın zevalinin de bir göstergesidir.
   Mekke-i Mükerreme’nin fethi sonraki bütün fetihlerin anası olacak ve her fetih mesajını ve ruhunu bu fetihten alacaktı. Tarih boyunca bütün aklı selim sahipleri, kan dökülmeden en büyük fethin nasıl gerçekleştiğini idrak edecek, böylece en büyük Fatih olan Habib-i Kibriya (A.S.)’nın nasıl gönüllere hükmettiğini de anlayacaklardı.
   Bu mukaddes fetih şu mesajı vermektedir: Fetihlerde asıl olan kalplerin fethidir. Ülkelerin fethi ise bu asıl fethin tabii sonucudur.  Bu sebeple tarih boyunca fetihlerin kalıcı olduğunu, ancak zulüm ifadesi olan işgallerin ise kısa ömürlü olduğunu görürüz. Çünkü işgaller, fıtrata aykırı olarak gönüllere baskı uygularken, fetih ise insan fıtratını okşar.
   Fethin çağrıştırdığı en önemli mana şudur: Yeryüzünün kalbi hükmündeki Kabe’nin putlardan temizlenmesi insanlığın kurtuluşu için nasıl hayati bir önem taşıyorsa, beden ülkesinin merkezi olan insan kalbinin de, her türlü putlardan ve masivadan temizlenmesi de aynı şekilde hayati önem taşımaktadır. Mekke-i Mükerreme’de nasıl Kabe Beytullah ise kalbimiz de Beytullah’tır. Unutulmamalıdır ki bedenimizdeki Beytullah’ın yıkılması Mekke-i Mükerreme’de bulunan Beytullah’ın yıkılmasından daha büyük bir cürümdür. Çünkü Beytullah, Allah’ın evi olarak vasf edilmekle beraber insan eliyle inşa edilmiştir. Oysa insan kalbi bizzat Rabbimizin yaratmasıyladır. Dolayısıyla yaratıcısına binaen kalbin fethi daha hayati bir önem taşımaktadır.
   Büyük fethin işaret ettiği diğer bir önemli mana da şudur:
   Bu fetih göstermiştir ki, fetihler kamil rehberlerin eliyle nefsini terbiye ve tezkiye edebilmiş vasıflı müminlerin gayretleriyle gerçekleşebilir. Nefs terbiyelerini tamamlayamayanlar ne gönülleri fethedebilir ne de ülkeleri…
   Allah’a emanet olunuz.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Etiket Bulutu