Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Mayıs 18, 2009

ÖZÜ BİLMEK ÖZE DÖNMEK


   
  
 
 Semerkand Yazı İşleri
  
   İletişim teknolojisi çok gelişti. Dünyanın bir ucunda söylenenler anında bize ulaşıyor. Gerekli gereksiz her konudan haberdar oluyoruz. Bu durumu bir fırsat bilenler de her şey üzerine konuşuyor. Biz de dinliyoruz.
   İslâm üzerine de çokca konuşuluyor. İlgili, ilgisiz herkes din hakkında bir şeyler söylüyor. Hakikati söyleyen azınlığın yanında, epey bir kalabalık, dini kendi çıkarlarına, arzuladıkları hayata uygun bir şekle sokmaya çalışıyorlar. Astrologlar, medyumlar bile iddilarına dinden deliller getirme peşindeler.
   Çıkarılan gürültü, kargaşa arasında dinin esası, hakikati ancak bir silüet olarak görünüyor. Din hakkındaki doğrular netliğini kaybedince, biz de ne yapacağımızı şaşırıyoruz.
   Halbuki bu dinin sahibi Allah’tır. Aslı-esası hiç bozulmadan bu din kıyamete dek var olacaktır.
   Sorun, bizim çer çöp arasında yolumuzu kaybetmemizden kaynaklanıyor. Yüreğimizi ve zihinlerimizi şöyle bir silkeleyip kendimize döndüğümüzde, dinimiz her zamanki berrak, pırıl pırıl, güler yüzlü haliyle bizi karşılayacak. 
  
 Unutmamak İçin Tekrar 
   “ Akl-ı beşer nisyan ile malûldür” sözü, eskilerden yadigâr anlamlı bir söz. Yani “insan aklı unutmakla kusurlu” demiş atalarımız.
   Bu sözde insan tabiatının bir yönüne atıfta bulunulduğu gibi, bilinenlerin tekrar edilmesi gereği de hatırlatılıyor. Unutma kusurundan kurtulmanın tek yolu tekrar.
   Tekrarlamak, bilgiyi tazelemenin ötesinde önem taşıyor. Sık sık yaptığımız şeyler hayatımızın kendisi oluyor. Onu içselleştiriyoruz, halimiz o oluyor.
   Düşünün ki, namazı günde beş kez tekrarlıyoruz. Her bir namazın içinde de sürekli tekrarlar var. Mesela Fatiha Suresi’ni günde kaç kez okumuş oluyoruz? Kaç kez rükû ve secde yapıyoruz?
   Tekrarlamak gerçekten önemli demek ki. Önemli şeyleri tekrarlamak, yenilemek daha da önemli. Hele de ebedi hayatımız, ahiretimiz söz konusu olduğunda…
   Müslüman kalmak, müslümanca yaşamak, bu devirde daha çok tekrara bağlı gözüküyor. İmanımızı, bu imanın muhtevasını, nereden gelip nereye gittiğimizi, neleri yapmamız, nelerden uzak durmamız gerektiğinin bilgisini hep tekrarlamakta fayda var.
   Çünkü bu zaman, bu hayat, inanılmaz ölçüde aşındırıcı bir karakter taşıyor. Kirli-temiz demeden sürekli suyla dolup boşalıyor kabımız. Kirlerin tortuya dönüşüp kabımızı büsbütün işe yaramaz hale getirmemesi bizim çabamızla mümkün. Sık sık “tertemiz, arı-duru olan”la yıkamakla mümkün.
   Evet, bugünkü dünya, içimizi arındırmayı mümkün kılan ilmi, ameli terkettiğimizde, bizleri kolaylıkla haktan, hakikatten uzaklaştırıyor. Kalplerimizi yıpratıyor, direncini kırıyor.
   “ Müslümanız elhamdülillah, dinimize, kitabımıza saygımız var” tesellisinin de tek başına bizi taşıyabileceği bir yer yok. Başıboş bırakılmadığımızı bilmek ve Sahibimiz’e itaat ve ibadet etmek zorundayız. Aslında, kibirlenip sırtımızı dönmezsek, bu itaat ve ibadetin ne büyük saadet, nasıl bir coşku ve zevk hali olduğunu farkedeceğiz. Çünkü tabiatı gereği kalbin tek huzur ve sükun yolu bu.
   Allah’a kulluk bilmekle olur. Hz . Peygamber s.a.v. Efendimiz, bu öğrenmenin kadın erkek her müslümana farz olduğunu buyurmuşlardır.
   Öneminden dolayı da bilme-öğrenme, yani kısaca ilim konusu dergimizde sıkça yeralıyor . Başta söylediğimiz gibi tekrar etmekte fayda var. Hatırlatalım; tekrarla ayakta kalma devrindeyiz.
   Müslümanlar olarak dinimizi bilmek zorundayız. Nasıl inanacağız, nasıl ibadet edeceğiz, nasıl yaşayacağız ki doğru yol üzere olalım, Rabbimiz’in hoşnutluğunu kazanalım.
   Bunun için güzel dinimize dair bilgilerimiz zaman zaman gözden geçirilmeli. Bir şekilde aşınan, unutulan varsa düzeltilmeli, yerine konulmalı. 
  
 Öz Bilgi İhtiyacı 
   İslâm alimleri, asırlar boyunca çok ayrıntılı bilgiler içeren ciltler dolusu kitapların yanısıra, her yaştan, her eğitim düzeyinde müslümanın kolaylıkla anlayabileceği rehber kitaplar da yazdılar. Bu kitaplar, Allah yolunun karışıklıktan uzak, sade bir zihinle, berrak bir kalple yaşanmasına kılavuzluk etti.
   Bu kitaplarda İslâm’ın en temel hükümlerine yer verildi. Bu durum, daha fazla ilim gereksiz demek değil elbette. İsteyen herkese ilim sarayının kapıları sonuna kadar açık. Fakat mesleği icabı her konuyu bütün ayrıntısına kadar araştırması gerekenler dışında, hayat şartları herkese yeterince zaman tanımıyor.
   Bu durumda ve özellikle bugünkü şartlarda dinimiz hakkında bilinmesi zorunlu olanları tamamlayıp, bunlarla sürekli şekilde amel etmek en kolay, en güvenli yol gibi görünüyor.
   İmam Gazalî rh .a. Hazretleri’nin “ Eyyühe’l-Veled: Ey Oğul” adını taşıyan bir kitapçığı vardır. Ve bu ufacık kitabın da önemli bir hikayesi. İmam Gazalî Hazretleri’nin bu kitabı yazmasına sebep olan olay şudur:
   İmam Gazalî rh .a.’in yanında ilim tahsil eden, bütün konuların en derin meselelerine vakıf olan talebelerinden biri, günün birinde tefekküre dalar ve kalbine şu düşünceler gelir:
   “Çok çeşitli ilimler okudum, gençliğimi bunları öğrenmekle geçirdim. Şimdi bana bir iş düşüyor: Öğrendiklerimin hangisi bana fayda verecek, kabrimde bana arkadaş olacak, bunu anlamalıyım. Faydası olmayacak olanları da terk etmeliyim. Rasulullah s.a.v. Efendimiz de bir duasında: ‘ Allahım, Faydasız ilimden sana sığınırım’ buyurmuyor mu?”
   Böyle düşünür ama işin içinden çıkamaz. Nihayet fikrini almak üzere hocası İmam Gazalî’ye bir mektup yazar. Şöyle der:
   “Her ne kadar yazmış olduğunuz İhyau Ulumi’d-Dîn ve diğer eserleriniz sorularımı cevaplandırıyorsa da gayem, bana yazacağınız birkaç sayfayı yanımda taşımak ve Allahu Tealâ’nın izniyle hayatım boyunca onlarla amel etmektir.”
   Evet; biz İmam-ı Gazalî Hazretleri’nin hocalık yaptığı Nizamiye Medresesi’nde talebe de değiliz. Bizim, kabirde bize arkadaş olacak bilgilere, birkaç sayfaya ihtiyacımız var. O talebeden daha çok ihtiyacımız var. 
  
 Asıl Olana Dönmek 
   Dergimizin yedinci sayısında Faruk Gürbüz şöyle yazıyordu:
   “… Denizlere doğru akıp giden ırmaklar nasıl bir mecraya muhtaçsa, Allah’a giden bir mümin de hayatının akışını disiplin altına alacak, onu derleyip toparlayacak, denetleyecek bir ilmihale, yani davranış bilgilerine muhtaç.
   İlmihal, ahiret yolcusu bir müminin Kur’an ve Sünnet’ten süzülmüş rehberlik bilgilerini ihtiva eden kılavuz kitap.
   İlmihal, bir müminin su gibi akıp giden hayatının mecrası.
   İlmihal ilâhi bir disiplin. Hayatın nizamnamesi…
   Öyle ki, ilmihal doğru imanın yollarını öğretir. Sonra bu sağlam itikad üzerine davranışlarımızı bina ederiz. Amellerimiz itikadımızın aynası olur.
   Çocuklarımıza kazandırmamız gereken davranışların en güzelleri ilmihallerimizde vardır. Zaten ilmihal, sözlük manası itibariyle ‘hal ilmi’, yani davranış ilmi demek.
   Beşikten mezara hayatımızı yönlendirip terbiye eden bilgileri kapsar. Temizlikten yeme ve içme adabına kadar, her türlü davranışın en mükemmelini ilmihallerde buluruz.
   Her türlü davranışımızın önünde ve sonunda dualar öğreniriz ilmihallerden… Böylece her işimizde Yüce Mevlâmız ile gönül bağlarımız, muhabbet ve tevekkül bağlarımız tazelenir.
   Kısaca, Cenab -ı Allah’ın sevdiği bir ahlâk ile süslenip edeplenmiş oluruz.
   Zaten tasavvuf erenlerinin bir maksadı da, Allah’ın kullarını ilmihal bilgileri ile beslemek ve ondaki peygamberî edeplerle süslemek değil mi?”
   Bu sözler dört yıl önce yazıldı. Bu sözlere duyulan ihtiyaç bugün artarak devam ediyor.
   Yani yapmamız gerekenler var. Hem kendimiz, hem çoluk-çocuğumuz, etrafımız için.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

HAYIR VE ŞERRİN YARADILIŞ HİKMETİ VE “HAYIRLILAR”DAN OLMAK

   aralık 2002 semerkand
   Mübarek Erol
  
   Gerek iyilik, faydalı anlamına gelen hayrı; gerekse kötülük, fenalık anlamına gelen şerri yaratan, Allahu Tealâ’dır. Çünkü her şeyi yaratan O’dur. O Zat-ı Ekmeldir; mutlak kemal sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir şer şoktur. Şer insanlarda, insanların işlerinde ve insana göre yaratıklardadır. 
  

 Rabbimiz hayrı da şerri de ilâhi bir hikmet ve adaletin gereği olarak yaratmıştır. Evet, hayrı ve şerri yaratan Allah Tealâ’dır. Fakat bunları talep eden, isteyen ise insandır. İnsan, bu dilemesi sebebiyle yaptıklarının neticesinden sorumludur.
   Rabbimiz hayırdan ve iyi işlerden razıdır, hoşnuttur. Şer olanlardan, yani kötü olan işlerden ise razı değildir, hoşnut olmaz. Buna böylece inanmak imanın bir şartıdır.
   Mevlâmız insanoğlunu bu dünyaya akıl ve irade ile donatarak imtihan için getirmiştir. Bu imtihan aleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve insanın yaratılış hikmetine ters düşerdi. 
  
Rabbimiz bu alemde insanlara peygamberler göndererek doğru yolu göstermiştir: “Ona (insana) iki yol göstermedik mi?..” (Beled,10), “… sizi bir imtihan olarak kötülükle ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 35) İşte Cenab-ı Mevlâ insanoğlunu böyle ayetlerle uyarmış, üstelik insan ruhuna şerri tanımanın, ondan sakınmanın bilgilerini koymuş ve ilham etmiştir.
   Eğer şer hiç yaratılmamış olsaydı, kulların hepsi Allah’a inanan, itaat eden, iyilikte bulunan kimseler olsalardı, bu alemin ve imtihanın sırrı olmazdı. O zaman insanın bir arıdan, kuştan farkı kalmazdı. Arı Allah’ın kendisine verdiği bir ilham ile bal yapar. Onun ne aklı ve ne de hür bir iradesi vardır. Oysa Rabbimiz insana akıl, şuur, bilgi edinme ve irade özellikleri olan bir ruh vererek, onu hayvanlardan üstün kılmış ve yeryüzünde kendi halifesi yapmıştır. O halde iyilik ve hayrın kıymeti zorlayarak değil, şuur ve serbest bir irade ile yapılmasındadır. Şuur ve serbest irade ile yapılmayan iyiliğin kıymeti yoktur. 
  
 “Eğer Rabbin dileseydi, elbette yeryüzünde kim varsa hepsi de iman ederlerdi…” (Yunus, 99) Evet, Rabbimiz’in muradı ile durum böyle olsaydı; yani insanlar akıllarını kullanarak, vicdanlarına tabi olarak, serbest iradeleriyle iman ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre karşı ne değeri olurdu? Küfür ve şer olmasaydı, iman ve hayır uğrunda çekilen meşakkatin ne kıymeti kalırdı?
   Demek ki şerri yaratmak şer değildir. Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsanoğlu aklını kullanarak iradesini şerre yöneltip gücünü buna sarfederse, Allah Tealâ da bunu yaratır. Fakat hatırlayalım, Rabbimiz’in şerre yardımı ve rızası yoktur. 
  
 Bazen insanoğlu bir şeyi hayırlı bulmayarak şer zannedebilir. Fakat Mevlâ kulunun terbiye olması için musibet verir. Mesela günahlarının affedilmesi veya bir kısmından vazgeçilmesi için hastalık verir. “Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken, o sizin için hayırlı olur. Bir şeyi sevip istediğiniz halde, o da hakkınızda şer olur…” (Bakara, 216) Demek ki Rabbimiz, çok defa bizlere şer suretinde görünen sıkıntı ve musibetleri hayra vesile ve bir başlangıç kılabiliyor. 
  
 Şeylerin ve olayların mahiyeti ve kıymetleri zıtları ile anlaşılır. Hastalık olmazsa sıhhatin, cehalet olmazsa ilmin kıymeti anlaşılmazdı. Yağmur ve karın yağmasında, rüzgarın esmesinde, mikrop ve hayvanların yaratılmasında görülen izafi şerler, bunların hayır ve faydalarının yanında yok mesabesindedir. 
  

   Cenab-ı Hak insanoğlunu yaratmış; itikad, ibadet,  ahlâk, muamele, mükafat ve cezayı tayin etmekten ibaret dinî esasları beyan etmiştir. Doğrusu Cenabı Mevlâ, hayır ve şerri yarattığı gibi hayırlıları ve şerlileri de yaratmıştır. Sonra peygamberleri göndermekle insanları hayra teşvik etmiş, onlar da tebliğ vazifelerini hakkıyla yerine getirmişlerdir. 
  
 Ayet-i celile ve hadis-i şeriflerde devamlı hayırlı insanlarla, hayır ehli ile beraber olmak emredilir, teşvik edilir. Zira hayır meclislerini tercih ederek hayırlılarla beraber olmak, şerlileri bile iyi ve hayırlı kılar. Aynı şekilde, hayırlı bir kimsenin şerlilerle beraber olması da, onu zamanla şerlilerden kılar. Büyükler bu konuda şöyle derler: “Hayırlı insanlarla beraber olanlar, onların hayrından kazanır ve bu bereketle hayır ehlinden olurlar.” 
  
Geçmiş ümmetlerde insanları irşad edip Hak’ka yöneltenler olduğu gibi, bu ümmetin içinde de hayrın rehberleri, önderleri vardır ve kıyamete kadar da Rabbimiz’in lütfuyla var olacaklardır. Bu zümre, Rabbimiz’in kendilerine bahşetmiş olduğu bürhanla yol gösterirler. Bu sayede kendilerine ihlâs ve sevgiyle teslim olanlar huzura kavuşurlar.
   Bu hayır rehberlerinin yoluna uymak, hayırlıları seçmek ve onlarla beraber olmak, gerek kalbî, gerekse zahirî güzel ahlâkın elde edilmesi için en kuvvetli ilkedir. 
  
Cenabı Mevlâmız “…şüphe yok ki Allah katında en üstün olanınız, en ziyade takva olanınızdır.” (Hucurat, 13) buyurarak, en hayırlı kulların vasıflarını bizlere bildirmiştir. Demek ki Rabbimiz’in indinde en hayırlı insanlar, O’na karşı en hassas olan, takva ehli, hatta takvanın zirvesine ulaşmış kişilerdir. Bunlar, başta bizzat Cenab-ı Mevlâmız’ın seçtiği peygamberler, onlardan sonra da bu yolu kendilerine bir hayat tarzı olarak seçmiş olan peygamber vârisi rabbanî alimlerdir. 
  
 Ehyar (en hayırlılar) olan bu hayır ve takva yolunun rehberleri, Allah’ın emir ve yasaklarını ve Habib-i Edib s.a.v.’in Sünnet-i Seniyye’sini kendi nefislerinde yaşamış ve ondan zerre şaşmayarak takvanın zirvesine ulaşmışlardır. Bu vesileyledir ki onlar peygamberlerden sonra ümmete birer delil ve rehber olmuşlardır. Onlar, kendileri hayırlı insanlar zümresinden oldukları için diğer insanları da hayırlara götürmekle vazifelidirler. Şer ehli olanların kendilerine tabi olanları şerre, kötülüğe teşvik edip ve götürdükleri gibi… 
  
Şer ehli olanlar, yaşadıkları zamanlarda kötü fiillerini işlemiş ve kendine tabi olanlarla birlikte Allah’ın gazabına, azabına düçar olmuşlardır. Bir çoğu unutulup gitmiş, hatırlananlar ise insanlığın kötü örnekleri olarak yâdedilmekteler. Oysa hayır ehli hiç unutulmamış, hep hayır dualarla anılmışlar, kıyamete kadar da anılacaklardır. 
  

 Zamanının hayır rehberlerinden Muhammed Diyauddin k.s. Hazretleri, Veysel Karanî rh.a. Hazretleri’nin türbesini ziyarete gittiği zaman, yine o beldede yaşamış ve zulmüyle tanınmış bir melikin kabrini sorar, ama kimse bilemez. Sonra da Veysel Karanî rh.a.’in kabrini sorar. Oradakiler “Veysel Karanî’yi kim bilmez ki” diye mukabele ederler. Bunun üzerine Hazret, “İşte Allah’ın sevdiği (takva ehli) kul ile sevmediği (şer ehli) kulun farkı buradadır.” buyurur.
   Evet, hayır ve iyilik ehlinden olanlar binlerce yıl geçmiş olsa bile bilinirler, bazen türbeleri bir ziyaretgâh olur. En önemlisi, onlara kıyamete kadar güzel dualar gönderilir. Ama şer ve kötülük ehli, ölümlerinin hemen ardından kötü işleriyle anılırlar; kabirleri ise unutulmaya mahkumdur.
   Rabbimiz bizleri en hayırlılar silsilesi olan Ehyar ile beraber ve onlardan olanlardan eylesin.
   Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

  

 
 

Etiket Bulutu