Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

   aralık 2002 semerkand
   Mübarek Erol
  
   Gerek iyilik, faydalı anlamına gelen hayrı; gerekse kötülük, fenalık anlamına gelen şerri yaratan, Allahu Tealâ’dır. Çünkü her şeyi yaratan O’dur. O Zat-ı Ekmeldir; mutlak kemal sıfatlarında ve fiillerinde hiçbir şer şoktur. Şer insanlarda, insanların işlerinde ve insana göre yaratıklardadır. 
  

 Rabbimiz hayrı da şerri de ilâhi bir hikmet ve adaletin gereği olarak yaratmıştır. Evet, hayrı ve şerri yaratan Allah Tealâ’dır. Fakat bunları talep eden, isteyen ise insandır. İnsan, bu dilemesi sebebiyle yaptıklarının neticesinden sorumludur.
   Rabbimiz hayırdan ve iyi işlerden razıdır, hoşnuttur. Şer olanlardan, yani kötü olan işlerden ise razı değildir, hoşnut olmaz. Buna böylece inanmak imanın bir şartıdır.
   Mevlâmız insanoğlunu bu dünyaya akıl ve irade ile donatarak imtihan için getirmiştir. Bu imtihan aleminde şerrin bulunmaması, dünyanın ve insanın yaratılış hikmetine ters düşerdi. 
  
Rabbimiz bu alemde insanlara peygamberler göndererek doğru yolu göstermiştir: “Ona (insana) iki yol göstermedik mi?..” (Beled,10), “… sizi bir imtihan olarak kötülükle ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 35) İşte Cenab-ı Mevlâ insanoğlunu böyle ayetlerle uyarmış, üstelik insan ruhuna şerri tanımanın, ondan sakınmanın bilgilerini koymuş ve ilham etmiştir.
   Eğer şer hiç yaratılmamış olsaydı, kulların hepsi Allah’a inanan, itaat eden, iyilikte bulunan kimseler olsalardı, bu alemin ve imtihanın sırrı olmazdı. O zaman insanın bir arıdan, kuştan farkı kalmazdı. Arı Allah’ın kendisine verdiği bir ilham ile bal yapar. Onun ne aklı ve ne de hür bir iradesi vardır. Oysa Rabbimiz insana akıl, şuur, bilgi edinme ve irade özellikleri olan bir ruh vererek, onu hayvanlardan üstün kılmış ve yeryüzünde kendi halifesi yapmıştır. O halde iyilik ve hayrın kıymeti zorlayarak değil, şuur ve serbest bir irade ile yapılmasındadır. Şuur ve serbest irade ile yapılmayan iyiliğin kıymeti yoktur. 
  
 “Eğer Rabbin dileseydi, elbette yeryüzünde kim varsa hepsi de iman ederlerdi…” (Yunus, 99) Evet, Rabbimiz’in muradı ile durum böyle olsaydı; yani insanlar akıllarını kullanarak, vicdanlarına tabi olarak, serbest iradeleriyle iman ve hayrı seçmeselerdi, imanın küfre karşı ne değeri olurdu? Küfür ve şer olmasaydı, iman ve hayır uğrunda çekilen meşakkatin ne kıymeti kalırdı?
   Demek ki şerri yaratmak şer değildir. Fakat şerri kazanıp şer ile vasıflanmak şerdir. İnsanoğlu aklını kullanarak iradesini şerre yöneltip gücünü buna sarfederse, Allah Tealâ da bunu yaratır. Fakat hatırlayalım, Rabbimiz’in şerre yardımı ve rızası yoktur. 
  
 Bazen insanoğlu bir şeyi hayırlı bulmayarak şer zannedebilir. Fakat Mevlâ kulunun terbiye olması için musibet verir. Mesela günahlarının affedilmesi veya bir kısmından vazgeçilmesi için hastalık verir. “Olur ki bir şey hoşunuza gitmezken, o sizin için hayırlı olur. Bir şeyi sevip istediğiniz halde, o da hakkınızda şer olur…” (Bakara, 216) Demek ki Rabbimiz, çok defa bizlere şer suretinde görünen sıkıntı ve musibetleri hayra vesile ve bir başlangıç kılabiliyor. 
  
 Şeylerin ve olayların mahiyeti ve kıymetleri zıtları ile anlaşılır. Hastalık olmazsa sıhhatin, cehalet olmazsa ilmin kıymeti anlaşılmazdı. Yağmur ve karın yağmasında, rüzgarın esmesinde, mikrop ve hayvanların yaratılmasında görülen izafi şerler, bunların hayır ve faydalarının yanında yok mesabesindedir. 
  

   Cenab-ı Hak insanoğlunu yaratmış; itikad, ibadet,  ahlâk, muamele, mükafat ve cezayı tayin etmekten ibaret dinî esasları beyan etmiştir. Doğrusu Cenabı Mevlâ, hayır ve şerri yarattığı gibi hayırlıları ve şerlileri de yaratmıştır. Sonra peygamberleri göndermekle insanları hayra teşvik etmiş, onlar da tebliğ vazifelerini hakkıyla yerine getirmişlerdir. 
  
 Ayet-i celile ve hadis-i şeriflerde devamlı hayırlı insanlarla, hayır ehli ile beraber olmak emredilir, teşvik edilir. Zira hayır meclislerini tercih ederek hayırlılarla beraber olmak, şerlileri bile iyi ve hayırlı kılar. Aynı şekilde, hayırlı bir kimsenin şerlilerle beraber olması da, onu zamanla şerlilerden kılar. Büyükler bu konuda şöyle derler: “Hayırlı insanlarla beraber olanlar, onların hayrından kazanır ve bu bereketle hayır ehlinden olurlar.” 
  
Geçmiş ümmetlerde insanları irşad edip Hak’ka yöneltenler olduğu gibi, bu ümmetin içinde de hayrın rehberleri, önderleri vardır ve kıyamete kadar da Rabbimiz’in lütfuyla var olacaklardır. Bu zümre, Rabbimiz’in kendilerine bahşetmiş olduğu bürhanla yol gösterirler. Bu sayede kendilerine ihlâs ve sevgiyle teslim olanlar huzura kavuşurlar.
   Bu hayır rehberlerinin yoluna uymak, hayırlıları seçmek ve onlarla beraber olmak, gerek kalbî, gerekse zahirî güzel ahlâkın elde edilmesi için en kuvvetli ilkedir. 
  
Cenabı Mevlâmız “…şüphe yok ki Allah katında en üstün olanınız, en ziyade takva olanınızdır.” (Hucurat, 13) buyurarak, en hayırlı kulların vasıflarını bizlere bildirmiştir. Demek ki Rabbimiz’in indinde en hayırlı insanlar, O’na karşı en hassas olan, takva ehli, hatta takvanın zirvesine ulaşmış kişilerdir. Bunlar, başta bizzat Cenab-ı Mevlâmız’ın seçtiği peygamberler, onlardan sonra da bu yolu kendilerine bir hayat tarzı olarak seçmiş olan peygamber vârisi rabbanî alimlerdir. 
  
 Ehyar (en hayırlılar) olan bu hayır ve takva yolunun rehberleri, Allah’ın emir ve yasaklarını ve Habib-i Edib s.a.v.’in Sünnet-i Seniyye’sini kendi nefislerinde yaşamış ve ondan zerre şaşmayarak takvanın zirvesine ulaşmışlardır. Bu vesileyledir ki onlar peygamberlerden sonra ümmete birer delil ve rehber olmuşlardır. Onlar, kendileri hayırlı insanlar zümresinden oldukları için diğer insanları da hayırlara götürmekle vazifelidirler. Şer ehli olanların kendilerine tabi olanları şerre, kötülüğe teşvik edip ve götürdükleri gibi… 
  
Şer ehli olanlar, yaşadıkları zamanlarda kötü fiillerini işlemiş ve kendine tabi olanlarla birlikte Allah’ın gazabına, azabına düçar olmuşlardır. Bir çoğu unutulup gitmiş, hatırlananlar ise insanlığın kötü örnekleri olarak yâdedilmekteler. Oysa hayır ehli hiç unutulmamış, hep hayır dualarla anılmışlar, kıyamete kadar da anılacaklardır. 
  

 Zamanının hayır rehberlerinden Muhammed Diyauddin k.s. Hazretleri, Veysel Karanî rh.a. Hazretleri’nin türbesini ziyarete gittiği zaman, yine o beldede yaşamış ve zulmüyle tanınmış bir melikin kabrini sorar, ama kimse bilemez. Sonra da Veysel Karanî rh.a.’in kabrini sorar. Oradakiler “Veysel Karanî’yi kim bilmez ki” diye mukabele ederler. Bunun üzerine Hazret, “İşte Allah’ın sevdiği (takva ehli) kul ile sevmediği (şer ehli) kulun farkı buradadır.” buyurur.
   Evet, hayır ve iyilik ehlinden olanlar binlerce yıl geçmiş olsa bile bilinirler, bazen türbeleri bir ziyaretgâh olur. En önemlisi, onlara kıyamete kadar güzel dualar gönderilir. Ama şer ve kötülük ehli, ölümlerinin hemen ardından kötü işleriyle anılırlar; kabirleri ise unutulmaya mahkumdur.
   Rabbimiz bizleri en hayırlılar silsilesi olan Ehyar ile beraber ve onlardan olanlardan eylesin.
   Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

  

 
 
Reklamlar

Comments on: "HAYIR VE ŞERRİN YARADILIŞ HİKMETİ VE “HAYIRLILAR”DAN OLMAK" (1)

  1. &&&…GÜZEL GÖRMEK GÜZEL YAŞAMAK…&&&Akıl için yol birdir.Fakat bu bir olan yolu buluncaya kadar, büyük çabalar gerekiyor. Her nesil, Amerika’yı yeniden keşfedercesine, el yordamıyla doğruları bulmaya çalışıyor.Oysa ki, hayatın doğruları şimdiye kadar milyonlarca kere yaşanmıştır. Hele de bizim inancımızla…İnsanlık dünyasının nice parlak yıldızı bizim inancımızı paylaşan insanlar arasından çıkmıştır.Bu dünyada nasıl yaşanacağını, nasıl üzüntüsüz olunacağını hayatlarıyla göstermişlerdir. Başta Peygamberimiz (A.S.M.) olmak üzere, bütün peygamberler, evliyalar, Allah dostları, bu güzel insanların ilk sırasında yer alanlardır.Bunlar, doğru aklı, doğruyu bulmakta kullanmışlar ve bizlere de yaşanmaya değer hayatı göstermişlerdir.O güzel insanların karşılarına çıkan kötüler de olmuş… Fakat bunlar, hem kötülüklerle tadı kaçırılmış bir ömür sürmüşler, hem de unutulup gitmişlerdir. Unutulmayanlar da, daima nefretle anılmışlardır.Güzel insan olmak…Bütün mesele bu…Güzel insan olabilmek için de güzelliği önce kendi içinde bulmak gerekir.Güzellik nasıl bulunur?Nasıl yansıtılır?Çirkinlik ve üzüntü nasıl yenilir?Güzelliği bulmak ve güzel güzel yaşamak, her şeyden önce hayata bakış açımızı düzeltmemizi gerektiriyor.Hayata nasıl bakacağız?Olayları nasıl değerlendireceğiz?İnsan olarak, bizim bu dünyadaki öncelikli görevlerimiz nelerdir?Ve en önemlisi, hangi özellik ve alışkanlıklarla kendimizi sıradan ve basit yaratık olmaktan kurtarabiliriz?Sıradan ve basit yaratık olmak…Daha da kötüsü, çevresini rahatsız eden, üzen bir dert küpü olmak…Sayısız arzu ve isteklerle dolu bir iç dünyanız olacak… İmkanınız az, gücünüz sınırlı bulunacak… Ve siz üzüntüsüz yaşamayı başarabileceksiniz…Bu mümkün mü?Bir denenme ve sınanma dünyasındayız.Elbette bir yığın dert var önümüzde. Bütün bunlara rağmen, hayatı yaşanabilir kılmak ve daha da öteleri kazanabilmek için kullanmak mecburiyetindeyiz.Üzüntüyü azaltabilmek için, sadece bakış açımızı değiştirmek bile yeterlidir. Olayları, insanları, yorumlama biçimimiz hayatımızın tadını tuzunu ya sağlayacak, ya da kaçıracaktır…Bakış açısına göre insan, acıdan bile tat alabilir… Tatlıdan dahi haz duymayabilir.Üzüntülere pabuç bırakmamak için elbette birçok etkili tedbir vardır. Önce bunları bilmeli, sonra da hemen uygulamaya koymalıdır.Aynı şartlarda yaşayan birçok insan, üzüntü düzeyi bakımından çok değişik durumda bulunuyor. Biri hayatı çekilmez bulurken, diğeri, fevkalade mutlu olduğunu söyleyebiliyor.İyimser insanlar “ güzel görür, güzel düşünür”, dolayısıyla da “hayatlarından lezzet alırlar”.Her zaman tatlıya ulaşamayabiliriz. Öyleyse, acılardan tat almayı da bilmeliyiz. Bazı insanlar nasıl damak zevki için, çok acılı yemekler, hatta çiğköfteler yiyorlarsa, ruhumuzun acılarından da değişik lezzetler çıkarmayı bilmeli değil miyiz?Karanlığın da hayatımızdaki yerini kabul etmeliyiz. Çünkü, her şey zıddıyla bilinir. Karanlık olmasaydı aydınlığın kıymetini hakkıyla anlayamazdık.Acılarla da tatlıların değeri ortaya çıkar.Çirkin güzelliğin idrakini sağlar.Ağlamak olmasaydı, gülmek, güzelliğinden çok şey yitirirdi.Hayat, karanlıkla aydınlığın, acıyla tatlının, gözyaşıyla tebessümün, mutsuzluklarla mutluluğun bütünüdür.Önemli olan, seçme hakkımızı daima iyi kullanmak, güzeli, doğruyu, faydalıyı yaşatmaktır.Mümkün olanın en iyisini, en güzelini, en doğrusunu yapma azmi, içimizde sürekli canlı kalmalıdır.Hedeflerimize tamamen ulaşamasak bile, gönlümüzde üzüntü yerine, vazifesini yapmış olmanın huzuru doğacaktır.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: