Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

 
 
Allâh -celle celâlühû- kullarını hidâyete erdirmek için, kendi içlerinden karakter ve şahsiyet sahibi müstesnâ yaratılışlı sâlih insanları rehber olarak vazîfelendirmek sûretiyle, kullarının saâdete ermesine yardımda bulunmaktadır.

İnsan, yaratılış olarak karakter ve şahsiyete hayrandır. Yâni onun hak ve hakîkate yönlendirilmesi ve rûhânî terbiyesinde akıl ve gönlüne tesir edebilecek fiilî bir örneğe ihtiyaç vardır. Onun içindir ki Cenâb-ı Hak, sadece kitap değil, beşeriyeti irşâd için onların üzerinde her bakımdan derin iz ve tesirler bırakan yüksek şahsiyet ve karakter sahibi kimseler, yâni peygamberler göndermiş, onların izinden yürüyen velîler ihsân etmiştir. Nebîler ve velîler öyle şahsiyetlerdir ki, onlara güzel olmayan bir vasfı düşmanları bile yakıştıramamışlardır. Onlar sâyesinde nice insanlar, hak ve hakîkate âşinâ olmuş ve îmânla şereflenmişlerdir. Nitekim sahâbe-i kirâm da, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in canlı bir Kur’ân hâlindeki müstesnâ şahsiyet ve karakterine hayran kalarak îmân etmiş ve O’nun etrafında pervâne olmuşlardır. Kız çocuklarını diri diri gömen yarı vahşî insanlar eriyip yok olmuş, onların yerine İslâm tarihinin en zirve âbide şahsiyetleri tezâhür etmiştir.

Bu itibarla îmân, ihlâs ve takvâ yolunda yürüyen ehl-i îmânın en mühim vasfı, Peygamber’ine yaraşır bir şahsiyet inşâsı olmalıdır. Böyle bir haslet ve husûsiyete sâhip bulunan mü’minler, âdeta birer hidâyet mıknatısı olurlar. Bundan mahrum olanlar ise, farkında olmadan hidâyettekileri bile bezdirecek ve yoldan çıkaracak bir rolü üstlenmiş bulunurlar. Bu gerçeği Hazret-i Mevlânâ şöyle hikâye eder:

“Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri zamanında, ateşe tapan biri vardı. Birgün îmânlı bir kişi, ona dedi ki:

«–Ne olur müslüman olsan da selâmete ersen; şeref ve ululuk elde etsen…»

Ateşe tapan kişi de şu cevâbı verdi:

«–Ey benim kurtuluşa ermemi murâd eden kişi! Her ne kadar ağzımda sağlam bir mühür varsa da, yâni îmânımı açıkça söyleyemiyorsam da, gizliden gizliye ben Bâyezîd’in îmân ettiğine inanıyorum. Çünkü onda bambaşka bir güzellik ve derinlik var. Ben henüz dîne, îmâna tam gönül vermiş değilim, ama onun îmânındaki yüceliğe hayranım. O; herkesten farklı, zarîf, ince ruhlu, latîf, nurlu, çok yüce bir nümûne insan.

Yok eğer beni dâvet ettiğin îmân, sizin îmânınız ise, ben o îmânda yokum… Zîrâ benim sizdeki îmâna ne meylim ne de isteğim var. Çünkü bir kimsenin gönlünde îmân etmeye yüzlerce meyil olsa da îmâna gelmek istese, sizin sertlik ve katılığınızdan dolayı kaskatı kesilir, soğur. Artık onda îmân etme meyli de zaafa uğrar. Zîrâ o, sizde İslâm nâmına mânâsı olmayan bir isim ve âdeta kuru bir marka görmüş olur. Bu hâl; susuz çöllere, gül, meyve-sebze yetiştirecek münbit bir arâzî gözüyle bakmak kadar acâip ve mânâsızdır…
Benim görebildiğim kadarıyla îmânın bütün câzibe ve nûrâniyeti Bâyezîd’in îmânında var. Onun îmânının bir zerresi, bir katreye damlasa, o bir umman hâline döner.
Sizin îmânınız ise, kabukta kaldığı için riyâ ve gösterişin esâretine girmiş. Gelip geçici bir inanç, çirkin sesli ve ruhsuz bir müezzin gibidir ki, sevdireceği yerde uzaklaştırır. Yâni sizin îmânınız, gül bahçesine girse, güllere diken olup onları kurutur.

Fakat Bâyezîd Hazretleri’nin îmân güneşi, o mübârek rûhunun feyiz semâsından doğar da bu âlemde parlarsa, bu değersiz dünya, tâ yerin dibine kadar zümrüt kesilir, cennete döner; mü’minlerin gönül dünyaları da feyiz menbaı olur. Onun için Bâyezîd’in îmânı ve sıdkı, benim gönlümde ve canımda îmâna karşı târifsiz bir arzu, iştiyak ve hasret uyandırdı…»”

İşte Bâyezîd-i Bistâmî’nin bir ateşpereste tesir eden yüksek şahsiyeti ve dîni telkîn edecek kişiler için bir ibret tablosu!..
O büyük Allâh dostu bu şahsiyeti ne ile inşâ etti? Hiç şüphesiz Allâh ve Rasûlü’ne muhabbet ve bağlılıkla… Hâlık’ın nazarı ile mahlûkâta bakış tarzı, yâni “şefkat li-halkillâh”ın tecellîlerine mazhar olmakla… Şu misâller de Hak dostu Bâyezîd’in gönül dünyasını aksettirmesi bakımından pek ibretlidir:
Bâyezîd-i Bistâmî -kuddise sirruh-, bir yolculuk esnâsında bir ağacın altında biraz istirahat ettikten sonra yolculuğa devam etmişti.

Yolda, dinlendiği yerden torbaların üzerine geçmiş birkaç karıncanın gezindiğini gördü. Onları yurtlarından mahrum etmemek ve onlara gurbet hayâtı yaşatmamak için onca yolu geri döndü, dinlendiği yere geldi, karıncaları eski yerlerine bıraktı.
Bâyezîd-i Bistâmî, an gelir ilâhî muhabbetten o kadar hassaslaşır ve incelirdi ki, Yaratan’dan ötürü yaratılanlardan her birinin ıztırâbını sînesinde hissederdi.
Birgün, önünde bir merkebi öyle dövdüler ki, hayvanın arkasından kan boşandı. O anda Bâyezîd-i Bistâmî Hazretleri’nin de baldırlarından kan sızmağa başladı…
Bu hâl, Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şu ahlâk-ı hamîdesinin bir in’ikâsıdır:

Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Medine’de, hurmalıklar arasında istirahat ve tefekkür için, Ensâr’dan bir zâtın bahçesine misafir oldu. Orada bulunan bir deve, Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i görünce inledi ve bir insanın ağlayışına benzer şekilde gözlerinden yaşlar aktı. Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- de, deveye yaklaştı, gözyaşlarını sildi, okşayıp hayvanı sâkinleştirdi. Sonra devenin sahibini:
“Allâh’ın sana mülk kıldığı bu deve hakkında Allâh’tan korkmuyor musun? Bak, bu bana şikâyette bulundu. Sen bunu acıktırıyor ve fazla çalıştırarak yoruyormuşsun.” sözleriyle îkâz buyurdu. (Ebû Dâvûd, Cihâd, 44)
Bu ve benzeri peygamber ahlâkıyla yoğrulan Bâyezîd-i Bistâmî gibiler, kalb-i selîme ulaşmış yüce gönüller oldukları için her hâllerinde Hazret-i Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in izinde yürürler. Dolayısıyla onlar ve onların izinden gidenler de, her hâlleriyle örnek birer ehl-i îmândırlar. Tebessümleri bahar mevsimi gibi gönüllere sürûr ve huzur verir. Nazarları ruhlara meltem olur. Nûrlu sîmâları ile de dâimâ Allâh’ı hatırlatırlar. Zîrâ onlar, Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den dâimâ akis ve feyiz alırlar. Şu misâl, bu akis ve feyzi ne güzel ifâde eder:

Hazret-i Mevlânâ’nın mürîdesi Gürcü Hâtun’un paşa olan beyi, Kayseri’ye tâyîn olur. Gürcü Hâtun, Selçuklu sarayının meşhur ressam ve nakkaşı Aynüddevle’yi, gizlice resmini çizip kendisine getirmesi için Hazret-i Mevlânâ’ya gönderir. Ressam, gâfilâne huzûra çıkıp vaziyeti Hazret-i Mevlânâ’ya anlatır. O da mütebessim bir şekilde:

“–Sana emredileni arzu ettiğin şekilde yerine getir!” der.

Ressam çizmeye başlar. Fakat, netîcede karşısındaki sîmânın çizdiği resimle alâkasız başka bir muhtevâya büründüğünü farkedip yeniden çizmeye başlar. Böylece Hazret-i Mevlânâ’nın, resmi çizilirken yirmi kere şekil değiştirdiğine şâhid olur. Aczini anlar ve bu işten vazgeçmek mecbûriyetinde kalır. Zîrâ sanatı, kendi çizgilerinin içinde kaybolmuştur.
Bu hâdise, ressamı uyandırır; hayret, dehşet ve ürperiş içinde derin düşüncelere daldırır ve enfüsî bir âlemin seyyâhı eyler. Bu hâl içersinde ressam kendi kendine:
“Bir dînin velîsi böyle olursa, kimbilir nebîsi nasıl olur?” der ve Hazret-i Mevlânâ’nın ellerine kapanır.

Diğer bir misâl:

Merhum Sâmî Efendi Hazretleri ve refâkatinde bulunan merhum pederim Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- ile Bursa’dan İstanbul’a dönüyorduk. Yalova’da araba vapuruna binmek için vâsıtamızla sıraya geçecektik. Araçların kargaşaya mahal vermeden düzenli olarak sıraya girmesiyle alâkadar olan avâmdan bir kâhya, bizim arabamıza da yer gösterirken gözü arka tarafta oturan Sâmî Efendi ve Mûsâ Efendi’ye ilişti. Şaşkın bir şekilde durakladı. Sonra yaklaştı. Arabanın camından içeriye daha dikkatlice baktı; derin bir iç çekti ve şöyle dedi:

“Allâh Allâh, ne garip dünya! Yüzler var melek gibi… Yüzler var Nemrut gibi…”

Bu hâl, hiç şüphesiz harfsiz ve sözsüz bir şekilde sadece sîmâsıyla bile Allâh’a dâvetin ne güzel bir tezâhürüdür.
Birer mü’min olarak bizlere düşen de, böyle bahtiyar sâlih kulların gönül dünyalarından hisse ve feyz alıp şahsiyetimizi îmâr edebilmektir. Bilhassa insanların önünde yürüyen kimselerin bu hususa, yâni hidâyet mıknatısı olabilecek bir yüce karakter ve şahsiyete daha çok dikkat etmeleri zarûrîdir. Zîrâ arabanın arka tekerinin ön tekerini takip etmesi gibi insanlar da, önlerinde gördükleri örneklere göre şekillenir ve yaşarlar.

Cihan nizâmının devâmı ve ahlâkî yapının kıvâmı, ancak irfân ile, yâni kalbî derinlikle mümkündür. Sâlih kişiler, bir memleketin saâdet ve huzur ufkundaki rahmet güneşleridir. Gâfil kişiler ise, karanlık ve zulmet çukurlarıdır. Ahmed Cevdet Paşa’nın şu îzâhâtı bu gerçeği pek bâriz bir şekilde yansıtır:

“Emevî halîfelerinden Velid bin Abdülmelik, yeni yapılan binâlar ve çiftlikler merakında idi. İnsanlar da binâ ve çiftlik merâkına düştü. Toplantı ve meclislerde hep inşaattan ve çiftliklerden bahsedilir oldu. Süleyman bin Abdülmelik ise, sefahata meyyâl, harem hayâtına ve yemeğe düşkündü. Onun zamanında da süs, debdebe, şâşaalı ziyafetler, sefahat, hevâ ve heves aldı yürüdü. Eğlenceler devrin modası hâline geldi. Ömer bin Abdülaziz’e gelince, bu yüce halîfe, âbid ve zâhid biriydi. Onun zamanında da halk, ibâdet ve tâat yoluna girdi.

 
Meclislerde:

«Bu gece evrâdın ne idi; Kur’ân-ı Kerîm’den kaç âyet hıfzettin; bu ay kaç gün oruç tuttun? (Kaç garip ve yalnızın yanıbaşında idin?)» gibi mânevî hasbihâller edilir oldu…” (Kısas-ı Enbiyâ ve Tevârîh-i Hulefâ, c. I, s. 717)

Kâmil şahsiyetlerin insanlar üzerinde böylesine müsbet tesirleri, hiç şüphesiz onların, ışığın etrafında dönen kelebekler gibi Mevlâ muhabbetiyle dopdolu olmalarındandır. Bu itibarla Mevlâ, onların gören gözü ve işiten kulağıdır.

Yâni Hak dostları, Cenâb-ı Hakk’ın aşk ve muhabbetinin tecellîsi altında oldukları için mercek altında bir kağıdın yanması gibi nefsânî temâyüller onlarda ömrünü tüketmiştir. Böylece nûrânî bir câzibe merkezi hâline geldiklerinden, diğer insanlar da gayr-i irâdî olarak onların nûrânî güzelliklerine kapılırlar. Ancak onlar, fânî iltifat ve alâkaların kıskacından kendilerini kurtarmış olduklarından, gurur, kibir ve ucub gibi mezmûm sıfatların girdabına düşmemenin gayreti içinde yaşarlar.

Onların bütün hedef ve gâyeleri Allâh rızâsıdır. Bu itibarla az ile çoğun, soğuk ile sıcağın, zenginlik ile fakirliğin, yâni fânî rütbelerin ve izâfî şartların onlara göre bir farkı yoktur. Çünkü hepsi birer zıll-i zevâlden (yok olan gölgeden) ibârettir.

O bahtiyarlar, nefeslerini bir tesbîh hâline getirerek kendilerini dâimâ murâkabe altında tutarlar. Başkalarının kusur ve kabahatlerine âmâ kesilirler.

Dünyanın geçici alâyişine gönül vermeyip müstağnî bir hayat yaşamakla başkaları tarafından her ne kadar bazen kınansalar da âyette buyrulduğu gibi:

وَعِبَادُ الرَّحْمَنِ الَّذِينَ يَمْشُونَ عَلَى الْأَرْضِ هَوْنًا وَإِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا

“Rahmân’ın kulları ki, yeryüzünde vakar ve tevâzû ile yürürler, câhiller kendilerine (hoşa gitmeyecek) lâflar attığı zaman «selâm» derler (geçerler).” (el-Furkan, 63)

Dünya böyle kullara hizmet edip râm olma emri almıştır.

Hadîs-i şerîfte buyrulur:

“Kimin endişesi âhiret olursa, Allâh onun zenginliğini kalbine koyar, işlerini dağınıklıktan kurtarır ve dünya ona boyun eğerek gelir. Her kimin kaygısı da dünya olursa Allâh, fakirliği onun gözü önüne koyar, kendisini derbeder eder ve dünyadan da kendisine ancak takdîr edildiği kadar gelir.” (Tirmizî, Sıfâtü’l-kıyâme, 30)

Büyük şahsiyetler, o kadar mükemmel bir ahlâk ve tabiate sahip olmuşlardır ki, -Allâh için olan müstesnâ- hiç kimseyi incitmez, hiç kimseden de incinmezler. Onlar:

الَّذِينَ يُنفِقُونَ فِي السَّرَّاء وَالضَّرَّاء وَالْكَاظِمِينَ الْغَيْظَ وَالْعَافِينَ عَنِ النَّاسِ وَاللّهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“O (takvâ sahipleri) ki bollukta da darlıkta da Allâh için infak ederler; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allâh da (bu şekilde bütün hâl ve ibâdetlerinde) ihsân sahibi olanlara muhabbet eyler.” (Âl-i İmrân, 134) ilâhî beyânının sırrını yaşarlar.
Câfer-i Sâdık Hazretleri, üzerine yemek döken hizmetkârını bu âyetin şümûlünü yaşayarak affetmiş, hattâ onu âzâd ederek ihsânda bulunmuştur. Hasan-ı Basrî Hazretleri de, kendisini gıybet edenleri affeder ve onlara hediyeler göndererek ihsân etmek sûretiyle onları terbiye ederdi.
Bu İslâm büyüklerinin güzel hâllerinden in’ikâs alan Yûnus Emre Hazretleri ne güzel söyler:

Savm ü salât ü hac ile

Sanma biter zâhid işin

İnsan-ı kâmil olmaya

Lâzım olan irfân imiş!

Hâsılı bütün insanlığa örnek bir îmân ehli olan sâlih kullar, cümle hâllerinde yaratılanlara şefkat, hayır, iyilik ve Yaratan’a da mahfî bir ibâdet üzeredirler. Onların nefesleri tesbîhtir. Onlarla hasbihâl edenler, tattıkları ilâhî lezzet ve hazlarla vecd içinde yaşarlar. Çünkü o has kulların gönülleri, neşve-i Muhammedî ile dolu olduğundan muhâtaplarına istîdatları nisbetinde nice mânevî nasip ve feyizler takdîm ederler.
Bu itibarla Hak dostlarından istifâde için onlarla dünyada beraberliğin yanında ebedî âleme göç edildiğinde de beraberlik husûsunda Allâh Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyururlar:
“Ölülerinizi sâlih insanların arasına defnediniz.” (Deylemî, Müsned, I, 102)

Sâlih kullar ki, Cenâb-ı Hak, onların şahsiyet ve fazîletleri dolayısıyla vefatlarından sonra cesetlerini toprağa yedirmez. Câbir bin Abdullâh -radıyallâhu anhümâ- anlatır:
“Uhud harbinden önceki gece babam beni çağırdı ve:
«–Nebî -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in sahâbîlerinden ilk şehîd edilecek kişinin ben olacağımı sanıyorum. Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hâriç, benim için geride bırakacağım en kıymetli kişi sensin. Borçlarım var, onları öde. Kardeşlerine dâimâ iyi davran!..» dedi.

Sabahleyin Uhud’da ilk şehîd düşen kişi babam oldu. Zarûret sebebiyle bir başka şehîd ile birlikte onu bir kabre defnettim. Sonra onu bir başkasıyla aynı kabirde bırakmayı içime sindiremedim. Altı ay sonra onu kabirden çıkardım. Bir de ne göreyim; kulağının bir kısmı hâriç, tüm vücûdu kendisini kabre koyduğum günkü gibiydi. Onu yalnız başına bir mezara defnettim.” (Buhârî, Cenâiz, 78)

İşte sâlih bir îmân ehlinin örnek ve yüce hâli!

Bu hâle, yakın tarihten bir misâl de Adanalı, istikâmet ehli, hâfız bir müezzin efendi idi. Allâh dostlarından Mahmud Sâmi Ramazanoğlu -kuddise sirruh- Adana’da bu vasıfta vefât etmiş bir hâfızın 30 sene sonra yol geçme zarûreti sebebiyle nakil için kabrinin açıldığını, ancak o kimsenin cesedinin hiç bozulmamış olduğunu, üstelik kefeninin pırıl pırıl durduğunu, bir şâhid olarak nakletmişlerdi.
İslâm tarihinde bu ve benzeri rivâyet ve müşâhedelere oldukça rastlanır. Bunlar, Cenâb-ı Hakk’ın bazı sâlih kulları üzerindeki istisnâî tecellîleridir ki, ibret, irşâd ve îkaz içindir. Yoksa her insan gibi vefât eden sâlih kulların bedenleri de toprak olur. Bâzı sâlihlerin öldükten sonra bedenlerinin çürümemesi gibi ilâhî lutuflar, Allâh Teâlâ’nın bir hikmete mebnî olarak yüce irâdesine âit bir keyfiyettir.
Mühim olan, ebediyet kazancımızdır ki, o da, bir yandan böyle yüce şahsiyetler gibi olabilmeye çalışmak, bir yandan da evlâtlarımızı sâlih kimseler olarak yetiştirebilmekten geçer. Hadîs-i şerîfte buyrulur:
“Allâh Teâlâ, cennetteki sâlih kulunun derecesini yükseltir de, hayrete düşen kul: «Yâ Rabbî, bu terfî bana hangi sebeple verildi?» diye sorar. Allâh Teâlâ da: «Çocuğunun sana yaptığı istiğfâr ve duâ sebebiyle…» buyurur.” (Ahmed bin Hanbel, II, 509; İbn-i Mâce, Edeb, 1)

Bu hususla alâkalı bir başka hadîs-i şerîf de şöyledir:

“İnsan ölünce, bütün amellerinin sevâbı kesilir. Ancak şu üç şey müstesnâ: Sadaka-yı câriye, kendisinden istifâde edilen ilim, ardından duâ eden sâlih bir evlâd…” (Müslim, Vasiyet, 14; Tirmizî, Ahkâm, 36)

Rûhânî bir gönülle yaşanan ömür, yeryüzünü cennete çevirir. Allâh’ın rahmeti ve lutfu muttakîler üzerinedir. Muhammedî muhabbetle Muhammedî bahar iklîminde yaşayabilmek, dünya hayâtının saâdet zirvesi, ebedî saâdetin ise başlangıcıdır. O’na ümmet olma haysiyetini koruyabilmek ve O’nun izinden gidenlerin izini tâkip edebilmek, ömür boyu vazîfemizdir.

Cenâb-ı Hak, bu yüce vazîfeyi îfâ ile bizleri lutuflandırsın. Cümlemizi Ömer bin Abdülazîz, Bâyezîd-i Bistâmî, Sâmî Efendi ve emsâlleri gibi ömrü boyunca örnek bir ehl-i îmân olarak yaşamış ve ümmetin câzibe merkezi olmuş bahtiyarlar zümresine dâhil eylesin!

Amîn!..

 
 
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    
Reklamlar

Comments on: "Örnek Bir Îmân Ehli Olmak" (1)

  1. Esmaü\’l Hüsna (1)Neden insan kalbe yürüyüşe ayaklarını gaflet ipiyle bağlayıp çıkar ki. Tembellik ayakkabısını giyerde ağırlığından tek adım atamaz. Samimiyetsizliğin peçesini çekerde, hiç bir aynada göremez kendini. Hoş sedalar günah tıkanmış boğazından çıkmaya utanırda lal kesilir. Kaç gök ağlamalıdır ki yeşersin çoraklaşmış sinesi. Ah insan neden böyledir ki! Niye hüsrandadır insan anladın mı şimdi? Ey Rabbim, Rabbimiz!Senin ipine sarılmayı unuttum, unutturdular. Perişanlığıma güldüler nice vakit. Çaldılar ayaklarımı gafletin ipiyle bağlayıp. Ayaklarımı yitirdim sana gelmek için çıktığım yolda. Yürüyemez oldum, yürüyemez oldum, yürüyemez oldum Rabbim. Anladım ne hissedermiş uyandığında ayaklarını yatağında bulamayanlar. Anladım yürümek ne büyük servetmiş. Yürüyebildiği için niye şükredermiş insan anladım. Bir sen bilmektesin Ey Âlim sızısını dizlerimin. Karanlığı tutuşturan gözyaşlarımı bir sen bilmektesin. Şuramda işte şuramda bir parça kan parçalar varlığımı. Niye kapanmaktan korkar gözlerim bir sen bilirsin. Kıyamet öncesi dehşettir yaşadığımız. Kendini unutanlarımız, yolunu şaşıranlarımız, çare bekleyenlerimiz var.Sen ki zorlukları ilahi fermanıyla kolaylaştıran Müyessir’sin.Sen ki; hidayet arzusuyla yanan ayakları doğru yolda yürüten Hadi’sin.Sen ki; hüzün dallarında sevinç goncaları yaratan Fatık’sınSen ki; en güzel isimlerin mutlak sahibi VarisisinSana sığındık Rabbim! Tembellik gayyasına yuvarlanmayıp daim sebeplere sarılanlardan olmayı diliyoruz. Sen ki; Aziz’sin, Kaviy’sin, Metin’sin, Azim’sin. Güç ve kuvvet ancak sendendir Rabbim. Güç ve kuvvet ancak senledir Rabbim. Gücümüzün yetmediği anda yardımımıza yetişecek olan, gücümüzün yetmediğini bize yüklemeyecek olanda sensin. Kolaylaştır Rabbim zorlaştırma. Başladığımız her işi hayırla başlanıp, hayırla sonuçlananlardan kıl. Acziyetimizin idraki ile biliyoruz ki senin gücün her şeye yeter Ey Kâfi! Tembellik ayakkabısını ayağımızdan çıkarda hafiflesin varlığımız. Miraca çıkabilmek hayali sardı her yeri. Rızana ermekten başka arzusu kalmadı sana kullukla şereflenenlerin. Ey bütün güzelliklerin yegâne sahibi olan Cemil.Ey güç ve kudret yalnız kendisinin olan CelilEy gücü her şeye yeten Kadir rızana yürüt bizi. Dilsizliğimizle gelip huzuruna çöktük. Biliyoruz ki suskunluğumuzu duyacak olanda ancak sensin. Ey bütün güzel ve kemal derecedeki Sözlerin mutlak sahibi olan Mütekellim.Dilimizin bağını çöz. Bu suskunluk öldürecek bizi diye titremekteyiz şimdi. Ahsen-i takvime taşı varlığımızı. Esfel-i safilin gayyasından çıkar bizi.Ey hayatın ve ölümün sahibi!Çoraklaşmış gönlüme gömdüğüm kaçıncı cenazedir bu?Ey ebedi HAY ve Baki olan Mutlak hayat sahibi!Ey dirilten ve öldüren.Ey kalpleri evirip çeviren. Vahyinle dirilt bizi! Vahyinle dirilt bizi! Vahyinle dirilt bizi! Vahyinle dirilt bizi! Vahyinle dirilt bizi! … Hasretin dudakları cehennem sıcaklığı giyinmişte öpüp durur gözbebeklerimizi. Karanlığa gömülen bakışlarımızı nurunla yıka. Cennet serinlikleri duyur, meleklerin göğsünde inen güllerle yıka kana bulanmış kirpiklerimizi. sıbğatullaha boya ey Mülevvin yanan renklerimizi. Kırıldı güzelliğimizi gördüğümüz aynalar.Çirkinliğimizi şikâyet sanadır!Güzelliğimizi buldur bize ey güzeller güzeli! Hatice Suselam ve dua ile can ablam

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

Etiket Bulutu

%d blogcu bunu beğendi: