Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Temmuz, 2009

hayırlı cumalar…

20080311 111408 hat1

 

Sabah ezanı vakti (uykusuz gecelerim)

 

 

sabahın altısı ve gözlerim yine uykuya hasret özlemler içinde…
bir gül solarkan pencerede uykularda soldu bedende…
gecenin haret-i ikliminde duraksız hüzünlere sürgün yüreğim çırpınışlar içinde…
gözlerimde yok o eski masum gülümsemeler…
yüreğimde yok o tatlı tebessümler…
hasrete gebe bütün geceler benim gönül penceremde…
suskunlukların diğer adı geceler damla damla satırlara akmanın diğer adı geceler…
yine bir fon müziği açmışım hüzünden sevince sevinçten hüzüne yolculuk eden makamlara inat
ben yine hüzünleri kabullendim…

gidenlerin ardından satırlara akan yüreğim yine kendi telaşesinde avunmaya çalışır…
beni benden alan can saydıklarım kim bilir kaçıncı uykuda…
benim yüreğim ise kederle çarpışır…

Yine karanlık gökyüzünü aydınlatan o nurlu seda yankılanmaya başlar yanlızlıklarımın ördüğü hırçın duvarlarda ve çatlatır …
bir hüzün ve keder dolu gecede burada son bulur…
Onurlu seda biter…

gökyüzü aydınlanmıştır ve artık beden uykuya hazırdır…

2
Ufkun karanlığında minareler sedalanıyordu.Bir nur kaplıyordu her yanı sedasına kurban!
Öte yanda şehrin alacalı karanlığında kaybolan yaşamlar…
O yaşamlar ki; satır aralarına mahkum kılıyorlardı kendilerini.
İçime bir efkar düştü… Kalemimi ve kelamımı hüzün kapladı…
Hüzünle biçarelikle nikahını bir türlü bozamayan bu yaşamlar bitab düşüyordu ”hayat” denen karmaşık düzenlerinde.
Bir pencerenin önünde soluğum kesildi düşündükçe…
Şuan herşeyden soyutlamıştım kendimi ve bedenimle olan tek ilişkim kalemin satırlara akmasından ibaretti.
Hayatı evreni yaşayan canlıları düşündüm.Ben bunları yazarken yepyeni canlar yeşeriyordu.
Bir yanda da miladı dolup son satırlarının altına imzasını atanlar…
Belki yeni Ana olup sevinç çığlıkları atan taze baharlar yeşerirken diğer yanda bir ana evladının ardından feryad-ı figan ağlarken;
gamlı hazanında soluyordu…
İşte bütün bu denklemlerin eşittiriydi ”HAYAT”.
Aslında hepimiz bir sınav salonundaydık…
Tek fark burada bir diğerinden iyi olman gerekmiyordu.Yani birbirimizle yarışıyorduk.Bulunduğumuz sınav salonu ise ”dünya” idi.
En inançsızı bile farkındaydı aslına bakılırsa;yüce bir yaradanın varlığından…
İdrak ediyor fakat itiraf edemiyorlardı.Bu da Ebu Cehl’in kibirini andırıyordu…
Satırlarıma onların hüznü çöktü.Gözün gördüğününasıl olur da gönül üstelemez ve akıl kabullenmezdi…
O ki; gönüllere sultan tüm makamlara hakan yaradılana yaradan…
Ufkun karanlığında minarelerde ki nurlu seda bir sonraki vakti beklemeye koyulmuştu nurunu şehrin üstüne yağdırmak için…
öte yandan şehrin; güneşin bile aydınlatamadığı karanlıklarında kaybolmaya süre geliyordu yaşamlar satır aralarına mahkum kılarak kendilerini…

Ahmet Ali Dikmen

EfSeR KARDEŞIME TEŞEKKÜRLERIMLE

HİKMET PINARI

   
   Sahabe-i Kiram, kalplerini, gönüllerini peygamberlik güneşinin nuruyla yıkamış, tarihin şahit olduğu en kutlu nesildi. Onların sözleri ve hutbeleri de diğer işleri gibi peygamberî terbiyenin ve katıksız bir muhabbetin tezahürleriydi. Onlar az ve öz konuşurlardı. Her sözleri birer hikmet damlasıydı. İşte o mübarek insanlardan biri. Peygamberin en yakın arkadaşı Hz. Ebu Bekr (R.A.)… Ve işte O’nun birkaç hutbesi:
  
   “Size Allah’tan korkmanızı, O’nu layık olduğu şekilde övmenizi, korku ile ümit arasında olmanızı ve Allah’a çok yalvarmanızı tavsiye ederim. Çünkü Cenab-ı Allah, Zekeriyya Aleyhisselamı ve ailesini bu yüzden şöyle övmüştür:
   ‘Gerçekten onlar, iyi işlerde yarışıyorlar, korkarak, umarak bize yalvarıyorlar ve gönülden bize saygı duyuyorlardı.’ (Enbiya/90)
   Sonra, Allah’ın kulları biliniz ki, Allah Tealâ kendi haklarına karşılık sizin canlarınızı rehin almış ve bunun için de sizden söz almıştır. Allah ebedi olana karşılık sizden az ve fani olanı satın almıştır.
   Mucizeleri ebedi olan Allah’ın kitabı sizdedir. O kitabın nuru sönmez. Onun emirlerini tasdik edin ve onunla amel edin. Karanlık günler için ondaki nurdan faydalanın. Zira Allah sizi kulluk etmeniz için yarattı. Yanınıza yaptıklarınızı kaydeden melekler verdi.
   Ey Allah’ın kulları! Biliniz ki sizler, ne zaman geleceğini bilmediğiniz bir ecele gece gündüz yaklaşmaktasınız. Eğer ömrünüzü Allah rızası için amel yaparken bitirmeye gücünüz yeterse yapınız. Allah’ın yardımı olmadan da asla bunu yapmaya muktedir olamazsınız.
   Ömrünüz sona ermeden veya fena bir amel işlemeye başlamadan önce, Allah için amel işlemekte yarış edin. Çünkü bazı kavimler hayatlarında kendilerini bırakıp da başkaları için iş yaptılar ve   kendilerini unuttular. Onlara benzemekten sizi men ederim.
   Çabuk olun! Çabuk olun! Kurtuluş yolu arayın! Kurtuluş yolu arayın! Çünkü arkanızda sizi hararetle isteyen ve peşinizden koşan bir ecel var…” (İbn-i Ebî Şeybe, Beyhakî, Hennâd)
   
   “Biliyorsunuz ki, malum bir ecelin peşinde gece gündüz koşuyorsunuz. Allah rızası için söylenmeyen hiç bir sözde hayır yoktur. Aziz ve celil olan Allah yolunda harcanmayan hiç bir malda da hayır yoktur. Bilgiçlik taslayarak gururlananlarda hayır olmadığı gibi, Allah için yaptıklarında insanların kınamasından korkanlarda da hayır yoktur.” (Hılye, Tefsir-ü İbni Kesir)
  
   “Aziz ve Celil olan Allah, sadece kendi rızası için yapılan amelleri kabul eder. Onun için siz de amellerinizle Allah’ın rızasını isteyiniz.
   Bilmiş olun ki, amellerinizde samimi olursanız Allah’a itaat etmiş, hatadan kurtulmuş, vazifelerinizi yapmış olursunuz.
   Ey Allah’ın kulları! Ölenlerinizden ibret alınız. Sizden öncekilerin durumlarını düşününüz. Dün nerdeydiler, bugün neredeler? Hani nerede zalimler? Nerede harp meydanlarında zafer ve savaşçılıklarıyla ün yapmış olanlar?
   Zaman onların da hakkından geldi, toprak olup gittiler. Aleyhlerinde de çok şeyler konuşuldu.
   Hani nerede ülkeler idare eden ve imar eden hükümdarlar? Geçip gittiler. İsimleri unutuldu. Bir hiç oldular. Allah onların yerine başka nesiller bıraktı. Onların her türlü arzu ve isteklerine son verdi. Amelleri kendilerine, dünya ise başkalarına kaldı. Onlardan sonra yerlerine biz geldik. Eğer ibret alırsak kurtuluruz. Gurura kapılır kendimizi aldatırsak biz de onlar gibi oluruz.
   Nerede güzel yüzlü kimseler, gençliği ile böbürlenenler? Toprak oldular. Rablerinin rızası için çalışmadıklarından pişmanlık içindeler. Hani nerede şehirler kuran, etrafını surlarla çevirip, orada hayret verici eserler yapanlar? Onlar da yaptıklarını kendilerinden sonra gelenlere bıraktılar. İşte meskenleri bomboş. Kendileri ise kabrin karanlıklarında. Onların hiç birinden bir varlık eseri görüyor veya en ufak bir ses duyuyor musunuz?
   Oğullarınızdan ve kardeşlerinizden tanıdıklarınız neredeler? Ecelleri onları yakaladı. Daha önce hazırladıklarına kavuşup onlarla başbaşa kaldılar. Ölümden sonra bedbaht veya mes’ut oldular.
   Ortağı olmayan Allah’la kulları arasında bir akrabalık yoktur ki, bu yüzden ona bir hayır versin veya yaptığı bir kötülüğü cezalandırmaktan vazgeçsin. Allah’ın kullarına hayır vermesi de kötülüklerini cezalandırmaktan vazgeçmesi de sadece, O’na itaat etmek ve emrine uymakla olur.
   Biliniz ki, sizler muhtaç olan kullarsınız. Allah katındaki hayırlara, ancak O’na itaat edilerek ulaşılabilir.” (Taberanî)
  
   “Fakirlik ve zaruret içinde olduğunuz zamanlar Allah’tan korkmanızı, O’nu layık olduğu şekilde övmenizi ve O’ndan af dilemenizi tavsiye ederim. Çünkü O, çok affedicidir.
   Biliniz ki, sizler Aziz ve Celil olan Allah’a karşı samimi olduğunuz müddetçe Rabbinize itaat etmiş ve hakkınızı korumuş olursunuz. Öyleyse içinde bulunduğunuz günlerdeki vazifelerinizi yapınız. Boş zamanlarınızda nafile ibadetleri ihmal etmeyin. Fakirlik ve ihtiyaç anınızda da vazifelerinizi aynen ifa ediniz.” (Hilye)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

HABERDAR MIYIZ?

mesafenr6.jpg 
 
HABERDAR MIYIZ?
   Zehra Korkmaz 
   Uzaklarda yakınlar var. Yakınlar ırak.
   Haberim uzaklarda, haberim içimde.  İçim uzaklarımda.
   Dünya bir haber için dönüyor. Dalından düşerken bir yaprak, düşerken ilk ak saçlara, bir haber doğuyor / batıyor. Kovalanan o, kaçırılan o. Dağdan, taştan, uçan kuştan; yerden, gökten, sarı çiçekten sorulan o. Uğruna insana kıyılan, zamana kıyılan o.  Bir haber… Bir haber…
   Sesler, sular, sorular bir haber.
   Bir denizin son damlasında mısın? Denizi boşaltmalıyım damla damla. Dünyanın son gününde misin? Beklemeliyim an an. O son günde gök devrilir,
yer yarılırken ve dağlar yürürken ellerimdeki fidanda mısın?
Toprağa ermeliyim, toprağa erdirmeliyim.
   Akan yaşlardan sorulursun. Akmayan yaşlardasın.
   Geçen zamandan sorulursun. Geçmek bilmeyen dakikalardasın.
   Gelenlerden sorulursun. Gidenlerdesin.
   Sözlerden sorulursun. Sükûttasın.
   Bu devirde habersiz kalır mı insan? Dünyaların ortasında dünyasız kalır mı? Böyle yollara, böyle yıldızlara bakar mı? Uzaklar bu kadar yakınlaşmışken… Heyhat yakınlar uzak oldu. Kendime ıradım. Bize ıradık.
   Haberim, gözü yolda muhacirleri bekleyen Medine’dedir.
İçimizdeki Medine’nin kapıları kapandı. Biz gitti, ben kalmadı.
   Haberim bir ateştir. Bıraksam yanarım. Tutsam yanarım. Yanmaktır.
Kül olmaktır. Küllerinden yeniden doğan ankanın kanatlarındadır.
 Yanarak varılır zümrüt ülkeye.
   Dağların sırtındadır. Dağların kaldıramadığıdır.
   Herkesin dilindedir. Herkesin bilemediğidir.
   Herkesin bildiğidir. Herkesin yüklenemediğidir.
   Garip gönüllerin garip güzelliğidir.
   Gözlerdedir. Sözlerdedir. Gözlerdeki ve sözlerdeki perdelerdedir.
Perdeleri bildirendir.
   Geceyi bölen, karanlığı bölen, ölü uykuları bölen sestedir.
   Ellerimdedir. Ellerindedir. Kan ter içinde peşinden koşarken
ellerimden, ellerinden akıp gidiverendir.
   İçimizde taşırız da dışımızda ararız. Dışımızdan sorarız.
Doğan batan yıldızlar gökte değil, bizdedir. Giden gelmeyen, kaybolan yollar bizdedir. Menzil bizdedir. Menzil uzaklardadır.
   Kar tanelerindedir. Yağmur damlalarındadır. Hangisiyim? Kar tanesi mi, yağmur damlası mı? İkisi de toprağa karışır gider.
Yalnız kar tanesi kendinden geçerek, kendini terk ederek gider.
Eriyerek, su damlası olarak gider.
   Toprak olan ellerim değil, toprağım gönlümdedir.
Toprak kalan, kalacak olan gönlümdür.
   Haberim toprağımdadır.
   Baharın ilk günlerindeki sonra son günlerindeki sabah
vakitlerinin ısıtan serinliğindedir.
   İzlenir, kovalanır, gözlenir, takip edilir, duyulur…
ve dinlenirken kaçırılır. Kovalanan seraptır, hayâldir, heyuladır, yalandır. Kaçırılan hakikattir.
Canlar sessizce giderken, bir sarı çiçek öyle mahzun boynunu bükerken,
bir kar tanesi kimseler bilmeden kendinden geçerken kaçırılır.
Toprağım kayar, kayar…
   . . .
   Dışımızda kapılar açılır, açılır…
Açılan her kapı gönlümüzde bir kapıyı kapatır.
İçimizdeki gizli şehir hep gizli kalır. Medine bekler, bekler…
Yorulur bekler, oturur bekler, kalkar koşar bekler.
Gizli gölün suları toprağına daha bir gizlenir.
 Bekler. Raflarda okunmamış bir kitap kalır, bekler.
   Esasında uzaklar ne kadar yakındır. Serçe parmağımla şehadet parmağımın acısı kadar yakındır. Ve yakın oldukça Medine’nin kapıları hep açıktır.
Medine beklemekten yorulmuşken, düşmeden kavuşandır.
Gizli gölün suları derinlerde beklerken uyuyakalmıştır.
Lâkin kulağı toprağımızdadır. Ve toprağım ses verende göl kendinden geçer, sularından nice nehirler çağlar. Raflardan iner de kitabın sayfaları açılır birer birer, söyler birer birer. Yoksa okunmamış bir kitap ne söyler, nasıl söyler?
   Devir kötüdür. Devir zalimdir. Karanlıktır. Dıştadır. Son zamanlardır.
   Haberim; sonlar nice ilkleri besler, taşır, büyütür der. Zalimdir, lâkin mazlumlara nice müjdeler vardır: Perdeler kalkar. Sözler erer. Karanlıktır,
lâkin yıldızlar karanlıkta doğar. Kardeşlerim, der. Onlar görmeden sevdi, der. Gözlerden gönüle değil, gönülden gönüledir yol der.
   Sonra yol görünür. Haberler biter, unutulur, kaybolur. Bir haber kalır.
   Önümde dağlar vardır, sular vardır. Önümde ateş vardır. Ateşi tut, denilir. Ateş yakar yan, denilir. Sonra dağlar yürür, sularda yürünür.
   Son katar yolcularını önüne katar kalkar. Her seher kalkar, sehere gider.
   Karanlıklardan geçer de gider.
   Söz sükûta erer de gider.
   Yaşlar gözlerde kalır da gider.
   Zaman geçmez olur, gönüle kurulur da gider.
   Yağmur kara döner de gider.
   Toprağım konuşur da gider.
   Medine görünür de gider.
   Uzaklar yakın olur. Haberlerinden geçilir. Haberdar olunur.
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

MİRAC-I NEBİ ( 26-27 RECEB)

 
MİRAC-I NEBİ ( 26-27 RECEB)
  
   Mehmet Işık
  
   Çöl havası, bütün harareti ile ortalığı kavururken Rasul-ü Ekrem’in (A.S.) içini, Hz. Hatice’den (R.A) ayrılmanın üzüntüsü sarmıştı. Her halinden üzüntüsü belli oluyordu. Mekke müşriklerinin üç yıldır Rasulullah’a, akrabalarına ve müslümanlara uyguladıkları o uğursuz boykot henüz bitmişti. Boykot süresince bütün malvarlığını müminlere dağıtan, her zaman Rasulullah’ı teselli eden, teslimiyet ve fedakarlık abidesi, müminlerin annesi, Hz. Hatice (R.A.) vefat etmişti.
   Müslümanlar, daha boykottan kurtulmanın sevincini hissedemeden bu vefat haberi ile sarsılmışlardı. Rasul-ü Ekrem bağrına taş basarak annemizin kabrine indi ve İslam’a ilk önce girme şerefine nail olmuş yirmibeş yıllık hayat arkadaşının mübarek bedenini kendi elleriyle toprağa verdi.
   Hz. Hatice validemizin ayrılığı üzerinden çok geçmemişti ki, bir gün Hz. Ali (R.A.) Rasul-ü Ekrem’in (A.S.) yanına çıkageldi. Hasta yatağında ızdırap çekmekte olan yaşlı babası Ebu Talib’in yanından geliyordu. Verdiği haber çok acıydı. Efendimizin amcası Ebu Talib de vefat etmişti. Bu haberle, Efendimizin gönlü bir kat daha yaralandı ve mübarek gözyaşlarını tutamayarak ağlamaya başladı. “Şu ümmet üzerinde, bugünlerde toplanan iki musibetten hangisine daha çok yanacağımı bilemiyorum” diyerek üzüntüsünü dile getirdi.
   Rasulullah’ın amcası Ebu Talib, iman etmemişti ama ölünceye kadar Efendimizin kolu-kanadı, müşriklere karşı savunucusu olmuştu. Bu haber, Efendimizin günlerce evinden dışarı çıkmamasına sebep oldu.
   Bir süre sonra Rasulullah (A.S.) bütün üzüntüsünü içine gömerek, çevre kabilelere İslam’ı anlatmaya çıktı. Bütün olumsuzluklara rağmen tebliğe devam etti. Yapılan hakaretler, iftira ve eziyetler, O’nu yolundan çevirmiyordu. Arada bir imana gelen kişiler, gönlüne su serpiyordu.
   Gerçek sevgili olan Rabbu’l-Alemin, alemlere rahmet olarak gönderdiği Habibini en güzel şekilde teselli edecek, O’nun gönlünü üzüntü içinde bırakmayacaktı. Nitekim o yıl içerisinde bir akşam vakti, Rasul-ü Ekrem (A.S.) Kabe’nin yanında Hatim denilen yerde uzanırken, Cebrail (A.S.) geldi ve Burak ismi verilen vasıtaya bindirerek, Mekke’deki Mescid-i Haram’dan, Kudüs’teki Mescid-i Aksa’ya götürdü. Oradan da, birlikte manevi bir vasıta ile göklere yükseldiler. Gök katlarında Hz. Adem, Hz. İdris, Hz. Musa, Hz. İbrahim (A.S.) gibi peygamberlerle görüşerek “Sidretü’l-Müntehâ”ya kadar çıktılar.
   Cebrail (A.S.), Sidre’den öteye geçemeyeceğini söyleyip, Rasulullah’a (A.S.) ilahi huzura giden   yolu gösterdi. Rasul-ü Ekrem buradan itibaren “Refref” isimli bir binekle Cenab-ı Hakk’ın huzuruna alındı. Mekandan münezzeh bir şekilde Cenab-ı Hakk ile konuşan Rasulullah, tazim ve hürmetle selamlarını arzetti. Cenab-ı Hakk da rahmet ve bereket ifadeleri ile O‘nun selamına karşılık verdi. (Namazlarda her oturuşta okuduğumuz “et-Tehiyyatü” duasının, bu görüşmenin hatırasını yadetme anlamı taşıdığı rivayet ediliyor.)
   Bu gecede nice sırlara mazhar olan Rasulullah (A.S.), vasıtasız olarak vahye muhatap oldu. Allah’ın birliğine inanan bütün Ümmet-i Muhammed’in günahkarlarının, günahlarının cezasını bir müddet çektikten sonra cennete gireceği müjdesi ile Bakara suresinin son iki ayetini getirdi. Bunların yanında Mirac’ta, şu emirler Efendimize bildirilmiştir:
   1- Allah’tan başkasına kulluk etmemek,  2- Ana ve babaya iyi davranmak,
   3- Hısıma, yoksula, yolda kalmışa hakkını vermek,  4- Cimri ve müsrif olmamak,
   5- Evladını yoksulluk korkusu ile öldürmemek,   6- Fuhuş ve zinaya yaklaşmamak,
   7- Cana kıymamak, 8- Yetim malı yememek, 9- Ahdi (verilen sözü) yerine getirmek, 
10- Ölçü ve tartıda hile yapmamak,
   11- Hakkında bilgi sahibi olunmayan şeyin ardına düşmemek,
   12- Yeryüzünde gurur ve kibirle yürümemek, büyüklük taslamamak. (Bkz. İsra/22-39)
   Rasul-ü Ekrem (A.S.) Sidre’ye indiğinde Cebrail’i (A.S.) asıl şekli ile gördü. Cennete gideceklerin erişecekleri mutlulukları ve cehennemi hak edenlerin çekecekleri cezaları gördü. Daha sonra gökten Kudüs şehrine indiler ve orada Rasul-ü Ekrem, bütün peygamberlere imamlık ederek birlikte namaz kıldılar. Buradan Mekke’ye döndüler ve Efendimiz (A.S.) Hatim’e ulaştığında, hiç ayrılmamış gibi yattığı yerin sıcak olduğunu hissetti.
   Üstüste gelen birçok üzüntünün, Efendimizin (A.S.) kalbini yaraladığı, O’nu ağlattığı bir sırada, Mirac’ta, birçok sırlara mazhar olup, Cenab-ı Hakk ile konuşma nimetinin ikram edilmesi gönlüne merhem oldu. Mevlâ, habibini en güzel şekilde teselli etti.
   Ertesi gün Rasul-ü Ekrem (A.S.), bütün bu gördüklerinin anlatılabilecek kısımlarını insanlara anlattı. Efendimiz, daha önceden hiç gitmediği Kudüs, Mescid-i Aksâ ve yoldaki kervanlar hakkında ayrıntılı bilgiler vermesine rağmen, müşrikler yine inanmadılar ve O’nu yalanladılar. Müminlere gelince, onlar can-ı gönülden Rasulullah’ın anlattıklarını kabul ettiler. Hatta Hz. Ebu Bekir (R.A.) daha Efendimiz ile görüşmeden duyduğu Mirac mucizesi için, “Eğer Rasulullah söylüyorsa muhakkak doğrudur.” diyerek sadakatin zirve noktasını fiili olarak gösterdi. Daha sonra inzal edilen İsra suresinin ilk ayetinde Cenab-ı Hakk, bu geceyi şöyle anlattı: “Bir gece,  kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah noksan sıfatlardan münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.” (İsra/17)
   Beş vakit namazın farz kılındığı bu gecede, her namazın ümmetin miracı olduğu müjdelendi. Müminler olarak bizler de, her namazımızda Mirac’ı yaşamaya çalışmalı, onun sırlarından ve manevi hisselerinden hissedar olmaya gayret etmeliyiz.
   Receb ayının 26’sını 27’sine bağlayan gece, Mi’rac mucizesinin gerçekleştiği o kutlu gecenin yıl dönümü. Bu gecenin bir çok nimet ve bereketlerle dolu olduğu, bütün alimler tarafından kabul edilmiştir. Bu gecede elimizden geldiğince tevbe, namaz, Kur’an okuma, zikir, sadaka ve diğer hayırlı amelleri artırmaya çalışmalıyız. Bu geceyi bir muhasebe fırsatı olarak görüp, bundan sonraki hayatımıza Mirac mucizesinin nimetlerinden nasip etmesi için Allah’a yalvarmalıyız.


   BAĞIŞLA
  
   Mustafa Hatipler
  
   Mekke’de
  
  
   Zamansız esen bir rüzgarla savur
   Buluştur Dihye’nin sevdalısına
   Taşı Hira’nın gizemine bir taşla beni.
   Yanmak bir tutam aydınlıksa hazırım
   Kavur baştan sona kadar
   Hicret yollarında
                                          ayla, güneşle beni.

   Avuçlarımda kalbimi taşıyorum
   Bu sürgün yurdunun Şanlı Sürgünü’ne kavuştur
                                                                 hayalle düşle beni

   Gariplik coğrafyasının erleriyle ağlıyorum evinde
   Pervanen olmalıyım geceler boyu
   Döndür, hiç durmayacak dönüşle beni.
   İçimde sevda ormanlarının filizleri patlıyor
   İçimde Ömer duyguları
   Bütün baharla,
                             yazla, kışla beni

   Bir ses, bir sayha, bir damla
      bir yudum su olmak istiyorum
   Yağdır susuzlara
                                       Salkım saçak, bağışla beni.
   Dudaklarımda en gür sedası yalvarmanın
   Hücrelerim lebbeyk haykırışlarıyla ayaklanıyor…
   Yakma
   Yakma nar-ı cahimdeki yanışla beni.
   Başım açık olarak geldim
   Ayaklarım çıplak
   Utanç elbiselerimle geldim
   Dağlar kadar günahlarımla geldim…
   Ya Rahman, ya Rahim
   Affet ne olur,
   Ne olur bağışla beni…

 

 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

MERHAMET ETMEYEN MERHAMET BULAMAZ

 
 
MERHAMET ETMEYEN MERHAMET BULAMAZ
Mehmet Ildirar
Akilli insan nefsini hesaba çeken, ölümden sonrasi için çalisan kimsedir. Aciz, akilsiz insan ise, nefsinin hevasinin pesinde kosan, Allah’tan bos yere temennilerde bulunandir. Az olup yeten, çok olup bosa mesgul edenden daha hayirlidir. Bahtiyar kisi, baskalarinin halinden ders alandir. Kendi daglar gibi ayibini unutup, baskalarinin ayibiyla mesgul olan ise, ne kadar aglasa azdir.
Rasulullah s.a.v. ümmetine böyle mi yapti? O yeryüzüne dogar dogmaz “ümmetim ümmetim!” dedi. Sen onun ümmeti degil misin? Sen de, “mümin kardesim!” desene. Sen de Ümmet-i Muhammed’e aglasana!
Mesud ve bahtiyar olan kisi, baskasinin halinden ibret alan, baskasinin günahina tevbe edendir. Parmaginin hangisini kessen kanar, hangi tirnagini çeksen acir. Senin mümin kardesin, parmagindaki kan gibidir, tirnak gibidir. Ayiplamak, giybet etmek yerine; sevmek, afvini dilemek, merhamet etmek ne kadar güzeldir; ne büyük bir nimettir! Bu, insana tevbeyi hatirlatir, mesuliyetini duyurur.
Ümmet-i Muhammed’e merhamet, senin affina sebep olur. Ümmet-i Muhammed’e merhamet edene Allah merhamet eder; gazap edene magfiret etmez.
Yeryüzünde herkes Ümmet-i Muhammed’i yutmaya, eritmeye çalisiyor. Bari sen müslüman kardesine merhamet ve dua et, onun için gözyasi dök. Utanmiyor muyuz ki, Allah Rasulü’nün ümmetine acimiyoruz. Bu hal, kati kalplilikten, Allah’i bilmemekten, tanimamaktan dogar. Allah ve Rasulü’nü bilen, Allah’a iltica eder, Rasulullah’in ahlâkina uyar. Ey Allah’in Rasulü! Bize merhamet ve sefaat et…
Avrupa’da, Türkiye’de müslümanlar arasinda grup grup düsmanlik var. Cehaletten düsmanlik, siyasetten düsmanlik, rezaletten düsmanlik var. Düsmanliktan bogulduk artik. Sanki bütün dünya bizi yikmak istiyor. Bari sen Ümmet-i Muhammed’e merhamet ve dua et.
Dünyanin servetleri, hazineleri müslüman toplumlarda. Dogudan batiya, Amerika’dan Çin’e müslüman var. Ne yazik ki parmaklarim gibi ayri. Keske bilegim gibi birlesselerdi. Rabbim’- den dilerim, Kur’an’in etrafinda birlesmek nasip olsun.
Gaflet ve anlayissizlik içinde oldugumuzdan, bize tevbe lazim. Tevbesizlik fert fert, kavim kavim, millet millet bela ve musibeti çeker. Günah kalpleri karartir. Kalpleri karartan günah belayi da çeker.
Raad Suresi onbirinci ayette beyan buyuruldugu üzere, insanin her halini muhafaza eden Hafaza Melekleri ve Kiramen Kâtibin vardir. Müfessirlerin bildirdigine göre bu mübarek meleklerin biri sagimizda, biri solumuzda, biri basimizda, biri önümüzde biri de arkam.zdadyr. Arkamizda bulunan melek insani muhafaza eder, korur. Eger insan kendini muhafaza etmez, Hak Din’e muhalif giderse, arkamizdaki bu melek geri çekilir, muhafaza etmez. Böylece kaza, bela, sahibinin basina, milletlerin ve kavimlerin basina iner.
Mesud ve bahtiyar kisi, baskasinin halinden ders alan; “kanaat tükenmez bir hazinedir, sabir imanin yarisidir, yakîn imanin tamamlanmasidir" sözlerine uyan kimsedir. Bunun gibi sözlere hikmet, bunlari söyleyen zatlara hakîm denir.
Evet; idrak lazimdir. Idrak etmedikçe kemalâtin kapisi açilmaz.
 
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

HZ. EBU BEKİR SIDDÎK R.A. BÖYLE SESLENDİ

   
Hamd, Allah Tealâ’ya mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım diler, O’na istiğfar eder, O’na iman eder ve O’na tevekkül ederim. Allah Tealâ’dan hidayet talep eder, dalâlet ve helâktan, şüphe ve basiretsizlikten O’na sığınırım.
Allah Tealâ’nın hidayet nasip ettiği kimse doğru yolu bulmuştur. O’nun dalâlette bıraktığı kimse için hiçbir dost ve nasihat edici bulamazsın. 
Allah Tealâ’nın tek olduğuna ve ortağı bulunmadığına şahitlik ederim. Mülk O’nun, hamd O’nundur. Diriltir ve öldürür. O diridir, ölmez. Dilediğini yüceltir, dilediğini de zelil kılar. Hayır O’ndandır ve O her şeye kadirdir. Yine şahitlik ederim ki Hz. Muhammed s.a.v. O’nun kulu ve elçisidir. Onu, müşrikler hoş karşılamasa da tüm dinlerden üstün kılmak ve bütün insanlara rahmet ve hüccet olmak üzere hidayet ve hak dinle gönderdi.
   İnsanlar o zaman cahiliye karanlıkları içinde, kötü bir durumda idiler. Dinleri sonradan uydurulmuş bid’at, iddiaları yalan idi. Allah Tealâ bu dini, Hz. Muhammed s.a.v. ile aziz kıldı.
   Ey müminler, kalplerinizi O birleştirdi. O’nun nimeti sayesinde kardeş oldunuz. “Sizler, ateşten bir çukurun kenarında idiniz de, sizi oradan kurtardı. İşte Allah size ayetlerini böylece açıklar. Umulur ki, doğru yolu bulursunuz.”
   Allah Tealâ’ya ve Rasulü’ne itaat ediniz. Zira Allah Tealâ şöyle buyurur: “Kim Rasul’e itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, (bil ki) seni onlara bekçi göndermedik.”
   İmdi ey insanlar! Ben her işte ve her durumda Yüce Allah’tan sakınmanızı, hoşunuza gitse de gitmese de hakka sarılmanızı tavsiye ederim. Çünkü doğru sözün dışında hayır yoktur. Yalan söyleyen doğru yoldan sapmış olur. Doğru yoldan sapan ise helâk olur.
   Böbürlenmekten sakınınız. Topraktan yaratılan ve tekrar toprağa dönecek olan insanın böbürlenmesi niye? O bugün diridir, yarın ise ölü!
   Amel işleyiniz. (Ölmeden önce) kendinizi ölmüş sayınız. Size karmaşık gelen şey hakkındaki bilgiyi Allah Tealâ’ya havale ediniz. Kendiniz için önden hayır gönderiniz ki, onu ahirette hazır bulasınız. Yüce Allah şöyle buyurur: “Herkesin iyilik olarak yaptıklarını da, kötülük olarak yaptıklarını da karşısında hazır bulduğu günde, insan isteyecek ki, kötülükleri ile kendisi arasında uzun bir mesafe bulunsun. Allah, sizi kendisine karşı gelmekten sakındırıyor. Allah kullarına çok şefkatlidir.”
   Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkunuz ve sizden öncekilerin hallerinden ders alınız. Şüphesiz Allah’a kavuşacak ve Allah’ın mağfiret ettikleri dışında (hepiniz) küçük-büyük amellerinizin karşılığını göreceksiniz. Allah affedicidir ve merhametlidir.
   Kendinize dikkat edin. Ancak Allah Tealâ’dan yardım talep edilir. Güç ve kuvvet Ancak O’nundur.
   “Allah ve melekleri Peygamber’e salât ederler. Ey mü’minler! Siz de O’na salavat getirin ve tam bir teslimliyetle selam edin.”
   Allahım! Kulun ve Rasulün Muhammed’e, yarattıklarından herhangi birine rahmet ettiğinden daha fazla rahmet eyle. Bizi de O’na salavat getirmekle tezkiye et. Bizi O’na kavuştur. Bizi O’nun cemaati arasında haşret. Bizi O’nun havzında hazır bulundur.
   Allahım! Taatin konusunda bize yardım et. Düşmanlarına karşı bize yardımcı ol.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Dünyanın umursamadığı kıyım!

 
 
2001 yılının Mart ayında “Afganistan’daki Buda heykelleri yıkılıyor” diyerek ayağa kalkan dünya, aynı Budistlerin Tayland’da Müslümanlara karşı uyguladığı vahşete gıkını çıkarmıyor
 
Dünyanın umursamadığı kıyım!
TECAVÜZ VE KATLİAM!

Bir zamanlar Patani İslâm Krallığı’nın yönetimi altında barış ve huzur içinde hayatlarını sürdüren Patanili Müslümanlar, toprakları Budist Tayland Ordusu tarafından işgal edildikten sonra acı dolu günler yaşamaya başladılar. 5 milyon Müslümanın yaşadığı Patani’de toplama kamplarında tutulan yüzlerce genç kıza askerler tarafından tecavüz ediliyor, âlimler katlediliyor, camiler ateşe veriliyor, gözaltına alınan insanlardan bir daha haber alınamıyor.

DÜNYA UMURSAMIYOR!

Patani’deki toplama kamplarında 30 bini aşkın insan bulunurken, başta Müslüman halklar, Birleşmiş Milletler ve İslâm Konferansı Örgütü olmak üzere dünya Patani’de yaşananlar karşısında sessiz kalmaya devam ediyor. Tayland hükümeti, yakınları katledilen Patanili Müslümanların gösteri yapmalarına izin vermiyor. Patanililer tarafından düzenlenen gösteriler, son derece sert bir şekilde bastırılıyor.

Bir zamanlar Patani İslâm Krallığı’nın yönetimi altında barış ve huzur içinde hayatlarını sürdüren Patanili Müslümanlar, toprakları Budist Tayland Ordusu tarafından işgal edildikten sonra acı dolu günler yaşamaya başladılar. 5 milyon Müslümanın yaşadığı Patani’de toplama kamplarında tutulan yüzlerce genç kıza askerler tarafından tecavüz ediliyor, alimler katlediliyor, camiler ateşe veriliyor, gözaltına alınan insanlardan bir daha haber alınamıyor. Patani’deki toplama kamplarında 30 bini aşkın insan bulunurken, başta Müslüman Halklar, Birleşmiş Milletler Örgütü ve İslâm Konferansı Örgütü olmak üzere dünya Patani’de yaşananlar karşısında sessiz kalmaya devam ediyor.

Tayland askerleri, Patanililere yönelik gerçekleştirdikleri saldırılarda özellikle alimleri ve cami imamlarını hedef seçiyorlar. 2004 yılından beri Tayland Yönetimi tarafından sıkıyönetim uygulanan Patani’de son 5 yılda 3500’den fazla Patanili, Budist askerler tarafından katledildi. Müslümanlara yönelik gerçekleştirilen katliam ve işkencelerde sınır tanımayan Tayland yönetiminin dünyadaki en iyi müttefiği Amerika ve İsrail. İsrail’de belli bir süre eğitim gören Tayland askerleri daha sonra görev yeri olarak Patani’ye gönderiliyorlar. Tayland hükümeti yer altı kaynakları bakımından son derece zengin olan Patani’yi tamamen Budistleştirmek istiyor. Patanililerden topraklarını terk etmelerini isteyen Tayland yönetimi, bölgeyi Budistleştirmek için şiddet ve katliamı bir araç olarak kullanıyor. Patani’de gerçekleşen ölüm vakaları nedeniyle şikâyette bulunulacak herhangi bir merci yok. Yakınları katledilen Patanililer, Tayland hükümetine şikâyette bulunduklarında çoğu zaman tehdit edilip gözaltına alınıyorlar. Tayland hükümeti, Patanili Müslümanların gösteri yapmalarına da izin vermiyor. Patanililer tarafından düzenlenen gösteriler son derece sert bir şekilde bastırılıyor

ESTETİK DUYARLILIK VE MÜSLÜMAN HAYATI

 
ESTETİK DUYARLILIK VE MÜSLÜMAN HAYATI
  
   Halil Akgün
  
   İslâm, hayatın bütününe güzelleştirilmesi gereken bir alan olarak bakar. Nasıl ibadetler estetik bir şekle sahip ise, aynı şekilde gündelik hayatın kendisi de güzellik ve ahenk kavramları etrafında şekillenmek zorundadır. Nasıl bir caminin mimarisi, ışık düzeni, iç süslemeleri kıldığımız namaza bambaşka bir boyut katıyorsa, aynı ruh halinin caminin dışına adım attığımız zaman da devam etmesi beklenir. Bu yüzden geleneksel İslâm şehirlerinin sadece camileri yahut şadırvanları değil, sokakları, bahçeleri, çarşıları, hastaneleri, eğitim kurumları da güzeldi.
  
   Hayatın bir bütün olarak kavranması ve yaşanması, İslâm’ın en temel öğretileri arasında yer alır. Dini sadece ibadethaneye ve bireysel duygulara indirgeyen modern dünya görüşünün tersine, İslâm kendini kuşatıcı bir dünya görüşü ve hayat biçimi olarak takdim eder.
   Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de ve Hz. Peygamber’in sünnetinde, evrenin yaradılışından gündelik hayatın en olağan hadiselerine kadar her konuya temas edilmiştir. Bundan maksat, bir tarafta yaradılışın anlamını açıklamak, öte tarafta bunu somut örneklerle ortaya koymaktır.
   İslâm medeniyetinin ve sanatlarının evrensel niteliği, İslâm’ın bu kuşatıcı ve bütüncül dünya görüşünün bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır.
  
Estetik, Sanat ve Hayat

   İslâm’ın kuşatıcı ve bütüncül bakış açısının en önemli neticesi, estetik duyarlılık ve gündelik hayat arasındaki bütünlük ilişkisidir. Çok yalın bir şekilde ifade edecek olursak, estetik duyarlılık güzel olan her şeye karşı gösterilen hassasiyettir. Bu anlamda estetik duyarlılık tabiattaki yaradılış harikalarını görmek anlamına gelebileceği gibi, insanoğlunun el emeğinin ürünü olan sanat eserlerinin takdir edilmesini de ifade eder. Estetik duyarlılığın sistematik bir şekilde ortaya konmuş şekline ise sanat diyoruz.
   Sanatın tanımlayıcı özelliklerinden biri, eşyanın özündeki güzelliği yakalamak ve ortaya çıkarmaktır. Aynı şekilde Yüce Yaratıcı’nın isimlerinden olan es-Sâni’ (ki sanat ve sanatkârlık ile ilgili bütün kelimelerin de kaynağını oluşturur), yapıp-eden, ortaya çıkartan, şekil veren anlamlarına sahiptir. Bu anlamda sanat eyleminin kökeninde, Cenab-ı Hakk’ın evreni yaratırken eşsiz bir şekilde sergilediği sanatkârlık sıfatı vardır. İslâm açısından bakıldığında sanat ile ilâhi hakikat arasındaki bu ilişki öylesine derindir ki, O’nun eseri olan her şey asli bir güzelliğe sahiptir. Bu yüzden sadece evrendeki mahlukat değil, bize mesaj olarak gönderilen Kur’an da, örnek olarak gönderilen Peygamber A.S. da birer güzellik abidesidir. Estetik duyarlılığın, dinin tam merkezinde yer aldığını göstermek için sadece Kur’an’ın diline yahut Hz. Peygamber’in ahlâkına bakmak yeterlidir.
   İslâm, bu prensipleri genel-geçer kurallar olarak koymakla yetinmemiş, müslüman hayatının aynı zamanda estetik bir çerçeveye yerleştirilmesine özen göstermiştir. İbadet yerlerinin temiz ve sade tutulması, ibadetten önce temizlenilmesi, namaz esnasında huşu ve sükûnetin muhafaza edilmesi, kılık-kıyafette itidalin gözetilmesi, Kur’an’ın ve ezanın güzel ve ahenkli bir şekilde okunması ve daha pek çok uygulama, müslüman hayatının nasıl bir estetik temele sahip olduğunun sadece ilk akla gelen misalleridir. Yüce Allah ile irtibata geçmenin en somut biçimini temsil eden ibadetler, ancak belli bir estetik çerçeve içerisinde, yani kelimenin en derin manasıyla güzel bir şekilde yapıldığı zaman gerçek manasına kavuşur. Bu şekilde yapılan bir ibadetin ruhumuz üzerinde dönüştürücü bir etkiye sahip olmaması mümkün değildir.
   Bunun arkasında çok önemli metafizik bir ilke yatar. Bu oluş-bozuluş aleminde bizzat tecrübe ettiğimiz bütün güzelliklerin kaynağı, mutlak güzel olan Yaratıcı Sanatkâr’dır. Evrende iyilik ve güzellik adına müşahede ettiğimiz her şey, Yüce Mevlâ’nın “cemâl (güzellik)” sıfatlarının tecellisinden ibarettir.
   Öte yandan, insanın fitrî bir özellik olarak güzel olan her şeye meyil duyması, Yüce Yaratıcı’nın bize bağışladığı en büyük nimetlerdendir. Bu yüzden ilâhi güzelliği ve estetiği yansıtan her şey, O’na açılan bir kapıdır ve İslâm medeniyeti içinde hususi bir yere sahiptir.
   Güzel olan ile ilâhi olan arasındaki ilişkiyi, Hz. Peygamber A.S.’ın şahsında bizzat gören müslümanlar, asırlar boyunca insanlık tarihinin en muhteşem sanat eserlerine imza atmışlar, ibadet ettikleri camiden yaşadıkları evlere; yürüdükleri sokaklardan, üzerine yazı yazdıkları kağıda kadar hayatın her zerresini ilmek ilmek ve renk renk bezemişlerdir. Bu anlamda Hz. Peygamber A.S. Efendimizin “Allah güzeldir, güzel olanı sever” hadisi, İslâm estetiğinin ve sanatının hem en temel kaidesi, hem de en veciz ifadesidir.
  
Sanatın Yabancılaşması ve Sanat Zenaat Ayrımı

   İslâm, hayatın bütününe güzelleştirilmesi gereken bir alan olarak bakar. Nasıl ibadetler estetik bir forma sahip ise, aynı şekilde gündelik hayatın kendisi de güzellik ve ahenk kavramları etrafında şekillenmek zorundadır. Nasıl bir caminin mimarisi, ışık düzeni, iç süslemeleri kıldığımız namaza bambaşka bir boyut katıyorsa, aynı ruh halinin caminin dışına adım attığımız zaman da devam etmesi beklenir. Bu yüzden geleneksel İslâm şehirlerinin sadece camileri yahut şadırvanları değil, sokakları, bahçeleri, çarşıları, hastaneleri, eğitim kurumları da güzeldi. Bir çok İslâm şehrinin, bir cami yahut kutsal mekân etrafında halka halka kurulmuş ve gelişmiş olması, bu ilkenin en somut örneklerinden biridir. İslâm, müslüman bireylerin ruh bütünlüğünü garanti altına almayı hedeflediğinden, hayatımızın her alanının estetik bir incelik ve zerafete sahip olması büyük öneme sahiptir.
   Bu yüzden, İslâm medeniyetinde sanat ve estetik duyarlılık hayatın her alanını kuşatır. Halıdan kaşığa, kapı oymasından kitap cildine, ebrudan ev mimarisine kadar İslâm medeniyetinin şaheseri olan sanat ürünlerinin, gündelik hayatın içinde çok somut bir yeri vardır. Bu sanat ürünleri, insanı ve doğal çevrenin güzelleşmesini hedefler ve böylece İslâm’ın hedeflediği akıl ve ruh bütünlüğüne zemin hazırlar. Bu yüzden, Batı’nın tersine İslâm medeniyetinde sanatlar, ilâhi kaynaktan, hayattan ve toplumdan soyutlanmamış; bilakis ona estetik istikamet kazandıran önemli bir mektep olmuştur. Sanat ile hayat arasındaki bu yakın ilişkinin en önemli neticelerinden birisi, bizim geleneğimizde sanat-zenaat ayrımının ortaya çıkmamış olmasıdır.
   Bugün genellikle sanat deyince resim, heykeltraşlık, mimari gibi belli sanat türleri kastedilir. Bunun karşısına ise, el sanatları yahut zenaat denen işleme, oymacılık, halı dokuma, kumaş boyama gibi uğraşılar konur. Bu ayrımın bize Batı dünyasından tercüme edildiği açık. Zira zenaat kelimesi dahi sanat (yahut Arapça’daki kullanımıyla “sına’at”) kelimesinin bozulmus halidir. Batı sanat tarihinde “güzel sanatlar (fine arts)” ve “küçük sanatlar (minor arts)” şeklinde yapılan ayrımın, İslâm sanatı açısından hiç bir anlamı yoktur. Sanat ile zenaat arasında yapılan ayrım, sanatın modern dönemde yaşadığı yabancılaşmanın ve yozlaşmanın bir ürünüdür.
   Bugün Batı’da sanat, kendisine ancak müzelerde rastladığımız bir şeydir. Sanatçının kisisel egosunu yansıtan modern sanat ürünleri, ilâhi kaynağa ve topluma yabancılaşmıştır. Varlığı metafizik alemden koparan modern sanat, ilham kaynağı olarak sanatçının bireysel hislerine, ihtiraslarına yahut eğilimlerine döner. Bu sebeple, ortaya çıkan ürün her zaman son derece bireyseldir. Hatta sanatçının kişiliğinin, eserine çıplak bir şekilde yansıması bir başarı kabul edilir. Bu, sanatı hayatın bütünü içinde yer edinmiş bir uğraş olmaktan çıkartır ve sanatçının kişisel dünyasına hapseder. Modern Batı sanatının en meşhur eserlerinin dahi ancak çok küçük bir azınlığa hitap ediyor olması, şüphesiz bu yabancılaşmanın kaçınılmaz bir neticesidir.
   Bu sanat anlayışının tamamen karşısında yer alan İslâm medeniyeti açısından baktığımızda, önemli olan sanatçının kişisel egosunun öne cıkması değil, evrensel ilkelerle olan bütünleşmesidir. İslâm sanatkârlarının ve eserlerinin hayatla olan irtibat ve bütünlüğü de buradan gelir. Bu yüzden İslâm sanat tarihinde hattan müziğe, ebrudan ciltçiliğe kadar her alanda anonim eserler çok önemli bir yer tutar. Bu sanat ürünlerinin asli fonksiyonu, sanatçının kişisel hissiyatını yansıtmak değil, insanlara ilâhi ve evrensel güzelliğin sürekliliğini hatırlatmaktır.
   Modern bir sanat eserine bakan kişi, sanatçının kişisel dünyasına davet edilirken, İslâm sanat ürünlerine bakan bir kişi, kendi içine dönerek ruhundaki güzelliği aramaya yönlendirilir. Bu manada nasıl Mimar Sinan’in Selimiye’si -şüphesiz daha üst duzeyde- sanatın kapsamına giriyorsa, aynı şekilde Kütahya’da dokunan bir kilim de sanat kavramının kapsamı içindedir.
   Geleneksel İslâm medeniyeti, kaşıktan kilime, kapıdan camiye kadar hayatın her alanının güzel nesnelerle bezendiği bir dünya kurmayı başardı. Bugün ise içinde yaşadığımız modern dünya öylesine çirkin bir görünüm arzediyor ki, güzel bir şeyler görebilmek için sergilere, müzelere gidiyoruz. Geleneksel sanatları yok ettikten sonra müzeleri icad eden ve gündelik hayatın parçası olan sanat ürünlerini camların arkasına koyan modern toplum, estetik ve güzelliğin bir lüks değil bir ihtiyaç olduğunu kavramaktan henüz çok uzak. Bunun insan ruhu üzerindeki yıkıcı etkisini görmek için kâhin olmaya gerek yok.
   Buna mukabil İslâm, sanat ile hayatın bütünlüğü ilkesinde ısrar eder. Bu açıdan baktığımızda, müslümanın hayatı bir sanat eseri gibi olmak durumundadır. Estetik duyarlılığın hayatın her alanına yayılması, karşımıza bambaşka bir hayat tarzı ve lezzeti çıkaracaktır.
   Alnımızı secdeye koyduğumuz yerden yemek yediğimiz yere, üzerinde oturduğumuz sedirden çalıştığımız mekâna kadar her alanın estetik bir incelik ile düzenlenmesi, ruh bütünlüğümüz açısından hayati bir öneme sahiptir. Böyle bir çabanın, Yüce Allah’ın sevgisine mazhar olmak anlamına geleceğini,
Hz. Peygamber A.S. Efendimiz ne güzel söylüyor: “Allah güzeldir, güzeli sever.”

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    
 

Etiket Bulutu