Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ağustos, 2009

KUR’AN’DAKİ SÜNNET

 
KUR’AN’DAKİ SÜNNET
Ebubekir Sifil
  
   Kur’an’ın doğru anlaşılması için başta Efendimiz s.a.v.’in sünneti olmak üzere, başvurulması gereken birtakım ölçüler bulunması tabii ve gereklidir. Bu yazıda, bu “gereklilikler” arasından Sünnet üzerinde durmaya ve Sünnet olmadan Kur’an’ın Rabbimiz’in muradına uygun olarak anlaşılmasının mümkün olmayacağını yine Kur’an ayetleriyle ortaya koymaya çalışacağız.
  
   Yazıya başlık olarak seçtiğimiz cümlenin “Kur’an’daki İslâm” sloganını çağrıştırdığının farkındayız. Bilinçli olarak yaptığımız bu seçimin amacı da bu sloganın Kur’an’a uygun olmadığını ortaya koymaktan başka bir şey değil zaten.
   Kur’an’ı herkesin istediği gibi yorumlamasına kapı açmak maksadıyla üretilen bu slogan benimsendiği takdirde, Kur’an okuyan kişi sayısı kadar İslâm anlayışı ortaya çıkacağı açık. Bu durumda bütün insanlık için hidayet kaynağı olan Yüce Kitabımız, kişiden kişiye değişen hükümler taşıyan, hatta yer yer kendisiyle çelişkiler arz eden bir kitap konumuna düşürülmüş olacaktır.
   Oysa Kur’an’ın doğru anlaşılması için başta Efendimiz s.a.v.’in sünneti olmak üzere, başvurulması gereken birtakım ölçüler bulunması tabii ve gereklidir. Bu yazıda bu “gereklilikler” arasından Sünnet üzerinde durmaya ve Sünnet olmadan Kur’an’ın Rabbimiz’in muradına uygun olarak anlaşılmasının mümkün olmayacağını yine Kur’an ayetleriyle ortaya koymaya çalışacağız.
  
Sünnet’in Bağlayıcılığı
   Yüce Kitabımız’da şöyle buyurulur: “Hayır! Rabbine andolsun ki, onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni hakem tayin etmedikçe, sonra da vereceğin hükümden dolayı nefislerinde bir sıkıntı duymadan tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65)
   Kur’an’ın doğru anlaşılması konusunda herkesin kendi kanaatine göre hareket ettiği bir ortamda görüş ayrılıklarının çıkması ve hangi ayetin ne anlama geldiği konusunda farklı tercihlerin gündeme gelmesi tabiidir. Acaba böyle bir durumda bu kanaat ve tercihlerin hangisinin doğru olduğuna kim karar verecektir?
   İşte bu ayet, ihtilaflı durumların Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e arz edilmesi ve O’nun verdiği hükmü itirazsız kabul etmemiz gerektiği, aksi takdirde iman iddiamızın geçerli olmayacağı konusunda bizleri ikaz etmektedir.
   Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz hayattayken ihtilaflı meseleler bizzat O’na sorularak çözüme kavuşturulmuştur. O, Refik-i Alâ’ya intikal ettikten sonra ise bize bıraktığı Sünnet’in hakemliğine gitmemiz gerektiği açık bir hakikattır.
   Nitekim Efendimiz s.a.v. şöyle buyurarak bu noktaya açıklık getirmiştir: “Size iki şey bıraktım; onlara sarıldığınız sürece ebediyyen yolunuzu şaşırmazsınız. O iki şey Allah’ın kitabı ve Rasulünün sünnetidir.” (Muvatta)
   Yukarıda zikrettiğimiz ayeti biraz daha yakından inceleyelim: Madem ki bu ayet, aramızda çıkan her türlü ihtilafı Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e götürmemiz gerektiğini emretmektedir; öyleyse Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bizim aramızda hangi ölçüyü esas alarak hüküm verecektir?
   Bu soruya cevap olarak “Kur’an’ı esas alarak” şeklinde cevap verilirse ortaya şu gerçek çıkmaktadır: Demek ki Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz Kur’an’ı bizden çok daha iyi bilmektedir.
   Bundan tabii bir şey olamaz; zira O, Kur’an vahyinin doğrudan muhatabı olan tek kişidir. Yine O, hangi ayetin ne anlama geldiğini bizzat ayeti getiren Cebrail a.s.’a sorma imkanına sahip olan tek kişidir. İşte sahip olduğu bu üstünlük, O’nu Kur’an’ın doğru anlaşılması konusunda birinci derecede başvurulması gereken merci konumuna yükseltmektedir.
   Yukarıda sorduğumuz soruya, “Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, bizim aramızda çıkan ihtilaflı meselelere Kur’an’da yer almayan bir çözüm getirebilir” şeklinde cevap verilecek olursa, bu cevap Sünnet’in bağlayıcılığının en kesin delillerinden birinin kabul edildiği anlamına gelecektir. Zira zaten biz de aynı şeyi söylüyor ve Efendimiz s.a.v.’in Kur’an dışında verdiği hükümleri Sünnet olarak isimlendiriyoruz.
  
Muhtemel Bir İtiraz
   Sünnet’in bağlayıcılığına itiraz eden bazı çevreler şöyle demektedir: Madem ki Kur’an kendisinin “herşeyi açıklayıcı” olduğunu (Nahl, 89), “hiçbir şeyi eksik bırakmadığı”nı (En’am, 38), “ihtilafları açıklamak için” gönderildiğini (Nahl, 64), Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in bile Kur’an’dan başka hakem aramadığını (En’am, 114) söylemektedir; öyleyse Kur’an dururken Sünnet’e veya bir başka kaynağa müracaat edip onu bağlayıcı kabul etmek Kur’an’a aykırıdır.
   Bu iddiaya karşı herşeyden önce şunu söyleyelim ki, eğer Kur’an’ın eksik hiçbir şey bırakmadığını ve herşeyi açıkladığını ifade eden yukarıdaki ayetler mutlak manada alınmaya müsait olsaydı, nazil olduğu günden bugüne insanoğlunun bilgi dağarcığına giren fizik, kimya, astronomi, biyoloji, tıp, felsefe, mantık, gramer vs. ile ilgili ne varsa, hepsinin Kur’an’da açık-seçik bir şekilde yer aldığını görebilmemiz gerekirdi.
   Yine bu yaklaşımın doğruluğunun kabul edilebilmesi için, bizzat Kur’an’ın emrettiği namaz, oruç, zekât, hac gibi pek çok ibadetin, bütün detaylarıyla Kur’an’da yer almış olması icap ederdi. Oysa Kur’an’ın, bu ibadetlerin kimler tarafından, nasıl ve ne zaman yapılacağı hakkında tafsilatlı bilgi vermediği ortadadır.
   Şu halde yukarıdaki itirazı delillendirmek için ileri sürülen ayetleri, Kur’an’ın doğru anlaşılması için Sünnet’e ihtiyaç olmadığı tarzında anlamak doğru değildir.
  
Kur’an’ın “Apaçık Bir Kitap Olması” Ne Demek?
   Bilindiği gibi pek çok Kur’an ayetinde Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e, Kur’an’ı insanlara beyan etme, yani açıklama görevi verildiği belirtilmektedir. Bu ayetlerden birisi şudur:
   “Sana Zikr’i indirdik ki, kendilerine indirileni insanlara açıklayasın; ta ki düşünüp anlasınlar.” (Nahl, 44)
   Bu ayette Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in, insanlara indirilen hükümleri beyan etmek gibi bir görevinin bulunduğu açık bir şekilde ifade buyurulmuştur.
   Bu ayet dolayısıyla iki husus gündeme getirilebilir:
   1- Eğer Kur’an, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz tarafından ayrıca açıklanmaya muhtaç bir alan bırakmış değilse, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz neyi niçin açıklayacaktır?
   2- Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bu “açıklama” görevini nasıl yerine getirecektir?
   Bu sorunun cevabı iki şekilde verilebilir:
   * Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, Kur’an’ı yine Kur’an ayetleriyle sınırlı kalarak açıklayacaktır.
   * Kur’an’ı, Kur’an’da açıkça yer almayan bir çerçeve getirerek açıklayacaktır.
   Bu şıklardan hangisini kabul edersek edelim -ki bir üçüncü şık sözkonusu olamaz-, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in, herhangi bir ayeti açıklarken Kur’an’da yer almayan bir takım hususları gündeme getirmesinin, kendisine verilen bir görev ve yetki dahilinde vuku bulduğunu söylemek zorundayız. Şöyle ki:
   İlk ihtimal, Kur’an’ın yine Kur’an ile açıklanması idi. Burada Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e Kur’an’ı beyan etme görevi verilmiş olması gösterir ki, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz Kur’an’ı, sıradan insanların ulaşamayacağı bir seviyede idrak ve ihata etmektedir. Bu ise Kur’an’ın anlaşılmasında O’nun açıklamalarına mutlak surette ihtiyacımız bulunduğunu gösterir.
   İkinci ihtimal ise doğrudan “gayri metlûv vahiy” olgusunu gündeme getirir. Gayri metlûv vahiy olgusunun kabul edilmesi halinde ise Sünnet’in Kur’an’ı beyan fonksiyonu konusunda herhangi bir şüphe sözkonusu değildir.
   Bir diğer ayette de şöyle buyurulmaktadır: “O Kur’an’ı hemen kapmak için dilini aceleyle kımıldatma. Şüphe yok ki onu (senin kalbinde) toplamak da, onu okutmak da bize aittir. Öyleyse biz onu okuyunca sen onun okunuşuna uy. Sonra şüphe yok ki, onun açıklaması da bize aittir.” (Kıyâme,16-19)
   Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in Kur’an dışı bir vahiyle Kur’an’ı açıkladığının en kuvvetli delillerinden birisi olan bu ayette dikkatimizi şu noktaya yoğunlaştıralım: Allah Tealâ, Kur’an’ı açıklama işinin kendisine ait olduğunu, hem de vurgulu bir ifade ile beyan buyurmaktadır.
   Buradan ilk bakışta Kur’an’ın yine Kur’an’la açıklanacağı sonucu çıkar gibi görünse de, acele davranıp ayetin bu hususu anlattığı konusunda son kararı vermeden önce şöyle bir soru soralım: Eğer böyleyse Kur’an’ın bütün ayetlerinin yine Kur’an tarafından açıklanmış olması gerekmez mi?
   Oysa görüyoruz ki, Kur’an’da diğer ayetler tarafından açıklanmamış pek çok ayet mevcuttur. Yukarıda da değindiğimiz gibi namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerin nasıl eda edileceği konusunda Kur’an’da detaylı bilgi bulunmaz.
   Öyleyse şunu söylemek zorundayız: Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, Kur’an’ı açıklama görevini yerine getirirken, bir yandan murad-ı ilâhinin ne olduğunu beyan etmiş, diğer yandan da tabii olarak Kur’an’da yer almayan ilave hususlar getirmiştir. Nitekim Hadis kitapları ve rivayet tefsirleri, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in bu türden beyanlarıyla doludur.
  
Netice
   Bilindiği gibi Ehl-i Kitap dediğimiz yahudi ve hıristiyanların Tevrat ve İncil üzerinde yürüttüğü tahrif (bozma, değiştirme, aslından uzaklaştırma) faaliyeti birkaç şekilde gerçekleştirilmiştir. Bunlardan birisi de, Tevrat ve İncil’in bazı ayetlerini kendi heva ve hevesleri doğrultusunda yorumlamak ve onlara diledikleri gibi anlamlar vermek tarzında olmuştur.
   Yüce Kitabımız Kur’an’ın da bu türlü bir tahrif faaliyetine maruz kalmasının önündeki en büyük engel, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in sünnetidir. Kısmet olursa ileriki yazılarda zikredeceğimiz, Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e itaat ve ittiba etmemizi emir buyuran ayetler, Kur’an’ın bizden istediği kulluk görevini en uygun biçimde nasıl yerine getireceğimiz konusunda bizi Sünnet’e yönlendirmektedir. Bu gerçek göz ardı edildiğinde Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’e ittiba etmenin ve O’na muhalefet etmekten sakınmanın mantıklı ve tutarlı bir açıklaması olamaz.
   Bu itibarla “Kur’an müslümanlığı”, “Kur’an’daki İslâm” gibi içi boş sloganların öncelikle Kur’an’a aykırı bir İslâm anlayışı oluşturmaya yönelik beyhude gayretler olduğunu hatırdan çıkarmamalıyız. Unutmayalım ki, Peygambersiz bir din “Hak Din” olamaz ve böyle bir dinin insanları götürebileceği tek adres vardır: Dalâlet…
  
 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

En Büyük Kişisel Gelişim Kitabı

 
En Büyük Kişisel Gelişim Kitabı

Bakın Kuran-ı Kerim’de bizi yaradan Rabbimiz bize nasıl öğütler veriyor.

Bizi bizden daha iyi bilen Rabbimiz, yüce kitabında gören gözler için apaçık bir kişisel gelişim dersi veriyor.

Haşr 10: Muhatabına güvenmek istiyorsan, önce sen güvenilir ol.

Saff 2: Yalandan uzak dur.

Maun 4-5: Eleştirinin keskin bir bıçak olduğunu unutma. Söyleyeceklerini iyi tart.

İsra 37: Kibirli olma, alçak gönüllü davran.

Müddesir 1-5: Kendini fazla abartma.

Yunus 12: Vazgeçilmez olmadığını kabul et.

Rum 21: Tek başına mutlu olunamayacağını bil. Çevrenin mutluluğu için gayret göster.

Tekasür 1-2: Kibrine yenilip hep daha fazlasını isteyerek hayatını zehir etme.

En”am 50: Ön yargılarla hayatı kendine zehir etme.

En”am 60: Bildiklerinle açıklayamadığın şeyler, hayatının kâbusu olmasın.

Felak 1-5: Korkuların tutsağı olarak yaşamaktan vazgeç.

Fecr 27-28: En sevdiğin şeyleri, başkalarıyla paylaşmanın keyfine var.

Tekvir 25-27: Her şeyin üstesinden gelemeyeceğini asla unutma.

Hucurat 10: Büyüklük kompleksine kapılıp, insanları ezerek arkadaşlarını kendinden uzaklaştırma.

Bakara 156: Çaresizlik tuzağına düşme. Her zaman bir umut ışığı olduğunu aklından çıkarma.

Beled 5-6: Her şeye hakim olmak için uğraşıp hayatı yaşanmaz hale çevirme.

Muhammed 7: İyiliği karşılık beklemeden yap.

Vakıa 83-87: Ölümden korkmak yerine, ölüm gerçeğiyle yüzleş.

Bakara 263: Yaptığın iyilikleri unut. Anlatarak onları kıymetsizleştirme.

Furkan 63: Sana yapılan kötülüğün karşılığını vermek yerine öfkenin dinmesini bekle.

İnşirah 1-3: Seni huzursuz edecek işlerden uzak dur. İhtirasını törpüle.

Mücadele 7: Hiçbir sırrın sonsuza kadar gizli kalamayacağını unutma.

Rahman 7-9: Çıkarcı olma. Adil davran.

Tevbe 40: En zor zamanda bile kesinlikle ümitsizliğe kapılma.

Fatır 19-22: Senden iyi durumda olanlara bakıp üzüleceğine, senden zor durumda olanları görüp rahatla.

Hakka 33-35: Hayatının vazgeçilmezleri olsun. Onları küçük çıkarlar içi n asla feda etme.

Kalem 1-2: Yazdıklarının ve yaptıklarının peşini bırakmayacağını unutma. Gücünü insanların yararına kullan.

Münafıkun 4: Bencil olma, tebrik etmeyi bil.

Yusuf 32-33: Modern hayatın çarpıklaştırdığı kadın-erkek ilişkilerinin, hayatını esir almasına izin verme.

Ankebut 41: İyi bir dostun, paha biçilmez olduğunu aklından çıkarma.

Al-i İmran 92: İyilik yapma arzunu, şarta bağlama. Vermek almaktan daha büyük bir ihtiyaçtır, asla unutma.

Hacc 46: Kendini, hep daha iyiye ulaşmak zorunda olduğuna koşullama.

İbrahim 42: Merhametli olmaktan asla vazgeçme.

İsra 23: Anne ve babana ”off” bile deme.

Nisa 149: Kendini sürekli övmekten uzak dur.

Enfal 56: Sözünüzde durmamanın utanç verici olduğunu aklından çıkarma.

Âl-i İmrân 139: Yaşadığın zorluklar karşısında kendini bırakma ve üzülme; hedefe ulaşmak inancını ve azmini korumayı, duygularına hakim olmayı gerektirir.

Furkan 43: Heveslerini kendine ilah edinme.

Necm 3: İnanma duygunu diri tut.

Nisa 58: Karar verirken, vicdanının sesini duymazlıktan gelme.

Eğer bir gün dünyaya ait çok büyük bir derdin olursa
Rabbine dönüp:
“Benim çok büyük bir derdim var”
deme!
Derdine dönüp:
“Benim çok büyük bir Rabbim var”
de!

 
 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Dostları Hatırlamak

Uzaklık mı?
O bizim için değil dost.
Biz ‘yürek devleti’yiz ötelere uzanan…
Açarız avucumuzu,
Dostlarla o dem yürek yüreğe konuşuruz…
Gözyaşımız vardır bizi ayakta tutan;
Bir de gönül selâmımız…
Dost için geceleri tatlı uykumuzu böleriz,
Dost için secdeye kapanır dua ederiz.
Dostun muhabbetiyle gelir Hak selâmı,
Bize en güzel hediye dost kelâmı.

Nice güzellikleri paylaştık dostlarla. Nice değerin ve derinliğin farkına beraber vardık. Ömrümüzün en güzel, en taze, en saf yıllarında; insan olmanın güzelliklerini aynı pınardan yudumladık. Anamızdan atamızdan ilk ayrıldığımız zamanlarda gurbetteki garipliğimizi dostlarımızın yanında hafiflettik. Aynı evi, aynı odayı paylaşırken ‘ben’lik canavarından kurtulup; ‘biz’ olmanın ne kadar tatlı olduğunu birlikte idrak ettik. Bugünün dünyasını kasıp kavuran; insanlığın özünü çürüten ‘yalnızlık’ hastalığından aynı mekânlarda aldığımız terbiyeyle kurtulduk. Hak armağanı ulvi hakikatleri, birlikte solukladık Üzüldüğümüzde beraber ağladık, sevindiğimizde beraber güldük. Ne kadar farklı yaratılmış olsak da, yitirilmiş cenneti yeniden kazanma yolunda aynı rüyayı gördük. Neler yaşamadık ki dostlarla… Biz onlarla, bedenimizle değil, yüreklerimizle aynı yolu yürüdük.

Bütün bu güzelliklerin kıymetini ise yıllar sonra ayrı düştüğümüzde fark ettik

Zaman rüzgâr oldu, yaprak gibi dört bir yana savurdu hepimizi.

Kimimiz Anadolu’ya dağıldı; kimimiz dünyaya açıldı. Kimimiz, ani ve acı bir sürprizle ahiret yolculuğuna erken çıkarak hepimizi şaşırttı. Dünya bu ya, telaşı-kargaşası derken koşuşturmaya daldık. Birbirimizden haber bile alamaz olduk. "Kimimiz doğuda, kimimiz batıda, kimimiz kuzeyde, kimimiz güneyde, kimimiz ahirette, kimimiz dünyada olsak da yine birbirimizle beraberiz." dedik, hiç unutmadık birbirimizi, hiç ihanet etmedik paylaştığımız yüce hakikate…

Ne kadar günahkâr olsak, dünyanın tozuyla-toprağıyla ne kadar bozulsak da, bulansa da gönüllerimiz, hep aynı sızıları duyduk, aynı pişmanlıkları yaşadık. İsraf ettiğimiz, kaybettiğimiz güzellikler karşısında birbirimizin dualarına dayandık. Sadece o dualarla ayakta kalacağımızı biliyorduk. Gecelerini bölen has dostlarımızın duası dünyada güvencemiz, aksiyon pusulamız, ahiret sigortamız olarak iman gücümüzü artırdı. O dualar ki; gönülden gönüle köprüler kurdu. Gözlerimize fer, gönüllerimize ve ruhlarımıza aydınlık kattı, kapılar açtı.

Yollarda yalpaladığımız, sarsıldığımız oldu. Çok defa uçurumun kenarından tam gayyâya yuvarlanacakken dostlarımız tarafından kurtarıldık. Kaç defa büyük günahların eşiğinden dostların bize gösterdiği hüsn-ü zannın utancıyla sıyrıldık:

"Ya Rabbi rızanı kazanmak için dostlarla çıktığımız bu yolda bizleri utandırma. Bizleri kaybedenler olarak huzuruna alma. Samimi dostlarımızın duaları hürmetine, Sen’in gerçek dostların hürmetine, bizi nefsimizin tuzağına bırakma. Bizleri rızan dairesinde buluşanlardan eyle ."

Zaman zaman -insanlık hali işte- şeytana uyduk, birbirimizle kavga ettik, birbirimize öfkelendik, tenkit ve su-i zan hastalığına düştük .

Kavgamız gayemizle çatıştı: "Kardeşlerimden rica ederim ki; sıkıntı ve ruh darlığından veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlardan sudûr eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve ‘haysiyetime dokundu’ demesinler. Ben o sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın. Bin haysiyetim olsa kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim." diyen Hak dostunun cümleleriyle kendimize geldik. Bu hakikatler karşısında, yaptıklarımızdan vicdanen rahatsızlık duyduk, uygun bir zaman ve zemini gözleyerek karşılıklı konuştuk, anlaştık. Uzlaşmanın verdiği hafiflikle eskisinden daha fazla kaynaştık. "Dünya öyle bir metâ değil ki nizâa değsin." satırlarını aynı toplulukta okuduk, hatamızın farkına vardık, pişman olduk. Hatadan dönmenin fazilet olduğunu öğrendik. Üç günlük dünyanın kavgaya değmeyeceğini anladık.

Dostumuzun çaresiz kaldığı zamanlarda -üzüldük belki ama- bunu ona gerektiği gibi belli edemedik. Çaresiz kaldığında hakiki mânâda onun derdiyle dertlenemedik. Efendimiz’in (sas), "Kişi kendi nefsi için istediğini, mü’min kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz." hadîs-i şerifinin gösterdiği ufukta her zaman birleşemedik. Üç günlük dünyanın dostlarla paylaştıkça tatlanacağını, umutların dostlarla paylaştıkça artacağını, ayrı kaldığımızda anladık.

Rabb’imiz, vahdaniyet ve ehadiyet sırrına binaen hepimizi farklı yaratmıştı. Kimimiz yumuşak mizaçlıydı, kimimiz öfkeli… Kimimiz az konuşurdu, kimimiz çok. Kimimiz karamsardı, kimimiz mütevekkil… Kimimiz en küçük bir olumsuzluğa tahammül edemezdi; kimimiz sabırlı… Kimimiz gayemiz için konuşmayı, koşturmayı severdi; kimimiz sessiz sessiz inlemeyi ve fazla ibadet etmeyi…

Allah bizi öyle güzel bir yerde birleştirdi ki; birbirimize bakarak eksiklerimizi tamamladık. Çünkü biz bir vücudun âzâları gibiydik. Varılacak menzil aynıydı; ama bu dergahta hepimizin yeri, vazifesi ayrı ayrıydı. Çarkın bozuk işlememesi, aramızdaki mutabakata (uyuma), karşılıklı anlaşmaya bağlıydı.

Parolamız muhabbet ve uyumdu, husumetle ve düşmanlıkla kaybedecek vaktimiz yoktu. Hâlık’ımız birdi bizim, Mâlik’imiz, Râzık’ımız, Mâbud’umuz bir, bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberimiz bir, dinimiz bir, kıblemiz bir, yüze kadar, bir, bir.. memleketimiz bir, vatanımız bir…

Zaman zaman, birbirimizi çok ihmal ettik.

İş-güç, çoluk-çocuk derken dostlarımıza hak ettiği değeri veremedik. Zaman oldu kendimizi dünyanın telâşına, kargaşasına, meşgalesine kaptırdık. Aramızdaki muhabbeti artıracak Hak selâmını bile dostumuzdan esirgedik. Nice bayram, nice özel gece geldi geçti, onları aramadık. Bir yerlerde karşılaştığımızda ise "İnan ki hep aklımdaydın; ama bir türlü arayamadım. Bu aralar o kadar yoğunum ki, işten güçten başımı alamıyorum. İlk fırsatta arayacağım." benzeri cümleleri kurarken utancımızdan yerin dibine geçtik, aslında söylediklerimize kendimiz bile inanmadık. Oysa sevdiklerimiz bize bir telefon, bir bilgisayar tuşu kadar yakındı. Çay-televizyon başında hesapsız şekilde israf ettiğimiz onca zaman diliminin yanında, programımıza haftada bir, can dostumuzu aramayı ekleseydik -ki bu bizim en fazla beş dakikamızı alırdı- ne kaybederdik. Veya vazifesi başında ahirete göçen bir kardeşimizin kabrine ziyarete gitsek; ailesinin, çoluk-çocuğunun hatırını gönlünü alsak, varsa ciğeri yanık anasının babasının duasından istifade etseydik, hayatımızdan bir şey mi eksilirdi?! Veya yoğunluğundan yakındığımız işlerimiz ters mi giderdi?! Şöyle bir düşünsek, etrafımıza baksak; değişik sebeplerle şimdi bizimle olmayan, hasta olan, sakat kalan, küskün-kırgın olan arkadaşlarımızın üzerimizde hiç mi hakkı-hukuku yok?! Bir gün kader aynı şekilde bizim de kapımızı çalabilir. Bizim aslî gayemiz, "insanlığı insanlığından haberdâr etmek, insanlığın özündeki değerleri iman hakikatleri ışığında ortaya çıkarmak, insanlığın kırık gönlünü tamir etmek, nerede bir mahzun gönül varsa el uzatmak"sa, bu, bugünkü halimizle tezat oluşturmuyor mu?!

Şunu asla unutmamalıyız: Biz birbirimizden çok şey öğrendik. Şükür bizi Yaratan’a ki -dostlarımız vesilesiyle- bize, kendine ulaşacak yolun ehemmiyetini ve o yolda yolcu olmanın inceliklerini öğretti.

Biz birbirimizden çok şey öğrendik.

Hasılı, birbirimizden öğrendiklerimizle hayata karşı koymayı, bizi bırakıp giden yalancı sevgiler, sevgililer karşısında Hakk’ın yıkılmayan duvarına dayanmayı öğrendik…

Belki açık açık ifade etmedik; ama bizler her şeye rağmen birbirimizi çok ama çok sevdik.

"Biz hasreti sevdik, çileyi sevdik, gözyaşıyla fidan büyütmeyi sevdik. O’nun rızası için derdi sevdik, dertlenenleri sevdik."

Tek başımıza zayıftık belki ama, birlikte güçlü olmayı, fırtınalara karşı koymayı öğrendik.

Dağlar gibi birbirimize yaslandık, omuz omuza dayandık. ‘Bir’dik, uzlaştık, anlaştık, yan yana geldik ve ‘yüz on bir’ olduk. Yarınlar için hep beraber zirveye diktik gözümüzü. Bu uğurda bin defa yenilsek de, düşsek de ayakta olanın elinden tuttuk, birbirimizin desteğiyle ayağa kalktık ve her defasında yeniden başladık.

Dost bizim için her zaman ayar düğmesi oldu. Çünkü o bizim için acısıyla tatlısıyla Hakk’a giden yolda, Allah emanetiydi.

Uzaklık mı?..

O bizim için değil dost!

Biz ‘yürek devleti’yiz ötelere uzanan…

Açarız avucumuzu.

Dostlarla o dem yürek yüreğe konuşuruz…

Gözyaşımız vardır bizi ayakta tutan; bir de gönül selâmımız…

"Gözümüzden gözyaşını, gönlümüzden selâmını, dilimizden birbirimize ettiğimiz duayı alma Ya Rabbi. Hiçbir zaman bizi birbirimizle imtihan etme. Aramızda uhuvvet ve muhabbetini artır. Kalbimizi su-i zandan, ağzımızı gıybetten, nazarımızı tenkitten arındır. Canımızı birer ‘uyum kahramanı’ olarak al. Bizi sahabe kardeşliği gibi bir kardeşlikle şereflendir. Birlikten beraberlikten doğacak rahmet ve feyzinden mahrum kalmaktan Sana sığınırız. Bizleri cennetin en yüksek tepesinde dostlarımızla ve Sen’in has dostlarınla beraber, Habib’inin (sas) yanında haşreyle (amin)…"

 

 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Sokratın Konuşma Testi

Bir gün bir tanidik büyük filozafa rastladi ve dedi ki, "Arkadasinla ilgili ne duydugumu biliyor musun ?"

  Bir dakika bekle diye cevap verdi Sokrat. Bana birsey söylemeden evvel senin kücük bir testten gecmeni istiyorum Buna Üçlü Filtre Testi deniyor.   "Üçlü Filtre?"   "Dogru, " diye devam etti Sokrat. Benimle arkadasim hakkinda konusmaya baslamadan önce, bir süre durup ne söyleyecegini filtre etmek, iyi bir fikir olabilir. Bu ona 3 filtre testi dememin sebebi.   Birinci filtre "Gercek Filtresi" Bana birazdan söyleyecegin seyin tam anlamiyla gercek oldugundan emin misin?"   "Hayir," dedi adam " Aslinda bunu sadece duydum ve ….   "Tamam," dedi Sokrat Öyleyse, sen bunun gercekten dogru olup olmadigini bilmiyorsun. Simdi ikinci filtreyi deneyelim, " Iyilik Filtresini."   Arkadasim hakkinda bana söylemek üzere oldugun sey iyi birsey mi ?   "Hayir, tam tersi…"   "Öyleyse, "diye devam etti Sokrat. Onun hakkinda bana kötü bir sey söylemek istiyorsun ve bunun dogru oldugundan emin degilsin.Fakat yinede testi gecebilirsin,cünkü geriye bir filtre daha kaldi. " Ise yararlilik filtresi."   Bana arkadasim hakkinda söyleyecegin sey benim isime yarar mi ?   "Hayir", gercekten degil.   "Iyi" diye tamamladi Sokrat; Eger ,bana söyleyecegin sey dogru degilse,iyi degilse ve ise yarar, faydali degilse bana niye söyleyesin ki ?  

Bu Sokratin iyi bir filozof olmasinin ve büyük itibar, saygi görmesinin sebebiydi.

 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Gazel oldu gönlüm

 


Hicran bağlarında
Ateşinle yandı bağrım
Hasret hasret koylarında
Ey,son eylül yanağından
Gamze gamze düşen güzel!
Seni gören göz,ne güzel
Seni konuşan dil,ne özel.

Sensizlik
Sınırlarımı aşıyor
Can dayanmıyor

Gönül avunmuyor
Çizgi dışı sevdan
Yüreğime
Kor gibi yapışıyor
Ey,en güzel isimlerle
Ötelerden gelen güzel!
Seni gören göz,ne güzel
Seni konuşan dil,ne özel.

Uyanma mevsiminde
Bir sayha gibi
Yankılanan güzel!
Umutlarımın ak özüne
Mahşer gibi düşen güzel!
Bir defa görebilmek

Bir defa huzuruna varıp
”Ben geldim efendim”,demek
Sonu gelmez arzulardan
İçime sevda sevda düşen güzel!
Seni gören göz,ne güzel
Seni konuşan dil,ne özel

Her mevsimde
Bir başka güzelsin
Her gecede
Bir başka esersin

Ey,Andelib yüreğinden
Seher seher akan güzel!
Seni gören göz,ne güzel
Seni konuşan dil,ne özel.

En dipsiz sulara
Hoş kokular veren Anber
Varlığımızın nedeni
İki cihan güneşi

Gönül yurdumuza
Bir güneş gibi doğan
Şanlı Peygamber
Seni gören göz,ne güzel
Seni konuşan dil,ne özel.

Ardın sıra
Ağaçlar köklerini sürüdü
Ay utandı,ikiye bölündü
Bir hurma kütüğü feryat etti, inledi

Sular yürüdü dağlarında
Milyarlar yürüdü
Ey,en ferahlatıcı rüzgar gibi
Gönül yamaçlarına esen güzel!
Seni gören göz,ne güzel
Seni konuşan dil,ne özel.

Sevgin bitmez,azalmaz
Kopsa kıyamet
Seni anlatmak bize düşmez
Lütfen kabul et
Ümmet ordusuna
Bizi de buyur et

Ey,gözlerin nuru
Kalplerin süruru güzel!
Seni gören göz,ne güzel
Seni konuşan dil,ne özel.


yakaza fani…kardeşime teşekkürler
 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Unutsak dünyayı, âmâ olsak

 

Unutsak dünyayı, âmâ olsak, dilsiz olsak bir ân için sadece "HAK" deyip sussak, dinlesek; ne der ki kalb?….

Sadece "Hak" deyip sussak…
Dil "Estağfirullah" dedikçe tesbih kavrulur ve kalbde geri dönülmez bir göç başlar. Nedâmet yağmuru altında bir terkediştir bu mâsivâyı. Mîrâcına yaklaştıkça bir yangın kuşatır kulu; her kapandığında şefkatin kaynağına. Âşık bir de yandı mı İbrâhim gibi en hayâli saâdeti bağışlar mâşuk ona. "Neredeyse yukarılarından gökler çatlayacak! Melekler de Rablerini hamd ile tesbih ediyorlar ve yerdekiler için mağfiret diliyorlar. İyi bilin ki Allâh çok bağışlayan, çok esirgeyendir" (eş-Şûrâ sûresi, 5)

    Ve birgün beyaz giysili bir sonla tükenir fânîlik. Dayanılmaz bir acze düşer can. Ve yalvarır kul: "Yetiş sevgili YÂ ALLÂH, her ilmekte YÂ RAHMÂN, çek canımı aşka YÂ GAFFÂR…"    

  Yaşayabilmek; zarif bir hüzünle, bütün incelikleriyle hayatı sanata dönüştürerek yaşayabilmek. Sevgililer sevgilisinin "Reyhanlarım" kavl-i şerîfinin muhâtabı gibi yaşayabilmek. Öyleyse ne sanarız bu efkâr mahzenini, imtihan dâiresini? O hâlde neden buradayız? Bu beyhûde uğraş, bu aşka mugâyir aşk niye? Ey insan, her gün gözlerini tutup sabaha çeviren bir kudret var, uyanmaz mısın? 

  Şu merhalelerini aşmış, kehribar sarısına dönmüş çavdar dahî güneşi sırtlanmış ölüme büyümüyor mu? Yüzünü güneşe çeviren çiçeklerin bile kökü toprağın bağrında değil mi?

    Yeryüzü sürgün edilse merhametinden, çöllerine düşsem, sürünerek bile olsa, terk edip ben de beni sana gelirim. Bir süveydâ büyür içimde çağ, çağ. Ve secdeler en yakın mesafeyken visâle, dokunaklı bir terk ediliş değildir istirhâmım; biraz mutluluk ihtimâli, ne olur…

    Şaşkınsak; sebebi boğucu bir yokluk içinde, yâni dardaysak, bir başımızda elîm bir azap, bir başımızda korku ve aşk duruyorsa yâni şimdiden yanmadaysak. Nerde olursan ol, sonu ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin; hüküm O’na ait, şükür ve sabır düşer kul’a.

    Açsak Kabe’nin avlusunda katlı seccâdemizi, bambaşka bir titizlikle düzeltsek kıvrılan köşesini. Aldığımız abdest henüz kirpiklerimizde kurumadan, diz çöküp otursak ellerimizi açıp. Unutsak dünyayı, âmâ olsak, dilsiz olsak bir ân için sadece "HAK" deyip sussak, dinlesek; ne der ki kalb?
 
  Kulun Rabbi için döktüğü her damla gözyaşında kalbin derûnunda nurdan bir güneş parlar. Çöller bile sevdirilir kula. Ve yeniden şehâdet eder her zerre.

    Suçluluk kelimesini boşlukta bırakacak kadar hatânın zirvesinde olup, masumluğun mücadelesini vermektense; masum kelimesini boşlukta bırakacak kadar masumluğun zirvesinde olup suçlu muyum muhâsebesini yapabilmenin idrâkine eren fazîletli insanlara ve taşmış bir potansiyeli ile gözbebeklerine gedik açan ufkun, gündüzünden gecesine, beklenenin bekleyenini unutmadığı, dem dem ağırlaşan ayaklarına ve kurumuş nabızlarına bir gün değecek olan suya mütebessim sabır erleri; Cennetin kapısını ilk açacak el; Sevgililer sevgilisinin eli, sen de bu açılışa katılmak istemez misin?!.

    Îtiraz gülleri açtıkça gözlerimizin karanlık odalarında; onları kırıyoruz, bir yetimi kırar gibi. Hesap edilmemiş bir ışık ardında ağlıyor aşk, bizi terk eder gibi.
Ayşe Şûle Bekar

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

MELEĞİN İLHAMI, ŞEYTANIN VESVESESİ

Mehmet Ildırar
  
   Hepimiz bir ağaçtaki yapraklar gibiyiz. Ağaca çok ince bir bağla tutunuyoruz, sararıp solmamız, kurumamız ağaca bağlıdır.
   Eğer şeftali yapraksız bir ağaçta olsaydı, güneş ışığı onu kavurur, sarartır, çürütürdü. Allah o meyveyi yaktırmamak için, o meyvenin başında yirmi tane yelpazeli memur koyar. Mikail a.s.’a da ferman eder, rüzgarı estirir. Ağaçların yaprakları, senin yediğin şeftalinin başına yelpaze olur.
   Seninle ben bir yaprak mesabesinde, kalp meyvemizin başında, Allah’ın kudretine bağlı olduğumuzu görmeliyiz. Kalbimizde meydana gelen hidayetin, ilhamın da Allah’tan olduğunu idrak etmeliyiz. Bu idrak olmayınca meyvemiz tatsız olur, ham olur.
   Kim kalbinde meleğin ilhamını duyarsa, o ilham bir tohum mesabesindedir. Kalp de bir tarla hükmündedir. O meleğin ilhamının kalpte neşvü nema bulması kudret-i ilâhiyenin elindedir.
   Eser yazan müellif, yola çıkan yolcu, derse başlayan hocaefendi dualarında; “ya Rabbi, hayırlı işlere müyesser kıl, yardımını ve inayetini esirgeme” der. Yani, sen bana yardım etmezsen, sen Allahu Azimüşşan olarak bu meleğin sesini duyacak idraki bana vermezsen, melek bana yetmiş bin sene yetmiş bin kere vaaz etse duymam, demeye gelir.
   Mel’un şeytanın vesvesesi de Allah’ın hükmüne söver durur. Hem de kalbinin münevver köşesinde, hem de damarlarının içinde cevelân ederek, hem de sonunu hiç görmeyerek, senin benim düşmanımız içimizde gezer. Kırmızı kanın içerisinde saraylar kurar. Allah, şeytana kalbin içinde her türlü melâneti işlemesi için kıyamete kadar mühlet vermiştir.
   Bir taraftan melek, bir taraftan da şeytan kalbe seslenir. Ya bu kalbin sahibi ne yapsın?
   Senin dört saatlik ömrün kalsa, bir saatini olsun duaya ver. Allah yardımını göndersin. Bir saatini de nefsin ıslahına ver ki, şeytanı alt edesin. Bir saatini de şeytanın vesvesesinden kurtulmaya ayır. Bir saatini de helâl rızk kazanmakla geçir. Yani, dua edip Allahu Tealâ’ya sığınmak, nefsin ıslahı ve helâl rızk için çalışmak gerekir.
   Şeytan rızık konusunda çok vesvese verir. İnsanın kalbine endişeyi sokarak, Hakk’a yönelmesine mani olur. Halbuki “ey insan, hidayete ermek istersen, rızkının Allah tarafından belirlendiğini bil, korkuya veya hırsa kapılma” denmiştir. Madem ki Allah’a dua edip, O’na sığındın, O’nun salih kullarına gittin ve madem ki Allahu Tealâ’nın izni ile nefsini ve kalbini İslâm’a meylettirdin, rızkın için endişe etme.
   “Allah kendisine karşı gelmekten sakınan kimseye kurtuluş yolu sağlar. Ona beklemediği yerden rızık verir.” (Talâk, 3). Allahu Tealâ, Kur’an-ı Kerim’de yemin etmiştir. İnsanın yaşaması ve ibadetini yapabilmesi için gerekli enerji ve kuvvete yetecek rızkı, Rezzak-ı Kerim olarak vaadetmiştir. Madem ki Allahu Tealâ vereceğim diye vaadetmiştir, gayri meşru yola gitmemek lazım. İnsanın kalbini bozmaması, şeytanın iğvasına kanmaması gerekir.
   Allah, kalbine melekle hayrı ilka eder. Melek de hakkı tasdik eder. Kalbinde bu tasdiki bulursan, Allah’tan olduğunu bilip hamd edersin. Vesvese ise şeytandan gelir. O, bir yandan şerri teşvik ederken öbür taraftan da Hakk’ı tekzip ederek, insanı hayırdan alıkoyup, Allah’ın yoluna düşman eder. Fakirlik ile korkutur, rızık gailesiyle haramı helâli karıştırır, fuhşiyatı emreder, günahları küçük gösterir.
   Bir günahı işleyenin günahının küçüklüğüne değil, kime karşı işlendiğine bak. Verilen rızkın azlığını değil, kimin verdiğini düşün. Musibet ve bela geldiğinde, onu büyük veya küçük görme, kimin gönderdiğini bil. Sen günahı küçük görür, kasten işlersen, Allah’a karşı bilerek işlemiş durumuna geçersin.
   Kalbe gelen hayırları artırmakla izzet, şerleri artırmakla zillet meydana gelir. Bizler dünyadaki şu kısa ömrümüzde nefsimizi ıslah, kalbimizi tasfiye edelim. Kalbin tasfiyesi işi, ancak şeytanın, nefsin iğvasından kurtulmakla olur.

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

 .

Etiket Bulutu