Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Eylül, 2009

DUAYLA BAŞLADI HER YENİ ŞEY

DUAYLA BAŞLADI HER YENİ ŞEY
  
   Elvida Ünlü
  
   Bizim için bir yerlerde dua eden var.
   Âmin demek zor mudur?
   O duayı kuşanmak, o duanın neşesiyle ümidiyle hayata sarılmak zor mudur?
  
   Hz. Aişe r.a. bir gün Rasulullah s.a.v. Efendimiz’i pek neşeli bulur ve: “Ey Allah’ın Rasulü, benim için dua ediniz” diye niyaz eder. O Allah Rasulü s.a.v. de: “Allahım, Aişe’nin geçmiş ve gelecek, gizli ve açık, günahlarını bağışla” diye dua eder.
   Hz. Aişe r.a. çok ama çok sevinir. Gülmeye başlar. O kadar güler ki, gülmekten başı kucağına düşer. Rasulullah s.a.v.: “Seni duam mı bu kadar sevindirdi?” diye sorar. Hz. Aişe r.a.: “Senin duan beni nasıl sevindirmez?” diye cevap verir. Bunun üzerine Allah Rasulü s.a.v. buyurur: “Vallahi, bu dua benim her namazda ümmetim için yaptığım bir duadır.”
   Hâlâ açık mıdır o mübarek eller? Açıktır da bize ne kadar açıktır? Bizim ellerimiz o duadan nasipdar olmaya ne kadar açıktır?
   Bizim için bir yerlerde dua eden var.
   Âmin demek zor mudur?
   O duayı kuşanmak, o duanın neşesiyle ümidiyle hayata sarılmak zor mudur?
* * * * * * 
  
İste, İstediğin Verilecek!
   Rasulullah ne istedi de Allahu Tealâ vermedi?
   Ashab, Rasulullah’tan ne istedi de Rasulullah ashabına onu vermedi?
   Böylesine sınırsızdı yollar sevenler arasında.
   Fakat onlar bu sınırsızlık içinde kendilerine sınır koydular. Hayrı istediler, dualarına ebedi hayrı koydular.
   Rasulullah s.a.v., her kim için “Allah’ın rahmeti üzerinize olsun” demişse, o kişi mutlaka şehit olarak vefat etmiştir.
   Zaten onlar, gönüllerinde şehadeti hayatlarının zirvesine yerleştirmişlerdi. Her adı anıldığında özlemleri dile gelir, Allah Rasulü’nden bu yönde dua isterlerdi. 
      Bir gün Efendimiz s.a.v., Ümmü Haram r.a.’ın evinde idi. Yemekten sonra biraz istirahat eylemiş ve tebessümle uyanmıştı. Hz. Ümmü Haram, Efendimiz’e:
   – Ey Allah’ın Rasulü! Neden gülüyorsun? dedi. Efendimiz buyurdu:
   – Ümmetimden bir kavim Akdeniz’e inecek, Allah yolunda cihad edecektir. Onları tahtı üzerindeki kral gibi görmekteyim. Ümmü Haram:
   – Hadi ey Allah’ın Rasulü! Allah’a yalvarın ki beni de onlardan eylesin, dedi.
   Allah Rasulü s.a.v. de:
   – Allahım, Ümmü Haram’ı onlardan kıl, diye dua etti.
   Ve, yıllar sonra eşiyle birlikte cihad için Akdeniz’e açılan Ümmü Haram, Rasulullah’ın tebessümle uykudan uyanmasını, duasını hatırlıyordu. Kıbrıs adasına indiklerinde, Ümmü Haram kendisine takdim edilen ata bindi. Fakat at birden ürkerek sıçradı. Ve atından düşen Ümmü Haram yaralandı, çok geçmeden de şehit olarak ruhunu teslim etti. Şehit düştüğü yere Kıbrıs’a defnedildi.
   * * * * * * 

   Bir gün Efendimiz s.a.v. Atâ ibn-i Rebah’a cennetlik bir sahabe hanımı gösterdi…
   Bu hanım Ümmü Züfer r.a. idi.
   Bir gün Rasulullah s.a.v.’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasulü, ben saralıyım. Hastalığım nüksettiğinde ne yaptığımı bilmiyorum, üstüm başım açılıyor, bana dua buyurunuz” demişti. Rasulullah s.a.v. de: “İyileşmen için dua ederim. Yalnız, hastalığına sabredersen Allah’ın rızasını kazanırsın” buyurmuşlardı. Ümmü Züfer r.a. sabretmeyi tercih etmiş ve Rasulullah’dan yalnızca vücudunun açılmaması için dua istemişti. O’da ona bu yönde dua etmişti. 
   * * * * * * 

   Bir gece Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz, Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer ile İbn-i Mesud’un yanına uğradılar (Allah onların hepsinden razı olsun). Rasulullah s.a.v., İbn-i Mesud’a:
   – İste! İstediğin verilecek, buyurdu. İbn-i Mesud:
   – Allahım, senden geri dönmez iman, tükenmez nimet, arkası kesilmez göz aydınlığı ve ebedi cennetin en yüksek mertebesinde Peygamberimiz’e arkadaş olmak isterim, diye dua etti.
   İbn-i Mesud r.a. bir şehre gireceği zaman şöyle yakarırdı:
   “Allahım! Ey göklerin ve gölgelendirdiklerinin Rabbi! Ey şeytanların ve saptırdıklarının Rabbi! Ey rüzgârların ve savurduklarının Rabbi! Senden buranın ve buradakilerin iyiliğini isterim. Buranın ve içindekilerin şerrinden sana sığınırım.”
  
Siz de Âmin Deyin
   Hz. Ebubekir r.a. şöyle dua ederdi:
   “Allahım! Senden işimin neticesinde hayırlı olacak şeyi istiyorum. Allahım, bana vereceğin hayır, hoşnutluğun ve naim cennetlerinde yüksek dereceler olsun.”
   Yine Hz. Ebubekir r.a.’ın bir duası vardı ki, onu imanın zirvesinde görmemizin şaşılacak bir şey olmadığını gösterir. Bu duasında o şunları ister:
   “Allahım ömrümün en iyi demini onun sonu eyle, amellerimin en hayırlısını amellerimin sonu eyle, günlerimin en hayırlısını sana kavuşacağım gün eyle.”
   Hz. Ömer r.a. şöyle niyazda bulunurdu:
   “Allahım! Beni ansızın yakalamandan veya beni gaflet içinde bırakmandan veya beni gafillerden eylemenden sana sığınırım.”
   Hilafet makamına geçince minbere çıktı. Allah’a hamd ve sena ettikten sonra şöyle dedi:
   – Ey insanlar! İyi dinleyiniz. Ben bir dua edeceğim, siz de amin deyiniz. “Allah’ım ben sertim, beni yumuşat. Ben cimriyim, beni cömert eyle. Ben zayıfım, bana güç ver.” 
  * * * * * * 

   Hz. Ali r.a. yeni ayı gördüğünde şöyle niyazda bulunurmuş:
   “Allahım! Ben senden bu ayın hayrını, onun fethini, yardımını, bereketini, rızkını, aydınlığını, temizliğini, onun hidayete vesile olmasını diliyorum. Onun şerrinden, onun ihtiva ettiği şerlerden sana sığınıyorum.”
  
Ey Merhametlilerin En Merhametlisi
   Bir kere Rasul-i Ekrem s.a.v., sahabilerden hastalanan birini ziyarete gitti. Ve onu son derece zafiyet içinde buldu. Hastaya sordu:
   – Sen sıhhatli olduğun zamanlar Cenab-ı Hakk’tan en çok ne dilerdin? Sahabi şu cevabı verdi:
   – Ben hep ahiret azabının bana bu dünyada çektirilmesini ve ahirette azaba uğratılmamayı dilerdim. Bunu duyan Resulullah s.a.v.:
   – Cenab-ı Hak’tan bunu dileyeceğine, niçin Allah’ın bize öğrettiği şekilde dua edip, “ey Rabbimiz, bize dünyada da, ahirette de iyilik bahşet ve bizi cehennem azabından koru” demiyorsun.
   Sonra Rasulullah s.a.v. hastaya dua etti, o da kurtuldu.
* * * * * * 

   Bir gün Allah Rasulü s.a.v., kızı Fatıma r.a.’a şöyle buyurdu:
   – Şu tavsiyemi dinlemekten seni alıkoyan nedir? Dua ederken şöyle de: “Ey hayy ve kayyum olan Allahım! Bütün işlerimi düzeltmeni, bir an bile beni kendi başıma bırakmamanı rahmetine sığınarak senden isterim.
   Hz. Aişe r.a.’a hitaben de şöyle buyurmuştur:
   – Bütün duaların manalarını içinde toplayan cümleler ile dua et. Dua ederken şöyle söyle: “Allahım! Halde ve gelecekte bildiğim ve bilmediğim bütün kötülüklerden sana sığınırım. Allahım! Cenneti ve cennete götürecek söz ve işleri senden ister, cehennemden ve cehenneme götürecek söz ve hareketlerden sana sığınırım. Allahım! Kulun ve rasulün Muhammed s.a.v.’in senden istediği hayır ve iyilikleri senden ister, sana sığınıp iltica ettiği kötülüklerden sana sığınırım. Allahım! Benim için takdir ettiğin her şeyin sonunun hayır olmasını senden, senin merhametinden dilerim. Ey merhamet edenlerin en merhametlisi…”
  
Dua Yenilenmektir
   Dualar…
   Edilmiş, edilecek ve edilmekte olan tüm dualar zamanın ve mekânın ağından sıyrılarak dolaşıp durmakta semalarda. Bizi bulması an meselesi.
   Belki bir dua düşer bir gün avuçlarımıza. Çok uzaklardan, çok eskilerden gelmiştir ama dinçtir, ama yenidir.
   Dua, farkında olmaktır. Yaşanan anın ve alınan her nefesin. İçine girdiğimiz ve bir gün içinden sıyrılacağımız hayatın farkında olmaktır.
   Onlar farkındaydılar.
   İçine girdikleri her anın, aldıkları her nefesin hayrını isterlerdi.
   Turfanda meyvanın, yeni ayın, üzerinde yürüdükleri toprağın, girdikleri şehrin…
   Dua, yenilenmektir.
   Ve ancak yeninin farkında olanlar yeniyle yenilenir.

 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    
 

İMAN, EMANET VE EMNİYET

 
İMAN, EMANET VE EMNİYET
  
   Ebubekir Sifil
  
   “Ben öyle günler gördüm ki, kiminle alışveriş yaptığıma aldırmazdım.
   Alışveriş yaptığım kişi müslüman ise, bana karşı hilekârlık yapmayacağını bilirdim. Dini buna engel olurdu.
   Yahudi veya hıristiyan ise, onu da idare hile yapmaktan alıkoyardı.
   Fakat bugün sadece falan ve falan kimselerle gönül rahatlığı içinde alışveriş yapabiliyorum.”
   Bu ifadeler bir mübarek sahabiye, Huzeyfe b. Yeman r.a. ait. Arkadaşlarına böyle dert yanıyor.
   Hz. Huzeyfe b. Yeman’ı dertlendiren sorunun şimdiki adı “güven bunalımı”…
   Ticarette, komşulukta, arkadaşlıkta, dokunduğumuz her alanda yüreğimizi sokan güvensizlik akrebi, güvenin istismar edileceği endişesi.
   Ne yazık, güvensizlik ve güven istismarı sadece gündelik konularla sınırlı kalmadı günümüz dünyasında.
   Dinî hassasiyetler öyle küçük hesaplara kurban verildi ki…
   “Emanet” ve “emniyet” kavramlarını, bu iki kelimeyle kök birliği olan “iman” ekseninde bir kez daha hatırlamamız gerekiyor.
  
BİZE NE OLDU?
   Sahibinden habersiz yediği üzümün parasını bağa bırakan asker, komşusu da siftah etsin diye müşterisinin ikinci talebini geri çeviren esnaf, bir gayri müslim vatandaşla hakim karşısında eşit yargılanan, cezalanmasına hükmedilen hükümdar, dava gelmediği için parasız kalan mahkeme… Sadece iki nesil kadar önce bile böyle örnekler görmek mümkün iken, ne oldu da bugünkü duruma geldik?
   Emanet, emniyet ve iman çerçevesinde yan sütunlarda yapmaya çalıştığımız tesbitler bize yukarıdaki sorunun bir tek cevabı olduğunu söylüyor:
   Hakiki imandan kaynaklanan “emniyet” durumunun ortadan kalkması. Kardeş kardeşe, baba oğula, komşu komşuya, yönetici yönetilene ve yönetilen yöneticiye, tüccar müşteriye ve müşteri tüccara güvenmediği ve güven vermediği için bu durumdayız.
   Bu noktada, iki yönlü bir sorumluluğun muhatabı olduğumuzu görmemiz gerekiyor:
  
“O Bizden, Boşver!”
   Bunlardan ilki, bizzat aynı dine inandığını söyleyenlerin birbirlerine karşı sorumluluğudur. Yanında çalıştırdığı işçisine, “Nasıl olsa bizdendir” düşüncesiyle hayat standardının çok altında ücret vermekte bir sakınca görmeyen, kendisi lüks ve refah içinde yüzerken, “Allah rızası” diyerek, “dava” diyerek, “hizmet” diyerek samimi müslümanların alın terini, heyecanını ve dinî hassasiyetini istismar eden “musalli” müslümanların sayısı az mıdır?
   Bankadan aldığı krediyi aksatmadan geri ödemede son derece titiz davrandığı halde, kardeşinden aldığı borcu “sallayan”, şirketler kurup yurt içinden ve dışından dinî hassasiyetleri istismar ederek topladığı alın teri göz nuru hasılası paralarla bir süre sonra ortalıktan kaybolan, başkalarının üçe sattığı malı müslüman müşterisine beşe satan, “zekât” adı altında kasına kasına verip, sonra başa kaktığı üç kuruşla cenneti garantilediğini düşünerek yoksul müslümanların derdiyle gerçek anlamda dertlenmeyi aklına bile getirmeyen ve belki hepsinden önemlisi, “kurtlar vadisi” haline gelen dünyada müslüman nesillerin istikbali konusunda parmağını bile kımıldatmayan; kısacası hayatını İslâm üzerinden kazandığı halde, İslâm’ın kendisine yüklediği mükellefiyetleri yerine getirmekten kaçınma konusunda son derece mahir olan insanların varlığını görmek, hepimizi derinden yaralıyor.
   Bütün bunlar, aynı dine inanan insanlar arasında bulunması gereken emniyet ve samimiyeti zedeleyen unsurlardır.
  
“O Bizden Değil, Boşver!”
   Bunların yanında, içinde bulunduğu grup, cemaat veya kesim dolayısıyla, diğer kardeşlerine karşı körleşme yanlışlığına düşülmesinin de, kardeşler arasında bulunması gereken bağı zayıflatan bir husus olduğunun altını çizelim. Hatırlayalım ki ilk zamanlardan itibaren İslâm, müminleri insanlık tarihinde emsali görülmemiş bir kardeşlik bağı ile birbirine kenetledi. Bu öyle bir kardeşlik idi ki, kabile, soy-sop, ırk özelliklerine hiç itibar etmeksizin, inananları bir tarağın dişleri gibi eşit kılmıştı. Öyleyse bizler niçin böyle bir kardeşlik ortamının bu derece uzağında bulunduğumuzu nasıl izah edeceğiz? Bir rahmet ve zenginlik olarak görülmesi gereken tavır, yöntem ve anlayış farklılıklarını nasıl husumete dönüştürdüğümüzün açıklamasını yapabilecek miyiz?
   Elbette problem sadece farklı mensubiyetler taşıyan müminler arasında yaşanan iletişim arızalarından ibaret değil. Nefsani zaafların, aynı aidiyetleri paylaşanlar arasına zaman zaman da olsa sızmadığını gönül rahatlığıyla söyleyebiliyor muyuz?..
   Birçok konuda farklı düşünebiliriz. Mensubu olduğumuz cemaat veya grubun farklı öncelikleri olabilir. Bütün bunlar normaldir. Ancak bunların hiçbirisi bize, aynı dine inanan ve aynı itikadî çizgiyi benimseyen insanlar arasında bugün gözlemlediğimiz türden iletişim kopuklukları bulunmasına duyarsız kalmayı meşru kılmaz.
  
“Benim Büyük Dedem de Hacıydı”
   Samimi dindar insanımız için güven meselesinin ikinci boyutu da, dinle diyanetle ilgisi olmadığını bildiğimiz kesim ve kimselerle ilişkiler noktasında kendini gösteriyor.
   Bu bağlamda ilk aşamada, müslümanların işlerini üzerine almış, yöneticilik mevkiindeki insanların müslümanlar üzerinden yürüttüğü “din istismarı” olgusuna dikkat çekmemiz gerekiyor. Seçim meydanlarında “benim büyük dedem de hacıydı” gibi ucuz söylemlerle ya da sergilediği dindarlık gösterileriyle oyunu alarak iktidara geldikten sonra, “oy deposu” olarak gördüğü mütedeyyin kesimlerin en basit beklentilerine bile kulak tıkayan yöneticiler, bu noktada dikkat çeken örneklerin başında geliyor.
   Diğer taraftan dindar insanların güvenilir olduğu gerçeğini onların “zayıf nokta”sı olarak görüp, her türlü sorumluluğu onların sırtına yüklediği halde ne yetki, ne inisiyatif, ne de yeterli ücret veren “işbilir” her türlü yönetici, aslında bal gibi “din istismarı” yapmış oluyor.
   Çıkardığı yüksek tirajlı gazete ve dergilerle hergün dinî değerlere saldıran kimi medya patronlarının, dindar insanların hassasiyetlerini dile getiriyor gibi gözüken “muhafazakâr gazete” çıkarması da bu ülkede din istismarının nasıl yapıldığı konusunda zikredilebilecek örneklerden…
  
Önce İğneyi Kendimize
   Burada parmak basılması gereken bir hususu da, dindar insanların tavırları oluşturuyor. Kendisini dinî hassasiyetlere bağlı olarak tanımlamayan toplum kesimlerinin tümünü aynı görmek haksızlık olur. Onlar arasında mütedeyyin insanları yeterince tanımayanların veya yanlış tanıyanların sayısı hiç de azımsanacak gibi değildir. Öyleyse onlarla aramızda, bizim hakkımızdaki önyargılarını ortadan kaldıracak veya bilgi eksikliklerini giderecek, böylece bir güven ortamı tesisini mümkün kılacak bir diyalog süreci başlatma görevinin öncelikle bize düştüğünü hatırlatalım.
   Eğer birileri bizi yanlış tanıdığı için bize güvenmiyorsa, burada öncelikle kendi tavrımızı sorgulamamız gerektiği açık. Ezilip büzülmeden ve hiçbir komplekse kapılmadan şunu anlatabilmeliyiz: Mütedeyyin insanlar, “en az” kendini mütedeyyin olarak tanımlamayanlar kadar dürüst, güvenilir, medeni cesaret sahibi, çevresiyle ve dünyayla ilgili, insanlara söyleyecek sözü olan ve bunu nasıl söylemesi gerektiğini bilen, yetenekli, bilgili ve istikamet sahibi kimselerdir. Hak yemeyen ve yedirmeyen, şefkatli ve merhametli olduğu kadar ilkeli ve iradeli…
   Kısacası her kesimle ilişkilerimizde bize bakan, bizim tavır ve davranışlarımızda Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’den bir yansıma görebilmeli…
  
“Ya Rab! Bize Dinî Musibet Verme”
   Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in bir duasıyla nokta koyalım:
   Abdullah b. Ömer r.a. Hazretleri şöyle demiştir:
   Rasulullah s.a.v., bir cemaatte oturduğu zaman ashabı için şu duayı okumadan nadiren kalkardı:
   “Allahım! Bize sana karşı duyulan korkudan öyle bir pay ayır ki, sana karşı işlenecek günahlarla aramızda bir engel olsun. İtaatinden öyle bir nasip ver ki, bizi cennete ulaştırsın. Yakîninden öyle bir hisse lûtfeyle ki, dünyevî musibetlere tahammül kolaylaşsın.
   Allahım! Sağ olduğumuz sürece kulaklarımızdan, gözlerimizden, kuvvetimizden istifade etmemizi nasip eyle. Aynı şeyi bizden sonra gelecek olan neslimize de nasip et. Bizi, bize zulmedenlerden karşılığını almışlardan kıl. Bize haksızlık edenlere karşı bizi muzaffer kıl. Bize dinî musibet verme. Dünyayı ne asıl gayemiz kıl, ne de ilmimizin son hedefi. Bize karşı merhametli olmayanı bize musallat etme.” (Tirmizî)
     
İlâhi Emanet ve Üç Hak
   Yüce Kitabımız, göklerin, yerin, hatta dağların bile yüklenmekten çekindiği “emanet”i, sadece insanın yüklendiğini haber veriyor.
   Böylece bir taraftan emaneti yüklenebilen tek varlık olarak insanoğlunu yüceltirken, diğer taraftan da onun bu “gözükaralığı”na vurgu yapmış oluyor:
   “Doğrusu biz emaneti göklere, yere, dağlara sunduk da, onlar bunu yüklenmekten çekindiler ve bundan korkup titrediler. Pek zalim ve çok cahil olan insan ise onu yüklendi.” (Ahzab, 72)
   Bu ayette sözü edilen “emanet”in, en genel anlamıyla insanoğlunun muhatap kılındığı ilahî emir ve yasaklar ile, insana verilen bilinç, irade ve çok yönlü yetenek olduğunu söyleyebiliriz.
   Dolayısıyla iman eden, yani emaneti taşıyacağına dair verdiği sözde duracağını ilan etmiş insan, “emniyet” (güvenilirlik) sıfatına da hakkıyla sahip olduğunu teyit ediyor, doğruluyor demektir.
   Peki taşıyacağı, koruyacağı emanet somut olarak nedir? Şu üç çeşit hak:
   * Yaradan’ın hakkı,
   * Yaratılmışın hakkı
   * Kendi nefsinin hakkı
   Bunlardan ilki (yani hukukullah), Allah Tealâ’nın emrettiği ibadet sorumluluğunu kapsamına alır. Her ne kadar ibadetlerin kişinin temel görevi ve yaratılış maksadı olduğu ve kişiyi olgunlaştırdığı kadar toplumsal ilişkilerine de tesir eden yanı bulunduğu inkâr edilemez bir gerçek ise de, yerine getirilmesi veya getirilmemesi, başkalarının hakkına genellikle taalluk etmez. (Zekât ve benzeri -toplumsal yönü bulunan- ibadetleri burada istisna tuttuğumuzu belirtelim.)
   İkincisi (hukuku’l-ibad) iç içe daireler gibi üç aşamalıdır:
   1. Kişinin yakın çevresinin ve içinde yaşadığı toplumun hakları. Burada aile fertlerinden başlayarak yakın ve uzak akrabaya ve giderek bütün topluma yayılan bir mükellefiyetler zinciri söz konusudur.
   2. Bütün insanlığa karşı sorumluluklar.
   3. Bütün yaratılmışlara karşı sorumluluklar.
   Üçüncüsü (hukuku’n-nefs) ise kişinin kendi varlığının kendisi üzerinde bulunan haklarını ifade eder.
   Semerkand’ın Mayıs sayısında detaylı bir şekilde işlemeye çalıştığımız bu üçlü tasnif, “iman” etmiş insanın, ilahî “emanet”e “emniyet”le sahip çıkması gerektiğini anlatmaktadır.
   Burada tırnak içinde verdiğimiz bu üç kelimenin (iman, emanet ve emniyet) aynı kökten geldiğine dikkat etmemiz gerekiyor. Zira çevresine “emanet” ve “emniyet” telkin etmeyen bir “iman”ın nasıl bir iman olduğu düşünülmelidir. Elbette olmadığı söylenmez belki ama olgunluğu yani kemal derecesi çok söz götürür.
   Efendimiz s.a.v.’in, “Emaneti olmayanın imanı olmaz…” (Ahmed b. Hanbel, Taberânî, Ebû Ya’lâ, Bezzâr) buyurduğunu hatırlayacak olursak, aynı kökten türeyen bu üç kelimenin birbirine kopmaz bir irtibatla bağlı olduğunu daha kolay anlarız…

  
İnsan Hakları Bizde Neden Yok?
   “Emanet”i bilen, “emniyet”le onu taşıyan iman etmiş bireylerden oluşan İslâm toplumu, geçmiş ve şimdiki Batı toplumlarında var olan pek çok hastalığı bünyesinde barındırmaz.
   “İnsan hakları” kavramının Batı aleminde ortaya çıkması da bu durumla ilişkilidir. Zira imanın sağladığı emniyet ortamının söz konusu olmadığı Batı toplumunun geçmişi, zulmün, sömürünün, yağma ve talanın tarihidir adeta.
   Toplumun “asiller” ve “köleler” diye iki sınıfa ayrıldığı Eski Yunan’da, sadece asiller “vatandaş” sayılırdı ve demokrasi de sadece onlar için söz konusuydu. Köleler ise sadece asillere hizmet etmek, onların en süfli taleplerini yerine getirmek, hatta gerektiğinde arenalarda, günlerce aç bırakılmış vahşi hayvanlarla ölümüne mücadele ederek asilleri eğlendirmek için vardı.
   Ortaçağ’a geldiğimizde gördüğümüz manzara daha dehşetlidir: Batı alemi için, kadınların “şeytan” olarak görülüp diri diri yakıldığı, toprak ağaları ve derebeylerinin yoksul insanları köle olarak kullandığı, vahşet, barbarlık ve eşkiyalığın kol gezdiği, ırk ve mezhep savaşlarında milyonlarca insanın can verdiği, sadece güçlü olanların ayakta kalabildiği yüzyılların adıdır Ortaçağ.
   İnsanları kardeş olarak değil, “birbirinin düşmanı” canlılar olarak gören Batı toplumunun ekonomi ilmine bakışının temelinde “homo homini lupus” (İnsan insanın kurdudur) tesbitinin yatması da bundandır…
   İşte bu uzun yüzyıllar sonunda, kendi kendini bitirerek bir yere varamayacağını anlayan Batılı toplum ve insanlar, birbirlerinin zulüm ve vahşetinden karşılıklı korunmak için “insan hakları” kavramını geliştirdiler. Yani “sen bana dokunma, ben de sana dokunmayayım” felsefesi…
   Bu felsefenin İslâm dünyasında ortaya çıkmaması, arka plânında bulunan vahşet ve dehşetin İslâm tarihinde yaşanmamış olmasındandır.
   Çünkü bizzat kendisine düşmanlığın ve gaddarlığın en fenasıyla muamele eden müşrikler tarafından bile “emin/güvenilir” sıfatıyla anılan Efendimiz s.a.v., “müslüman”ı, “insanların, elinden ve dilinden zarar görmediği kimse” olarak tarif etmişti.
   Çünkü İslâm, müslümanlar’ın hükümran olduğu yerlerde, hangi din ve mezhepten olursa olsun, bütün insanlara adalet, hakkaniyet ve merhametle muamele edilmesini emrediyordu.
   Kısacası İslâm, gittiği her yerde adalet ve emniyete dayalı bir toplum tesis ettiği için, kimse kendisini ek önlemlerle ayrıca garantiye alma ihtiyacı hissetmemişti.
   Yani “insan hakları” kavramı medeniyetten değil, vahşetten doğdu.
     
İşsiz Kalan Mahkeme
   Yüce Dinimiz’in öğretilerine samimiyetle bağlanan toplumlarda nasıl bir adalet ve emniyet ortamının hakim olduğuna dair, tarihten yüzlerce, binlerce örnek göstermek son derece kolaydır. Biz burada sadece Osmanlı’nın son dönemlerine kadar varlığını sürdürmüş olan bu ortamı yansıtan bir örnek zikretmekle yetineceğiz.
   Osmanlı Devleti’nde paşalık rütbesine kadar yükselmiş, hatta bir ara şeyhülislâmlık makamına getirilmesi söz konusu olmuş Ahmet Cevdet Paşa’yı hepimiz biliriz.
   Mecelle’yi hazırlayan komisyonun başkanlığını yapmış olan ve başta Kısas-ı Enbiya ve Tarih-i Cevdet olmak üzere pek çok kıymetli esere imza atmış olan bu büyük alim ve devlet adamı, o zamanlar (19. asrın sonları) Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan Balkanlar’da teftişte bulunmak üzere görevlendirilmişti.
   Bu görevi esnasında Saray Bosna’daki ticaret mahkemesi yetkilileri, mahkeme çalışanlarının maaşlarını ödeyemeyecek durumda olduklarını belirterek Paşa’nın yardımını istemişlerdi. Durumu tahkik eden Cevdet Paşa, uzun yıllardan beri mahkemeye herhangi bir dava getirilmediği için gelir elde edilemediğini tesbit etti. Mahkemeye niçin hiç başvuru olmadığı konusundaki tesbitlerini kendi ifadesiyle okuyalım:
   “… Boşnakların, ahlâkı bozulmamış kimseler olduğuna bir delil de Bosna’da cari olan alışveriş muamelesidir. Buranın alışveriş muamelesi sırf güven üzerine kurulu ve garip bir şekilde cari idi. Liva (kazadan büyük, vilayetten küçük yerleşim birimi) tacirlerinden biri (ticaret merkezi olan) Saray Bosna tüccarından tanıdığı bir büyük tacirin mağazasına gidip kendisine lazım olan malları söyler, mağazanın görevli elemanı da istediği malların listesini çıkarıp karşısına fiyat ve miktarını yazar, bu listenin bir kopyasını da alıcıya verir. Müşteri malları alıp memleketine götürür ve yine böyle güvene dayalı bir muamele ile satar. Ara sıra Saray Bosna tüccarı tarafından gönderilen tahsildarlara parça parça ödeme yapıp, kendilerinden, ödeme yaptıklarına dair belge alır.
   Hasılı, Saray Bosna’ya bağlı liva ve kazalardaki tacirler, Bosna’dan senetsiz ve şahitsiz bir şekilde üçer beşer yüzbin kuruşluk mal alıp, pusulasıyla birlikte memleketlerine götürüyorlar. Bu durumda onlar borçlarını inkâr etseler, isbata medar olacak elde bir şey yok.
   … Fakat böyle büyük bir eyaletin ticari muameleleri senetsiz ve şahitsiz nasıl dönüyor? Burasını merak ettim.
   Bosna tüccarından Merhemik Mehmet Ağa adında bir zat vardı. ‘Ne kadar alacağın vardır?’ dedim, onbin keseden fazla olduğunu söyledi. ‘Elde senet veya şahit var mı?’ dedim, ‘Hayır, adet olmamış’ dedi. ‘Ya müşterilerden bazısı borcunu inkâr edecek olursa ne yaparsın?’ dediğimde şaşkınlıkla gülerek, ‘Bu kadar malı denkler ile mağazadan kaldırıp pusulasıyla götürdü; nasıl inkâr edebilir?’ karşılığını verdi. ‘Ya bunlardan biri ölürse paranız batmaz mı?’ dedim, ‘Ölürse bizim pusulamız terikesinden çıkar; veresesi onu öder’ dedi. Gerçekten de (…) bunca senelerden beri Saray Bosna tüccarından kimsenin alacağının inkâr edilmemiş olduğu tahkik olundu…” (Tezâkir, 3/24 vd.)

  
 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Bekliyoruz Sultanim,

Sevgili,
Ummi Mektum gibi,
Seni görmeden sana sesleniyoruz.
Alip-verdigin nefesi duyar gibi,
Sanki açinca gözlerimizi,
Seni görecekmisiz gibi,
Sana sesleniyoruz.
Senin huzurunda ses yükselmez.
Edeble konusulur,edeble susulur.
Hele biz ki bu kapinin dilencileri,
El açip beklemekten baska,
Bize bir sey düsmezdi ama,
Su araya giren yillar olmasa,
Medineden uzak yollar olmasa,
İsmini aninca yürek yanmasa,
 Kapinda beklemekten baska,
Bize bir sey düsmezdi.

Bekliyoruz Sultanim,
Rüyada olsa bile,
Belki tesrif edersin diye,
Hem de hiç kimseyi beklemedigimiz gibi,
Seni bekliyoruz.
Gelseydin.
Bizim için Cennet olurdu gelisin.
Gelseydin.
Saâdetli asrindan gönderdigin selâmin,
*Kardeslerim.*deyisini,
Birbirimize nasil anlattigimizi görürdün.
Gelseydin,dolassaydin sofralarimizi,
Bir tabak fazla görecektin.
Bir bardak,bir kasik fazla.
Ve sofrada bir yer bos.
Bas köse ! Ola ki sen lutfeder gelirsin diye,

Gelseydin,dolassaydin gecelerimizi,
O kutlu dogum gecelerini,
Anneler görecektin,
Sen yeni dogmussun gibi,
Yeryüzüne yeni tesrif etmissin gibi,
Misil,misil uyuyasin diye,
Seni sabahlara kadar hayalen
Ayaklarinda sallayan anneler görecektin.

Sevgili,
gelseydin
Medine-i Munevvereden
Dünyaya yayilan ashabin gibi,
Eyyub Sultan gibi,
Kaab Bin Malik gibi,
Bir fecir vaktinde,
Henüz yirmisinde,yirmibesinde,
Birakarak yurtlarini,ocaklarini,
Hedeflerine İlâhi Rızayı koyan,
Arkalarina bakmayi ar sayan,
Yigitler görecektin.
Onlar senin yigidin.
Elleri, o öpülesi elleri !
Kimbilir hangi memleketin
Zemheri soguklarinda üsürken,
Senin köyünü hayaliyle isindilar.

Gelseydin,gecenin zifiri karanliginda,
Uykunun en tatli araliginda,
Rabiat-ul Adeviyye gibi,
Gözyasi dökerken günâhlarina,
Veysel Karaniden istedigin gibi,
İnsanliga dua eden gençler görecektin.
Gelseydin,asr-ı saadet gibi olmasa da
Koklanmaya deger güllerimiz vardi.
Yine senin ikliminde yetisen,
Ama,sen gelseydin,
Dikenler bile gül kokardi Efendim !
Seninle göz-göze gelmeden,
Gizli gizli seni seyretmek,
Hazret-i Vahsi gibi,
Hani sen hane-i saadetten,
Mescid-i Nebeviye giderken,
Aişe anamiz ardindan,
Hayran hayran baklardi.
Seni mescidin önünde bekleyen,
Ashabinsa, bakislari yerderydi.
Edebten göz-göze gelmislerdi.
Sen de tebessümle nazar ederdin,
Mutebessim çehreni,
Bir Ebu Bekir görürdü, bir de Ömer.

Simdi okununca Ezan-i Muhammedi,
Pencerelerde,kapi önlerinde,
Seni bekleyen nemli gözler var.
Gelseydin ve yürüyüp geçseydin önümüzden,
Gülleri bayiltan o enfes kokunu çekerdik içimize..
Sevgili,
Hakiki asiklarin sana dogru uçarken,
Bizim bu yaptigimiz yolda emeklemekti.
Dünya güzelligiyle kollarini açarken,
Bizde düsen el açip kapinda beklemekti.
Sevgili,
Bekliyoruz.

Dursun Ali ERZİNCANLI

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

 

Bugün cuma.. Dünyadan ümidini kes..Sonsuzun pınarına yapıştır dudağını..

Resmi gerçek boyutuyla görmek için üzerine tıklayın..
 
Bugün CUMA
Yürüyorsun..telaşların omuzlarında..çalışıyorsun umutların köşe başlarında..yaşıyorsun özlemlerin yarınların ardında..gülüyorsun mutlulukların var-yok arası gidip gelmelerde..an’ın bıçak sırtında nefes alıp veriyorsun..aldığın nefes kadar umutlusun,verdiğin kadar huzurlusun..

Sürekli ve kalıcı sanıyorsun kendini..oysa bedenini bir andan başka bir ana taşıyamıyorsun..sonraların sonrasında hayallerin..iki dudağının arasında hayatın..alıp verdiğin nefes kadar varsın..nefesin ha bitti ha bitecek..

Varlığını çoğaltıyorsun kendince..biriktiriyorsun elinde olanlar bitti bitecek..

Kızgın bir kor gibi avucunda kaygıların..şehrin girdaplarında bir varsın bir yoksun..umut ile umutsuzluk arasında dolanıyorsun..

Kaldırımların sana söyleyeceği yok..kapılar bir yerlere açılmıyor..meydanlar sesine ses katmıyor..sokaklar kalbine çıkmıyor..aynalarda yüzün eskimiş,ağlıyor..

Bilmeden benliğini sivriltmişsin..farkında değilsin umutlarının hepsini cılız nabzına taşımışsın..sesin çöle düşüyor,sözün boşlukta kalıyor..huzurdan azalıyorsun her an hüsranın büyüyor..

Bugün cuma..varlığın bayramı bugün…seni varedenin seni severek var kıldığını haykırıkıyor ezanlar..seni sevenlerin ve sevdiklerinin arasına katan Rabbinin,varlığını sadece varlığını,hiç bir şeye sahip olmasanda,hiç bir albenili görüntüye sığınmasanda,hiç koşulsuz kabul ettiğinin habercisi ezanlar..

Dur şimdi..şimdi dur..kendini kırılgan aynalarda çoğaltmaya çalışan bencilliğini sustur..seni boş sevdaların yokuşuna süren hırsını sakinşleştir..

Gürültüyü kes;secdenin sükunetine at özlemlerini..kıskanıpta seni güya iyliğin için bin bir cezbeyle dünyanın kuyusuna atmak isteyen,atıpta ardından kanlı gömleğine bakarak yalan yere ağlayacak sahte kardeşlerinden uzağa at kalbini ve kalıbını..

Bugün cuma..
Dünyadan ümidini kes..
Sonsuzun pınarına yapıştır dudağını..

Senai DEMİRCİ    

HAYIRLI CUMALAR ARKADAŞLARIM SELAM VE DUA İLE
ALLAH YAR VE YARDIMCINIZ OLSUN

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

GÜLÜN YARİ EFENDİM!…

GÜLÜN YARİ EFENDİM!…

Kullanıcı Avatarı

Söz biter; hıçkırığa boyanır birgün daha
Sûret-i cemalimde mahzun çocuklar çağlar
Benden alır hüznünü seni görmemiş saha
Fikrimin hicretine tam on dört asır ağlar

Kullanıcı Avatarı
………Efendim! An yaralı, bu güz sensiz hastadır
………Semalarda titreşen dualarım yastadır

Kullanıcı Avatarı
Toplanır birer birer deryasına seherin
Nurundan almak için rûhanî güvercinler
Bilmezler, günah nedir; nerde izi kahırın
Sesini duyamayan kalbim elimde inler

Kullanıcı Avatarı
………Efendim! Dil isyanda, zikre seni katıyor
………Halbuki yüreğimde kaç bin Leheb yatıyor

Kullanıcı Avatarı
Kutlu varoluşların en mukaddes olanı
Duası Abdullah’ın, Amine’nin rüyası
Sen ey ana rahminin boynu bükük kalanı
Cihânşumul doğumun en haşmetli ziyâsı

 Kullanıcı Avatarı
………Efendim! yokluğunun diğer adıdır ziyan
………Varlığını haykıran sözlere emridir; yan!

Kullanıcı Avatarı
Sen ki Kureyş müjdesi gonca gonca açılan
O İlahi rahmetin merhamet yüklü gizi
Bir feth-i mübîndin ki karanlığa saçılan
Bitmedi, bitmeyecek zulme verdiğin sızı

Kullanıcı Avatarı
………Efendim! sensizliğim tüketti nedenimi
………Istırap katre katre sarıyor bedenimi

Kullanıcı Avatarı
Yaralı yüreğiyle yağmurları ağlattı
Ardından bakıp kalan gül Mekke sokakları
Gizli bir inilti ki derdi öze bağlattı
Yılların firâkıyla ağrıdı şakakları

Kullanıcı Avatarı
………Efendim! kir ve kan’dır çağın yüzünden sızan
………Nasıl şaşırıp kaldı yönü kefensiz mizan

Kullanıcı Avatarı
Hani âli bayramı yaşamıştı Medine
Râm olup varlığına kurtulurken yoklardan
Ve takvâ yazar iken canını yüce dine
Hala utanır Taif yürüyen ayaklardan

Kullanıcı Avatarı
………Efendim! Kör iz’anla emrine uyamadım
………Düştüm de yollarına kokunu duyamadım

Kullanıcı Avatarı
Bilallerin göğsünde iman ederken taşlar
Onunla haykırdılar; Allah, Resûl ve Ehad
Hûşu hakikatine nasıl koşmuştu başlar
Kanını toprağına değdiremedi Uhud!

Kullanıcı Avatarı
………Efendim! sûretinle ifşa oldu nur nişan
………Sırtındaki mühürde hayat buldu sonsuz şan!

Kullanıcı Avatarı
Ne güzel gülümserdin Ayşe’nin iffetine
‘Beni nasıl sevdin? ‘ e cevabındı; kördüğüm
Çölde kumlar şahitti sevdanın saffetine
Şimdi bir masal gibi kitaplara sorduğum

Kullanıcı Avatarı
………Efendim! Kutlu çilen, dokunmadı çamura
………Güzel ahlâk verilmiş özündeki hamura.

Kullanıcı Avatarı
Ellerim, bir güzide yakarışın kelamı
Mazide nefes alan çöllere hasret sürgün
Muazzam çığlıkların yönü meçhûl selamı
İşte hicrana perde ihtiyâr gece ve gün

Kullanıcı Avatarı
………Efendim! Bilemedik niye güzeldir güller
………ve o lâtif gülleri koparamayan eller.

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

KAPIDAN GİRMEK

KAPIDAN GİRMEK
  
   Ahmet Alemdar
  
   Kâmil insan, mana alemine açılan bir kapıdır. Sonsuzluk okyanusuna dalmak için manevi mücevherlerle donatılmış bu değerli kapıdan nasıl girebiliriz?
   Saray ve kale gibi yapılarda kapılar, doğrudan doğruya düz bir hat üzerinde olmaz. Bunlarda geçiş, dışarıdan kolayca anlaşılamayacak biçimde planlânmış, saray veya kale muhafızlarının gözetimi altında girilebilecek şekilde yapılmıştır. Giriş ve taç kapı da bu sisteme uygun olarak tasarlanmıştır. İnsan sarayındaki taç kapının muhafızlarına neler söylemeliyiz ki giriş izni alabilelim…
   Lügatlerimizde “kapıların kapısı” anlamında “bâbü’l-ebvab” deyimi vardır.
Hz. Peygamber s.a.v. dostları bu deyimi tevbe etmek anlamında değerlendirmişlerdir.
İnsandaki bütün kapılara açılan taç kapının anahtarı veya kâmil insanın kapısındaki muhafızlara ilk söyleyebileceğimiz söz, “estağfirullah” olmalıdır. Nefsimizin isyanına, aklımızın
unutkanlığına, ruhumuzun esaretine tevbe … 

   Geleneksel mimarideki kapı nişinin etrafındaki ibare veya ayetleri içeren bordürler, genellikle “sonsuzluk ilkesi”ne göre tasarlanmış süslemelerle çevrilidir. Kâmil insanın kapısı, Rabb’in lütfuyla altın madeninden yapılmıştır ve etrafı nurdan süslemelerle çevrilidir. Bu kapının etrafı, ayetler, hadisler ve din büyüklerinin kelâm-ı kibarları ile donatılmıştır.
   Taç kapılar, bulundukları bölgeye göre değişik isimler alırlar. Her biri aynı görevi yerine getiriyor, aynı merkeze hizmet ediyor olsalar da, farklı zaman ve mekânlardaki kesretin bir tezahürü olarak farklı isimlerle ortaya çıkabilirler. Hakikatin taç kapısı Hz. Muhammed s.a.v. ve O’nun vârisleridir. Gönül şehrine giri ş, onların iznine tabidir. Yaradılış kabiliyetine göre farklı türlerde kapı olabilen insanlar da, belirlenen noktalarda bulunurlar. Tarihte her şehre bir veya birkaç kapıdan girilirmiş; o zaman olduğu gibi bugün de her yerleşim yerinin manevi kapıları olduğunu düşünmek ve şehre girerken bu şuurla hareket etmek bir müminin hassasiyeti haline gelmelidir.
   Kapılar bazen belirli bir sosyal sınıfa tabi insanların derecelerine uygun olacak şekilde kullanılmaları için yapılmıştır. Nitekim Topkapı Sarayı’ndaki girişler de, diğer saraylarda olduğu gibi böyle bir toplumsal derecelendirmeyi gösterir. Zaman zaman isimlendirme de buna göre yapılır: Harem Kapısı, Bâb-ı Hümâyun gibi. İnsanın manevi olarak bulunduğu mertebeye göre girebileceği kapı da bellidir. Sultan’ın bulunduğu kısma varana kadar kapıların biri açılır, diğeri kapanır. Açılan bir kapıdan girebilmek mi önemlidir, yoksa her kapıdan geçerek uzun metrajlı olarak gidebilmek mi? Herkes yolun sonunu getirebilir mi?
   Bir veli, Allah katında değeri olan bir zata istifade etmek için gider ama o kişi tarafından kabul edilmez. Şeyh sabah namazına gitmek için evden çıkarken ayağı sert bir şeye çarpar; bir de bakar ki dün akşam gelen veli, sabah namazına kadar kapısı dibinde kafasını koymuş bekliyor… Kapıdan girebilmek ve kabul edilebilmek için baş koymak ve beklemesini bilmek gerekli…
   Cennet yadigârı mübarek Hacerü’l-Esved taşı, acaba hangi alemin kapısıdır? O kutlu kapıdan girmek isteyen aşık insanlar, başlarını taşa koymadan girme iradesi gösterebilirler mi?
   Kalp, insanın sonsuzluk alemine açılan kapısıdır. Bu kapının madeni, insanın kimliği demektir. Kalbini ve kalbinin etrafını güzelliklerle donatabilen insanın kapısı ötelere açılır. Böyle bir kalp, insanın, fiziğin hem derununa hem de ötesine nüfuz etmesini nasıl sağlıyorsa, mana alemine açılan bir kalbi taşıyan kişi de, bulunduğu toplum içinde, aşk ve mutluluk arayan insanlara kapı olma görevini yerine getiriyor demektir.
   Ne mutlu mana alemine geçiş için “kapı” olabilen insanlara…
   Ne mutlu bu “kapı”ların eşiğine baş koyabilen insanlara…
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Sultan seyyid Muhammed Râşid Erol -k.s.-ve onsuz 16 .cı yıl

 

Menzil Şeyhi olarak tanınan Muhammed Raşid Erol (k.s.) 23.3.1930 tarihinde Siirt’in Baykan ilçesine bağlı Siyanus köyünde doğdu. Babası Gavs-ı Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.)  olup Nakşbendi meşayihindendi.

Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş bir alimdi. Hüsn-ü hat sanatında mahirdi. Nakşbendi halifesi olarak icazet ve hilafet almıştı. Şeyhinden önce vefat ettiği içinde halifeliği açıktan ilan edilmeyip gizli kalmıştır.

Babası olan  Abdulhakim Hüseyni (k.s.)  Siyanüs seyyidlerinden olan Fatime Hanım ile evlenmişler, bu izdivaçtan Seyyid Muhammed (k.s.), Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur.

İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği ikinci hanımı Sıdıka Validemizdende Seyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.), Seyyid Ahmed, Seyyid Abdülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kız kardeşleri olmuştur.

Seyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince  Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşındılar. Burada 13 sene kaldılar. Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi’nin (k.s.) izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler. Şah-ı Hazne Seyda Hazretlerini 9 yaşındayken görür. Yüzü aydınlanır. İleride çok sofileri olacağını belirtir .

Seyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evliliğinden Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğullan ile Haşine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir.

Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Bitlis’in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt’in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler. 9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa’da, sonra Diyarbakır’da tamamladı) kaldıkları Gadir’den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler.

Seyda Hazretleri ilk tahsiline babasının yanında başlayarak 7 yaşında Kur’an-ı Kerim’i hatmetmiştir. Sonra Baykan Müftüsü Molla Muhyiddin’den ilim tahsili görmüştü. Daha sonra Muş ilinin Demirci köyünde Hazretin torunu Şeyh Nasr’dan daha sonra Molla Ramazan’dan ders almıştı. Dayısının oğlu olan ve sonradan halifesi olacak olan Seyyid Molla Abdulbaki’nin derslerine ise 5 yıl Dilbey köyünde devam etmişti. Bu kıymetli alimlerden sarf, nahiv, mantık, belagat gibi ilimlerin yanında tefsir, hadis ve fıkıh dersleri aldı.

Daha sonraki yıllarda ilimle birlikte babası ve mürşidi olan Gavs Hazretlerinden tasavvuf eğitimini alarak 1968 yılında Nakşbendi Halifesi olmuştur. Halifelik emri gelince Gavs Hz.leri Seyda Hz.lerini Ahmed Haznevi Hz.lerinin oğlu Şeyh Alaaddin’in yanına götürdü. O da Seyda Hz.lerinin çok büyük veli, Allah dostu olduğunu, halifeliğin Ravza-i Mutahharâda Hz. Rasűlüllah’ın manevi huzurunda verilmesinin daha uygun olacağını söyledi. Babaları Abdulhakim Hüseyni (k.s.)  l Haziran 1972 yılında vefat edince başlayan irşad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmiştir.

Seyda hazretleri (k.s.) hakkında en çok sarf edilen sözlerden birisi: "Niçin sohbet yapmıyor?" idi. Hemen her zaman duyulan bu itham tam olarak gerçekleri yansıtmıyordu. İrşadının başlangıcından beri çevresinde bulunanların şehadetine göre ilk yıllarda akşam ile yatsı namazları arasında mazeretleri dışında cemaate düzenli olarak sohbette bulunurdu.

Bu durum ziyaretçilerin akın akın gelip, akşam namazından saatler sonrasına kadar süren tevbe ve tarikat telkinine kadar devam etmiştir. Seyda hazretleri bundan sonra sohbet etmeye zaman bulamamıştır. Ancak özel durumlar veya seyahatlerde uygun anlarda nadiren sohbette bulunmuşlardır.

Zaten kendiside daha önceleri sohbetin zahiri sözlerinin değil manevi tasarruf gücünün önemli olduğunu; esas gücün mürşid-i kamilin meclisteki cemaate tasarrufatıyla ortaya çıktığını söylemişti. Zahiri sözle tesir olsaydı vaiz ve hocaların kalabalık camilerdeki halka hitaplarının etkili olması gerektiğinden bahsederek şu şekilde buyurmuşlardı: "Sohbet bir eğlencedir. Nasıl ki üç-dört yaşındaki çocukları lafla eğlendirirler, mükafatlandırırlar veya kandırırlar ise sohbette büyükleri cennetten bahsedip neşelendirmek, cehennemden bahsedip korkutmak içindir. Salikleri başlangıçta tarikata alıştırmak için sohbet yapılır… İrşad sohbetle değil manevi tasarruf iledir, Şayet irşad sohbetle olsaydı, binlerce vaiz, hatip ve konuşması güzel kimselerin birer mürşid olup irşad makamında oturmaları icab ederdi. Tam tersine, Gavs-ı Hizani gibi zatların çok az sohbetle çok geniş kitleleri irşad etmeleri irşadın zahiri sözle değil, batıni olan manevî tasarrufla olduğunun işaretidir. Sohbet ise manevî tasarrufa zemin hazırlayan, talibde alma gücünü kuvvetlendiren bir araçtır. Zaten bu zamanın insanlarını sadatın himmeti ve manevî tasarrufu olmadan düzeltmek çok zordur. Çünkü fesad çoğalmış, her tarafı zorluk ve günahlar sarmıştır…

1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurtdışından aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale’nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yol açmıştır. Önce Adıyaman’a, sonra Adana’ya oradan da Gökçeada’ya götürülen Seyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının, sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara’ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil’e dönmüştür.

1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir.

1993 yılında Afyon’daki kaplıcalardan Ankara’ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10.1993 Cuma günü cuma namazından önce 63 yaşında Rahmet-i Rahman’a kavuşmuştur. Vefat haberini alan onbinlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir.

.

1930 – 22.10.1993  

HAKKINDA YAZILANLARDAN

BİR MANEVİ ÖNDERİN KAYBI
Fehmi KORU
        

        Vefatının üçüncü günüydü ve vefatı öğrendiği-
miz günden beri ilk defa biraraya geliyorduk. Yüzün-
deki buruk ifadeyi açıklamak için, "İnsanın mürşidi
ölünce içinde bir boşluk kalıyor" dedi. Birkaç gündür
etrafta hissettiğim sarsılmanın en derin anlamını bunu
söyleyenin yüzüne baktığım o an çıkardım. Yakınım-
daki birçok insan, şu sıralarda içlerinde derin bir boş-
luk hissediyorlar. Ve o sebeple buruklar…
Orada
gördüğü basit ama anlamlı hayattan bölük pörçük sah-
neler aktarmıştı: Altı her zaman kaynayan kazan, dışa-
rıdan gelenlerin yatması için hazırlanmış yer yatakları,
cemaat halinde kılınan namazlar… Kimsenin aç, açık- ,
ta ve manevi korumasız kalmadığı bir yermiş Menzil…

Şeyh Raşid Erol, vefatından sonra çıkan yazılar-
dan öğrendiğime göre, öyle fazla konuşan bir "mür-
şid"değilmiş…Onu ziyaret edenler, Menzil’de bulduk-
ları ortamın etkisinde kalırlarmış… Daha doğrusu,
sözlü ikna yerine, hal ve tavrıyla tebliğ yöntemi imiş
onunki… Sağlandığı esaslar ve takipçilerinin izlemesi-
ni istediği ilkeler, varlığıyla etrafına örnek olarak in-
sandan insana geçiyor olmalı…

     Mana aleminin dışında kalanlar işte bunu anla-
yamaz. Onların zannetikleri, inanan kesim arasındaki
ilişkilerin madde ve para temeline dayandığıdır… Bi-
raz daha insaflı olanlar, önder durumundaki kişinin
cezibesinin etkisini de kabul ederler. Ancak hiçbirinin
aklına, kalpten kalbe bir yol olabileceği gelmez..
Konuşmadan anlaşılabileceğini düşünmezler bile.. Oysa,
Seyyid Raşid Erol, Öyle çok konuşmayan, insanları
etkilemek için hiç çaba göstermeyen, ama insanların
peşinden ayrılmadığı bir "mürşid"di.

(ZAMAN)

ŞEYH MUHAMMED RAŞİD EFENDİ
M.Şevket EYGİ 

 
NAKŞBENDî meşâyihinden Muhammed Râşid hazretlerinin âhirete yürüdüklerini teessürle öğrendim. Âlimin ölümü âlemin ölümüdür, buyuruluyor. Bunca insanın hidâyetine, salâhına, istikametine vesile olan bu kadri büyük zâtın yeri nasıl doldurulur? Ümmet-i Muhammed’e tâziyetlerimi beyan ederim. Bu gibi zevat sadece bir tarikin veya meşrebin büyüğü değil, bütün ehl-i tevhidin büyükleridir.

Merhum ve mağfur Şeyh Râşid efendi hazretleri sayısız fâcir kişinin salâhına hizmet etmiş ricâldendi. İnşaallah hizmetleri devam edecek, onu sevenler i’la-yı kelimetullah yolunda yürüyeceklerdir.

( Milli Gazete )25 EKİM 1993

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Etiket Bulutu