Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Eylül 1, 2009

Yağızım, Yanık Tenlim!

 
 

 

Mektubuma başlarken selâm eder, yüzceğizinden sevgiyle öperim. Nasılsın diye soracak olursan, hamdolsun, yaramaz bir şey yok; fakat seni çok özledim. Bu mektubu, tadına hasretle geçen dokuzuncu günde yazıyorum… Âh bilsen, hasretin de ne güzel…

Nîmetlerin güzeli! Bu öyle bir tat ki, seni sadece görmek, sadece uzaktan kokunu almak bile bambaşka bir huzur veriyor. Hayır! İlle de elime geçmeni ummuyorum. Zaten niyetliyim, ikram edip, “buyur ye” deseler de sevgiyle bakmaktan başka bir şey yapamam. Çünkü bir süre için, böyle uzaktan sevmem gerekiyor seni…

Sen, yağız tenlim! Sen mis kokulum! Sen, tadına doyum olmazım! Sen, tek kırıntısına bile kıyamadığım! Sana öyle bir hürmet etmeli ki insan, o hürmet, gösterenin heybetini artırmalı. “Ben Kureyş’ten, kuru et ve ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” derken Habîbullâh -aleyhissalâtu vesselâm-, karşısında heyecandan titreyen birini sâkinleştirmeyi dilemişti de, o da rahatlamıştı. Seni, mütevâzi sofraların nimeti olarak anmıştı da hani, diline almakla, şerefine şeref katmıştı.

Sen, ekmeğim! Seni çok severim… Bulduğum vakit, görmemişler gibi saldırmam sana, zira sen, nahifsin. Hem, azında tat, çoğunda âfat var. O hâlde, ölçüsüyle yenirsen ne güzelsin.

Senin için, kaç tarlada, kaç işçi belini bükmüş, kaç buğday başını vermiş, kaç adam fırın başında terini dökmüştür. Sen, “emek” demeksin. Kepeğine lâf söyleyeni, Allah iyi etsin! Öyle, kepeğinle güzel olmasan, hiç Rabbimin Sevgilisi, ekmeğini o şekilde yer miydi? Seni eline alıp hamdetmek, varlığına şükredip, yokluğunla imtihan edilmekten sakınmak ne kıymetli ibâdet. Seni dilim dilim keserken, o sessiz sedâsız, itirazsız hâlini ibretle seyretmek ne hoş!..

Sen, azizsin yanığım…

Acep var mıdır, bir tek lokmanı dişleri arasına alıp da çiğnerken, bundan zevk almayan! Vardır elbet! Bunlar, açlığı hiç tatmamış, hep tok gezmeye alışmış, bu sebeple de önüne gelen, neredeyse her nîmete burun kıvırmayı mârifet sanmış aptallardır! Seni hor görene yazıklar olsun! Seni çöpe gönderene yazıklar olsun!

Üzerine azıcık bal sürülünce, tatlıların hası sensin. Azıcık çemen gezdirsem, tuzluların hası oluverirsin. Seni bir yemeğin suyuna bandırmak, ne tatlı bir eğlence!.. Hele de az pişmiş yumurtanın sarısını, seninle patlatmak (Aman yâ Rabbi!) ne kadar heyecan verici! Yâhu insanın elinde sen gibi bir nîmet olur da, şikâyet edecek ne kalır?

Bayatlasan da güzelsin, tâze olsan da… Yine de, hamurunu ellerimle yoğurmak, peşinden oklava ile açıp pişirmek, sonra etrafa yayılan anlatılmaz hoş kokunu almak, apayrı bir duygu… Ah bir de, kokunu duyup gelecek olan konu komşuya, köpeğe, kuşa ikram etmek var ya seni, sanki dünyada cennet… Senin esmerin makbuldür. O hâlde, yüzün kara diye yüz çeviren olursa aldırma. O, yüzünü çevirenin kendi bilmezliğidir. Sakın dert etme.

Bu arada, kabak nasıl acep? O benim yeşil tenlim, yumuşak huylum, hamlığı pişmişliğe çabucak dönenim nasıl? Hatırlar mısın, geçenlerde onu ince ince doğramış, sacın üzerinde çevire çevire kavurmuştuk. Azıcık da tuz ekleyince, ne de leziz olmuştu. Hani yemelere kıyamamış, tadına doyamamıştık. Hele üzerine koyun yoğurdunu, yoğurdun içine de dövülmüş sarımsakları eklemiştik de ne güzel olmuştu. Bakıyorum da, ona bile burun kıvıranlar çıkıyor. “Be insan, buldun da bunuyor musun kardeşim!” diyesim geliyor, bazı diyorum, bazı susuyorum. Âh, o sizi beğenmeyen karnı toklar, ne de büyük gaflet içindeler.

Bir de tabaklarına bol bulamaç koydurup, sonra sizi tabağın dibinde garip bırakanlar var ya, eyvahlar olsun. Yemeyeceksen doldurma be mübârek! Ya yiyeceğin kadar al, ya aldığını bitir! Lâfa geldi mi, “Yandım yâ Rasûlallâh!” diye inlemesini biliyorsun. E, ya ne çeşit bir yangın ki bu, daha yemek yemeni bile O’nunkine uydurmuyorsun?

Ben, bunlara çok üzülüyorum, işte yağızım. Bir de, çeşit çeşit yemeklerle, ziyafet sofraları kurup, bunun da adını “iftar yemeği” koyanlara çok kızıyorum. İftar dediğin, gün boyu aç kalışının acısını çıkartırcasına, tıka basa yemek değildir ki!.. İftar; şişkinliğin, peşinden içilen sodayla bertaraf edildiği bir oburluk değildir ki… İftar; yemeğin saygıyla beklendiği, ölçüsüyle yendiği ve tadı kaçmadan da terk edildiği, uhrevî bir zaman dilimidir.

Sayılamayacak kadar çeşitte yemeği pişirip misafirin önüne koymak, peşinden çay ve çerez, peşinden çeşit çeşit meyve, yetmedi kahve getirmek, Allah aşkına, hangi âyette ve hadîste tavsiye ve medhedilmiştir?! Hele bir de yemedi-içmedi diye küsenler var ki, Allah uyandıra… Hiç adam, sevdiğine zulmeder mi?

Âh, be yağızım… Biz açlığı hiç tatmamışız ki, nasıl hakkıyla bilelim senin kıymetini… Allah dostlarından biri, misafirine sunduğu sofrasında, imkânları nisbetinde biraz kuru ekmek, biraz tuz, biraz da su ikram ederken, “Şükrünü edâ edebilecekseniz, buyurun, yiyin!..” diyecek kadar uyanıktı. Ya biz? Şimdi artık, yemekten bile saymıyoruz da seni, hazırlanan soğuk büfelerde, çeşit sayısı yirmiyi bulan yiyeceği sunup, yine de riyâkâr ve kendini bilmez bir tavırla, “Ay kusura bakmayın, bir şey hazırlayamadım!” diyenleri şaşkınlıkla seyrediyoruz.

Laf aramızda, elimden gelse, herkesi bir süreliğine aç bırakır, sonra da hakkında yazacakları hasret şiirlerini büyük bir neşeyle okurdum. Ayrılığı çekilmeyenin, kadri bilinmez. Yanındayken kadir-kıymet bilenin sayısı da, iki elin parmağını ya geçer, ya geçmez. Seni acıkmadan yemek, hem yiyene, hem de sana haksızlıktır.

Ha, bu arada, ne giysen yakışıyor mübârek! Neye değsen güzel oluyorsun. Hele de içine limon sıkılmış zeytinyağına bandırılınca, âh, o ne güzel tat öyle?! Ne kadar durup sertleşsen, sıcacık bir tarhana çorbasını görünce, yumuşacık oluyorsun. Ah benim canım, hakkında ileri geri konuşanları ne olur affet. Onlar seni tanımıyorlar.

Dilim dilim sofralara koyuyorlar da, sonra, iki ısırıldın diye, seni atmaya kalkıyorlar. Ben senin ısırılıp bırakılmış artığını da severim. Bir de seni yere düşmüş görüp:

“-Ay, bu kirli yenmez!” diyerek, kenarlara köşelere kaldıranlar var ki, gördükçe içim yanıyor. Yâhû, bir deprem olsa, acep deliler gibi saldırmaz mısınız o parçaya! Sayın ki, oldu. Temizleyin tozunu da yiyin.

“-Ama buralara herkes basıyor!” diyenlere de suyun varlığını hatırlatmak lâzım. Yıka suda kardeşim. Yıka, temizle. Sonra at, güzelce tavaya. İki çevir, içine de iki yumurta kır, az da tuz ek, indir ocaktan… Ilıyınca, az da zeytinyağı gezdir üzerine. Bak bakalım hiç pis bir tat gelecek mi ağzına… Tabiî ki bu kesim, gaflet içinde ekmeği yerlere atan ve üzerine basıp geçenlerden daha iyidir; ama daha da iyi olsak, zarar mı ederiz be ya!?

Hem Allah aşkına insaf edin! Siz düşseniz, biri sizi hürmetle kaldırsın mı istersiniz, yoksa basıp geçmesini mi tercih edersiniz? Siz hey! Dimdik gezerken bile, aslında ruhu yerlere, gönlü girdaplara düşmüş olanlar!

Böyle arada coşuyorum ya güzelim, sen beni hoş gör. Fiyatın ucuz diye, seni alan alana… Lâkin mesele bol bol almak değil, emâneti iyi muhafaza etmek. Seni zâyî eden, bir ihtiyaç sahibiyle bölüşmeyip çöpe gönderenin hâli ne elîm… Tepe tepe kullanılmak, sanki kaderin olmuş. Gerçi insanoğlu kendince işi sağlama aldı mı, hanımını, beyini, evlâdını, makamını, parasını da tepe tepe kullanmaya yatkındır ya, neyse… Şimdi konu dışına taşmayalım.

Sen üzülme, mis kokulum, herkese anlatacağım. Nasıl da gücendiğini, nasıl da mahzun olduğunu herkese haykıracağım. İster deli desinler, ister velî… O da umurumda değil. Ben ki ayrılığında, az da olsa akıllananlardanım; bir sürü eksiği gediğine rağmen, hiç değilse senin kıymetini az buçuk anlayanlardanım, konuşacağım. Zira senin gibi bir lokmayı zâyî etmek, seni bulamayan nicesinin hakkına girmek demektir. Sen nîmetsin; lâkin seni savurmak, felâkettir…

Âh ateşi gördü mü, güzel kokusunu temelli yayanım! Âh yanık yüzüyle bile bir başka güzel olanım! Biliyor musun, sadece seni yemekle mutlu olmayı öğrendim. Elbet yanında katık da olunca daha bir başkasın; ama bil ki, gönlümde yerin apayrı.

Daha neler neler söylemek isterim, ama uyumam lâzım. Mâlûm, yarın sensiz geçecek bir başka gün başlayacak. Öyle umuyorum ki, sensizliğinde, sana dâir keşfedeceğim yeni hikmetler olacak. Görebilmek için, merakla bakınacağım. Hiç üzülme, bu sırada durmayacak, kıymetini elimden geldiğince anlatacağım.

Bunu yapmaya herkesten çok ihtiyacım var; zira seni özlemek hayır, sana kavuşmak hayır, senin için şükretmeye çalışmak hayırdır. Üstelik ben, Allah’tan gelen her hayra muhtacım…

Mektubuma burada son veriyor, kavuşacağımız günün sevincini bile damarlarımda hissediyorum canım!

* * *

Not: Her dâim şikâyeti alışkanlık edinmiş olanlar, eğer şükredecek bir şey arıyorlarsa, bir zahmet mutfağa kadar gidip ekmek dolaplarına baksınlar. İşte nîmet orada… Hâlâ “Amaaan, o da ne ki!” derler, seni küçümserlerse, ne diyeyim, Allah sonlarını hayrede…
Neslihan Nur TÜRK

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Hayata dair beş ders..‏

 
Birinci Ders:

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en
İyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada
çakıldım kaldım. Son soru söyleydi :
‘Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedır ?’
Bu her halde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını, yerleri sılerken, hemen
Her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50’lerinde falan
olmalıydı. Ama adını nerden bilecektim ki ! Son soruyu yanıtsız bırakıp
kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test
sonuçlarına dahil olup olmadığını sordu.
‘Tabii, dahil’ dedi, Hocamız…
‘İş yaşamınız boyunca insanlarla karşılaşacaksı nız. Hepsi birbirinden
farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilginiz ve dikkatinizi hak eden insanlar
bunlar. Onlara sadece gülümsemeniz ve ‘Merhaba’ demeniz gerekse bile…’
Bu dersi hayatım boyunca unutmadım. Hademenin adını da…
Dorothy idi.


İkinci Ders :

Bir gece vakit gece-yarısına doğru Alabama Otoyolunun kenarında duran bir
zenci kadın gördüm. Bardaktan boşanırca yağan yağmura rağmen, bozulan
arabasının dışında duruyor ve dikkati çekmeye çalışıyordu. geçen her
arabaya el sallıyordu. Yanında durdum. 60’lı yıllarda bir beyazın bir
zenciye, hem de Alabama’da, yardıma kalkışması pek olağan şeylerden değildi.
Onu kente kadar götürdüm. Bir taksi durağına bıraktım. Ayrılırken ille de
adresimi istedi, verdim. Bir hafta sonra, kapım çalındı. Mua zzam bir konsol
televizyon indiriyordu adamlar. Bir de not ekliydi, armağanda…
‘Geçen gece otoyolda bana yardımınıza teşekkür ederim. O korkunç yağmur
sadece elbiselerimi değil, ruhumu da sırılsıklam etmişti. Kendime
güvenimi yitirmek üzereydim, siz çıka geldiniz. Sizin sayenizde ölmekte olan

kocamın yatağının baş ucuna zamanında ulaşmayı başardım. Biraz sonra son
nefesini verdi. Tanrı bana yardım eden sizi ve başkalarına karşılık
beklemeksizin yardım eden herkesi kutsasın…
En İyi Dileklerimle,
Bayan Nat King Cole.’

Üçüncü Ders :

Size Hizmet Edenleri Hep Hatırlayın…

Bir pastanın üç otuz paraya satıldığı günlerde 10 yaşında bir çocuk
pastaneye girdi. Garson kız hemen koştu… Çocuk sordu:
‘Çikolatalı pasta kaç para ?’
’50 Cent.’
Çocuk cebinden çıkardığı bozukları saydı. Bir daha sordu:
‘Peki, Dondurma Ne Kadar ?’
’35 Cent.’ dedi garson kız, sabırsızlıkla. Dükkanda yığınla müşteri vardı
ve kız hepsine tek başına koşuşturuyordu. Bu çocukla daha ne kadar vakit
geçirebilirdi ki… Çocuk parasını bir daha saydı ve
‘Bir dondurma alabilir miyim, lütfen ?’ dedi.
Kız dondurmayı getirdi. Fişi tabağın kenarına koydu ve öteki masaya
koştu. Çocuk dondurmasını bitirdi. Fişi kasaya ödedi. Garson kız masayı
temizlemek üzere geldiğinde, gözleri doldu, birden.. Masayı sanki akan
gözyaşları temizleyecekti. Boş dondurma tabağının yanında çocuğun bıraktığı
15 Cent’lik bahşiş duruyordu..


Dördüncü Ders :

Yolumuzdaki Engeller…
Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya
koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak diye
gözlüyor… Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray
görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın
etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çogu kralı yüksek sesle
eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu.
Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu.
Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına
itmeye başladı. Kan ter içinde kaldı ama, sonunda, kayayı da yolun kenarına
çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde
bir kesenin durduğunu gördü.
Açtı… Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde…
‘Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir.’ diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında ol madığı bir ders almıştı.
‘Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır.’


Beşinci Ders :

Önemli Olan Vermektir..
Yıllar önce hastanede çalışırken, ağır hasta bir kız getirdiler. Tek
yaşam şansı, beş yaşındaki kardeşinden acil kan nakli idi. Küçük oğlan aynı
hastalıktan mucizevi bir şekilde kurtulmuş ve kanında o hastalığın
mikroplarını yok eden antikorlar oluşmuştu. Doktor durumu beş yaşındaki
oğlana anlattı ve ablasına kan verip vermeyeceğini sordu. Küçük çocuk bir
an duraksadı. Sonra derin bir nefes aldı ve ‘Eğer kurtulacaksa, veririm
kanımı’ dedi. Kan nakli yapılırken, ablasının gözlerinin içine bakıyor ve
gülümsüyordu. Kızın yanaklarına yeniden renk gelmeye başlamıştı, ama küçük
çocuğun yüzü de giderek soluyo rdu…
Gülümsemesi de yok oldu. Titreyen bir sesle doktora sordu :
‘Hemen mi öleceğim ?’
Ufaklık, doktoru yanlış anlamıştı, ablasına vücudundaki bütün kanı verip,
öleceğini düşünüyordu.

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

BİR ANLIK DÜŞTÜR HAYAT

 
bir anlık düştür hayat…
Ve bir ağacın altında gölgelenmek kadar kısa. Nice güzellikler vardır, nice hasretler vardır henüz başlayan, nice sevdalar vardır kâinat kadar azametli. Hepsi; ama hepsi bir kaşık hüzünle noktalanmaya mahkûmdur.

Bu dünya; gurûbların yarıştığı bir dünya. Tulûların gurûblarla tamamlandığı bir dünya. Her doğuş batışı, her batış bir doğuşu barındırır koynunda.

Hayat, hisseden gönüllere bir seraptır. Acıların tortulaştığı ömür için, günler salise olur, mevsimler saniye, seneler dakika. Yaşanan her güzellik, başlayan her sevdâ, ışık hızıyla geçer ömrün kenarından. İnsana yalnızca geçirdikleri arkasından buruk bakışlar kalır.
Bazen bütün güzelliklerin başladığı mesut bir bahar akşamı hayatın veda çığlığını işitirsiniz acımasızca. En beklenmedik bir zamanda misafirlerin en büyüğü kapıyı çalmıştır; kimin emanetinin vakti dolmuşsa onu alıp götürmeye gelmiştir.

Bakarsınız hayat bir müddet önce gülen, konuşan, hisseden; ama şimdi önünüze uzatılan bir cesedin kirpiklerinin altına gizlenmiştir. Ruhunuz karışır, garip bir hüzünle sarsılırsınız.

Gönlünüz gözünüzden akan yaşları tercümeye çalışır. Gönül ile gözyaşının düğümlendiği yerde, hüzün ve acı kesişir. İsyan etmek istersiniz, ne isyan ne de gözyaşı geri getirmez gideni. Giden, bir meçhule yelken açmış ve dönüşü olmayan yolculuğa çıkmıştır artık. Geride kalanlara, önce feryat sonra da suskunluk kalmıştır.

Gözyaşları yetersiz davetiyeleridir ömür ağacının. Ömür ağacı, ağaçların içinde yeşilliği en az süren ve meyvesi bütün ağaçlardan en az olandır. Zira "Ömür sermayesi pek kısa, lüzumlu işler pek çoktur." Yazık ki bazı ömürler bu kısa turfanda vakitte meyve bile veremez. İlâhî dergaha niyazımız, meyvesiz hayattan O’na sığınmaktır.
Ölüm gidilesi yol, içilesi şerbet; ölüm, dünya talimgâhında yorulan bedenlerimize terhis tezkeresi; ölüm, cemale müştak ruhlar için şeb–i arus, şaşalı bir düğün; ölüm, ruh kuşunun yanarak vuslata kanat açması; ölüm, dünya orucunu bir meleğin elinden içilen kevser şarabıyla neticelendirip dostla yapılan iftar ve :

"Ölüm ölene bayram bayrama sevinmek var
Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var."
Bir dünyaya gelince, doğunca kundaklanır insan, bir de ahirete giderken ecel şerbetini içince. Kâinatın dar rahminden ahirete doğmaktır ölümün diğer adı. Her doğum bir tazelik, bir muştudur. Bu müjdeye hazırlıklı olmanın yolu kul olmaktan geçer. Resul’un (S.A.V) getirdiği nâmeyle kul olma şerefini yakalayanlar hakiki imanı elde ederler.

"Hakiki imanı elde eden kâinata meydan okuyabilir." ve Hak(C.C) tarafından kabule mazhar olur.

Hak(C.C) sevdiğini meleklerine fısıldar, melekler de halka sevdirir. Marifet, dünyanın gönderirken mahsun olduğu, toprağın da misafir etmek için sabırsızlandığı bir bedenle Hakk(C.C)’a yürümek ve herkes ağlarken gülerek dünya misafirhanesini terk etmektir.

Temennimiz bütün insanların bir anlık düşün sonunda geride bıraktıklarına tebessüm etmeleridir. ..

"Ey dost, canı sen aldıktan sonra, ölmek şeker gibi tatlı. Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlı." (Mevlana)

Hüner ne pekiyi? Cevabı şair versin:

"O demde ki perdeler kalkar perdeler iner
Azrâil(A.S)’e hoş geldin diyebilmekte hüner."

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Etiket Bulutu