Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Eylül, 2009

HAYIRLI CUMAALAR

 

 

17138474ph9.jpg 

Sükûnunda ışık rüzgârlar esen sevinçli Cuma, günlerin gülü olsa gerek… Latif latifelerin Rabbani hislerle dolduğu, sekine solunduğu, melekût yağmurlarla ıslanıldığı gün… Yağmurları iliklerine kadar hissedebilmek; kalın ülfet elbiselerini tefekkürle yırtmakla mümkün…

Renklerin toprağından fışkıran derin coşku, yağmurlarla buluştuğunda yüreğin tufandan kurtulduğu gün; seher soluklu Cuma…

Canın coştuğu, ruhun kanatlandığı, gönlün güllerle güldüğü günde; zaman ötesinden kokular getirir zaman… Sürgün saatleri serinletir melekût meltemler…

Mana maddenin önünde gizem kapılarını açar; her şey anlam değerini dillendirir… Dilekler, dualar yükselir durmadan, saat-i icabeyi yakalamak için… Cumanın kalbini yakalayanın kalbi duaları kabul olunur… Ne isterseniz cevap verilir; düğümler çözülür, dertler dağılır, hayata renk gelir, renklere hayat… Ubudiyet dua renkleriyle süzülür gönlün gökkuşağına…

Kulluk toprağından yükselen tefekkür çiçekleri güneşin renklerini görür ve gösterir… Bereket yağmurlar yağar Rahmet bulutlarından… Toprağın kokusuyla, gökkuşağı renkleri coşku kuşlarını uçurtur sekine kanatlarıyla; Dağların, denizlerin ötesinde, yıldızların yetişemediği, galaksilerin göremediği yöne doğru…

Kalp, cumanın kalbiyle bütünleşmiş, yönsüz ve zamansız iklimlerde renkleri ve kokuları geride bırakmış yitik yurdunu arıyordur; sonsuz saadet..!!

Cuma gününe yakışır bir Cuma geçirmemiz Duâsıyla, İnşaAllah… 

 
 

 47844002av5.jpg
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

 

Kafir dururken birbirini tekfir eden müslümanlar

M. EMİN PARLAKTÜRK
Kitle iletişim araçlarının gelişmesi ve çoğalması, aramızda bilgi iletişimini ve
fikir alış verişini de hızlandırdı.
Ancak bu iletişim sağlıklı mı, bu tartışılır.
Adeta bilgi bombardımanına tabi tutulan insanlar, o konuda yeterli ve doğru
bilgiye sahip değillerse, bundan olumsuz etkilenip bilgi kirlenmesine neden olabiliyorlar.
Bu etkilenmenin en ciddi alanlarından biri de din’dir.
Dini alanda konuşulan teferruat o kadar geniş ve yaygın ki, bunları süzgeçten
geçirmek için dinin aslını ve özünü bilmek şarttır.
Aksi halde, insanlar doğru diye pek çok yanlışın zebunu olabilirler.
Olabiliyorlar da.
Başka bir ifadeyle hakikat yerine hurafelerin kölesi durumuna düşebiliyorlar.
Bu son derece önemli ve kaygı verici bir durum.
***
Bu durumun en önemli nedeni, dinin ana ve öz kaynaklarından uzak duruştur.
Biraz daha açık söyleyelim:
Ana neden: aslı bırakıp furûata tabi oluştur.
Yani, Kur’an ve sahih Sünnet’in açık lafızları dururken, siyasi ve batıni yorumlarla orataya çıkan “dini kültür”dür.
Bu kültür, zamanla günümüzde hayli etkili olan “geleneksel din anlayışı”nı oluşturmuştur.
İşte bu anlayış sebebiyledir ki, ortaya atılan herhangi güncel dini bir meselede, her kafadan bir ses çıkmasına, birbirine zıt pek çok görüşün ortaya atılmasına neden olmaktadır.
“Bir şeyhe bağlanmak” gerekliliğinden tutun da, “türbe ziyareti”nin lüzûmuna varıncaya kadar pek çok meselede herkes, bu “geleneksel din anlayışı”nın etkisiyle ya şiddetle karşı çıkıyor ya da pervasızca savunmaya geçiyor.
Bu konuda taraflar arasında çok acımasızca hücümlar ve hatta tekfir derecesine varacak ağır hakaretler görülebiliyor.
Bu, cidden çok vahim ve acı bir durum.
***
Geçenki yazımda bir araştırmadan yola çıkarak işaret ettiğim gibi, bizler çok az okuyan bir toplumuz.
Olaylara Kur’an ve sahih Sünnet süzgeçli bilgiler yerine, geleneksel anlayışın ürünleri olan bilgilerle yaklaşıyoruz.
Ve bu gelenekleri “din” zannediyoruz.
Bakınız, Kur’an ayı olan şu mübarek Ramazan’da bile pek çoğumuz şu İlahi Kelamı okuyarak hakkını vermekten âciziz.
Kur’an, okunan kitap demektir.
Bir kitap da, ancak anlamak (anlaşılmak) için okunur.
Bazılarımız belki sadece camilerde mukabele dinlemekle iktifa ediyoruz.
Acaba, içimizde kaçımız bu ayda Kur’an’ı meal ve tefsiriyle hatim yapmayı ve böylece yüce Kitabı anlamayı kendimize vazife edindik?
Üstelik İslam’ı iyi anlamak için de, Kurân’ı bir bütün olarak anlamak gerekli.
Erbabınca malumdur, bir yerden cımbızla çekilen bir ayetle Kur’an anlaşılmaz ve sadece bununla hemen dini bir hüküm inşa edilmez.
Bununla ilgili diğer ayetlerin tamamına bakılır.
Çünkü Kur’an’ı en iyi tefsir eden, açıklayan, yine Kur’an ayetleridir.
Bununla da yetinilmez.
Konuyla ilgili olan sahih hadisler de taranır, bunlar ayetleri doğru anlamak için çok
önemli ve bizlere yol göstericidir.
Bu böyle iken, Kur’an’ın tefsiri mahiyetindeki Hz.Peygamber efendimizin hayatını
(sahih sünnetini) öğrenme ve yaşama odaklı bir programı kaçımız uygulayabiliyoruz?
Bunları tümüyle öğrenmek için Ramazan ayını hangimiz değerlendirebiliyoruz?
***
Butün bu gerçekler ortada iken, mesela dini bir konuya temas eden herhangi bir köşe
 yazısına yapılan yorumlar, neye istinaden yapılıyor?
Hangi bilgiyle cevaplar verilebiliyor ve ne cesaretle?
Aynı sütunda yayınlanan bu yorumların aynı inanç sahiplerince birbirinden çok farklı
örüşlerle değerlendirilmesi, aralarında derin ve büyük uçurumların olması, hatta
cedelleşmenin iman-küfür noktasına kadar götürülmesi, insanımız kafasının hayli karışık olduğunu ve çok koyu bir bilgi kirlenmesine maruz kaldığını gösteriyor.

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

kadir gecesi…

   kadir gecesi…     
 
elvedaramazands2ni2.jpg
Ey Ramazan-ı Şerif
Daha dün gelmiştin
Ne çabuk geçti günler
Hayat su gibi akıp geçiyor
Sadece farkına varanlar
Kalıcı hayatta sonsuz mutluluğa doğru koşuyor…
 
KADRGECES-1.gif image by gecem
   Kadir gecesinin Ramazanda olduğu bellidir. Çünkü Allah’u Teala (cc.) şöyle buyurur:
 
   “Ramazan öyle bir aydır ki, insanlara yol gösteren, doğrunun belgelerini içeren ve doğruyu yanlıştan ayıran Kur’ân o ayda indirilmiştir…” (Bakara, 2/185)
 
   Ama Ramazanın hangi gecesinin Kadir Gecesi olduğu belli değildir. Peygamberimizin (sav) tavsiyesi, onu Ramazan ayının son on gününün tek gecelerinde aramaktır. Buna göre Kadir Gecesi Ramazanın yirmi bir, yirmi üç, yirmi beş, yirmi yedi ve yirmi dokuzuncu gecelerinden herhangi biri olabilir.
 
   Kadir gecesi ile ilgili Hadis-i Şerifler 
 
*   "Her kim sevabına inanıp onu kazanmak ümidiyle Kadir Gecesini ihya ederse geçmiş günahları affedilir." (Buharî, Terâvih 1, Müslim, Müsâfirîn174 (759); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 83; Nesâî, Siyam 39; Muvatta, Salât fi Ramazan 2)
 
*   Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) Ramazan ayında, diğer aylarda görülmeyen bir gayrete girerdi. Ramazanın son on gününde ise çok daha fazla çaba gösterirdi. Son on günde geceyi ihya eder, ailesini de (gecenin ihyası için) uyandırırdı…" (Buharî, Fadlu Leyleti’l-Kadr 5, Müslim, î’tikâf 8, (1175); Ebu Dâvud, Salât 318; Tirmizî, Savm 73; Nesâî, Kıyâmu ‘1-Leyl 17)
 
*   Aişe (r. anhâ) anlatıyor: "Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) vefat edinceye kadar Ramazan’ın son on gününde itikafa girer ve derdi ki: "Kadir gecesini Ramazan’ın son on gününde arayın.” (Buhârî, Fadlu Leyletü’l-Kadr 3, İtikâf 1,14; Müslim, İtikaf 5, (1172); Muvatta, İtikaf 7; Tirmizî, Savm 71; Nesâî, Mesâcid 18; Ebu Dâvud, Sıyâm 77; İbnu Mâce, Sıyâm 59)
 
*   Ebu Saîd (ra) anlatıyor: "Biz Peygamberimiz (aleyhissalâtu vesselâm) ile birlikte Ramazan’ın orta on gününde itikâfa girdik, yirminci günün sabahı olunca eşyalarımızı (evlerimize) taşıdık. Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir hutbe irad etti ve) sonra şunu söyledi: "İtikâfa girmiş olanlar, itikâf mahallerine dönsünler. Zira bu gece bana Kadir Gecesinin hangi gece olduğu gösterilmişti, sonra unutturuldu. (Siz, son on günde ve tek gecelerde arayın…)” (Buhârî, Fadlu Leylet’l-Kadr 2, 3, İtikâf 1, 9, 13; Müslim, Sıyâm 213, (1167))
 
   Bu gecelerde ne yapılmalı: 
 
   Aişe validemizin bildirdiğine göre Peygamberimiz, Ramazan ayında diğer aylardan daha çok ibadet ederdi. Son on günde ise ibadetlerini biraz daha artırır, geceleri ihya eder, ailesini de (geceyi ihya etmeleri için) uyandırırdı. O halde yapılacak olan şeyler şunlar olmalıdır: Her zaman yapıldığı gibi yatsı namazı cemaatle kılınır. Diğer gecelerden farklı olarak kılınabildiği kadar nafile gece namazı kılınır.
   Bir de bu gecelere özel bir dua tavsiye edilir peygamberimizden. O da şöyledir:
   Aişe validemiz Peygamberimiz (sav)’e "Ey Allah’ın elçisi! Kadir gecesinin hangi gece olduğunu anlarsam o gece nasıl dua edeyim?" diye sorunca Peygamberimiz (sav) "şu duayı oku" buyurdu:
 
اَللّهُمَّ إِنَّكَ عَفُوٌّ كَرِيمٌ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّي 
"Allah’ım! Sen affedicisin, cömertsin.
Affetmeyi seversin. Beni de affet."
 
(Tirmizi, Daavat, 84)
     itikâf   
 
   İtikâf, sözlükte ‘hapsetmek’, ‘alıkoymak’, ‘bir yere yerleşmek’, ‘oraya bağlanıp kalmak’ anlamlarına gelir. İtikâf fıkıhta bir mescitte belirli kurallara uyarak ibadet niyetiyle kalmak demektir.
   İtikâfın meşruiyeti Kur’an ve sünnetle sabittir. Orucu tarif ettiği ayetin sonunda Allah Teala şöyle buyurmaktadır:
   “ … Mescitlerde itikâf halinde iken eşlerinizle birleşmeyin. Bunlar Allah’ın koyduğu sınırlardır. Onlara yaklaşmayın. Allah ayetlerini insanlara böyle açıklar, belki sakınırlar.” (Bakara, 2/187)
 
   Ayette de görüldüğü gibi itikâf, Allah Teala tarafından tasvip edilmiştir.
   Peygamberimiz Medine’ye hicretten sonra vefat edinceye kadar her yıl Ramazanın son on gününde itikâfa çekilirdi.
   Bu delillerden hareketle bir Müslümanın Ramazan ayının son gününde itikâfa girmesi, sünnet-i müekkede olarak kabul edilmiştir. İmkân bulabilenler Peygamberimizin bu güzel sünnetini yaşatırlarsa büyük bir ecre nail olurlar.
 
 
 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

KADİR GECESI FALŞ

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Söyle neden susuyorsun,???

https://i0.wp.com/img224.imageshack.us/img224/6438/90406307ye8.jpg
 
Söyle neden susuyorsun,
Bu suskunluk çaresizlikten mi?
Yoksa uyulması gereken bir edep den mi?
Ya da kelamsızlığın hüküm sürdüğü bir bahada mısın?
Belki de heybende durumunun izahına uygun söz kalmamıştır.
Ve yahut faniliğin yorgunluğu sinmiş iyiden iyiye lal diline.
Şimdi susma haykır, avazın çıktığı kadar
Sevgilerini, kırgınlıklarını, umutlarını, hayallerini…
Bir sonraki vakte ertelediğin tövbelerini,
Helallik alman gerekenlere seslensene,
Hadi Sevdiklerine gel desene,
Ya da seni bekleyenlere gelmiyorum.
Çığlıklara bürüsene pişmanlıklarını,
Gidişinle bom boş kalacak avlulara,
İçten içe ettiğin ahları yankılandırsana…
Söyle neden bakmıyorsun,
Kör kuyuların derinliklerine mi saldı gördüklerin?
Pişman mısın, yoksa maddedeki manayı görememekten?
Oysa baktıkların göreceklerinin bir yansıması değil miydi?
Ya da ferini mi kaybetti gözbebeklerin,
Göz kapaklarına ağır mı geliyor artık fanilik.
Yoksa derin uykuya mı teslim ediyorsun benliğini.
Şimdi baksana hayran hayran baktıklarına
Sana kalır sandığın dünyanın semasında gezdirsene gözlerini
Dünyalıklara döktüğün onca gözyaşını bir kez de kendine akıtsana
Meftun olduğun tan ağarışında, seher kızıllığında kaybolsana
Adımlarınla aşamadığın mesafeleri gözlerinle aşsana
Sevdiğinin gözlerine dalıp unutulmamayı haykırsana
Suskun diline inat, lugat bilmeyen gözlerini konuştursana…
Söyle neden duymuyorsun
Bu güne dek duyduklarından mı korkuyorsun?
Ya da duymak istemediklerin mi kaldı geride?
Yoksa sessizliğin koylarında mı arıyorsun kaybettiklerini?
Sessizlikte kendini mi buluyorsun?
Şimdi aç kulaklarını dinle son söylenenleri,
Arkandan yakılan ağıtları, gidişinin yüreklerdeki yankılarını
Yüreğine dokunduklarının yürek yakan hitaplarını
Kendine itiraf edemediğin pişmanlıklarını
Seni uğurlayanların ayak seslerini
Semada yankılanan sala namelerini
Kubbeden senin için son kez hüzün türküsü söyleyen kuşları,
Hiç değilse, başucunda esen veda rüzgarının uğultusunu duysana…
Söyle neden dokunmuyorsun,
Yoksa kollarında dünyalığın mecalsizliğimi hüküm sürmekte?
Ya da ellerinden bir şeyler mi dökülüp gitmekte?
Dokunduklarının sızısını mı hissediyorsun derinliklerinde?
Şimdi sarılsana sarılmaktan doymadıklarına,
Dokunsana gözyaşlarını yüreğine akıtanlara,
Veda güllerini sevdiklerinin saçlarına dolasana,
Benim dediklerini yanında getirsene
Yüzüne savrulan toprakları ellerinle silsene
Boşlukları dolduracak duvarlar örsene
Hadi ne duruyorsun seni sürükleyen ölümün ellerinden
Gücün yetiyorsa bir çırpıda ellerini çeksene…
Söyle neden koşmuyorsun,
Dizlerindeki takatsizlik ömür maratonundan mıdır?
Varılacak son noktaya mı vardın?
Yoksa hayatın hengamesin den yorulup düştün mü?
İyiden iyiye yorgunluğa teslim mi oldun?
Şimdi koşsana sevdiklerine,
Ahiretini ertelediğin işlerine harcasana tüm takatini,
Kalkıp gitsene seni bırakıp gidenlerin arkasından,
Kaç sana köşe bucak kaçtıklarından,
Bilinmez diyarlara yürüsene arkana bakmadan,
Yorulmak bilmeyen ayaklarınla iyi amellere koşup,
Yakanı bırakmayacak kötülüklerden kaçabildiğince kaçsana…
Söyle neden hissetmiyorsun,
Son nefesin koynuna mı saldın tüm hissettiklerini?
Duran kalbine mi gömdün, seninle gömülecekleri?
Sessizliğinden hissediliyor, son sözün sende olmadığı,
Gözlerinden görülüyor, bilinmeyen ummanın sonsuz koyları,
Duymak istemeklerinde duyuluyor, amansız günün sancıları,
Avuçlarına bırakılıyor, sonsuzluğa akıp giden veda duaları,
Yorgunluğundan anlaşılıyor, bu yolların uzun ve çetin oldukları,
Duruşundan okunuyor, herkesin bir gün yaşayacakları…
Ve çok çabuk unutuluyor, her canlının muhakkak ölümü yudumlayacağı

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Mercan Tespihin Borcu

 
Prof. Dr. İskender Pala

İslâm inancında Ramazan ayı mağfiret, lûtuf ve ihsan ile birlikte anılır. Hepimiz inanırız ki bu ayda açılan eller boş çevrilemeyecek, gönüller mutluluk, yüzler tebessümle dolacaktır. Bu ayda cennet kapıları açık, cehennem kapıları kapalı ve mümin melekiyet makamındadır. Nasıl ki insan yaratılmışların en şereflisi ise, Ramazan da ayların en faziletlisidir. O, on bir ayın sultanıdır ve "Hoş geldin ya Ramazan!" ile karşılanır. Ama Ramazan’ın bir de şer’î karşılaması vardır ki halk bunun arka planını pek bilmez; "Hilal göründü!" deyip geçiverir. Bilindiği gibi, hicrî-kamerî ayların, hilâlin görünmesiyle başlaması ve Ramazan Bayramı’nın aybaşına rastlaması, bayram yapabilmek için hilâlin görünmesini şart kılar. İsterseniz şimdi eski tarih sayfalarından bir hatıraya kulak verelim: 

– Kadı hazretleri! Bu adama geçen yıl bir mercan tespih sattım. "Yüz kuruştan ibaret olan ücretini önümüzdeki Ramazan’ın gurresinde (ilk vakitlerinde) ödeyeceğim," diye taahhütte bulunmuş idi. Ama şimdi sözünde durmuyor.

Kadı davalıya sorar:

– Öyle mi söyledin Efendi?

– Evet, kadı hazretleri. Sözümde de sadıkım. İllâ bu adam ücreti henüz Ramazan gelmeden istiyor.

Davacı itiraz eder:

– Hayır kadı efendi! Hilâl görünmüş, binaenaleyh Ramazan gelmiştir?

– İspat edebilir misin?

– Tabiî ki! Dışarıda iki tane şahidim vardır. Müsaade olunursa içeri alıp dinleyiniz.

Bu konuşmalar fi tarihinin bir arefe gününde, İslâm şehirlerinin Bab-ı meşihat denilen makamında, dinî otorite sayılan kişiler (Şeyhülislâm, müftü, imam vb.) ile kadı efendinin huzurunda cereyan eder.

Kadı efendi iki şahidi içeriye aldırır. Bunlar o bölgenin rasat için en uygun mevkiine (Meselâ İstanbul’da Bayezit Yangın Kulesi, Süleymaniye, Fatih, Cerrahpaşa, Sultan Selim ve Edirnekapı camilerinin minareleri) gidip hilâli gözleyen pek çok kişiden, hilâli ilk gören ikisidir ve şahitlik ücreti olan hediyeyi almak için soluk soluğa koşup gelmişlerdir. Kadı sorar:

– Siz hilali rü’yet eylemişsiniz, öyle mi?

– Evet kadı hazretleri. Bu akşam, ezandan üç dakika sonra re’yelayn hilâli (…) Camii’nin minaresinden müşahade ettik.

– O halde bu gece için hicrî (…) senesinin Ramazan’ı gurresidir diyebilir misiniz?

– Evet kadı hazretleri, bu gece buyurduğunuz senenin Ramazan’ı gurresidir.

Kadı, hilâlin nasıl olduğunu, tam olarak nerede görüldüğünü, inceliğini ve kalınlığını vs. iyice tetkik edecek suallerden sonra huzurda bulunan heyeti hâkimiye (protokol ve bilirkişi meclisine) döner:

– Sizler bu şahitlerin sözlerini inanılır buluyor musunuz?

– Beli, bu şahitlere inandık. Bu gece Ramazan’ın gurresidir; âlemi İslâm’ın hayrına, bilcümle müslümînin mağfiretine vesile olur inşallah.

O sırada kadı davalıya hitaben mahkemeyi hükme bağlar.

– Gurre-i Ramazan sabit oldu. Müddeinin iddia eylediği, senin de inkâr etmediğin mercan tespih ücreti olan yüz kuruşu müddeiye eda eyle!

İstanbul’da her yıl tekrarlanan bu mahkeme kararı deftere kaydedilir. Ramazan hilâlini görmüş olan iki şahide hediyeler verilir. Ramazanın başladığına dair ariza sadrazama gönderilmek üzere yola çıkarılır. O sırada İstanbul’da, Süleymaniye Camii minarelerinde hazır bekleyen mahyacılara işaret verilerek "Hoş geldin ya şehri Ramazan"ı teşkil eden kandilleri yakmaları söylenir. Kandiller yanar yanmaz şehrin her yanındaki bekçiler davullarını çalmaya başlar; civar köy ve kasabalara haber vermek üzere sur kapılarında atları eyerlenmiş bekleyen ulaklar dizginlere asılırlar; halk ise evlerinden dışarı çıkıp sevinç içinde bir müddet hay u huy ile vakit geçirir; velhasıl şehir, senenin hiçbir akşamında olmayacak kadar canlanır. Bu, aslında bir bayramdır. Yani eski Ramazanların başı da tıpkı sonu gibi bayram şuuruyla algılanmıştır. Öyleyse şair (Aşkî, ö.1574),

Sen hilâl-ebrûdan ayru ıyd mâtemdir bana

Kimse bayrâm eylemez çün kim görünmeye hilâl

demekte haklı galiba. Aşağı yukarı şöyle anlaşılır: "Ey sevgili! Sen hilâl kaşlıdan uzakta iken, bayram bana matem görünür. Nitekim hilâl görünmezse, kimse bayram yapmaz."

 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Ben içine kalbimi sığdıramadığım dar vakitlerin küskünüyüm

 
Ask Resimleri
 
  Ben kalbimi dünyanın dert duvarları arasında ezdirdim
Çok özledim sonsuz genişliğini secdelerin

 

Ben ruhumu zehir parmaklıklar ardında tutuklu bıraktım
Öyle çok susadım ki ilk tekbirin;dudağımdan içtiğim serinliğe

 

Ben bencilliğin dehlizlerinde ümitsizce dolandım…dolandım…dolandım…
Öyle çok hasretim ki bir rukün kavsindeBelimi kıran ayrılıkları göğe savurmaya
Ben ellerine cilveli kelepçeleri vurulmuş bir zavallıyım
Çok isterdim bir kıyamın kıyametinde
İçimdeki bütün kuşları dağlara uçurmayı
Ayaklarımı dar zamanların prangalarına kaptırdım ben

Öyle hasretim ki yalnız ve yalnız sana kul olmayı
Cümle dilenciliklerden kurtulmayı
Öyle hasretim ki göğsümde sakladığım kanadı kırık serçeleri
Rahmetinin yuvasına uçurmaya
Öyle çok hasretim ki yalnız ve yalnız sana muhtaç olmaya
İçimde saklı sancılı incileri rahmetinin kıyılarına savurmaya ahdettim
Mülteci ellerimin ayazında ölmüş kelebekleri
Kudsi levhanın dokunuşuna emanet etmeye geldim

 

Ben gururun mahkumuyum…
Ben gerçeğin kaçkınıyım…
Ben günahın tutsağıyım…
Ben isyan çöllerinin çorağına sürgün bir yetimim
Sevindir beni,sevdir,sevindir,sev,sevdiğini bildir…
Hüzünlerimi bir secdenin billur sularında erit ne olur
Ne olur korkularımı rahmetinin kucağında teskin eyle Sen
Ben sahte uzaklıkların sürgünüyüm…
Ben içine kalbimi sığdıramadığım dar vakitlerin küskünüyüm…
Öyle özledim ki seccademin alnımdan öpüşlerini…öyle özledim…
İşte huzuruna geldim …

Şöyle başımı sokacak bir umudum olsun istedim
İstedim ki yüzünden menekşeler toplayacağım sonsuz ovalarım olsun

İstedim ki koşup koşabildiğim kadar
İçimde sakladığım bütün uçurtmaları rüzgarlara verebileyim
Ben sonsuz derinlikte uykuların yitiğiyim
Ben unutuş uçurumların dibinde unutulmuş bir cesedim
Ben benlik ve bencillik yabancılıklarında
Evine yol bulamayan bir yitirmişim
Çok özledim En Sevgilinin en çok sevdiği yerde durmayı
Öyle hasretim ki öyle muhtaçım ki
En Sevgilinin en çok sevildiği halde olmaya
Geldim…Huzuruna vardım…Geçtim kendimden…Kendime geçtim
Deldim benlik dağını…Yolda kaldı ferhat…Şirinin ben oldum
Yandı her yanım…İbrahimin oldum…Gül oldum…
Çöle verdim leylayı;aklı mecnuna sattım
Mecnun oldum yakınlığına geldim
Tüm uzaklıkları uzaklara savurdum keremini gördüm
Vazgeçtim aslıdan,gölgeden çıktım,aslına geldim…vaslına geldim…

 

Yandım KUL oldum…Yandım KÜL oldum…Yandım GÜL oldum…

 

Durdum namaza;Miracına geldim,niyazına durdum
Nazla beni ne olur…
En Sevgilinin durduğu eşikte durdum
Miracına geldim…Miracına geldim
Nazarında tut ne olur
Bakışınla sar beni,el üstünde tut,bırakma ellerimi…Bırakma…

Senai Demirci

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

İçimizdeki isyankâr

 

 

İçimizdeki isyankâr

ÜLFET, AKLIN önünde perdedir ve ondan yönü hep geriyedir ya da en iyi ihtimalle sabittir.
Beynin bir şeyleri tabu halinde kabul etmesi bizim tercihlerimiz doğrultusunda olduğundan, doğrudan nefisle ilgili bu bahsin, ülfetle ilgili bölümü ile de birinci dereceden alakadardır nefis…

İşte bu ülfet ve nefis bağlantısının bir örneği de Ramazan ayı ile ilgili olarak yaşanır.

Ramazan ayı gelmeden veya içindeyken Ramazan Risalesi okunur. Elbette iyi bir hazırlık için ideal bir durumdur. Ama sadece bizim anladığımız anlamda bir Ramazan ayı risalesi midir, Ramazan için mi? Yoksa Ramazan ve tüm sene boyunca etkisi sürecek bütün bir kulluk dersi midir?

Bu bahsin her nüktesi bu ikinci şıkka büyük bir bürhandır elbet. Ancak beni en derinden yaralayan bahsin sonundaki anlatımdır. Bunun bir hadis-i şerif olması, yani kaynağının selahiyeti, ders almamak için inanmamaya bahane arayan nefse ilk çelmeyi atmıştır bile…

Ancak bunu dersin sonuna eklenmiş bir hikayecik gibi okuma çelmesini yıllarca yediğimi düşünüyorum. Nefsimin “aman pay almayım” diyerek kaçarken, bu bahsi bana nasıl da süslendirdiğini belki…

Evet, bu hikayecik büyük bir idrak vesilesidir aslında. Acı bir uyanış. Efendimizin beni yaşlandırdı dediği bahisler gibi, bizi yaşlandıracak ve yaşlandırası bir bahistir.

Cenab-ı Hak nefse demiş, diye başlar “hikayecik”, sonra bütün hayretlerin ve susuşların yetersiz kalacağı ve fakat üzerinden ülfet ayağıyla geçildiğinden hiç duraksanmamış dehşet bir cevap cümlesi gelir: “Ene ene, ente ente.” Ben benim, sen sensin…

Devamında, hangi azabı vermişse enaniyetten vazgeçmemiş ve sadece açlıkla acizliği hissederek hem o asılsız rububiyeti kırılarak; “Sen benim rabb-i rahimimsin, ben senin aciz bir kulunum” cevabının gelişine daha ulaşamadan, tam burada duruyorum. Ene ene, ente ente…

Nefis ve şeytanla ilgili bahisleri okurken nedense tarihi bir vakıa okuyor olma hassasiyetine bürünür nefsim. Bu cümlenin üzerinden de kaç kez böyle geçtim acaba, nefsimle. Oysa o içimdeydi ve bu cevabı aslında “o” vermişti.

Ne büyük bir dehşet, içimde taşıdığım halde en çok varlığını unutturarak zarar veren, beni ebedi helakete sürüklemek için durmaksızın çaba sarf eden, düşmanlar üstü düşmanım… Nefsim… Bir anlamda “ben”im, bu isyanı dillendiren…

Nasıl, nasıl olur da Yaratıcısının ve tek sahibinin karşısında böyle bir edaya bürünebilir? Ve bu dillendirişi nasıl da unutturabilir bana?

Düşünsenize, sürekli “tatmin edici” bahanelerle temize çıkarmaya çalıştığımız nefsin maskesi düşüyor işte bu cümleyle. Bizim her unutuşumuz bu isyana hizmet ediyor. Bizi tam da bu noktaya götürüyor, “ufacık” ve “kalbimiz temiz”ken yaptıklarımız. Farkında değilsek, tam da o yoldayız… ENE ENE, ENTE ENTE…

Ta ki “O” bizi tutana kadar. Ta ki, bizi içimizdekinin şerrinden “O” koruyana kadar. Ta ki, sesi bastırılmamış vicdan ve gerçekten temiz kalp, elimizden tutuncaya kadar.

O sürekli masum rolü oynayan nefsin maskesiz hali budur işte, ben benim, sen sensin isyanı.

Bazen bütün saflığımla sormak istiyorum, gerçekten bunu yaptın mı, nasıl yapabildin, diye. Nasıl bu kadar nankör, daha da kötüsü kör ve kötü olabilirsin?

Hangi maskeyle yanıtlardı beni acaba, hangi yalanlarla. Sağdan vururdu üstelik.

Ama hikayecik burada bitmiyor. Maskesi düşen nefis ben senin aciz bir kulunum ve sen benim sadece Rabbimsin değil, Rahîm olan Rabbimsin diyebiliyor maskesiz haliyle.

Bu dehşetten sonra, ümit elimizden tutuyor, çünkü Rahîm olan Rabbimiz ibadetle, Ramazan’la elimizden tutuyor.

Çünkü ülfetin bizi saran perdesini ancak o kaldırabiliyor. Şeytanın ve nefsin şerrinden kendisine sığındığımız…

Nuriye Çakmak

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Temizlik yaptım bugün…


 

 
Temizlik yaptım bugün… Hem de tüm benliğimde…

Kırgınlıklarımı dışarı çıkardım ilk önce… Görmenizi isterdim… İçimde ne kadar da büyük bir yer kaplıyorlarmış…

Kırgınlıklarımı atarken bakmadım neydi onlar diye… Gelecek geçmişten çok daha fazla yaşanmaya değer…

Onların yerine bağışlamayı yerleştirdim özenle…

Kıskançlığımı çıkardım… Meğer ben ne az kıskançmışım… Çok kolay oldu. Sevindim…

Sanki kaybettiğim bir eşyamı bulmuş gibi oldum…

Çok şükür ki kin ve nefret yoktu yüreğimde… Nasıl temizlerdim bilmiyorum…

Sıra korkularıma gelmişti… Çıkarmaya bile korktum önce… Ne çok alışmışım onlarla yaşamaya…

Bunca acı ve endişeye nasıl alışılır anlayamadım…

Her gün yeni yeni endişelerle beslenen yeni korkular birikmişti içimde…

Mutluluklarımı umutlarımı ne de çok ertelemişim… O an bu ilgiyi onlara verseydim her gün onları düşünüp birer umut daha ekleseydim almadan verip beklemeden sevseydim herşeyden önce içimdeki sevginin ve gücün daha fazla farkında olsaydım böyle temizliklere ihtiyacım kalmazdı…

Neşe ektim hoşgörü güven sevgi ektim… Almadan vermeyi sevilmeden sevmeyi paylaşmayı ektim… Çılgınlık ektim doğallık bağışlama ektim içime…

Aşk ektim her hücreme… Çoşku heyecan sessizlik ektim…

Tüm güzel fikirler sessizken geliyor bana…

Kabullenme ektim… Baş eğme değil… Olduğu gibi kabullenme…

Edward Morrison

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Bedenini Semizletip Ruhuna Zulüm Orucu Tutturanlar.‏

 
 
İnsanın dış elbisesi iki hikmete bakar birincisi onu soğuktan sıcaktan rüzgardan ve bütün dış etkenlerden koruyarak,bedenini sıcak tutup ısı derecesini muhafaza ederek hastalanmasını engeller.ikincisi ise bedenindeki çirkinlikleri örterek bir nevi setr eder.settar isminin iktizasıyla cemil isminin güzelliklerini zinnet suretinde gösterir..Nasıl ki dış elbise insanı dış etkenlerden koruyup setr eder.öylede beden elbisesi de ruhu dış etkenlerden koruyan bir elbisedir.Bedenin elbiseye ve gıdaya ihtiyacı olduğu gibi ruhunda beden elbisesine ve gıdaya ihtiyacı vardır..Bedenlerinin ihtiyaçlarını gidermek için gece gündüz çalışan ve onu en güzel biçimde süsleyen ve besleyen insanoğlu gıdasız ve çıplak bıraktığı ruhunun açlığını mal , kariyer ,evlat ,sefahet ve kadın ile dolacağını zannetmektedir. Halbu ki mide küçük bir kaptır ve çabuk doyar ve dolar..Amma ruh kabı, akıl, hayal, kabı, öyle bir kaptır ki dünyayı içine koysanız dünyanın maddi şeyleri ile doymaz. Helminmezit yani “daha yok mu?” der.Bütün dünyayı yutsa tok olmaz.çünkü o ruh ve kalp bekaya müştak ve aşıktır.Faniye razı olmaz.vehmi farazi zanni ve nispi olan cisim, renk, şekil,desenler onu doyurmaz.tatmin vermez.bu tatminsizlik neticesi açlık ve hastalığa tutulan ruhların açlıklarını ve hastalıklarını mal, kadın, kariyer, dünya ve sefahet ilaçları ile tedavi etmeye çalışanlar öyle zannediyorlar ki, maddi beden ilaçla tedavi edildiği gibi ruhlarda bu metalarla tedavi edilebilir.. Ruh ve kalbi ancak uhrevi olan şeylerin tatmin edeceğini bilmezler.
Günah, isyan ve dalalet ile derinleşmiş ve çürümüş olan ruhun yaralarına çalınacak en güzel merhem zikir, taat, ibadet olduğunu akledemezler.

Başı gözü ve ayağı ve kalbi ağırınca hastaneye koşup bir sürü tedkik ve tahkik ve tedavi yaptıranlar ruhu ve kalbi ağırınca zikire virde tesbihe ve namaza değil hüzünlü şarkılara, barlara, sefahete koşarak ruhlarını tedavi değil azap ettiklerini kavrayamazlar.
Midesi acıkınca nezih, güzel, tatlı, türlü türlü yiyeceklerle tıka basa doyuranlar, ruh ve kalbinde manevi gıdası olan zikir şükür fikir namaz gıdalarına ihtiyacı olduğunu onlarla maneviyatının doyacağını düşünmezler.
İbadet ve kulluk haplarıyla ruhun manevi ızdıraplarının ve feryatlarının dineceğini bilmezler.

Bedenleri için saatlerce ayna karşısında duranlar, bedenleri için her gün boya ile gıda ile ilaç ile tamirat ve tadilat yapanlar, her gün manavları ve marketleri midelerine indirenler ruhları için hiçbir kuran sünnet zikir alışverişi yapmazlar.
Günah, haram ve isyanla kirlenen, paslanan, bozulan, tutukluk yapan ruh ve kalp makinesini işletecek olan zikir yağlarını Kur-an ilaçlarını, iman tiryaklarını kullanmazlar.
Manevi bir ölüm gerçekleşen ruhların ve kalplerin hayat belirtileri kazanması için ilim irfan kuran sünnet takviyesine ve destek makinesine ihtiyacı olduğunu fehmedemezler.
Küçücük cürmüyle maddi mekânlarını genişletmeye çalıştıkça, odalarını çoğalttıkça ruhlarını dar odalara hapsettiklerini ve ruhun mekanını daralttıklarını idrak edemezler.
Geniş, şaşalı ve ışıklı mekanlarda, rahat döşeklerde bedenine hizmet edenler, ruhlarının ve kalplerinin zindanlarda dünya prangalarına vurulduğunu akletmezler.
Gözü gibi bakarken arabasına, saçına, elbisesine, yüzüne ve vücuduna hayatı ve saadeti olan ruhundan haberi yoktur. Yüzde doksanı boş kalan ruhunun kemalattan lezzeten maneviyattan soyutlandığını derk etmez.
Dış dünyasını zenginleştirip ihtişama şaşaya boğanlar ruh dünyası ve kalp dünyasının fukaralaştığını, maneviyata dilence muhtaç olduğunu akıl gözüyle göremezler. Maddi zenginlikleri içerisinde manevi dilenci olurlar.
İçkilerden, kadınlardan, lüks evlerden, tatillerden ve haramlardan iç huzur, saadet, safi sevinçler ve halis sürurlar dilenirler. Ruhun tadilatı ve tamiratını yapan ibadet ilaçlarından bi haber yaşarlar.
Nefsin kör ve sağır aklıyla konulan yanlış teşhislere yanlış tedavi süreci uygulamanın cezası psikolojik, fizyolojik ve biyolojik bunalımlar olarak çekilir.
Hastalığı durmadan nükseden ruh ve kalbin tedavisini ve çaresini namaz ve zikir tiryaklarında değil eğlence hapında sefahet gaflet şuruplarında arar..
İsyan neminde, dalalet ve gaflet zemininde çürüyen, günah fırtınaları ile bozulan ruh ve kalp evini zikir, fikir, şükür ve ibadet malzemelerini kullanarak tamir edip o ruh evini sağlamlaştırmazlar.

Müminler Allahın emri olan ramazan orucuyla bir ay boyunca ruhlarını zikire, fikre, ilme salavate ve ibadetle doyurup bedeni aç bırakırken,ruh ve kalbten haberi olmayanlar 11 ay bedenlerini semizletirken ruhlarını aç bırakarak onlara zulm oruçları tuttururlar.
Böyle bir ruh yangını, ruh kasaveti, cinneti ve bunalımı içerisinde olanlar tabelasız isimsiz tedavi yerleri olan nefsin ve şeytanın cazibedar fantezileri ile tedavi olmaya çalışırlar. Rabbin manevi hastaneleri olan kuran, sünnet, iman ve cemaat hastanelerine başvurmadıkları için hastalıkları şiddetlenir, cinnet ve zillet hapishanelerine düşerler. Kimisi gözünü meyhanelerde kimisi gözünü şiddette, kimisi gözünü kabirde, kimisi gözünü hastanede kimisi de gözünü kabirde açar. Pişmanlığa, feryada ve ve azaba.
Rabbim bizleri iman kuranın şifa kapısına gelip tedavi olanlardan eylesin. Takvası olmayan, hayâsı olmayan ve ilmi olmayan üryan ruhlardan eylemesin. Bedenin adi arzuları için ruhu feda eden ahmaklardan eylemesin. Âmin.

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Etiket Bulutu