Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ekim 5, 2009

DEĞİŞEN YÜZLER DEĞİŞEN HAYATLAR

 

 
DEĞİŞEN YÜZLER DEĞİŞEN HAYATLAR

 İsmail Avcı
  
   Değişim ve gelişme kavramları birkaç yüzyıldır insanlığın sürekli gündeminde. Dünyanın her yerinde bütün toplumlar bu iki kelimenin şifrelediği sihrin peşinde. Peki değişim ne, gelişme ne? Hangi durumdan hangi hale değişim? Nereye ulaşınca gerçekten gelişme sağlanmış oluyor?   
   Evde hazırlıklar erkenden başladı. Akşama hangi yemeklerin yapılacağı kararlaştırıldı, gerekli iş bölümü yapıldı. Bir kişi dışarıya çıkıp alışveriş yapacak, iki kişi evin temizliği ile ilgilenecek, diğer ikisi de yemekleri hazırlayacak.
   Evet; burası üniversite öğrencilerinin kaldığı bir bekâr evi. Bizim evimiz. Bu hazırlığın sebebi ise akşama gelecek misafirlerler.
 
   Üniversitelerin yeni açıldığı dönem. Üç ay önce memleketlerine gidenler geri döndüler. Yaz ayları boyunca birbirlerini göremeyen arkadaşların yeniden kavuşma zamanı. Akşama bu evde buluşulacak, hasret giderilecek.
   Her zaman olmazdı ama bu kez hazırlıklar vakitlice tamamlanabildi. Misafirler de gelmeye başladılar. Gelenler kapıda karşılanıyor, özlemle kucaklaşılıyor, ayaküstü kısa bir şamatadan sonra salona buyur ediliyor.
   Gelenlerin hepsini tanıyorum. Ancak bir kişiye gözüm takılıyor. Bir yerlerden tanıyorum ama nereden olduğunu bir türlü çıkaramıyorum. Evimiz arkadaşın arkadaşını, hatta onun da arkadaşını ağırlamaya çok alışkın. Bir kez görüp unuttuğum yüzü her zaman sormuyorum ama bu kez merakımı yenemeyip onu nereden tanıdığımı kendisine soruyorum. Ondan önce arkadaşlardan biri atılıyor: – Sen yaşlanıyorsun galiba! Arkadaş tatile gitmeden önce buraya gelmişti. Uzunca da sohbet etmiştik. Ne çabuk unuttun?

   Ne diyeceğimi şaşırıp bir an tereddütte kalıyorum. Daha dikkatli bakınca nihayet hatırlamaya başlıyorum. Evet, o tanışmayı unutmadım. Fakat o tanışmadaki delikanlıyla karşımda duranı bir türlü bağdaştıramıyorum. Tuhaflık bende değil, çünkü bu kadar zamanda bir insanın yüzü ancak bu kadar değişir. Bu öyle saç-sakal, imaj değişikliği değil, arkadaşın yüz ifadesinde müthiş bir farklılık var.
   Meraklanıp, ilk tanışmayı daha iyi hatırlamaya çalışıyorum. Üç-dört ay önce arkadaşlar bizlerle tanışmak isteyen bir gencin olduğunu söylemişlerdi. Akşama beraber bize geleceklerdi. Geldiler de. Tanıştıktan sonra sıcak bir muhabbet başlamıştı. Yeni arkadaş kendinden, sıkıntılarından söz etmişti. Varlıklı bir ailesi vardı. Bizim her an yüz yüze bulunduğumuz maddi sorunlarla hiç tanışmamıştı. Moda deyimle hızlı yaşıyordu.
   O tanışmada bu arkadaş hayat felsefesini de anlatmıştı: Dünyaya bir kez geliniyordu. Hayat kısaydı ve tadını alabildiğince çıkarmak gerekiyordu. Mutlu olmanın yolu dünyanın güzelliklerinden sınırsızca faydalanmaktan geçiyordu. Kendisi de bunun için çabalıyordu. Aslında fazla çabalaması da gerekmiyordu. Çünkü başkalarının ancak hayal edebilecekleri bütün imkanlara sahipti.
   Ne var ki tam bu noktada sorunlar başlıyordu. Evet; o mutlu, keyifli, her dakikayı dolu dolu yaşayan, yaşama sevincini iliklerine kadar hisseden bir insan olmalıydı. Ama hiç de zannedildiği gibi değildi. Bir arzusunu gerçekleştirdiğinde, yoğun ama çok kısa bir heyecan, sonrası ise tarifsiz bir boşluk. Sürekli bir iç burkuntusu, derinden derine nedenini anlayamadığı bir hüzün, garip bir tatminsizlik.
   O, çektiği bu sıkıntıyı belli etmemeye çalışıyor, ne zamana kadar böyle sürüp gideceğini de kestiremiyordu. Artık mutluluk kavramı da anlamını yitirmiş miydi ne? Gerçekten hep yazılıp çizildiği gibi mutlu olmak mümkün müydü? O anlatılan hali kısa bir süre de olsa yaşamak için çok şeyini feda edebilirdi. Bir sürü imkansızlık içinde olduğu halde bazı arkadaşlarının yüzlerine yansıyan iç huzurunu gördükçe kıskanıyor, kendi hayatında ters giden bir şeylerin olduğunu düşünüyordu. Ama neydi o terslik?

   O ilk tanışmada arkadaş bunlardan söz etmişti. Ben de kendi yaşadıklarımdan bazılarını anlatmıştım. Aslında hangimiz farklıydı ki? Sonuçta biz de aynı çatışmaları, benzeri tatminsizlikleri yaşamıştık. Aradaki fark şuydu: Gerçek mutluluğun ve huzurun kaynağını keşfedebilmiştik. Çabamız ölçüsünde o pınardan içebiliyor, içtikçe çatışmalardan, bunalımlardan selamet bulabiliyorduk. Arkadaşa alemlerin ve bizim sahibimiz olan Mevlâ’ya teslim olmaktan, O’nun sevgisinde dirilmekten söz etmiştim. Ve O’na giden yoldan, o yolun rehberlerinden… O’na bağlanmaktan, bağlandıkça özgürleşmekten. Geçici olanın, her an ezeli ve ebedi özleyen ruhu nasıl yorduğundan. Son olarak da şunu söylemiştim: Alemlerin Rabbi’ne kul olmadan, kalbi O’nun rahmet tecellilerine açmadan mutluluk ve huzur bulunamaz. O iş de rehbersiz olmaz.
   Arkadaş biraz düşündükten sonra, kendisine yardımcı olup olamayacağımızı sormuştu. Ne diyebilirdik ki? Ve yolculuk. Yepyeni hayatların başladığı âb-ı hayat pınarına yolculuk. Ben yoktum arkadaşın yanında. Birlikte gittiği ev arkadaşlarım, orada Allah dostuyla birlikte güzel bir tevbe yaptıklarını anlatmışlardı. O esnada hissettiklerini “yeniden doğmak” olarak tanımlamış.
   Daha sonra görüşememiştik. Artık okullar da kapanmıştı. O da herkes gibi memleketine gitmişti. İşte o genç yeniden karşımdaydı. Ama ilk gördüğümdeki yüz değildi bu. Bu, yaşadığı “yeniden doğuş”un yüzüydü. Değişen, var oluş amacına göre yeniden ayarlanan bir hayatın yansıdığı yüzdü. Kalpteki değişikliğin simaya nasıl yansıdığının şahidiydi. İçteki huzur ve tatminin aynasıydı.

   Değişim ve gelişme kavramları birkaç yüzyıldır insanlığın sürekli gündeminde. Dünyanın her yerinde bütün toplumlar bu iki kelimenin şifrelediği sihrin peşinde. Peki değişim ne, gelişme ne? Hangi durumdan hangi hale değişim? Nereye ulaşınca gerçekten gelişme sağlanmış oluyor?
   Evet, değişim ve gelişme… Eğer bu iki kelimeye huzur, tatmin ve mutluluk gibi sayısal ve maddesel olmayan anlamlar da yükleniyorsa, insanlığın aradığı değişim ve gelişme bu genç adamın yüzündeki beni şaşırtan farklılık olmalıydı herhalde.  Gerçekten de televizyonlarda, basında, panellerde sürekli tartışılan, ancak içleri bir türlü doldurulamayan bu kavramların canlı şahidi durmaktaydı önümde.
   Sahi, değişim ve gelişme bizler için ne ifade ediyor? İnsanın kılık-kıyafetindeki ya da hayat standardındaki bir iyileşme mi, iç dünyasındaki bir halden daha iyi bir hale geçiş mi? Ortaya atılan görüşlerin çoğunda, odaklanılan noktanın genellikle maddi dünya ile sınırlı kalındığı görülüyor. Yani teknoloji, gelir düzeyi ve saire. Oysa yaşadığımız dünya, bütün bunların insanı insan kılma noktasında hiç de yeterli olmadığına şahitlik ediyor. İnsanın manevi yanı yeterince beslenmediğinde, maddi gelişme ve ilerleme iç dünyası için yeni bir yük olmaktan öte gidemiyor. Ve bazen de tehlikeli bir silaha dönüşebiliyor.
   Rahmet Peygamberi, gerçek değişimin ne olduğu sorusunun cevabını, “insanın bir kalbi olduğunu, o iyi olursa her şeyin iyi olacağını” bildirerek vermiş. İşte göz ardı edilen gerçek bu.
   Anlaşılıyor ki insan için değişim kalpte başlamalı. Orada serpilip büyümeye başlayan güzellikler halka halka dış dünyaya yayılmalı. Kalpteki bu değişimi sağlayabilmenin tek yolu ise her an açık olan rahmet kapısından girmek. Bu kapının adı tevbe. Tevbe iyiye, güzele, doğruya kanat açabilmenin adı. Alemlerin Rabbi’ne açık olan tek kapı tevbe. Yüzyıllardır insanlar bu kapıdan girerek değişmişler, gelişmişler, güzelleşmişler. Mutluluk ve huzuru bulmuşlar. Mevlâna’lar, Yunus’lar, Hacı Bektaş’lar, Şah-ı Nakşibend’ler, Abdülkadir Geylânî’ler hep bu kapıdan geçerek ulaşmışlar iyiliklerin güzelliklerin iklimine. Ve onun sahibine…
   İşte karşımda duran gencin dış görünüşündeki değişme, hayatındaki iyileşme, o kapıdan girilen apaydınlık iklimin yansıması.
   Artık hayata mütebessim çehreyle bakan arkadaşla güzel bir akşam geçiriyoruz. Şu anlattıklarıma gelince, bütün bunları evde yapılan sohbetten mi aktarıyorum, yoksa karşımdaki o duru yüzün gözleriyle anlattıkları mı, emin değilim. Emin olduğum şey şu: O kapıdan girmek. Bir daha girmek. Tevbe ile yıkanmak, arınmak. Ve o pınardan içmek, doyasıya içmek. İçimde bu ses yankılanıp dururken, ter damlacıklarıyla ıslanmış başımı kaldırıyorum.
O an arkadaşla göz göze geliyoruz. Onun dudaklarında hafif bir gülümseme, bende ise iki damla gözyaşı.
  


 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Ey Sevgili

 


 

Ey Sevgili

Gelir misin rüyama bir kez göreyim cemalini
Engelliyor günahlarım gül yüzünü görmeyi
Arzum ahirette cennete seninle girmeyi
Ne olur biraz gül bana Resul-ü Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa

Sensiz dünya zilletle boğuluyor
Asr-ı saadet günleri hasretle çekiliyor
Toplumun ahlakı gitgide çöküyor
Ne olur biraz gül bana Habib-i Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa

Geceler karanlık, yokluğunda her saniye
Ay doğmuş, güneş batmış ne çare bu çileme
Tutamazsam elini sırat üzerinde
Ne olur biraz gül bana Nebi-î Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa

Bir bilal olamadım ezanın için
Çıkıpta sahraya, kavrulmadı ayağım elim
Sen varken, sensiz olmak bilmem niçin
Ne olur biraz gül bana Resul-ü Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa

Seni anar Ya Muhammed Kubbe-i Hadra
Yoktu keder yoktu zulüm asr-ı saadet zamanında
Kapılar aralanıyor karanlıklar ortasında
Ne olur biraz gül bana Resul-ü Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa

Sel olur göz yaşlarım, ismini duyunca
Tebessümün de ne hoştur ukbada
Şefaatini eksik eyleme mahşer anında
Ne olur biraz gül bana Resul-ü Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa

Alemlere rahmetsin nurun ile
Kalplere düstursun ahlakın ile
Salat-u selamlar sanadır Ya muhammed
Ne olur biraz gül bana resul-ü Kibriya
Ne olur ümmetinden eyle Muhammed Mustafa(S.A.V)

 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

 

 

 

 

 

Etiket Bulutu