Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ocak 13, 2010

GÖNÜLLERİMİZ ZATEN BİR

GÖNÜLLERİMİZ ZATEN BİR


 SEMERKAND Agustos 2004  
   Elvida Ünlü
  
   Ne kadar kardeşim, kardeşime?
   Ne kadar yakınım, bana ezelden yakın kılınana?
   Ne kadar bir ve beraber kalbim; Rabbim’in ‘onların kalplerini birleştirdim’ dedikleriyle?
  
   Bir binayı ayakta tutan nedir?
   Tuğlalarının birbirine sımsıkı kenetlenmesidir.
   Cemiyet de bir binadır.
   Bugün, rüzgar bile denmeyecek hafif bir esintiyle sallanıyorsa, yıkılıyorsa, her bir tuğla diğer bir tuğlaya ne kadar kenetlendiğine bir bakmalı değil midir?
   ‘Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!’ düsturunu ne kadar hissedebildiğine, ne kadar yaşayabildiğine bir bakmalı değil midir?
  
Kardeşlik Böyledir
   Güzel günlerdi, zor günlerdi.
   Allah’ın Rasulü s.a.v. vardı, hayattaydı. Müslümanlar, O’nunla yollara düşmüş, Muhacir olmuşlardı. O’na, Muhacirler’e kucak açmış, Ensar olmuşlardı.
   Muhacir, Allah yolunda hicret edendi. Ensar, Allah Rasulü’ne ve muhacirlere kucak açan, yardım edendi.
   Efendimiz s.a.v. Ensar’a buyurdu ki:
   – Şüphe yok ki, muhacir kardeşleriniz Allah yolunda mallarını, yurtlarını, evlatlarını bırakıp size geldi, şehrinize geldi.
   Dediler ki:
   – Ya Rasulallah, mallarımızı muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür.
   Allah Rasulü s.a.v. sordular:
   – Daha başka?
   – Nedir ya Rasulallah? Başka ne yapmamızı buyurursunuz?
   – Muhacirler tarla işlerinde çalışmayı bilmez. Onların yerine çalışıp, mahsulü onlarla bölüşeceksiniz.
   Cevap verdiler:
   – Allah Rasulü’nü dinledik ve itaat ettik…
   O günlerde müşriklerin anlamakta zorlandığı bu kardeşlik bağı, bugünlerde biz müslümanlara anlaşılması, yaşanması zor geliyor. Çünkü herkes kendi kabuğunda, kendi köşesinde, sessiz-sedasız müslüman. Çünkü müslümanlığını herkes kendi içine hapsetmiş.
   . . .
   Ebu Talha r.a., Ensar’ın en zengini idi. Medine’de hurmalıkları vardı. Efendimiz s.a.v. bir gün, “Siz, sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda sarf etmedikçe asla iyiliğe eremezsiniz.” mealindeki ayet-i kerimeyi okudular. Ebu Talha r.a.’ı bir düşüncedir aldı. Düşündü düşündü, gönlünü yokladı ve Rasulullah s.a.v.’e vardı:
   – Ya Rasulallah, Rabbimiz, “Siz sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça asla iyiliğe ermiş olmazsınız.” buyuruyor. Ben düşündüm ve gönlümü yokladım ki, en fazla sevdiğim malım Beyraha hurmalığıdır. Orası artık Allah için bir sadakadır. Onun tarafınızdan kabulünü ve ecrini umarım.
   Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle dedi:
   – Ne iyi… Beyraha kazanç getiren ne güzel bir yerdir! Suyu tatlıdır, hoştur. Beyraha’yı aldım ve orayı yakın akrabalarına vermeni münasip görerek sana veriyorum.
   Ebu Talha r.a. emre itaat etti ve Beyraha’yı yakın akrabaları arasında taksim etti.
   . . .
   Efendimiz s.a.v. vefat ettiği sırada Ebu Bekir r.a. evindeydi. Geldi, Allah Rasulü’nün yüzünü açtı ve şöyle söyledi:
   – Anam babam sana kurban olsun. Diriliğinde de, ölümünde de ne kadar güzelsin…
   Sonra Hz. Ömer r.a. ile Ensar’ın yanına vardılar. Ebu Bekir r.a. konuşmaya başladı. İlk önce Ensar hakkında inen ayet-i kerimeleri okudu. Allahu Tealâ Ensar ile ilgili olarak, “Şu Ensar ki, Muhacirler’den önce Medine’yi hazırlayıp imana sarıldılar. Onlar, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Muhacirler’e verilenden nefslerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri muhtaç olsalar bile, Muhacirler’i nefslerine tercih ederler…” (Haşr, 9) buyurmuştu.
   Ve Hz. Ebu Bekir r.a. biliyordu ki, tüm insanlar bir vadiye yönelse, Ensar bir başka vadiye doğru gitse Rasulullah s.a.v., ‘Ensar’ın gittiği vadiye giderim’ demişlerdi. Ve Ensar hakkında “İlâhi! Ensar’ı bağışla, Ensar’ın evladını bağışla, Ensar’ın evladının evladını bağışla” diye niyazda bulunmuşlardı.
   Ensar’ın evladının evladının evladı olamaz mıyız?
   Biz Rasulullah’ın kardeşlerim dediği ümmeti değil miyiz? O duaya bu devirde nail olsak, amin desek… Ensar, Muhacir; yardım, hicret hepsi o devirlerde mi kaldı? Kardeşlik o devirler de mi?
  
Onların Kardeşliği
   Efendimiz s.a.v. buyurdular:
   “Kim bir müslümanı giydirirse, o elbise o kişinin üzerinde parçalanıncaya kadar, giydiren kişi Allahu Tealâ’nın himayesi altındadır. Hangi müslüman, elbisesi olmayan bir müslümanı giydirirse, Cenab-ı Hak da onu cennet ipekleriyle giydirir. Hangi müslüman aç bir müslümanı doyurursa, Allah da ona cennet meyvelerinden yedirir. Hangi müslüman susuz bir müslümanı suya kandırırsa, Allahu Tealâ onu cennet içeceği ile ferahlatır.”
   Muhacirler hicret ettiklerinde Medine’nin suyuna bir türlü alışamadılar. Efendimiz s.a.v. bir su kuyusuna talip oldular. Sahibine:
   – Kuyunu bana cennetteki bir su kaynağı karşılığında satar mısın, dediler. Kuyunun sahibi:
   – Ya Rasulallah, benim ve çocuklarımın bu kuyudan başka geçimimizi sağlayacak bir şeyimiz, yerimiz yoktur, dedi.
   Hz. Osman r.a. bu durumu haber aldı ve otuz beş bin dirheme kuyuyu satın alarak Rasulullah’ın huzuruna çıktı:
   – Ya Rasulallah! O kuyuyu satın alırsam, o kişiye vaadettiğin cennetteki su kaynağının aynısı için bana da dua eder misin?
   – Evet ya Osman.
   – Onu satın aldım ve müslümanların istifadesine vakfediyorum.
   . . .
   Sahabilerden birisi veresiye olarak meyve ağaçları satın almıştı. Fakat ağaçlar afete uğradı, sahabi borç içinde kaldı. Rasulullah s.a.v. ashabına buyurdu:
   – Bu kardeşinize sadaka veriniz.
   Sadaka verildi, fakat borçlara yetmedi. Bunun üzerine Rasulullah s.a.v. sahabinin alacaklılarına şöyle dedi:
   – Borçlarınıza karşılık bulduklarınızı alın. Geri kalanı sizin değildir. Borcunuzun ödenemeyen kısmını affedin.
   . . .
   Ashab-ı Kiram, yaşayan, bugün hâlâ yaşayan müslümanlardır. İslâm da onlarla can buluyor, yaşıyordu.
   Efendimiz s.a.v., halkı sadakaya teşvik ettiğinde, Ebu Ukayl r.a. çok az miktarda hurma karşılığında bir gece sabaha kadar sırtında su taşıdı, aldığı hurmanın yarısını ailesine ayırdı, diğer yarısını da Rasulullah s.a.v.’e sadaka olarak getirdi. Efendimiz, ‘Götür, sadaka malları üzerine dök’ buyurdular.
   Münafıklar, Ebu Ukayl’ın sadakasını dillerine dolayıp alaya aldılar ve:
   – Ebu Ukayl’a bakın! Şunçağız hurmalarla Allah’a yaklaşmış, dediler.
   Bunun üzerine Allahu Tealâ, Tevbe Suresi’nin 79. ayetini nazil eyledi:
   “Sadaka vermekte gönülden davranan ve ancak elinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere, bu davranışlarının cezasını Allah verir! Onlara can yakıcı bir azap vardır!”
  
Ahiret Kardeşliği
   Biz, ahiret saadetine talibiz. Öyleyse ahiret kardeşliğidir beklediğimiz. Bu dünyada bitivermeyecek bir kardeşliktir.
   Nefes alıp veren, bize dua edecek, belki bir hayrı dokunacak olana iyilik etmek değildir sadece kardeşlik dediğimiz. Aynı zamanda asıl yurduna göç eyleyen bir kardeşimizin evladını emanet, borcunu borcumuz gibi sırtımızda yük bilmektir. Çünkü Efendimiz s.a.v.:
   – Yetimi büyütüp, terbiye edenle ben, kıyamet gününde şöyleyiz, demiş, şehadet parmağıyla orta parmağını birleştirmiştir.
   Rasul-i Ekrem s.a.v., Zatü’r-Rika savaşından dönerken, yoksul bir sahabi olan Cabir r.a. ile güzel bir sohbet başlatır. Cabir r.a.’ın babası Uhud savaşında şehit olmuştur. O, bir müslümanın, bir şehidin emanetidir.
   Efendimiz s.a.v., ilk önce evlenip evlenmediğini sorar. Cabir r.a. da evlendiğini söyler. Efendimiz s.a.v., ona başka sorular da sorar ve aldığı cevaplardan, Cabir r.a.’ın maddi durumunun iyi olmadığını anlar. Orduyu geriden takip eden Efendimiz s.a.v., Cabir r.a. ile sohbeti iyice koyulaştırır ve bu arada onun oldukça zayıf ve çok çok arkalarda kalmış olan devesine talip olur. Bir dirhem olarak başlattığı pazarlığı kırk dirheme kadar çıkarır. Olayın devamını Cabir r.a. şöyle anlatıyor:
   Medine’ye vardığımız gecenin sabahında devemi Rasulullah’a götürdüm. Beklemeye başladım. Hz. Peygamber çıkıp deveyi görünce sordular:
   – Bu da ne? Oradakiler dediler ki:
   – Ey Allah’ın Elçisi onu Cabir getirdi.
   – Cabir nerede? diye sordu. Ben yanına vardım. Şöyle dedi:
   – Cabir, devenin yularını tut ve götür, o senindir.
   Sonra, Bilal ile bana kırk dirhemden fazlaca para gönderdi. Allah’a yemin ederim ki, bu kırk dirhemin bereketi evimizden hiç eksik olmadı.”
  
Orada Olmak, Yanında Durmak
   Bir gün Eslem r.a., Hz. Ömer r.a. ile pazara çıkmıştı. Genç bir hanım arkadan yetişti ve Ömer r.a.’a:
   – Ey Müminlerin Emiri! Kocam öldü. Geride beni ve küçük çocuklarını bıraktı, elimizden bir şey gelmiyor. Çocuklar kendi hizmetlerini yapacak durumda değiller. Ne ekinimiz, ne sağmal koyunlarımız var. Kıtlığın, yokluğun çocuklarımı yemesinden korkuyorum. Ben Gıfarî’nin kızıyım. Babam Hudeybiye Barışı’nda bulunmuştu.
   Hz. Ömer r.a. bu sözleri duyunca: “Ne büyük şeref!” dedi. Sonra zekât hayvanlarının bulunduğu ahıra gitti. Güçlü, ağır yük taşıyabilecek bir devenin sırtına iki büyük çuval dolusu yiyecek yükletti. Ayrıca iki çuvalın arasına çeşitli yiyecekler ve elbiseler koydu ve devenin yularını eline vererek kadına:
   – Deveyi çek. Bunlar bitmeden Allah muhakkak size bir hayır kapısı açar, dedi. Birisi:
   – Müminlerin emiri! Kadına çok verdin, dedi. Hz. Ömer r.a.:
   – Ne diyorsun? Babası Hudeybiye’de bulunmuştu. Allah’a yemin ederim ki, ben bu kadının babası ile kardeşinin uzunca bir sürede, bir kaleyi kuşatıp fethettiklerini görmüştüm, diyerek adamı susturdu.
   . . .
   Bize buyrulan kardeşlik, ölümle son bulmayan, bu hayatla sınırlı olmayan bir kardeşlik. Dünya günlerinin sona ermesini, bir hayatın son bulması olarak görmeyen müminlerin birbirlerine karşı vazifeleri de bitmiyor.
   Sahabiler bir cenazeye rastladılar, onun hakkında iyi şeyler söylediler. Rasulullah s.a.v., “vacip oldu” buyurdular. Sonra bir başka cenaze geçti. Ashap bu cenazeyi fenalığı ile andılar. Rasulullah s.a.v. yine, “vacip oldu” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer r.a. sordu:
   – Ne vacip oldu ey Allah’ın Rasulü?
   Rasulullah s.a.v. şöyle buyurdu:
   – Şu iyiliğinden konuştuğunuz kişiye cennet, kötülüğünden bahsettiğiniz kişiye de cehennem vacip oldu. Zira sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.
  
Zalim Bile Olsa…
   Bu dünyada bitmeyecek kardeşlik, yalnızca ikramla sınırlı değildir. İkram da yiyecek, içecek ve giyecekle sınırlı değildir.
   Allahu Tealâ: “Müminler ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin!” (Hucurat, 10) buyurmuştur.
   Peygamberimiz s.a.v. de şöyle buyurmuşlardır:
   “Birbirinizle ilgiyi kesmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Birbirinize kin tutmayın, birbirinize haset etmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeşler olun. Bir müslümanın, müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helal değildir.”
   Ve demişlerdir ki: “Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini hor görmesi yeter.”
   Ashabıyla olduğu bir gün Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle dediler:
   – Zalim olsun, mazlum olsun, kardeşinize yardım edin.
   Birisi sordu:
   – Ya Rasulallah! Mazlum olana yardım ederiz, bunu anladık. Zalim olursa ona nasıl yardım edelim? Ne buyuruyorsunuz?
   Efendimiz s.a.v. cevap verdi:
   – Onu zulmünden alıkoyunuz. İşte bu, ona yapacağınız en büyük, en değerli yardımdır.
   . . .
   Rabbimiz bizi ezelden kardeşler kıldı, gönüllerimizi birleştirdi.
   Ebede kadar kardeşler olarak kalmak, bizlere kaldı.
   Zaten büyüklerimizin dilinde, gönlünde hep bir ahretlikleri vardı.
   Ve Rabbimiz kardeşlik yolumuzu öyle kolay, öyle kolay kıldı.
   Bir tebessüm sadaka bilindi.
   Zoru seçmek niye?
   Gönlümüze rağmen müslüman olabilir miyiz?
 
""EY SEVGİLİ!SAYISIZ İSMİNİN AHENGİYLE CENNETİNE KAT BENİ,
 İHSANININ CAZİBESİYLE SENDEN BAŞKA HER ŞEYDEN UZAK TUT BENİ "

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Etiket Bulutu