Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ocak, 2010

Sende “Yusuf’un tuzağı”na değer bir şey var mı?

HAYIRLI CUMAALAR KARDEŞLERIM 

 

Sende "Yusuf’un tuzağı"na değer bir şey var mı?

Yusuf dedi: "Biz metaımızı kimde bulursak, onu alırız…" [Yusuf, 12/79]

Güzellerin eline geçmek istiyorsan, o güzellere layık bir dane olmalısın. Hakk ki kendini "tuzak kuranların en hayırlısı" ilan etti, Yusuf’un ağzından bize böyle seslendi. Kıssada Yusuf’un tuzağının bir parçasıydı bu sözler.. Kardeşi Bünyamin’i yanına alabilmek için, yükleri arasına "bizim metaımız" dediği bir eşya yerleştirdi. Böylece Bünyamin kardeşlerinden temyiz edilecek, o alınacak, kardeşleri bırakılacaktı..

Rabbimiz de bize demek ister ki: "Sizi varlık kıtlığından çıkarıp, insanlık yükünü omuzlarınıza yükledim. Emanetim sizde. Hiç hak etmediğiniz halde, Benim muhatabım oluverdiniz. Hiç hakkını veremeyeceğiniz halde, Benimle sonsuz birlikteliğe aday oluverdiniz. Ama içinizde bana Bünyamin olacakları alırım yanıma… Yüklerinizi yüklenip ardınızı Bana döndüğünüz halde, ardınız sıra haberciler yetiştirdim. Yükleriniz içinde ‘metaımız var’ diye elçiler ve Kitap’lar gönderdim. Kalbiniz benim. Yalnız Beni sevmeye ayarlı. Yalnız Benimle razı olmaya razı.. Sadece Beni anarak tatmin olur."

Şaşırdık hepimiz bu çağrı ile.. Çoktan dünyaya razıydık. Ötesini istemekten vazgeçmiştik. Fazlasını yanımızda bulacağımıza dair ümitlerimiz sönmüştü.

Dünyayı yüklendiğimiz develerimizi durdurduk. Çoğaltma, biriktirme tutkumuzun iplerini gevşetip çözdük… Hırslarımızı doldurduğumuz yü(re)klerimizi omzumuzdan indirdik, istemeye istemeye.. Geri çağrılı olduğumuzu duyar gibi olduk.

"Sonunda O’na döneceksiniz!" gerçeği ile didik didik edildi yüklerimiz. Bir tek Bünyamin’lerin yükünde çıktı kalb. İmanla dirilmiş kalp. Tevhidle kanlanmış kalp. Havf ve reca ile, korku ve ümitle bir kasılıp bir gevşemiş kalp..

Dediğince Geylani’nin:"Kalb, Allah’la olursa, Hakk onu sebeplere ve halka bırakmaz. Sebeplerle alışverişini keser. İşe yaramazların tezgahına yormaz. Düşük hallerini ayağa kaldırır. Rahmetinin kapısında oturtur. Lutfunun baş köşesinde uyutur."

Dediği gibi Hakk’ın: "Allah müşteridir müminlerin "Ben" dediğine ve "Benim" dediklerine, karşılığında cenneti vermek üzere…"

Kendini "mümin" bilenin her hali, her işi, her sözü, her susması, her edası, her bakışı, her yürüyüşü, her duruşu… Allah’ı müşteri edercesine kıymetlidir, paha biçilmezdir..

Bünyamindir onlar.. Yusuf’ça güzellerin tuzağına layık daneler taşırlar içlerinde, işlerinde…

Kalbin, Yusuf’un Rabbinin alıkoymasına değiyor mu? O’nun metaı var mı göğsünde? Dön de bir bak…

SENAİ DEMİRCİ

 
KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "


 
Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online  

MÜMİN KALBİ VE DÜNYA

 
MÜMİN KALBİ VE DÜNYA
   semerkand dergısı hazıran 2004
   Mehmet Ildırar
  
   Dünyada kim neyi fazla severse, o şeyle eza olunur. Allah’ı unutacak derecede evladını seven, onunla terbiye olur. Malını çok seven, onun belasına uğrar.
   Dünya, Allah’a ait olan kalbi çalıştırma mahallidir. Yoksa gayri meşru bir suretle sarf ettiğimiz bütün muhabbetlerin cezasını çekeriz.
   Cenab-ı Hakk’a olan muhabbetimizi nefsimize verince, o bizi en elim dünya meşakkatlerine sokar. Ahirette ebedi rahmet ve merhametten uzaklaştırır. Ahirette iki mekândan biri olan cehenneme yüz üstü düşmemize sebep olur.
   Dünya, Cenab-ı Hakk’ın muhabbetine vesile olduğu zaman değer kazanır, büyük bir nimet olur. Mümin olan insan, dünyaya merhaba diyerek gelir, Allah’tan gafil olmadan, Allah hesabına, Allah’a ısmarladık diye de gider.
   Selman-ı Farisî r.a. Hazretleri’nin ahiret kardeşi olan Ebu’d-Derda r.a. Hazretleri, arz-ı mukaddes olan Kudüs’e gittiği zaman Selman-ı Farisi r.a. Hazretleri’ne yazdığı mektupta:
   – “Ey Selman, Allahu Tealâ Hazretleri beni arz-ı mukaddeste bulunmakla şereflendirip, mal ve evlat çokluğuyla nimetlendirdi.” demişti. Selman-ı Farisî Hazretleri şu cevabı vermiştir:
   – “Dünyada mal ve evlat çokluğu ile övünmek marifet değildir. Asıl marifet, ilmin faydası ve hilmin çokluğu iledir. Arz-ı mukaddeste bulunmana gelince; orasının hiçbir insan üzerinde bizatihi tesiri yoktur. Ben seni arz-ı mukaddeste bulunduğundan dolayı tebrik etmiyorum. İnsan Allah’a ancak şu şekilde yaklaşabilir ki; kendini ölülerden kabul et, dünyaya da meyletme. Dünyada bir misafir olduğunu unutma! Allah’a asıl yakınlık budur.”
   Dünyanın bu halinden dolayı insanlar ona ariyet (geçici) gözüyle bakmışlardır. Dünyaya hiçbir zaman gönül vermemişlerdir. Allahu Tealâ Hazretleri, bir ayet-i celilede: “Halbuki dünya hayatı, ahiretin yanında bir yol azığından ibarettir.” (Raad, 26) buyurmuştur. Ahiret hayatına nisbetle bu dünya hayatı bir kumanya mesabesindedir. İnsanın önünde yiyebileceği öğünlük bir meta gibidir. Şu halde dünyayı böylece bilmek gerekir.
   Yine Allahu Tealâ bir ayet-i celilede: “Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” (Lokman, 33) buyurmuştur. Yani dünya hayatına razı olup, onunla kalpleriniz mutmain olmasın. Ne ile mutmain olacak? Bir müfessir alim, kalpleri kalb-i kâsir (yıkıcı, parçalayıcı), kalb-i nâsır (nusret eden, yardımcı), kalb-i müştâk (şevkli, özleyen) gibi sınıflara ayırmış. Kâfirin kalbi ahirete sırt çevirmiştir. İlâhi sese sağırdır, nasihat kabul etmez. Lezzeti dünya hayatı iledir.
   Ömerü’l-Faruk r.a. Hazretleri şöyle buyuruyorlar:
   – “Ey insanlar! Biz istesek buğday ununun hasından çörek yapardık. Bir keçinin oğlağını keser kebap yapardık. Kûfe üzümünü keklik gözü olana kadar kaynatır, hoşaf yapardık. Ama biz, kâfirler ateşe atılacakları zaman Allah’ın onlara: ‘Siz bütün lezzetlerinizi, bütün sofranızı dünyaya meyl ile bitirdiniz!’ diyerek hitap edeceğini bildiğimizden dünyaya meyletmiyoruz.”
   Demek ki dünyanın faniliğini, bir dem misafir kaldığımız bir han olduğunu unutmamamız gerekiyor.
  

 
""EY SEVGİLİ!SAYISIZ İSMİNİN AHENGİYLE CENNETİNE KAT BENİ,
 İHSANININ CAZİBESİYLE SENDEN BAŞKA HER ŞEYDEN UZAK TUT BENİ "

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

 
          who's online    

HER NİMET ELİMİZDE

ebediyyenrb3.jpg
 
HER NİMET ELİMİZDE
   semerkand dergısı hazıran 2004
   Elvida Ünlü
  
   Şüphesiz bizi sevindiren, faydamıza olan her şey bir nimettir. Güneşin doğuşundan bir lokma ekmeğe, evimizden evladımıza kadar… Elbette mal-mülk de Rabbimiz’in kullarına bahşettiği birer nimettir. Fakat zikreden bir kalbin, şükreden bir dilin, O’nun muhabbetiyle tutuşan bir gönlün yerini dünyalar dolusu altın dolduramaz.
  
   Elhamdülillah.
   Söze hamd ile başlıyoruz. Hamd olsun ki, dilimiz dönüyor da söz edebiliyoruz; elimiz tutuyor, gözümüz görüyor.
   Hamd olsun ki, güneş hâlâ doğudan doğuyor, gök kapıları açık, rahmet iniyor.
   Hamd ile başlayarak nimeti fark ediyoruz, hatırlıyoruz.
   Gören gözlerimize yeniden sahip oluyoruz, müslümanlığımızı yeniden kuşanıyoruz, kendimizi yeniden buluyoruz.
   Deli dalgalarla boğuşurken yitirdiğimiz bir nimeti daha kurtarıyoruz yitip gitmekten.
   Bir nimet var ki, onun yanında ekmek nimet değil, su nimet değil, tutan ellerimiz, evlerimiz ocaklarımız nimet değil. Karun’a hazineleri nimet değil.
   Dünyamızı da, ahiretimizi de imar edecek asıl en büyük nimet müslümanlığımız ve nimet bilip hamd ile rıza ile kuşandıklarımız…
  
Güne Nasıl Başlıyoruz?
   Gün içinde insanlara aksi davranan, işleri ters gidene sorarlar: “Bu sabah solundan mı kalktın?” Yani bu güne nasıl girdin? Sabaha nasıl başladın? Elbette gecenin zulmetinden sabahın ferahlığına kavuşturan Rabbine hamd ile başlayanlar, yani sağından kalkanlar, günü de hamd ile rıza ile geçirirler.
   Rasulullah s.a.v. Sahabe-i Kiram’dan birine sordu:
   – Nasıl sabahladın?
   Sahabe şöyle cevap verdi:
   – Hayırla..
   Efendimiz s.a.v. soruyu tekrar sordu, aynı cevabı aldı. Üçüncü kez sordu. Sahabe bu kez şöyle cevapladı:
   – Allah’a hamd ve şükürler olsun hayırla sabahladım.
   Bu cevap üzerine Efendimiz s.a.v. şöyle buyurdu:
   – İşte bu cevabı vermeni bekliyordum.
   * * *
   Ashaptan biri Hz. Ömer r.a.’a selam verdi. Hz. Ömer selamını aldı ve: “Nasılsınız?” diyerek hatırını sordu. O da:
   – Seninle birlikte Allah’a hamd ederim ki iyiyim, cevabını verdi. Hz. Ömer r.a.:
   – Senden beklediğim karşılık işte budur. Şükredenler sürekli Allah’ın nimetine mazhar olurlar. Öyleyse nimet yolunu arayın. Çünkü Allah, “and olsun, şükrederseniz sizin nimetinizi artırırım” buyuruyor, diyerek sahabeyi taltif etti.
   * * *
   Hz. Aişe r.a.’a Efendimiz’in hallerinden en şaşırtıcı olanını sordular. Ağlamaklı bir şekilde cevap verdi:
   – O’nun hangi hali şaşırtıcı değildi ki… Bir gece geç vakit geldi. Tulumun yanına vardı, fazla su harcamadan abdest aldı. Sonra namaz kıldı. Bir yandan da ağlıyor, gözyaşları göğsüne akıyordu. Rükûa vardı, rükûda da ağlıyordu. Secdeye vardı, yine ağlıyordu. Secdeden kalktı hâlâ ağlıyor… Bu hal sabah ezanı okununcaya kadar sürdü. Bunun üzerine şöyle dedim:
   – “Ey Allah’ın Rasulü, seni ağlatan nedir? Allah Tealâ senin geçmiş ve gelecek bütün günahlarını mağfiret etmedi mi?”
   Buyurdular ki:
   – “Çok şükreden bir kul da mı olmayayım? Nasıl olmam ki, Cenabı Hak: ‘Göklerin ve yerin yaratılışında, geceyle gündüzün birbiri ardınca gelişinde, akl-ı selim sahipleri için gerçekten açık ibretler vardır. Onlar ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde derin derin düşünürler ve: Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru, derler.’ buyurmuştur.”
   Ve Efendimiz s.a.v. damla damla şükür yaşlarını dökmeye devam eder.
  
Farkında Olmadığımız Nimetler
   Efendimiz s.a.v. buyururlar:
   – Yalnız yemek ve içmek nimetini bilen kimsenin ilmi az ve azabı hazırdır.
   Hz. Ali r.a.’ın çok sevindiği iki nimet vardı. Bunların hangisine daha çok sevineceğini bilemez, hangi şekeri alsam diyen bayram çocukları gibi şaşırır kalırdı. Şöyle diyor Hz. Ali r.a.:
   “Bu nimetlerden birisi, bir adamın ‘şu ihtiyacımı görür ya da şu işimi halleder misin?’ diye yanıma gelmesi, benden samimi olarak yardım istemesidir.
   Diğer nimet ise o kimsenin arzusunu Allah Tealâ’nın benim vesilemle yerine getirmesi veya işini kolaylaştırmasıdır.
   Bir insanın işini görmeyi yer dolusu altın ve gümüşe sahip olmaya yeğlerim.”
   * * *
   İbn-i Abbas r.a. itikaftaydı. İtikaf öyle bir ibadettir ki, bir kimse Allah rızası için bir gün itikafa girse, Cenab-ı Hak o kimse ile ateş arasında üç hendek yaratır. Her hendeğin arası da doğu ile batı kadar uzaktır. İşte İbn-i Abbas r.a. böyle bir ibadet nimetini yudumlarken bir adam yanına geldi ve selam verip oturdu. Adam kederliydi. İbn-i Abbas r.a. sordu:
   – Seni bıkkın ve üzüntülü görüyorum, halin nedir?
   Adam:
   – Evet kederliyim. Ben köleydim ve sahibim beni bir miktar mal karşılığında azad etti. Fakat ben ona hakkını ödeyemiyorum.
   İbn-i Abbas r.a.:
   – Senin hakkında onunla konuşayım mı?
   Adam:
   – Sen bilirsin…
   İbn-i abbas r.a. mescidden çıktı. Adam:
   – Ey İbn-i Abbas, itikafta olduğunu unuttun mu?
   İbn-i Abbas r.a.:
   – Hayır unutmadım. Ben duydum ki, her kim bir din kardeşinin işini takip eder ve o işi görürse, bu onun için on yıl itikafta kalmış olmaktan daha hayırlı olur.
   Ne diyelim? Bir büyük nimetten çok daha büyük bir nimete yol alıyor. Rabbim bize de gücümüz, becerimiz ölçüsünde nasip eylesin…
  
Nimete Kimler Erdi?
   Tevbe Suresi’ndeki “Altını ve gümüşü yığıp biriktirip de, Allah yolunda harcamayanlar yok mu?..” mealindeki ayet nazil olduğu zaman, Rasul-i Ekrem s.a.v. “Altın yok olsun! Gümüş yok olsun!” buyurdu ve bunu üç kez tekrar etti. Bunun üzerine Ashab-ı Kiram birbirlerine sordu:
   – Allahu Tealâ altın ve gümüş biriktirmekten bizi men etti. Ne edinelim, neye sahip olalım?
   Hz. Ömer r.a. herkes adına gidip sordu. Aldığı cevap şuydu:
   – Sizden her biriniz zikreden bir dil ve şükreden bir kalbe sahip olsun. Bir de ahireti hususunda kendisine yardımcı olacak bir eş edinsin.
   * * *
   Arapların ileri gelenleri ile zenginleri Hz. Peygamber s.a.v. Efendimiz’e gelerek şöyle dediler:
   – Fakir müslümanlarla bizi ayır. Bizim için ayrı, onlar için de ayrı bir gün belirle. Onlar kendi günlerinde gelsinler, o gün biz gelmeyelim. Biz de bizim için belirlenen günde gelelim.
   Fakir müslümanlar kaba yünden dokunmuş bir elbise giyerlerdi. Bu elbiseler sıcaklarda onları terletir, ter kokusu da zenginleri rahatsız ederdi. Bu yüzden fakir müslümanlarla aynı mecliste bulunmak istemiyorlardı.
   Efendimiz s.a.v.’e gelerek bu isteği dile getirenler arasında Akra b. Hâbis et-Temimî, Uyeyne b. Hesn el-Fezarî, Abbas b. Mirdas es-Sülemî gibi bugün ismini çoğumuzun bilmediği kişiler vardı. Devirlerinin zengin ileri gelen, saygın kişileri… Bu kişilerin yanlarında istemedikleri sahabiler ise Bilâl-i Habeşî, Selman-ı Farisî, Ebu Hureyre, Ebu Zer, Ammar b. Yasir, Habbab b. Eret, Suheyb (Allah hepsinden razı olsun) gibi kişilerdi.
   Hani ‘kedicik babası’ olarak andığımız Ebu Hureyre r.a… Her ezan sesinde duyduğumuz Bilâl-i Habeşî r.a… Hakkında kitap yazılan Ebu Zer r.a… Hendek Savaşı’nı her anlattığımızda ismi geçen, Rasulullah s.a.v.’in “ehl-i beytimdendir” dediği Selman-ı Farisî… Zenginlerin birlikte olmak istemedikleri sahabiler işte bunlardı.
   Ne dersiniz, nimetin büyüğüne kimler ermiştir?
  
Birbirini Takip Ediyor
   Hz. Ali r.a. der ki:
   “Nimet şükre bağlıdır, şükür de nimetin artmasına sebeptir. Şükür ve nimet bir ipte dizilmiş tesbih taneleri gibi yan yanadır. Kuldan şükür eksilmedikçe, Allah’tan da nimet kesilmez.”
   Şüphesiz bizi sevindiren, faydamıza olan her şey bir nimettir. Güneşin doğuşundan bir lokma ekmeğe, evimizden evladımıza kadar… Elbette mal-mülk de Rabbimiz’in kullarına bahşettiği birer nimettir. Fakat zikreden bir kalbin, şükreden bir dilin, O’nun muhabbetiyle tutuşan bir gönlün yerini dünyalar dolusu altın dolduramaz.
   Gerçek nimet, bu dünyada bırakmadıklarımız, nimet olduğunu bilip, şükrünü ifa ederek ahirete yanımızda getirdiklerimizdir.
   Mal-mülk… Evlad ü ayal… Elbette nimet ama daha önce bir imtihan. Ve ne yazık ki çoğumuz için bela ve musibet.
   Gerçek şükür de ekmeği değil, ekmeği vereni bilmektir.
   * * *
   Elhamdülillah…
   Sözümüzü hamd ile bitiriyoruz.
   Hamd olsun ki, hamd edecek nice nimete sahibiz.
   Hamd olsun ki müslümanız…
 
 
""EY SEVGİLİ!SAYISIZ İSMİNİN AHENGİYLE CENNETİNE KAT BENİ,
 İHSANININ CAZİBESİYLE SENDEN BAŞKA HER ŞEYDEN UZAK TUT BENİ "

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Aşık Hasretî

mavi bülbül resimleri
KOŞMA
Aşık Hasretî
Baharı bekleyen yaralı bülbül
Gül üstüne rahmet yağar, sabreyle.
Karanlık gecenin bir gündüzü var
Gün doğmadan neler doğar, sabreyle.
 
Düştüm sonu tükenmeyen bir yola
Oldun kara talih başıma belâ
Yerlere göklere sığmayan Mevlâ
Kulunun kalbine sığar, sabreyle.
 
Ey Hasretî okudun mu künyeyi
Atalar da böyle savdı dünyayı
Arayan Mevlâ’yı, azan belâyı
Herkes ettiğini bulur, sabreyle.

Gel gönül güvenme köşke saraya
Gül aşlayıp gülün dermemek de var.
Can incitme, melhem eyle yaraya
Bir gördüğün bir de görmemek de var.

 

Bir gizli düğüm var ta bidayette
Levh-i Mahfuz böyle yazmış ayette
Yiğit olan düşer kalkar hayatta
İnsan bir kararda durmamak da var.
 
Dinlemek altındır, konuşmak gümüş
Çınar ağacında olur mu yemiş
Gelin ata bindi ya nasip demiş
Yâr ile murada ermemek de var.
 
Neye yarar dipsiz tava, boş çanak
İster ileri git, ister geri bak
Bir bakarsın han yıkılmış hancı yok
Kervan menziline varmamak da var.
 
Hasretî seni de yaktı mı Leylâ
Derdi başına dert gelene söyle
Harun’u Karun’u bir hesap eyle
Servetin sefasın sürmemek de var
.
 
 
""EY SEVGİLİ!SAYISIZ İSMİNİN AHENGİYLE CENNETİNE KAT BENİ,
 İHSANININ CAZİBESİYLE SENDEN BAŞKA HER ŞEYDEN UZAK TUT BENİ "

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

“Bir yol bulabilmek”

 "Bir yol bulabilmek" 
kolay iş değildir dünya keşmekeşinde. 
Emek ister, firaset ister, nasib ister her şeyin evvelinde…
 Çıkmaz yolların bol,
Yolsuzluğun diz boyu olduğu bir devirde
Bir yol bulabilenler,
Şanslı insanlardır işin hakikatinde
Ama nedendir bilinmez,
Yolda olduğunu düşünenler
Bir türlü yol alamazlar hayat dehlizinde
Az gidilir uz gidilir,
Dere tepe düz gidilir,
Bir ömür bitirilir,
Ama dönüpte bakınca geriye,
Sadece gönüller hoş edilir
Derler ki büyükler,
Mesafeleri eritebilmek için gönül ateşinde,
Evvelen bilmek lazım yolcu olduğunu,
Ahiren tanımak lazım yolu
Ve de halisen sebat etmek lazım
Gereklerinde yolun dosdoğru
Yolcu olduklarını bilenler
Yolda vakit kaybetmezler
Varmak için bir an evvel menzile,
Seraplarda gönül eylemezler
Tanımak gereklidir yolu,
Kaybolmamak için kuytu köşelerde
 İşin sırrı renginde ve nev’inde
Yollarında sözleri üzere dimdik duranlar
Hırçın geçitlerinde vaktin yolda kalmazlar
Ne kadar kurak esse de rüzgarlar
Yola düşerken yol azığı hazırlayanlar
Başkalarının yolluklarına muhtaç kalmazlar
Bir yol varsa hakikate varan
Bir yolcu lazım kendini arayan
Bir hancı varsa yolcuları ağırlayan
Bir aşk lazım yola koyduran.. 
Yolcu yolsuz olmaz
Gönül ehli yolda kalmaz
Aşk olmadan yol alınmaz

 

""EY SEVGİLİ!SAYISIZ İSMİNİN AHENGİYLE CENNETİNE KAT BENİ,
 İHSANININ CAZİBESİYLE SENDEN BAŞKA HER ŞEYDEN UZAK TUT BENİ "

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

((HAYIRLI CUMALAR DEĞERLİ KARDEŞLERİM))

 
 
Güzel! Sana Feda Edeceğim Güzellikler Ver!

Güzeli seven Rabbim, benim içimi nurlarınla güzelleştir… İçimin güzelliğiyle davranışlarım nurlansın!…

Gözlerimin bakışında Sen olmalı, kirpiğimin ucundaki damlada Sen parlamalısın!… Senin yolunda çalışırken yorulduğum için dinlenmeliyim… rahatım da Senin için olmalı yani… Uykumda Seni sayıklamalıyım… Yollarım Sana gelmeli hep! Dönse dolaşsa yine Seni bulmalı adreslerim!… Hayatımdaki her ciddi adımı Senin için atmalı, yine Senin için koşmalıyım, Senin yolunda…

Affetmeyi seven Rabbim, affedilmenin huzurunu yaşattır bana… Günahkar kulunun tek tesellisi; Senin huzurunda af dilerken, süzülen gözyaşlarıdır… Bunca günahıma rağmen, beni bir nebze rahatlatan; tövbe etmeyi nasip eden Rabbimin, kullarını affetmeyi sevmesidir…

Senden koparma beni! Sensiz bırakma kalbimi… Senden uzak kalınca; öyle aciz, öyle çaresizim ki… Seninleyken huzurum dorukta; sanki her şey, her güzel şey benim, tüm mutluluklar benimle… Dünyanın tüm çiçeklerini koklasam, Sana dua ederkenki huzuru yine bulamam…

En güzel sözleri kullansam Senin için, hep Seni söylesem konuştuğumda; Seni anlatmaya yine doyamam!… Dostlarını sevsem; kalplerinde Sen yaşıyorsun diye… Tüm yarattıklarına ibretle baksam; Seni hatırlatıyor diye… İçimdeki sevgiye dair ne varsa yapsam; Seni sevmeye yine doyamam!…

Kulunu affeder misin Rabbim; beni Sana adasam?!…

Güzeli seven güzel! Sana feda edeceğim güzellikler ver!…

 
 
""EY SEVGİLİ!SAYISIZ İSMİNİN AHENGİYLE CENNETİNE KAT BENİ,
 İHSANININ CAZİBESİYLE SENDEN BAŞKA HER ŞEYDEN UZAK TUT BENİ "

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

GÖNÜLLERİMİZ ZATEN BİR

GÖNÜLLERİMİZ ZATEN BİR


 SEMERKAND Agustos 2004  
   Elvida Ünlü
  
   Ne kadar kardeşim, kardeşime?
   Ne kadar yakınım, bana ezelden yakın kılınana?
   Ne kadar bir ve beraber kalbim; Rabbim’in ‘onların kalplerini birleştirdim’ dedikleriyle?
  
   Bir binayı ayakta tutan nedir?
   Tuğlalarının birbirine sımsıkı kenetlenmesidir.
   Cemiyet de bir binadır.
   Bugün, rüzgar bile denmeyecek hafif bir esintiyle sallanıyorsa, yıkılıyorsa, her bir tuğla diğer bir tuğlaya ne kadar kenetlendiğine bir bakmalı değil midir?
   ‘Ey Allah’ın kulları, kardeş olun!’ düsturunu ne kadar hissedebildiğine, ne kadar yaşayabildiğine bir bakmalı değil midir?
  
Kardeşlik Böyledir
   Güzel günlerdi, zor günlerdi.
   Allah’ın Rasulü s.a.v. vardı, hayattaydı. Müslümanlar, O’nunla yollara düşmüş, Muhacir olmuşlardı. O’na, Muhacirler’e kucak açmış, Ensar olmuşlardı.
   Muhacir, Allah yolunda hicret edendi. Ensar, Allah Rasulü’ne ve muhacirlere kucak açan, yardım edendi.
   Efendimiz s.a.v. Ensar’a buyurdu ki:
   – Şüphe yok ki, muhacir kardeşleriniz Allah yolunda mallarını, yurtlarını, evlatlarını bırakıp size geldi, şehrinize geldi.
   Dediler ki:
   – Ya Rasulallah, mallarımızı muhacir kardeşlerimizle aramızda bölüştür.
   Allah Rasulü s.a.v. sordular:
   – Daha başka?
   – Nedir ya Rasulallah? Başka ne yapmamızı buyurursunuz?
   – Muhacirler tarla işlerinde çalışmayı bilmez. Onların yerine çalışıp, mahsulü onlarla bölüşeceksiniz.
   Cevap verdiler:
   – Allah Rasulü’nü dinledik ve itaat ettik…
   O günlerde müşriklerin anlamakta zorlandığı bu kardeşlik bağı, bugünlerde biz müslümanlara anlaşılması, yaşanması zor geliyor. Çünkü herkes kendi kabuğunda, kendi köşesinde, sessiz-sedasız müslüman. Çünkü müslümanlığını herkes kendi içine hapsetmiş.
   . . .
   Ebu Talha r.a., Ensar’ın en zengini idi. Medine’de hurmalıkları vardı. Efendimiz s.a.v. bir gün, “Siz, sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda sarf etmedikçe asla iyiliğe eremezsiniz.” mealindeki ayet-i kerimeyi okudular. Ebu Talha r.a.’ı bir düşüncedir aldı. Düşündü düşündü, gönlünü yokladı ve Rasulullah s.a.v.’e vardı:
   – Ya Rasulallah, Rabbimiz, “Siz sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcamadıkça asla iyiliğe ermiş olmazsınız.” buyuruyor. Ben düşündüm ve gönlümü yokladım ki, en fazla sevdiğim malım Beyraha hurmalığıdır. Orası artık Allah için bir sadakadır. Onun tarafınızdan kabulünü ve ecrini umarım.
   Rasulullah s.a.v. Efendimiz şöyle dedi:
   – Ne iyi… Beyraha kazanç getiren ne güzel bir yerdir! Suyu tatlıdır, hoştur. Beyraha’yı aldım ve orayı yakın akrabalarına vermeni münasip görerek sana veriyorum.
   Ebu Talha r.a. emre itaat etti ve Beyraha’yı yakın akrabaları arasında taksim etti.
   . . .
   Efendimiz s.a.v. vefat ettiği sırada Ebu Bekir r.a. evindeydi. Geldi, Allah Rasulü’nün yüzünü açtı ve şöyle söyledi:
   – Anam babam sana kurban olsun. Diriliğinde de, ölümünde de ne kadar güzelsin…
   Sonra Hz. Ömer r.a. ile Ensar’ın yanına vardılar. Ebu Bekir r.a. konuşmaya başladı. İlk önce Ensar hakkında inen ayet-i kerimeleri okudu. Allahu Tealâ Ensar ile ilgili olarak, “Şu Ensar ki, Muhacirler’den önce Medine’yi hazırlayıp imana sarıldılar. Onlar, kendilerine hicret edenlere sevgi beslerler. Muhacirler’e verilenden nefslerinde bir kaygı duymazlar. Kendileri muhtaç olsalar bile, Muhacirler’i nefslerine tercih ederler…” (Haşr, 9) buyurmuştu.
   Ve Hz. Ebu Bekir r.a. biliyordu ki, tüm insanlar bir vadiye yönelse, Ensar bir başka vadiye doğru gitse Rasulullah s.a.v., ‘Ensar’ın gittiği vadiye giderim’ demişlerdi. Ve Ensar hakkında “İlâhi! Ensar’ı bağışla, Ensar’ın evladını bağışla, Ensar’ın evladının evladını bağışla” diye niyazda bulunmuşlardı.
   Ensar’ın evladının evladının evladı olamaz mıyız?
   Biz Rasulullah’ın kardeşlerim dediği ümmeti değil miyiz? O duaya bu devirde nail olsak, amin desek… Ensar, Muhacir; yardım, hicret hepsi o devirlerde mi kaldı? Kardeşlik o devirler de mi?
  
Onların Kardeşliği
   Efendimiz s.a.v. buyurdular:
   “Kim bir müslümanı giydirirse, o elbise o kişinin üzerinde parçalanıncaya kadar, giydiren kişi Allahu Tealâ’nın himayesi altındadır. Hangi müslüman, elbisesi olmayan bir müslümanı giydirirse, Cenab-ı Hak da onu cennet ipekleriyle giydirir. Hangi müslüman aç bir müslümanı doyurursa, Allah da ona cennet meyvelerinden yedirir. Hangi müslüman susuz bir müslümanı suya kandırırsa, Allahu Tealâ onu cennet içeceği ile ferahlatır.”
   Muhacirler hicret ettiklerinde Medine’nin suyuna bir türlü alışamadılar. Efendimiz s.a.v. bir su kuyusuna talip oldular. Sahibine:
   – Kuyunu bana cennetteki bir su kaynağı karşılığında satar mısın, dediler. Kuyunun sahibi:
   – Ya Rasulallah, benim ve çocuklarımın bu kuyudan başka geçimimizi sağlayacak bir şeyimiz, yerimiz yoktur, dedi.
   Hz. Osman r.a. bu durumu haber aldı ve otuz beş bin dirheme kuyuyu satın alarak Rasulullah’ın huzuruna çıktı:
   – Ya Rasulallah! O kuyuyu satın alırsam, o kişiye vaadettiğin cennetteki su kaynağının aynısı için bana da dua eder misin?
   – Evet ya Osman.
   – Onu satın aldım ve müslümanların istifadesine vakfediyorum.
   . . .
   Sahabilerden birisi veresiye olarak meyve ağaçları satın almıştı. Fakat ağaçlar afete uğradı, sahabi borç içinde kaldı. Rasulullah s.a.v. ashabına buyurdu:
   – Bu kardeşinize sadaka veriniz.
   Sadaka verildi, fakat borçlara yetmedi. Bunun üzerine Rasulullah s.a.v. sahabinin alacaklılarına şöyle dedi:
   – Borçlarınıza karşılık bulduklarınızı alın. Geri kalanı sizin değildir. Borcunuzun ödenemeyen kısmını affedin.
   . . .
   Ashab-ı Kiram, yaşayan, bugün hâlâ yaşayan müslümanlardır. İslâm da onlarla can buluyor, yaşıyordu.
   Efendimiz s.a.v., halkı sadakaya teşvik ettiğinde, Ebu Ukayl r.a. çok az miktarda hurma karşılığında bir gece sabaha kadar sırtında su taşıdı, aldığı hurmanın yarısını ailesine ayırdı, diğer yarısını da Rasulullah s.a.v.’e sadaka olarak getirdi. Efendimiz, ‘Götür, sadaka malları üzerine dök’ buyurdular.
   Münafıklar, Ebu Ukayl’ın sadakasını dillerine dolayıp alaya aldılar ve:
   – Ebu Ukayl’a bakın! Şunçağız hurmalarla Allah’a yaklaşmış, dediler.
   Bunun üzerine Allahu Tealâ, Tevbe Suresi’nin 79. ayetini nazil eyledi:
   “Sadaka vermekte gönülden davranan ve ancak elinden geldiği kadar verebilenlerle alay eden kimselere, bu davranışlarının cezasını Allah verir! Onlara can yakıcı bir azap vardır!”
  
Ahiret Kardeşliği
   Biz, ahiret saadetine talibiz. Öyleyse ahiret kardeşliğidir beklediğimiz. Bu dünyada bitivermeyecek bir kardeşliktir.
   Nefes alıp veren, bize dua edecek, belki bir hayrı dokunacak olana iyilik etmek değildir sadece kardeşlik dediğimiz. Aynı zamanda asıl yurduna göç eyleyen bir kardeşimizin evladını emanet, borcunu borcumuz gibi sırtımızda yük bilmektir. Çünkü Efendimiz s.a.v.:
   – Yetimi büyütüp, terbiye edenle ben, kıyamet gününde şöyleyiz, demiş, şehadet parmağıyla orta parmağını birleştirmiştir.
   Rasul-i Ekrem s.a.v., Zatü’r-Rika savaşından dönerken, yoksul bir sahabi olan Cabir r.a. ile güzel bir sohbet başlatır. Cabir r.a.’ın babası Uhud savaşında şehit olmuştur. O, bir müslümanın, bir şehidin emanetidir.
   Efendimiz s.a.v., ilk önce evlenip evlenmediğini sorar. Cabir r.a. da evlendiğini söyler. Efendimiz s.a.v., ona başka sorular da sorar ve aldığı cevaplardan, Cabir r.a.’ın maddi durumunun iyi olmadığını anlar. Orduyu geriden takip eden Efendimiz s.a.v., Cabir r.a. ile sohbeti iyice koyulaştırır ve bu arada onun oldukça zayıf ve çok çok arkalarda kalmış olan devesine talip olur. Bir dirhem olarak başlattığı pazarlığı kırk dirheme kadar çıkarır. Olayın devamını Cabir r.a. şöyle anlatıyor:
   Medine’ye vardığımız gecenin sabahında devemi Rasulullah’a götürdüm. Beklemeye başladım. Hz. Peygamber çıkıp deveyi görünce sordular:
   – Bu da ne? Oradakiler dediler ki:
   – Ey Allah’ın Elçisi onu Cabir getirdi.
   – Cabir nerede? diye sordu. Ben yanına vardım. Şöyle dedi:
   – Cabir, devenin yularını tut ve götür, o senindir.
   Sonra, Bilal ile bana kırk dirhemden fazlaca para gönderdi. Allah’a yemin ederim ki, bu kırk dirhemin bereketi evimizden hiç eksik olmadı.”
  
Orada Olmak, Yanında Durmak
   Bir gün Eslem r.a., Hz. Ömer r.a. ile pazara çıkmıştı. Genç bir hanım arkadan yetişti ve Ömer r.a.’a:
   – Ey Müminlerin Emiri! Kocam öldü. Geride beni ve küçük çocuklarını bıraktı, elimizden bir şey gelmiyor. Çocuklar kendi hizmetlerini yapacak durumda değiller. Ne ekinimiz, ne sağmal koyunlarımız var. Kıtlığın, yokluğun çocuklarımı yemesinden korkuyorum. Ben Gıfarî’nin kızıyım. Babam Hudeybiye Barışı’nda bulunmuştu.
   Hz. Ömer r.a. bu sözleri duyunca: “Ne büyük şeref!” dedi. Sonra zekât hayvanlarının bulunduğu ahıra gitti. Güçlü, ağır yük taşıyabilecek bir devenin sırtına iki büyük çuval dolusu yiyecek yükletti. Ayrıca iki çuvalın arasına çeşitli yiyecekler ve elbiseler koydu ve devenin yularını eline vererek kadına:
   – Deveyi çek. Bunlar bitmeden Allah muhakkak size bir hayır kapısı açar, dedi. Birisi:
   – Müminlerin emiri! Kadına çok verdin, dedi. Hz. Ömer r.a.:
   – Ne diyorsun? Babası Hudeybiye’de bulunmuştu. Allah’a yemin ederim ki, ben bu kadının babası ile kardeşinin uzunca bir sürede, bir kaleyi kuşatıp fethettiklerini görmüştüm, diyerek adamı susturdu.
   . . .
   Bize buyrulan kardeşlik, ölümle son bulmayan, bu hayatla sınırlı olmayan bir kardeşlik. Dünya günlerinin sona ermesini, bir hayatın son bulması olarak görmeyen müminlerin birbirlerine karşı vazifeleri de bitmiyor.
   Sahabiler bir cenazeye rastladılar, onun hakkında iyi şeyler söylediler. Rasulullah s.a.v., “vacip oldu” buyurdular. Sonra bir başka cenaze geçti. Ashap bu cenazeyi fenalığı ile andılar. Rasulullah s.a.v. yine, “vacip oldu” dediler. Bunun üzerine Hz. Ömer r.a. sordu:
   – Ne vacip oldu ey Allah’ın Rasulü?
   Rasulullah s.a.v. şöyle buyurdu:
   – Şu iyiliğinden konuştuğunuz kişiye cennet, kötülüğünden bahsettiğiniz kişiye de cehennem vacip oldu. Zira sizler yeryüzünde Allah’ın şahitlerisiniz.
  
Zalim Bile Olsa…
   Bu dünyada bitmeyecek kardeşlik, yalnızca ikramla sınırlı değildir. İkram da yiyecek, içecek ve giyecekle sınırlı değildir.
   Allahu Tealâ: “Müminler ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup düzeltin!” (Hucurat, 10) buyurmuştur.
   Peygamberimiz s.a.v. de şöyle buyurmuşlardır:
   “Birbirinizle ilgiyi kesmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Birbirinize kin tutmayın, birbirinize haset etmeyin. Ey Allah’ın kulları! Kardeşler olun. Bir müslümanın, müslüman kardeşine üç günden fazla dargın durması helal değildir.”
   Ve demişlerdir ki: “Kişiye şer olarak, müslüman kardeşini hor görmesi yeter.”
   Ashabıyla olduğu bir gün Rasul-i Ekrem s.a.v. şöyle dediler:
   – Zalim olsun, mazlum olsun, kardeşinize yardım edin.
   Birisi sordu:
   – Ya Rasulallah! Mazlum olana yardım ederiz, bunu anladık. Zalim olursa ona nasıl yardım edelim? Ne buyuruyorsunuz?
   Efendimiz s.a.v. cevap verdi:
   – Onu zulmünden alıkoyunuz. İşte bu, ona yapacağınız en büyük, en değerli yardımdır.
   . . .
   Rabbimiz bizi ezelden kardeşler kıldı, gönüllerimizi birleştirdi.
   Ebede kadar kardeşler olarak kalmak, bizlere kaldı.
   Zaten büyüklerimizin dilinde, gönlünde hep bir ahretlikleri vardı.
   Ve Rabbimiz kardeşlik yolumuzu öyle kolay, öyle kolay kıldı.
   Bir tebessüm sadaka bilindi.
   Zoru seçmek niye?
   Gönlümüze rağmen müslüman olabilir miyiz?
 
""EY SEVGİLİ!SAYISIZ İSMİNİN AHENGİYLE CENNETİNE KAT BENİ,
 İHSANININ CAZİBESİYLE SENDEN BAŞKA HER ŞEYDEN UZAK TUT BENİ "

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Rabbim bilinmezliklerimde bilinenim ol…

 

Rabbim bilinmezliklerimde bilinenim ol…

Şüphelerimde eminliğim,
Nefsimle mücadelemde kazancım ol…
Çıkmazlarımda yol açanım …
Bu sesler nedir, hangisi sendendir diye sorgulamalarımda sesime ses ol…
Her an Sana muhtacım
Bu yazıyı yazmak için,
Bu duayı söyleyebilmek için,
düşünebilmek,
konuşabilmek,
isteyebilmek için Sana, hep Sana muhtacım
Rabbim her an Sana muhtacım,
N’olur Rabbim yanımda ol…
Bilinenim..
Eminliğim…
Kazancım ol…
Çaresizliklerime çare …
Sesime ses ve aramalarıma bulma ol…
Ya kaldır aradan perdeleri Seni görebileyim
Ya da kaldırdığım perdenin ardında Seni göreyim
Rabbim n’olur … n’olur Rabbim
seçimlerimde irademi benden al ve içime SEN dol…
Allahım,o kadar aciz ve çaresizim ki,eğer,eğer beni bir an yalnız bırakırsan….ben yenilenlerden olurum…
Rabbim! bırakma beni,bırakma ……..
Ey Fettah ,isminin tecellisi ile bana…. sana gelecek kapıları aç…….ve içeri girmeme izin lutfeyle…

dualara binlerce kez amin amin amin….

HAYIRLI CUMALAR

Turkmenqisi 

 

KİMİN İÇİN SÜSLENMELİ?…

 
KİMİN İÇİN SÜSLENMELİ?…

Eşi için süslenmeli

Dinimiz, kadınlara süslenmeyi kocaları için münhasır kılmış ve kocaların da kadınları için süslenmelerini tavsiye etmiştir. Allahu Teala, kadınların kocaları için süslenmelerini vaz ederken, erkeklerin de süslenmiş kadınlarına ilgi duymasını öngörmüştür.

Evlilik hayatının devamı için eşlerin bu konuya eğilmesi çok önemlidir. Kimi erkek dışarıda açık saçık, süslü kadınları görür; evine gelince, giyimine önem vermeyen, kendine gerektiği gibi bakmayan, dökük saçık hanımı ile karşılaşırsa farkında olmadan yavaş yavaş gönlü, hanımından başkasına kayabilir. İlgisiz kalan hanıma da buna paralel olarak, bir soğukluk gelebilir. Bu hal devam edince, evde geçimsizlik, dışarıda ise gayrimeşru, hoşa gitmeyen haller gelişebilir.

Cenab-ı Hak ailelerin, dolayısı ile toplumun saadetini zedeleyen felaketleri, ayeti kerimelerdeki hayat düsturlarıyla önlemiştir.

İnsanlar, gözlerine sahip olup kalbe giren fesat yolunu kapatırsa kadınlar da evlerinde güzel ve şık giyinir, kocasına süslenir, dışarı çıkarken örtünür ve sade giyinirlerse ailevi açıdan büyük tehlikeler, daha baştan önlenmiş olur. Karı koca arasındaki karşılıklı muhabbet ve iyi münasebet devam eder, mutlu bir hayat yaşarlar. Hem dünyada hem ahirette mesut olurlar.

Arap Düşünür Ebu’l-Ferec de bir araştırmasında şunları söyler: “Kadın, endamının düzgünlüğünden ve güzelliğinin mükemmelliğinden ayrı olarak, sürekli temiz ve süslü olmalıdır ki, kocasının gönlüne taht kursun. Kocasının zevkine ve beğenisine uygun biçimde çeşitli takılar takınmalı, değişik elbiseler giyinmeli ve çeşitli şekillerde süslenmelidir. Kocasının gözüne takılıp da kendisinden hoşlanmamasına ve nefret etmesine neden olan kirler, pis kokular veya tiksinti verici şeyleri üzerinden atmalı ve bu tür şeylerden sakınmalıdır. Temizlenmeyip süslenmeyen bir kadın, kocasının, kendisinden başka kadına yönelmesine sebep olabilir. Eğer bir kadın, kocasını bu yönden kaybetmişse suçludur. ”

Süslenen ve süslenmekten hoşlanan kadınlara karşın, kocaları da onlara ilgi duymalı, ayrıca onların süslenip dışarıya karşı kendilerini sergilemelerine fırsat vermemelidir.

Erkekler de eşlere süslenmelidir

Dinimizce sadece kadınlara değil, erkekler üzerine de hanımları için süslenmeleri, güzel görünmeleri, saç ve sakallarını düzeltmeleri, temiz giyinmeleri ve hanımının sevgisini kendi üzerinde toplamaya çalışması, vazife sayılmıştır.

“Erkeklerin kadınlar üzerinde olduğu gibi, kadınlarında erkekler üzerinde hakkı vardır.” Diye emir buyrulurken, erkeklerin de sorumluğu bulunduğunu beyan etmiştir.

Hz. Aişe validemize (r.anha), “Resulullah (sav) evine girdiğinde ilk iş olarak ne yapardı?” diye sorulduğunda Hz. Aişe validemiz; “İlk iş olarak dişlerini misvaklardı.” Diye cevabı verdi.

Bir erkeğin evine nasıl girmesi gerektiğini, şu hadisi şeriften de öğrenebiliriz: “Elbiselerinizi yıkayın, saçlarınızı tıraş ettiriniz. Dişlerinizi misvaklayınız (süslenin ve temizlenin). Çünkü İsrailoğulları, bunları yapmamışlar, kadınları da (gözleri dışarıda kalarak) zina etmişti.”

Bütün erkekler, Peygamberimizin bu örnek davranış ve tavsiyelerine uymalıdırlar. Özellikle sanayide, yağlı ve kirli işlerde çalışanlar, işten ayrıldıklarında, elbiselerini ve vücutlarını temizleyerek hanımların yanına girmelidirler. Kirli elbiselerle, saç ve sakalı birbirine karışmış, pejmürde bir vaziyette ailesiyle yatağa giren erkekler, hanımlarını tiksindirmeye ve aile muhabbetini azaltmaya sebep olabilmektedirler.

Süslenmenin şartları

Bir kadının, İslam’a göre süslenebilme şartlarını maddeler halinde şöyle sıralayabiliriz:

1- Süs eşyaları, alkol, domuz yağı gibi necis maddeler içermemelidir. Kadının kocası için süslenmek maksadıyla, bileşiminde domuz yağı bulunmayan rujlarla dudak boyatması, gusle mani olmayan ojelerle tırnaklarını boyaması ve diğer yüz makyajı ile ilgili işlemleri yapması caizdir.

2- Süs eşyaları sağlığa zararlı olmamalıdır.

3- Kadın, süslenmesini kocasında başka yabancı erkeklere yapmamalıdır. Kadının kocası dışında ruj, oje gibi süslerini, yabancı erkeklere göstermesi haramdır. Zira makyajlanarak arzı endam edilmesinde, kalplere fitne ve şehvani bakışlara davet vardır. Tırnakları ojelemek, bunun ötesinde, cinsi cazibeyi de arttırıcıdır. Bu da ayrı bir fitnedir. Bu sebeple tırnakları ojeli elleri ve ayakları açığa vurmak caiz değildir.

Yaratılmışı değiştirmek

4- Allah’ın yarattığı fıtratı bozucu dövme, dişleri seyreltmek, kaş aldırmak, peruk takmak, yapay benler oluşturmak, saçı boyamak, tırnak uzatmak, estetik ameliyatı ve yüze yapay renk kazandırmak gibi haram yollardan kaçınmak gereklidir.
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) şöyle buyurmaktadır: “Güzellik için dövme yaptıran ve vurduran, cımbız ve benzeri şeylerle yüz ve kaş kıllarını yolan ve yolduran, dişlerini aralatarak Allah’ı yarattığı güzelliği değiştiren kadınları, Allah rahmetinden uzak etsin.”

Evet, kaşlarını aldırana ve bu işi yapanlara, Peygamberimiz bu şekilde lanet etmiştir. Kaşın kıllarını yolarak iyice inceltmek ve kaşı yukarıya aldırtmak suretiyle “Kaş aldırma” işlemi gerçekleşir. Bu da hilkati (yaratılış fıtratını) değiştirme manasındadır. İslam fıkıhçıları; kadının yüzünde sakal ve bıyık çıkarsa bunun alınmasını beyan etmişlerdir.

Hanefi âlimlerinden allame İbn-i Abidin, sakal ve bıyığın kadında fıtrat olmadığını, bu sebeple (eğer çıkarsa) kesilmesinin (sakal ve bıyığın yok edici tedbirlerin) müstehap olacağı beyan etmiştir.

Şurası muhakkaktır ki büyük masraflarla yaptırılan “estetik ameliyatlar” ise fıtratı değiştirme hükmüne tabidirler. Ancak herhangi bir kaza (yangın ve felaket) sonucu, sonradan meydana gelen ve insanın toplum içinde kişilik olarak ezilmesine ve hor görülmesine sebep olan anormallikler düzeltilebilir. Çünkü bunlar, tedavi hükmünde sayılmaktadır.

5- Müslüman kadın, süslenmesini erkeklere veya ahlaksız kadınlara yaptırmaz, bu tür ortamlara girmez. Ayrıca, “erkek gibi olmuş” denilecek kadar saçlarını kısaltmaz.

Kadının saçını tıraş ettirmesi, yani erkeğe benzeyecek şekilde kestirmesi, ensesi görülecek şekilde kısalttırması, kesin bir şekilde haramdır, günahtır, üstelik bunu yapan kadın lanetlenmiştir. Bunda hiçbir âlimin ihtilafı söz konusu değildir.

Günümüzde oldukça yaygın olan, kadınların saçlarını erkek saçıları gibi kısa kestirmeleri, İslam’ın “erkeklere benzemeyin” hükmü ilahisini alenen çiğnemeleri demektir. (Tıbbi müdahaleyi gerektirecek durumlar, elbette bundan müstesnadır.)

Ancak tıraş değil de kısaltmak, yani saçın uçundan kesmek, aynı şekilde haram değildir. Denilebilir ki kadınlara saç tıraşı yoktur. Onlara ancak kısaltmak vardır.

Saç, kadının ziynetidir. Bu ziyneti örtmesi, namahreme göstermemesi farzdır. Özellikle bazı kadınların başörtülerinin altından saçları görünür. Hâlbuki yabancı erkeklere karşı saçları eşarbın altından taşmayacak şekilde kısaltmalı ya da gizlemelidir. Saçlarını eşarbın dışına sarkıtanlar, mahrem bir yeri gösterdiğinden dolayı günaha girmektedirler. Hatta saçları başörtüsünden sarkan kadınların kılacağı namaz bile caiz olmamaktadır.

Kadının kokulanması

Süslenmenin bir parçası olan koku, İslam tarafından kadınlara da erkeklere de meşru kılınmıştır. Kadının kocası için koku sürünmesi dinimizce sevap bile sayılmıştır. Ama kadının dışarıda güzel elbiseler içinde, güzel kokular sürünerek, gezip tozarak, erkeklerin cinsi duygularının tahrik edecek şekilde dolaşması ise haramdır.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi vesellem) hadisi şeriflerinde, yabancı erkeklere karşı koku sürünmesinin, zina kadar büyük bir günaha bedel olacağını şöyle beyan etmektedir: “Her göz zina edicidir. Şurası muhakkak ki; kadın koku sürünür, sonra da (erkek) cemaate (topluluğa) uğrarsa o da zina etmiştir.”

“Herhangi bir kadın güzel kokular sürünür, kokusunu duymaları için bir topluma uğrarsa zina etmiş sayılır. Ona bakan her göz de zina etmiş olur.”
(Nesai, İbn Huzeyme, İbn Hıbban)

Görüldüğü üzere, kadınların koku sürünerek erkek topluluğun yanından geçmesi, bir nevi zina olarak kabul edilmiştir. İslam âlimlerinden Münavi, hadisi şerifteki koku sürünüp sokağa çıkan kadın hakkında kullanılan “zina etmiştir” ifadesini açıklarken şöyle demektir: “Günah kazanma yönünden sanki zina etmiş gibidir. Zina ile kokulanma (fiilen) ne kadar farklı şeyler olsa bile, bir işe sebep olan onu yapan gibidir. ”

Kadınların kokulanması, cinsel açıdan büyük dikkat çekecek, erkeklerin şehvetlerini tahrik edecek, onların nazarlarını kendine celbedecektir. Şehvetle böyle bir bakış ise daha önce de belirtildiği gibi göz zinasıdır. Bu kötü duruma, koku sürünen kadın sebep olduğu için zina olarak işaret edilmiştir.

Zaten sokaklarda süslenmiş ve kokulanmış olarak yürüyen kadınların, erkeklerin başını döndürdükleri ve cinsel uyarı gönderdikleri bilinen bir gerçektir.

Bir mütefekkir, kokunun yabancı erkekle kadın arasında bir takım mesajlar içerdiğine dikkat çekerek şunları söyler: “(Kadının dışarı çıkarken süründüğü) güzel koku, azgın bir nefis ile diğer azgın nefis arasında elçidir. Bu haberleşmenin ve mektuplaşmanın en nazik şeklidir. İslam dışı genel ahlak anlayışı, bunu önemseyip ciddiye almaz. Fakat İslam ahlakı, hassasiyeti sebebiyle bu gibi faktörlere varıncaya kadar hiçbir şeyi ihmal etmez. Müslüman hanımın sokaklarda dolaşmasına, güzel koku sürünerek toplantılara katılmasına müsamaha göstermez. Çünkü kadın ziynetlerini ve güzelliklerini örtse dahi, süründüğü koku havaya yayılacağından, yakınında bulunan veya oradan geçenlerin duygularını tahrik eder.

Kokulanıp çıkan kadının namazı

Musa b. Yesa’dan (ra) yapılan şu rivayetten, kadının koku sürünerek camiye bile gelmesinin caiz olmadığını, hatta namazının bile sahih olmadığını öğreniyoruz.

“Kadının biri Ebu Hüreyre’nin yanından geçerken, (süründüğü) güzel kokusu etrafa yayıldı. Ebu Hüreyre kadına:

— Ey Cebbar’ın cariyesi nereye gidiyorsun? Diye sordu. Kadın:
— Camiye gidiyorum, diye cevap verince, Ebu Hureyre:
— Güzel koku süründün değil mi? Diye sordu. Kadın:
— Evet, diye cevap verdi. Ebu Hureyre:
— Geri dön ve yıkan. Çünkü ben, Resul-i Ekrem’den şöyle buyurduğunu duydum:

“Süründüğü koku etrafa yayılırken mescide namaz kılmak için giden kadının namazı, tekrar evine dönüp yıkanmadıkça kabul olmaz” dedi. (İbn Huzeyme)

Akla şöyle soru gelebilir: “Peki, kadın hiç koku sürünmeyecek mi?” Cevaben deriz ki elbette sürünecek ama şartlarına uyarak. Bunun şartlarını da Peygamberimizin şu hadisinden öğreniyoruz: “Erkeğin sürünme maddesinin kokusu olur rengi olmaz, kadının sürünme maddesinin rengi olur, fakat kokusu olmaz.”

Hadisi şerifte görüldüğü gibi kadının kokusunun neşredecek cinsten olmaması emredilmektedir. Bu şartlar tabii ki dışarısı için geçerlidir. İslam âlimleri, kadının kendi evinde, kocasına karşı istediği kokuyu sürünebileceğinde hemfikirdir. Erkek için ise sınır yoktur.

Allahu Teala, evlerimize huzur versin ve aile saadetimizi arttırsın. (Âmin)

HASAN ÇALIŞKAN

 
 
""EY SEVGİLİ!SAYISIZ İSMİNİN AHENGİYLE CENNETİNE KAT BENİ,
 İHSANININ CAZİBESİYLE SENDEN BAŞKA HER ŞEYDEN UZAK TUT BENİ "

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Allah için evlenip, Allah için evlendiren, Allah’ın dostluğu(1)

 
MURAT ARSLAN 
 
www.sadakat.net/forum

için evlenen ’a dosttur
Evlilik, insanı günahtan koruyan bir kalkandır. Evlilik, el ele verip doğruya koşmaktır. Evliliğe bu açıdan baktığınızda, izdivacın insanı ’a yaklaştıran kuvvetli bir vesile olduğu anlaşılıyor.

İnsan, bu dünyaya sadece yaşayıp, zevk ve lezzet peşinde koşmak için gönderilmemiştir. Onun esas gayesi kendisini yaratan Cenab-ı Hakk’ı tanımak, bilmek ve ibadet etmektir. Dünya yolunda yürüyüp ahiret yurduna varmaktır. Bu yüzden müslüman bir şahıs evlenirken -u Zülcelal’in rızasını da en temel amaç edinmelidir.

İnsanlığın mutluluk kaynağı Efendimiz Muhammed Mustafa (SallAllahu Aleyhi Vesellem) şöyle buyurmuştur: " için evlenip, için evlendiren, ‘ın dostluğunu kazanır." (Ahmed b. Hanbel)

Evlilik Peygamberimizin en önemli sünnetlerinden birisidir ve ’ın rızasını kazanmaya vesiledir. Bu yüzdendir ki kişinin evleneceği yol arkadaşını seçerken dikkatli olması, ileriki safhalarda mutluluğunu etkileyecek çok önemli bir etkendir.

Şayet tercih ettiği yol arkadaşı ’a yakınsa, kişi dünyada da ahirette de huzurlu olacaktır. Çünkü Cenab-ı Hak buyuruyor: “Erkek olsun, kadın olsun mü’min olarak güzel işler yapanlara, dünyada temiz ve huzurlu bir hayat yaşatırız. Ahirette ise, onları, yaptıklarının daha güzeliyle mükâfatlandıracağız.” (Nahl, 97)

Asr-ı saadette yaşanan şu olay evliliğin insanı ’a yaklaştırması hususunda güzel bir örnektir; Peygamberimiz (sav), sahabeleriyle birlikte otururken, fakir ve muhtaç olanlara vermenin öneminden bahsediyordu.

Al-i İmran Suresi’nin 92. ayetini okudu: “Sevdiğiniz şeylerden yolunda harcamadıkça iyiliğe asla erişemezsiniz. Her ne harcarsanız onu bilir.”

Bu sözler orada bulunanlardan Ebu Talha’yı (ra) can evinden vurdu. Sahip olduğu en kıymetli şeylerini; Medine’deki hurmalığını ve evini hemen oracıkta bağışladı. Evine gitti. Bahçenin dışında durdu.

Eşi Rumeysa (ra) Ebu Talha’yı (ra) görünce neden eve girmediğini sordu. Ebu Talha (ra) evini ve bahçesini için tasadduk ettiğini söyledi. Eşi:
“Kendin için mi yoksa ikimiz için mi?” diye sorduğunda Ebu Talha (ra) “ikimiz için” cevabını verince eşi Rumeysa: “ senden razı olsun Talha. Ben de aynı şeyleri düşünürdüm. Bekle geliyorum.” Diyerek dönüp arkasına bile bakmadan evinden çıkıp gitti. (Buhari)

Bizim örneğimiz insanlığın en akıllısı; Resulullah ve ashabı olduğuna göre, evliliklerimizi de nefsani duygulardan ziyade, onlar gibi uhrevi duyguları ön planda tutarak yapmalıyız.

Eş seçerken bizleri dünyaya çağıranı değil, ’a yaklaştıranı seçmeliyiz. Tercihimiz mal mülk peşinde koşandan değil de ’ın rızasına meraklı olan ahiret sevdalısından yana olmalı. Evlenirken ’ın rızasını gaye edinen kimse, mutluluk yolunda en büyük adımı atmış demektir.

Müslüman’ın evliliği farklı olmalı. Müslüman aile, en mutlu aile olmalı ve mutluluklara vesile olmalıdır. Müslüman eşler, sevgiye ve mutluluğa hasret olanları, sevginin ve mutluluğun yollarına iletmelidirler.
Mutlu bir aile için dikkat edilmesi gereken bir takım kurallar vardır.

 
""EY SEVGİLİ!SAYISIZ İSMİNİN AHENGİYLE CENNETİNE KAT BENİ,
 İHSANININ CAZİBESİYLE SENDEN BAŞKA HER ŞEYDEN UZAK TUT BENİ "

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Etiket Bulutu