Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ekim, 2010

İslam dini teoriden ziyade pratiğe önem veren bir dindir.

Kuran-ı Kerim baştan sona incelenecek olursa görülecektir ki; Allah (cc) imanı zikrettiği ayetlerde, müminlere seslendiği ayetlerde imanla beraber ameli de zikretmiştir. İtikat esaslarında vahyi esas alan Ehl-i sünnet, amelin imandan olduğunu vurgulamıştır. Kur’an; iman ettiğini iddia edip, amelden yüz çevirenleri münafıklar olarak vasfetmiş ve imanlarını yalanlamıştır.
Kuran-ı Kerimde iman lafzı her zaman fiil kalıbıyla kullanılmıştır. Fiil iş, oluş, eylem bildiren kelimelerdir. Teoride kabul edilen kelime-i tevhid pratik olarak eyleme dönüşürse sahibine fayda verecektir. Yoksa sahibi Kur’an nassıyla yalanlanmış olacaktır.

وَيَقُولُونَ
آمَنَّا بِاللَّهِ وَبِالرَّسُولِ وَأَطَعْنَا ثُمَّ يَتَوَلَّى فَرِيقٌ مِّنْهُم مِّن بَعْدِ
ذَلِكَ وَمَا أُوْلَئِكَ بِالْمُؤْمِنِينَ

“(Bazı insanlar:) “Allah’a ve Peygamber’e inandık ve itaat ettik” diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir gurup yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.” (Nur 47)

Dikkat edilirse Allah iman ve itaat ettik dedikten sonra itaatten yüz çevirenlerin imanını yalanlamıştır. Genel olarak Kuran’da imanın kabul edilmemesi yalanlama filiyle ifade edilir. İtaatten yüz çevirme ise yüz çevirme ile ifade edilir. Bu ayette Allah iman ve itaatten sonra sadece yüz çevirmeyi zikretmiştir. Bu da ayette imanları yalanlanan insanların itaatten yüz çevirdiklerinin göstergesidir. Ayeti kerimede Allah;

“O doğrulamadı ve namazı kılmadı, lakin yalanla-yıp yüz çevirdi.” (Kıyame 31-32)

Ayet doğrulamamanın karşılığında yalanlamayı zikre-derken, namaz kılmamanın karşılığında ise yüz çevirmeyi zikretmiştir. Bu yukarda bahsettiğimiz ayetin açıklanmasına delildir. Nur suresinde imanı yalanlanan insanlar imandan değil itaatten yüz çevirdiklerinden dolayı imanları yalan-lanmıştır.

“De ki: Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.”(Ali İmran 32)

Bu ayette de Allah (cc) itaati emrettikten sonra ondan yüz çevirenleri kâfirler diye isimlendirmiştir.

Buhari Sahihinde iman babında Resulullah (sav)’e gelen bir heyete şöyle dediğini kaydeder;

“Size imanı emrediyorum. İmanın ne demek olduğunu bilir misiniz? İman; Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammedin Allah’ın Resulü olduğuna şehadet, namazı kılmak, zekâtı eda etmek, ramazan orucunu tutmak ve ganimetin beşte birini vermektir.” (Buhari iman 53,İlim 87)

Allah Resulü insanlara imanı öğretirken imanı amelle açıklamıştır. Bu da gösterir ki; iman kelime-i tevhidin sadece ağızla söylenmesi değil, bunun İslamın zahiri olan amellerle de desteklenmesidir.

Allah (cc) insanın yaratılışının sebepsiz olmadığını, bilakis Allah (cc)’a kulluk etmek olduğunu bildirir. İbadet insanın Allah’ın sevip razı olduğu filleri yapmasıdır. İnsanın yaratılış gayesi dahi eylem ve amel ifade eder. Ayeti kerimede yüce Allah şöyle buyurur;

“Yoksa insan başıboş bırakılacağını mı zannediyor?” (Kıyamet 36)

Bu ayetin tefsirinde İmam Şafi ve Mücahid; emredilip nehyedilmeden bırakılacağını mı zannediyor, demişlerdir. (İ.Kesir tefsiri, Kıyamet 36) İnsan sadece bir kelimeyi söyleyip bununla başıboş kalmayacak, bir takım emir ve yasaklarla imtihan edilecektir. İman ettiğini iddia eden insan bu imanın gerekleriyle amel edecek ve imanını ispatlayacaktır.

Evet, kelime-i tevhidin gereği olan ameller yerine getirilirse o zaman kelime-i tevhid insana fayda sağlar. İmam Buhari ve Müslimin Sahihlerinde kaydettikleri şu hadiste bu söylediğimiz şarta delildir:

“Ben, insanlar kelime-i şahadeti söyleyip, namazı kılıp, zekâtı verinceye kadar onlarla savaşmakla emrolundum.”

Resulullah (sav) insanların kelime-i şahadeti söylemeleriyle yetinmemiş, kılıcın tepelerinden inmesi için namaz ve zekât gibi amellerin de varlığını şart koşmuştur

Allah, müminlerin kalplerine güven ve huzur duygusu indirir

Allah, Enfal Suresi’nde yine Peygamberimiz döneminde yaşanan bir zorluk anında müminler üzerinde oluşturduğu manevi desteği şöyle haber verir:

Hani kendisinden bir güvenlik olarak sizi bir uyuklama bürüyordu. Sizi kendisiyle tertemiz kılmak, sizden şeytanın pisliklerini gidermek, kalblerinizin üstünde (güven ve kararlılık duygusunu) pekiştirmek ve bununla ayaklarınızı (arz üzerinde) sağlamlaştırmak için size gökten su indiriyordu. (Enfal Suresi, 11)

Ayette bildirilen “uyuklama bürüyordu” ifadesi kuşkusuz manevi bir uykuya işaret etmektedir. Allah, zorluk anında, samimi olanların üzerine böyle bir hal vermiş ve bu manevi desteğin sonucunda müminler huzur, güven ve kararlılık duygusunu yaşamışlardır.

Aslında bu huzur ve güven duygusu müminlerin tüm yaşamlarına hakimdir. Allah’a ve ahirete iman eden insanlar, Allah’ın herşeyin tek hakimi olduğunu bildikleri için zaten hiçbir olay karşısında paniğe kapılmaz, hüzne ve sıkıntıya düşmezler. Rablerinin herşeyi kendileri için en hayırlı olacak şekilde, ahiretlerine en faydalı olacak şekilde yarattığını bilirler. “Eğer Allah size yardım ederse, artık sizi yenilgiye uğratacak yoktur ve eğer sizi ‘yapayalnız ve yardımsız’ bırakacak olursa, ondan sonra size yardım edecek kimdir? Öyleyse mü’minler, yalnızca Allah’a tevekkül etsinler.” (Al-i İmran Suresi, 160) ayetine kesin olarak iman eder ve tevekkülün manevi konforu içinde yaşamlarını sürdürürler. Karşılaştıkları zorluk ne kadar büyük gözükse de sonuçta geçici olduğunun bilincindedirler. Çünkü dünyadaki yaşamın sonsuz ahiret yaşamı yanında çok kısa bir zaman dilimi olduğunu unutmazlar. Dünyada karşılaşılabilecek bir zorluk insanın tüm yaşamını kapsasa bile en fazla 50-60 yıl sürecektir. 50-60 yıl tevekkül ve güzel ahlakla geçirilen bir ömrün, sonsuz cennet hayatında yaşadığı karşılık ise kuşkusuz benzersiz olacaktır. Cennette müminler hiçbir sıkıntı, hüzün, yokluk, bıkkınlık, zorluk yaşamayacak aksine sonsuz güzellikler içinde nefislerinin arzu ettiklerinin tümüne kavuşacaklardır.

İşte bu gerçeğin bilincinde olmak iman eden bir insanın her olay karşısında yılmaz ve sarsılmaz bir tevekkül yaşamasını sağlar. Bunun manevi huzur ve neşe duygusu da dünyadaki en büyük kolaylıklardan biridir.

Unutulmamalıdır ki, tüm kalpler ve tüm güç Allah’ın elindedir. Allah dilediği an dilediği olayı, dilediği şekilde yaratır. Huzur ve güven arayan insan, Allah vermedikçe, hiçbir yolla buna ulaşamaz. Dinin insanlara getirdiği kolaylık, insanın herşeyin Allah’ın kontrolünde olduğunu bilmesidir. Her işinde Allah’a yönelen, her işinin karşılığını sadece Allah’tan bekleyen insan, daima Allah’ın yardımını ve desteğini çeşitli yollardan yanında bulacaktır.

Hayır, sizin mevlanız Allah’tır. O, yardım edenlerin en hayırlısıdır. (Al-i İmran Suresi, 150)

Duanın Hastaların Tedavisini Hızlandırması

“Rabbiniz dedi ki: “Bana dua edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibadet etmekten büyüklenen (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.” (Mümin Suresi, 60)

Hastalık anları da insanın bu acizliğini daha net hissettiği, Allah’a yakınlaştığı anlardan biridir. Ayrıca hastalıklar Allah’ın takdiriyle gerçekleşen çok hikmetli bir imtihan, dünya hayatının geçici ve kusurlu olduğunu hatırlatan bir uyarı, sabreden ve tevekkül edenler için ahirette bir ecir kaynağıdır.

İman etmeyen kimseler ise, bir hastalıkla muhatap olduklarında kendilerini iyileştirecek olanın, doktorlar, ilaç veya hastanenin üstün teknolojik imkanları olduğunu düşünürler. Sağlıklıyken vücutlarındaki sistemi çalıştıranın, hastalandıklarında şifa verenin, gerekli ilacı, doktoru var edenin Allah olduğunu düşünmezler. Pek çok kişi ancak doktor ve ilaçların yetersiz kaldığına kanaat getirince, Allah’a yönelir. Böyle bir durumdaki kişi, içinde bulunduğu zor durumdan onu ancak Allah’ın kurtarabileceğini anlayarak, yalnızca Allah’tan yardım diler.

Halbuki insanın sağlıklıyken ya da bir zorluk, sıkıntı içinde olmadığında da dua etmesi, Allah’ın kendisine verdiği rahatlık, sağlık ve diğer tüm nimetler için şükretmesi gerekir. Dua ile ilgili çok önemli bir konu da şudur: Sözlü duanın yanı sıra kişinin fiili dua olarak çaba sarf etmesi de son derece önemlidir. Fiili dua, kişinin herhangi bir isteğine ulaşmak için elinden gelen herşeyi yapmasıdır. Örneğin hasta bir kişinin sözlü duanın yanı sıra mutlaka uzman bir doktora başvurması, kendisi için faydalı ilaçları kullanması, gerekli ise hastanede tedavi görmesi, hassas bir bakım altında olması da gerekebilir. Çünkü Allah dünyada meydana gelen tüm olayları belli sebeplere bağlamıştır. Dünyadaki ve evrendeki herşey Allah’ın koyduğu kanun ve kurallara göre işler. Dolayısıyla kişinin de bu sebeplere uygun olarak gerekli tedbirleri alması, ancak bunları etkili kılacak olanın Allah olduğunu bilerek, tevekkül, teslimiyet ve sabırla sonucunu Allah’tan beklemesi gerekir.

İmanın ve duanın hastaların üzerindeki olumlu etkisi, tedavi sürecini hızlandırması doktorların da dikkatlerini çeken, tavsiye olarak dile getirdikleri bir konudur. ABD’de yayınlanan ünlü haber dergisi Newsweek, 10 Kasım 2003 sayısında “Allah ve Sağlık: Din İyi Bir İlaç mı? Bilim Neden İnanmaya Başlıyor?” (God & Health: Is Religion Good Medicine? Why Science is Starting to Believe?) başlığı altında dinin iyileştirici etkisini kapak konusu yaptı. Allah inancının insanın moralini yükseltip hastalıktan daha kolay kurtulmasını sağladığına değinilen makalede, bilimin de inançlı insanların hastalıkları daha kolay ve çabuk atlattığına inanmaya başladığını bildirdi. Newsweek’in anketine göre, insanların %72’si dua ederek hastalıktan daha çabuk kurtulduklarına, duanın iyileşmeyi kolaylaştırdığına inanmaktadırlar. ABD ve İngiltere’de yapılan araştırmalarda da, hastalar için dua etmenin, hastaların rahatsızlık belirtilerini azalttığı ve iyileşme sürecini hızlandırdığı sonucu elde edilmiştir.

ALINTI

Yanında Olmak İsterdim Ya Resulullah

Yanında olmak,herseyden cok isterdim
annem babam sana feda olsun
ya Resulullah senin devrinde yaşamak,
Gül devrinde, yanında olmak isterdim.
Ne çölde bir kum tanesi, ne kabzada gümüş,
Ne devrinde bir taş,
Ne baktığı hâlde seni göremeyen bir baş.
Hayır… Hayır Ya ResûlALLAH,
Ayağında toz değil,
Yanında davanda olmak isterdim.

Miraçtan döndüğünde sana inanan Sıddık.!
Heybetiyle Şehadete gelen, Ömer,
Uhut’ta Hamza olmak isterdim.
Ali olmak isterdim Hicret’te.
Ölümü göze alıp yerine uzanan
Göz yaşlarını sildiğin Fâtıma,
Açlıktan taş bağladığında vücuduna,
Sana sofra açan kardeş olmak isterdim.
Seni seviyorum dediğin,Muaz olmak isterdim.

‘Sana inanıyor seni seviyoruz,
ALLAH’ın izniyle emret bize,
Emret’te bizler, denizlere yürüyelim.’
Diyen, Saad b. Muaz olmak isterdim.
Seni gören bir kul değil,
Yüreğinde coşkusuyla imanın,
Davanda ben de varım diyen,
Akabe’ye ilk gelen Ashab olmak isterdim.
Hayır… Hayır, toz değil Ey Nebi
Taif’te bir dev olmak isterdim.

Değmesin diye sana taşlar.
Dağlar devrilmeyi beklediğinde
‘Affeyle ALLAH’ım’ diyen duanı duymak isterdim.
Hoş görebilmeyi,Tebessümü senden öğrenmeyi,
Mescitte seni özlemeyi,

‘Anam-Babam Sana Feda olsun’
Vazgeçeriz senin için her şeyden
Diyenler gibi, huzurunda öğrenci olmayı,
Dinlemeyi, eğitmeyi, öğretebilmeyi,
Öğretmeliği senden öğrenmek isterdim.

Hamd olsun, çağların ve zamanın sahibine
Yine; Uhut’ta, Hendek’te, yine Bedirlerdeyiz.
Evlerimize girdi Müşrikler;
Kara kutulardan vuruyor sinsice
Muhammed’ül-Emin diyorlardı,
Müşrikler de biliyorlardı, görmüşlerdi seni.
Gururları, şirk girdabına düşürmüştü bir kere
Tutamadılar ellerinden, ey sevgili.

Seni bilmek değil sadece, yolunda yürüyen olmak isterdim.
Güllere dokunan değil sadece, kokusuyla yanmak isterdim.
Yine aynı gurura yenik düşüyor nefisler
Güllerin dikenlerine bakıyor,
Hayatın hep dikenlerine takılıyoruz.
Putlarımız öylesine çoğaldı ki şimdi
Çağdaşlık gururuyla yaşıyoruz sanki cehalet devri.

Hırs- Öfke- Nefret ve Zulüm
Bir mirasyedi gibi tüketti insanlığı ve dünyayı.
Hep söylemlerde insan hakları, hoşgörü ve anlayış
Çözemedi çağdaşlık, hiçbir problemi sensiz.
Güldeki koku, Lütuf, Rahmet,Rahman ve Rahim ne demek
İman ne demek.

İnsanlık; Erdemi, Sevgiyi, Sevginin Kaynağını arıyor.
Fikirler arayış içinde, akıllar şaşkın.
Ey alemlere rahmet gelen sevgili,
Sana muhtaç insanlık.
Ruhlarımız seni arıyor, özlerken seni derinden.
Nefislerimiz girdaba döndü, ateşler çekiyor.
Dağlar utanıyor yaptıklarımızdan
Devriliverecek üzerlerimize.

Ya ResûlALLAH…
Taif’teki duanı bir daha, bir daha söyle
Hürmetine yağsın, hidayet nurları gönüllerimize
Öğrenecek bir gün, öğrenmeye muhtaç cihan.
Erdemine muhtaç Ey Nebî…

Biliriz ırmağa katılmadan deryaya ulaşılmaz.
Düşmeden enâniyete, ‘damlayım ben de’ diye,
Vadilerde kuruyan dereler gibi değil,
Sevgi ırmağına katılıp, deryaya erişmek.
Görünen her karanlığa, seninle ışık olmak isterdim.

Şimdi Akabelere hazır gençlerimiz var
Değil artık öyle. Gel Ey Nebi demek nafile
Yöneldik hakkın yoluna, yolundur hedefimiz.
Kayboluruz sensizlikte
Nazar eyle, Nur ol gönüllerimize
Bir haber gönder nesebin seyyidlerle,
Akabelerde buluşmak isteriz.

Ey Alemlere Rahmet olan Sevgili
Al yine ellerimizi ellerine,
Bedir’de eylediğin duayı, bir de bizim için söyle…
Seni model olmayı, sünnetine sarılmayı, imanı yaşamayı
ALLAH’a kul olmayı…

Ya Rab nasib eyle, secdelerde gör bizi, gençlerimizle
Ashab olamayız, zaman geri dönmez ki,
Misafiriz burada, rüyalarda görüşmek,
Asıl vatan ora, orada buluşmak
Ölüm dedikleri, dosta kavuşmak
Korkmadan severek ölebilmek derim.

Buyurmuşsun,
‘Yıllar sonra beni görmediği halde
Beni çok seven gençler olacak,
Onları görmeyi ne çok isterdim.’
Keşkeşan’da bir yıldız da ben
O gençlerden biri de ben olmak isterdim.

Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:

Resulullah (SAV) Efendimiz şöyle buyurdu:
“Merhameti olanlar… Bunlara Rahmân olan Allah merhamet eyler. Yerde olanlara merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet edeler.”

Manası ve tasavvufi yönden tefsiri:
Ey cüz’î ruh, sır ve ruhanî kuvvetler… Keder şüphesinden yana temiz olan, Rahmanî damga taşıyan rahmet feyzini saçınız. Kime bilir misiniz? Kendinize… Beşeriyet vasfinızın arzına.
Yani bu tabiî varlığınızın toprağına… Ve onları çağırınız, şer’î hükümlerin esasına uysunlar. Onlara muvafakat etsinler.
Tabiî sıfat taşıyan resmiyetler de manen muhalif davranmaya…
Bu işe böyle devam ediniz. Ta ki, feyyaz olan küllî ve ilahî ruhumuz, Sema mertebesinden yükseklik getire, rıfat vere. “Neyle bunları yapar?” derseniz, “Rabbanî varidat şimşeklerinin eseri ile, Rahmanî tecellilere ait nurların doğmaları ile…” deriz.
Bunlar yaptıklarınıza birer mükâfattır. Yani amellerinize. Ama yararlı amellerinize.
Nasıl ki Hak Teâlâ, Vehhab ismi hürmetine manalar feyzini ve rahmanî hikmetlerini önce ruha verdi, ruh da sırra, sır da kalbe, kalp de nefse, nefs de diğer duygulara ve onlar da cisme…
Netice: Her kim, şefkat ve merhamet vasıflarına bürünürse, Yüce Rabb’ın rahmetini kazanmış sayılır. Yavaş yavaş ondan gelen rahmet esintisi önce ruhunu sarar; sonra derece derece bütün dış yapısını kaplar.
Ama dış temiz olunca… Ama şer’î hükümler onda eksiksiz tatbik edilince. Aksi halde, gelmiş olsa dahi kaçar gider.

Bâtın Terbiyesi ve Zahirin Kemali

Mübarek EROL

•SEMERKAND DERGİSİ
85. Sayı / BAŞYAZI
İnsanın varlık sebebi, yeryüzünde niye bulunduğu ve nereye gideceği bellidir. Cenab-ı Mevlâ inzal buyurduğu kitaplarında bütün bunları bildirmiş ve peygamberleri vasıtasıyla açıklamıştır. İnkâr yoluna sapmayan herkes bunları anlar, bilir ve iman etmenin gönül rahatlığıyla yaşar.

İnsan, kuldur. Eşi ve benzeri olmayan tek bir Rabbin kuludur. O ezeli ve ebedi yüce varlığın yarattığı ve yaşattığı bir varlıktır. Her şeyiyle O’na aittir, O’na muhtaçtır. O, insanı her an görmekte, gözetmektedir ve bir gün insanları huzurunda toplayacaktır.

İnsan, bir imtihan, eğitim, kemale erme vesilesiyle bulunduğu dünyada, Allah Tealâ’nın peygamberleriyle bildirdiği bir hayatı yaşamakla mükelleftir. Bu hayatın adı İslâm’dır. İslâm’ı kemaliyle yaşamış en büyük örnek de Hazreti Fahr-i Kainat s.a.v. Efendimiz’dir.

Nebiyyi Zîşan Efendimiz s.a.v. ilâhi vahyi almış, Allah Tealâ’nın muradını en iyi şekilde anlamış ve ona göre yaşamıştır. Ahirete irtihaline kadar geçen sürede hiçbir zorluk, sıkıntı, O’nu Allah’a kulluktan alıkoymamış, her an taat ve ibadetle meşgul olmuştur.

Rasulullah s.a.v. Efendimiz, kalbi her an Mevlâsı ile irtibatlı iken, Ashab-ı Güzini’ne de imanı, ameli ve ihlâsı öğretmiştir. O, ashabının hem dış hem iç dünyasının terbiyesiyle meşgul olmuştur. İslâm’ı zahirde, yani hayatın görünen yüzünde hakim kılarken, insanların arasında olmasının bereketi de ashabın iç dünyalarına, yani bâtına tesir etmiş ve onların ihlâsı -Allah tarafından görüldüğünü kesin olarak bilip, O’nu görürcesine yaşamayı- elde etmelerine vesile olmuştur.

Alimlerimizin bildirdiği itikat kaideleri, ibadetler ve ahlâk ilkeleri, Fahri Kainat Efendimiz s.a.v.’in Ashab-ı Kiram’a öğrettiklerinin naklidir. Bizler de bu nakiller vasıtasıyla Efendimiz’in terbiyesi altındayız.
Fıkıh alimleri, bu dinin hükümlerinin neler olduğunu, Allah Tealâ’nın emir ve yasaklarını, ibadetlerin yapılış şekillerini ve insana gerekli olan her meseleyi ayrıntılarıyla bizlere bildirmişlerdir. Bunu yaparken, Kitap ve Sünnet’e, Ashab-ı Kiram’ın ve onlardan sonra gelen Tabiûn’un rivayetlerine, icma ve kıyasa dayanarak çok titiz çalışmışlardır.

Bu alimlerimizin bildirdiklerine “İslâm’ın zahiri”, bu alimlere “zahir alimleri” ve ortaya koydukları bilgi bütününe de “zahir ilmi” denilmiştir. Hayatın görünen yüzünde, görünür şekilde yaşanacakları bildirdiklerinden bu adı almışlardır.

Fakat herkese gerektiği kadarının bilinmesi farz olan zahir ilmi yanında, bir başka ilme de her zaman ihtiyaç duyulmuştur. Cenab-ı Rabbü’l-Alemin’in emrettiği, Fahr-i Cihan Efendimiz’in ashabına öğrettiği ihlâsın nasıl elde edileceği de “bâtın ilmi”nin konusu olmuştur.

Bu ilmin ilk kaynakları, zahir ilminde olduğu gibi Kur’an ve Sünnet’tir. Ashab-ı Kiram da ihlâsın nasıl elde edileceği bilgisi ve eğitim metodlarını sonraki nesillere aktarmışlardır. Sonra gelenler arasından ihlâsı elde etme şerefine ermiş alimler, müminlerin iç dünyalarının terbiyesi için kullanılan metodları sistemleştirmişlerdir.

Malumdur ki insan bir ruh ve bedenden oluşur. Zahir ve bâtının, madde ve mananın bir araya geldiği bir varlıktır. Kalp, beyin gibi organlarla birlikte manevi organlara da sahiptir. Bedeni bu dünyaya dönük yüzünü oluştururken, manevi kalp, sır gibi lâtif cevherlerle oluşan yüzü de mana alemine dönüktür.

Üzerinde yaşadığımız dünya “halk alemi”ne aittir. Bu alem görünenlerle irtibatlıdır ve pozitif ilimlerin üzerinde çalışabildiği alandır. Bundan başka “emr alemi” vardır ki, teleskopla, mikroskopla tesbit edilemez. İnsanın kalbinin irtibatlı olduğu aslî vatanıdır.

Mevlâmız, alemi emrden olan yanımızı, halk aleminden olan beden ile bir araya getirerek bizi dünyaya yerleştirmiştir. Bir araya gelişte kalbimiz bu yeni aleme ilgi duymuş, bedenin karanlığında kalarak aslî vatanını unutmuştur. Fakat içten içe ne olduğunun tam olarak farkına varamadığı bir şeylerin eksikliğiyle sürekli huzursuz olmuştur.

Rabbanî alimler bu durumun en çok farkında olan zatlardır. Onlar zahirde aynı devirde yaşamış olmasalar bile, Rasul-i Kibriya s.a.v.’in manevi terbiyesiyle olgunluğa ermişlerdir. Kendilerinden istifade etmek isteyen kişileri de aynı şekilde terbiye etmektedirler.

Bu alimlerin terbiye metodlarında farklılıklar olsa da gaye aynıdır. Allah’ın kullarını maddi ve manevi bütün sahte ilâhlara tapmaktan kurtarıp, tek bir Allah’ın kulu olmalarını sağlamaktır. Yani hakiki tevhiddir. Allah’ın lütfu ve keremiyle talipler için istedikleri tek şey budur.

Bu terbiye yolunda talipler seyr u sülûk tabir edilen manevi bir yolculuğa çıkarlar. Bu, çeşitli aşamaları, makamları olan bir yoldur. Talibin manevi kalbi, yolun sırlarını öğrenmiş olan kâmil bir mürşid eşliğinde, gösterdiği gayrete bağlı olarak nurlanmaya başlar. Beden için hava ve su ne ise, ruh ve lâtif organlar için de nur odur.

Nurdan mahrum olunduğu sürece karanlığa mahkûmiyet vardır. Nefsin arzularının kölesi olmaktan kurtuluş mümkün değildir. Aslında insanın dünya hayatının devamı için gerekli olan bu arzuların yokluğu değil, terbiyesi gerekmektedir. İtidale, dengeye ulaşılması, aşırılıkların giderilerek kötü huyların iyi karşılıklarıyla değiştirilmesi gerekmektedir.

Bugüne kadar yeryüzünde yaşanmış zulmün sebebi, nefsin aşırılıklarına karşı insanın akıl ve iradesiyle iyi bir direnç gösterememiş olmasıdır. Bütün günahlarda bu dirençsizlik görülür. Evvelde kudsî müşahedelerle şereflenmiş olan yanımızın, toprağın karanlığıyla birleşip nefsin tasallutu altına girmesini bir noktaya kadar makul karşılamamız mümkündür. Hatta içine düştüğümüz karanlık, bizim terbiyemiz, kemale ermemiz için de bir vesiledir denebilir. Fakat Cenab-ı Hakk’ın bütün uyarılarına, gönderdiği peygamberlerin ve onların takipçisi olan ehlullahın yol göstermelerine, hatta bizzat vicdanlardan gelen işaretlere rağmen insanın haktan kaçması artık makul değildir.

İnsan mutlaka Rabbi’nin huzuruna geri dönecektir. Gerçi her an O’nun huzurundadır ama ölümünden sonraki huzurda hiçbir şüphesi kalmayacaktır. İşte bâtın ilmi, ölümden sonra mutlak olan huzura mümini dünya hayatındayken ulaştırmak ve böylece ihlâsı elde etmek gayesini taşır.

Rabbanî alimlerin nezaretinde çıkılan bu ihlâsı elde etme yolculuğunda, tasavvufî tabiriyle seyr u sülûkta taliplerin başına sözlerle izahı mümkün olmayan hadiseler de gelir. Bunların arasında kişilerin ilgisini çeken, eğlenceli bularak oyalandıkları, kimi zaman bunların nasip olmasıyla kibirlenmelerine yol açan şeyler olur. Bunların insanı yoldan alıkoyan dünya eğlencelerinden bir farkı yoktur. Nefse karşı zahir hayatta uyanık olunduğu gibi, seyr u sülûkta da uyanık olmak gerekir.

Doğru yol üzere olup olmadığımızın tek ölçüsü, zahir alimlerimizin -Allah onların cümlesinden razı olsun- bildirmiş olduğu ölçülerdir. Hangi yolda ve nerede olursak olalım, itikadımızda onların akaid ilmine, amellerimizde onların fıkıh ilmine aykırı bir şey varsa yanlış yapmaktayız ve tehlikedeyiz demektir. Bu ölçüyü gözden kaçırdığımızda, Allah için çıkılan yolda şeytan gibi istidraç sahibi olup, sapkınlar topluluğuna katılmanın acısını yaşarız.

Bâtın ilmi yalnızca zahir ilmine destek vermek için vardır. Bunlar birbirinden ayrı, bağımsız ilimler değildirler. Mutasavvıflar, fakihlerin ulaştıkları sonuçlardan zerrece farklı bir sonuca ulaşmazlar. Bir insanın ihlâsı olsa da olmasa da, fakihlerin bildirdiği hükümlere uyması farzdır. İhlâsı da olursa ne mutlu ona!

Rabbimiz’in tevfik ve inayeti ile…

Gülün sevdası

Gülün sevdası kalbimizin hâfi tepelerinde,
ahfâ zirvelerinde sancak açmıştır.
Ve bizler, gönlü gülşen olan insanlara meftun oluruz,
Kainatın Solmayan Gülü’nün aşkıyla…
Gün gelir, gözyaşıyla GÜL sularız.
Bir GÜL için bin dikene su veririz.
Ve biliriz ki, güllerin içinde diken yoktur,
dikenler içinde GÜL vardır.
O, aşkımızın mihrabındaki GÜL
O, alemlere rahmet olarak gönderilen bir rasûl…
O, çöl sıcağındaki bir kevser şelâlesi…
O, teşrifiyle kainatı aydınlatan ve ışık bahşeden sonsuz bir nur şulesi…
Gündüzleri dünyayı ışıtan güneş ve geceleri gökyüzünde çiçek çiçek açan yıldızlar, O’nun sönmeyen ışığının en mütevazi kandilleri…
Sera da, süreyya da O’nun nuruyla aydınlanır…
O’nun sîreti bir amaç,O’nun sünneti bir hidayet,O’nun sureti
gönüllere ülfet ve nimet veren bir âb-ı hayat…
Ruhumuz O’na aşık…
O, GÜL mushaflı sevdamızın sembolü…
O, onsekiz bin alemin emsali olmayan gülü..

Aşk derdiyle tutuştum bir gönül ocağında;

Aşk derdiyle tutuştum bir gönül ocağında;
Yandım âlem içinde, ‘bedeli can’ dediler!..
Okudum bende beni gönlümün çerâğında;
‘Âleme gelmemiştir böyle fermân’ dediler!..

II.
Yâ Rab şevkle yoğurdun, şekil verdin, süsledin;
Nefhân ile can bulan bu cansız bedenimi!..
İhlâsın gözyaşında takvâ ile besledin;
O irfan mihrabında kızaran gülşenimi!..

Var ettin varlık içre, en şerefli, en yüce;
Melekler tâzim eyler, kulunum, secdedeyim!..
Devran başımda döner, bendedir gündüz gece;
İnleyen ney misâli, bir özge beldedeyim!..

Tâ ezel köprüsünden himmetine gelmişim;
Od alıp od satılır, dağılmış çarşı, pazar!..
Vuslatın hevesiyle, kapına yönelmişim;
Ötenin ötesinde nâr var, nûr var, huzûr var!..

Gül mü derdim bu dertten, hüzün mü, gam mı bilmem;
Yüreğimde kızarmış o tevhît sıcaklığı!..
Kaç mevsim geldi geçti, bu gönül ham mı bilmem;
İçimin aynası mı, ak yüzümün aklığı!…

Can özümde kök salan edebin, erdemindir;
Nerde gaflete düştüm, nerde unuttum seni?…
Sırtıma yüklendiğim, her iki âlemindir;
Günahım, kusurum var, yâ Rab bağışla beni!..

Aynı derya içinde acı, tatlı, tuzlu su;
Kaç girdapla boğuştum hayat zor, ölüm kolay!..
Dağ gibi ihtirâslar, içime kurmuş pusu;
Nefsim can pazarında, göz yaşım billûr saray!..

III
Bezm-î elest’ ten gelen mukaddes bir seferin;
Çilekeş yolcusuyum, sırlarım âyân sana!..
Kuluyum bu âlemde senden gelen haberin;
Verdiğin bir canım var, bezerim kurban sana!..

IV.
Gördüğüm her bir bakış, saplanır yüreğime;
Kan revân içindeyim düşmüş kolum, kanadım!..
Bir nefis nasıl olur, hükmeder benliğime?..
Gam yüklü bulutlarda, ışık olur feryâdım!..

Her nefes öz bağında, hep talan olan benim;
Yedi kat gökler duyar vicdânımın sesini!..
Her menzilde bir hâlle mizâna giden benim;
Sen bilirsin benliğin o bitmez hevesini!..

Bu tefekkür burcunda esrârıma yürüdüm;
Karışmış gözüm yaşı, gönlümün efkârına!..
Nefsimi kara yerde, sürüm sürüm sürüdüm;
Ak umutlar derledim sonsuzluk diyârına!..

Hangi varlığa baksam; suya, dağa, güneşe;
İhrâmına bürünmüş, aşkınla nasıl döner!..
Bir örümcek ağında, düştüm yalım ateşe;
Bir gülün gül elemi, İlâhî sende diner!..

Dert, keder, derman oldu erenler dergâhında;
Bilmem ki senden özge, yâr var mı yaram sara?.
Bir ömrün umut yüklü doğan her sabahında;
Bağladım göz yaşımı, ezeldeki ikrâra!..

Yâ Rab bu can sırrını kim çözer, açar bana?..
Suya hasret yanarım bu mâ’nâ denizinde!..
Can özümü ararken can buldum senden yana;
Bu kaçıncı menzildir yüreğimin izinde?..

V.
Yağsın n’olur ufkuma, merhamet bulutları;
Duygular nûra dönsün, sevgi sunsun nağmeler!..
Açılsın goncaların kan dolan umutları;
Tatlı bir rüyâ gibi aksın billûr çeşmeler!..

VI.
Âlemlerde bir denge, bir nizâm, intizâm var.
Râhmet inmiş varlığa, gülün gül dudağından!..
Yerden yedi kat göğe, gökten yere selâm var;
Yandım yandıkça kandım, hikmetin kaynağından!..

Nice hâller, şekiller, nice sûretler, renkler;
Bir kudret tecellisi, görülür imân ile!..
Kamu âlem zikirde o tesbihler, âhenkler;
Duyulur kalbe dolan bir gizli lisân ile!..

Gönül dilimdir diyen, gönül gözümdür gören;
Nasıl bir can ayrılır, ayrı düşer ilinden?…
Ey yoktan var eyleyen, Ey vara rızık veren;
Lûtfet bu yanmış cana, can ver kudret elinden!…

Susuz kaldım hasretin kavrulan çöllerinde;
Kana kana bir su ver, mâ’rifet çeşmesinden!..
Yüreğim arşa değer masûmun ellerinde;
Dert verdin teselli ver, hakikat huzmesinden!..

Aşkın olmazsa yâ Rab, yaprak düşmez dalından;
Neyleyim bende bana, en ince yolun düştü!..
Emânet yorgunuyum, tattım elest balından;
Ey bana benden yakın, kapına kulun düştü!..

Günahkârım, kerem kıl, râhmet et bana yâ Rab!..
Dertlerin derdi bende, yalnız sende dermân var!..
Kul Rıfat’ım niyâzım sanadır, sana yâ Rab;
Asrıma yemin olsun hüsranda nice can var!..

Mücahede, nefsin meşru olmayan istek ve arzularını yenmek için insanın kendine muhalefet etmesidir

. Yalan söyleyecekken Allah’tan korkup
doğruyu söylemen mücahededir. Gözün harama bakmak istedi, bundan sakınıp
gözünü çevirdin, bu mücahededir. Haram yemek istedin ama yemedin,
mücahede…

Mücahedenin mahiyeti çok geniştir. Gözün görmesinden
elin tutmasına, dilin konuşmasına kadar binlerce çeşit günah meydana
gelir ki bunlara muhalefet etmek Allah için cihattır.

Allah
Rasulü s.a.v. Efendimiz Tebük savaşından dönerken, “Küçük cihattan büyük
cihada döndük..” buyurunca sahabiler r.a., “Ya Rasulallah, yaptığımız
bu muharebeden daha büyüğü olur mu?” dediler. Efendimiz s.a.v.: “Evet,
insanların muharebesi hayatlarında birkaç defa olduğu halde, nefsin
cihadı günde bin defa karşımıza çıkar.” buyurdu.

Anlaşılıyor ki
cihat bitmez. Cihadı gazete sütunlarında ve siyasi atmosferde arayanlar
aldanmış olur. Nefsine galip gelmeyen kimsenin cihadından söz edilemez.

Meşhur
Tefsir Hülasatü’l-Beyan’da Allah yolunda mücahede şöyle anlatılıyor:
“Bu söz, yasakları terketmeyi, emirleri yerine getirmeyi kapsar. Ayrıca
mücahede dışta ve içte olmak üzere ikiye ayrılır. Dıştaki düşman kâfir,
içteki düşman nefs-i emmare, şeytan ve kötü arkadaştır.”

Allah
yolunda mücahede edecek olan müslüman, cihada önce günahları terkle
başlar. Günahlarına tevbe etmeyen bir fayda görmez. Günah yolunu
kapamayan itaat yoluna giremez. Zira günahlar iyi amelleri ortadan
kaldırır.

Fahreddin Râzî Hazretleri, Maide Suresi 35. ayetinin
tefsirinde kulun ibadette iki maksadının olabileceğini bildiriyor:
Birincisi sadece ilâhi rızayı gözetmek; ikincisi azaptan kurtulmak ve
ahiret nimetlerine vasıl olmak… Yine bu ayet-i celileye göre cihat
dört şekilde ortaya çıkmaktadır: Günahları terkle cihat, nefsi ıslahla
cihat, şeytandan uzaklaşmakla cihat ve kötü arkadaşı terk etmekle cihat.

Allah
Tealâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Sizler kendinizi düzeltmeğe
bakın; siz doğru gittikten sonra sapanlar size bir zarar veremez.
Hepiniz nihayet Allah’a varacaksınız. O vakit size ne yaptığınızı haber
verecek.” (Maide, 105) Müfessir diyor ki; müminlere her şeyden evvel
kendi nefislerinin ıslahı lazımdır. Kendi ıslah olmayan başkasını ıslah
edemez. Herkese kendi amelinden sorulacak. Kimse başkasının günahından
zarar görmez. Asilerin isyanı, kâfirlerin küfrünün zararı ancak
kendilerinedir.

Bu ayet-i celile, emr-i marufun terki anlamına da
gelmez. Zira hayrı, iyiliği emredip, kötülükten, günahtan sakındırma
vazifemiz Kur’an ve Sünnet’le sabittir. Bir kötülüğü elinle
düzeltebilirsen elinle düzelt; öyle olmazsa dilinle düzeltebilirsen
dilinle düzelt; onu da yapamazsan kalbinle buğzet hükmü sabittir. Demek
ki zulmü ortadan kaldırmaya da memuruz.

Hakkı duyurmak, güzeli
tavsiye ve kötülüğü men etmek görevimizdir, fakat öncelikle yapılması
gereken kendi nefslerimizi isyandan muhafaza etmektir. Kendimiz şer
işlerle meşgulken maruftan nasıl söz edebiliriz, nasıl ikna edici
olabiliriz ki! Kendisi hayra yönelenin nasihatlerini dinlemeyenlerin
zararı ise kendinedir. Fakat biz hayra yönelmez, başkalarının yönelmesi
için de bir gayretimiz olmazsa, asilerin zulmünden dolayı Allah’ın azabı
inince, bu hepimizi kapsar. Yani bela umumi gelir.

Mehmet
Ildırar – Semerkand Dergisi

Hizmet müminin aynasıdır.

Hizmet, imanın ve güzel Müslümanlığın
ölçüsüdür. Hizmet, Cenab-ı Hakk’ın ahlakının kulda yansımasıdır. Kul
rahman ve Rahim olan Rabbini tanıdığı ölçüde O’nun kullarına merhametli,
faydalı ve yakın olur. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin tarif buyurduğu
gibi, gerçek Müslüman, insanların kendisinden bir zarar görmediği,
herkesin ondan rahat ettiği, emin olduğu, fayda gördüğü bir kimsedir.
Kendisine güvenilmeyen, insanları sevmeyen ve kimse tarafından da
sevilmeyen kimse imanın tadını tadamaz.

Arifler: “Hizmetteki edep
hizmetten daha üstündür.” demişlerdir. Bütün ilahi emirler, ibadetler,
hayır ve hizmetler edep öğrenmek içindir. Her işi edep güzelleştirir.

Manevi
terbiyenin sonu, halktan kaçmak, işten el etek çekmek değil, halkın
arasına dönmek ve hizmet etmektir. Tasavvuf terbiyesinin en büyük hedefi
insanı herkese rahmet olacak bir kıvama getirmektir. Öyle bir kimseden
Cenab-ı Hak da razı olur, bütün yaratılmışlar da razı olur.

Büyükler
sufiyi şöyle tarif ederler:

Sufi, Allah için her şeyini feda
eden kimsedir. Sufi, toprak gibidir; herkesi üzerinde taşır. Nasıl ki
toprağa bir pislik atılsa, toprak onu içine çeker temizler. Sonra güzel
meyve ve çiçek olarak meydana çıkarır. Sufi de böyledir; ona kim nasıl
davranırsa davransın ondan sadece güzellik ve hayır ortaya çıkar.

Sufi,
güneş gibidir; herkesi aydınlatır, ısıtır, olgunlaştırır. Sufi, Yüce
Rabbi ile huzur bulmuştur; herkese huzur verir. Sufi, hak adamıdır; hak
söyler, haklıyı sever, hak kimde ise onu över. Sufi, Hakk’a aşıktır: Hak
adamı halkla çekişmez, çekişmeyi bilmez.

Allah dostları,
alemlere rahmet olan Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin meşrebi üzere
hareket etmeyi en büyük gaye edinmişlerdir. Efendimiz (s.a.v) hiçbir
ayırım yapmadan bütün insanları muhatap almış ve hepsine rahmet
olmuştur. Muhataplarına dost veya düşman diye değil, Allahu Teala’nın
kulu gözüyle bakmıştır. Yaptığı iyilikleri kimsenin başına kakmamıştır,
hiç kimseyi minnet altına sokmamıştır. Onun en büyük sünneti, başkasının
yükünü çekmek, ihtiyaçlarını gidermek ve yüzünü güldürmektir.

İşte
bütün hayatını Allah için halka hizmete adayanlar ve bununla Allah
rızasını arayanlar, Efendimizin (s.a.v) bu meşrep ve mesleğini iyi
tanımalıdır. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bütün insanlığı hizmet hedefi
göstermiş ve şöyle buyurmuştur:

“Bütün halk Allah’ın bir
ailesi durumundadır. Bu aile içindeki insanların en hayırlısı onlara en
faydalı olandır.”

Arifler demişlerdir ki: “Bir kimse bütün halkı
kendisi için bir âile ferdi gibi görmedikçe gerçek sufi olamaz.”

Nakşibendi
yolunun piri Şah-ı Nakşibend Hz.leri, bu yolun usul ve meşrebini şöyle
tarif etmiştir:

“Bizim usulümüz, halkın içinde Cenab-ı Hak ile
beraber olmaktır. Yolumuz sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan
kaçmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, halkın içinde bulunup
herkese Allah rızası için hizmet etmektedir.

Etiket Bulutu