Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ekim 6, 2010

GÜL BAHÇESİNDE

Sûfînin biri gönlünü ferahlatmak ve manen bir neşe yaşamak maksadıyla gül bahçesine gitti.

Bir köşeye çekilip âdap üzere oturdu. Gözlerini yumup murakabeye daldı.

Gönlünün derinliklerinde lezzetlere doğru seyir halindeki sûfîyi gören anlayışsız biri, onun uyuduğunu zannederek dürtükledi.

“Ne uyuyorsun? Gözünü aç da şu güllerin güzelliğine, çiçek açmış ağaçlara, yeşermiş çimenliğe bak.

Cenab-ı Hak Kur’an’da, ‘Allah’ın rahmet eserlerine bakınız’ buyuruyor” dedi.

Sûfî, “Ey arzularının esiri olan bedbaht!

Allah’ın en güzel eseri gönüldür. Dışarıda bulunan bağ, bahçe, çiçekler ve bütün yeşillikler gönüldekinin aksi, hayalleri gibidir.

Eğer bu dünyada gördüğün bağlar, bahçeler gönül âlemindeki sevinç selvisinin aksi olmasaydı;

Cenâb-ı Hak bu hayal âlemine ‘aldanma yurdu’ demezdi” dedi.

(Mesnevî’de Geçen Hikayeler-Sayfa 186)…

Güneşe Kement Atabilen İnsanlar Her güneş nurunu O’ndan alır

Güneşe Kement Atabilen İnsanlar

Ahmet ALEMDAR • 93. Sayı / KAPAKTAKİLER(5)

Her güneş nurunu O’ndan alır

Peki hangi güneşe döneceğiz? Güneş bir tane midir? Bilimciler, galaksi içinde bizim güneşimiz gibi 200 milyar güneşin var olduğunu söylüyorlar.

Güneş, hakikatin bir tezahürü ise o zaten vahdet mekânıdır. Bu mekânın sahibi, Hazreti Muhammed s.a.v.’dir. Güneş, Yüce Peygamberimiz’in nurundan değil midir? Bu mekânda yaşama lütfuna ermiş sakinlerin sayısı ise çoktur. İşte bu aşk yolcularından biri ne güzel söylemiş:

“Varlığım ve yokluğum senin ışığına borçludur.Varlık bahçesinin bekçisi sensin.Sen güzelliğin özü, ben ise senin resminim.Sen aşk defterisin, ben ise senin anlamınım.

…Vücudum güneş ışığına muhtaçtır.Senin parlaklığın ise güneşe muhtaç değildir.”

Bizler, hayatımızın seyrini belirleyecek şu kararı vermeliyiz: Bir odaya ışık veren lamba mı olmak istiyoruz, yoksa dünyayı aydınlatacak güneş mi? Lambanın da aydınlattığı mekâna göre bir değeri vardır ama bu değer, güneşin aydınlattığı alana göre kıyas dahi edilemez.

Akif İnan’ın Şehir Gazeli’nin mısralarında, “Doğ ey güneş erit taştan adamı / Ve kurut taşları diken elleri” şeklinde geçtiği üzere içimizdeki güneşimiz doğarsa, taşlaşmış kalbimizi, hatta böyle bir kalpten vücudun her tarafına dağılan kan ile taşlaşan bedenimizin bütünündeki beton kalıpları eritebiliriz. Böylece, en küçüğümüzden en büyüğümüze çevremizdeki bütün insanlar, bizim nazarımızda bir değer kazanırlar.

İnsan, güneşi buldum derken bazen gözden de kaçırabilir. Evet, bu duruma ağlamalıdır ama güneşi kaçırdım diye ağlarken yıldızları da görmemezlikten gelmemelidir. Hiç güneş batar mı? Güneş olanlar kaybolur mu? Onlar başka yerlerde serüvenlerine devam ederler. Biz ise akşam olunca güneşin battığını zannederiz. Ya uzayda olsak güneşi battı diye mi algılayacağız?

Güneş mumla aranmaz. Öncelikle insanın kendi kudretinin farkında olması gereklidir. Pek çok maneviyat büyüğünün söylediği gibi, varlığının derûnunu keşfedebilen insan, güneşin de, ayın da kendi önünde secde ettiğini görebilir. Yusuf a.s.’a güneş, ay ve yıldızlar secde etmemişler miydi? (Yusuf, 4)

Asıl ağlamamız gereken durum, bizler gibi, zamansız öten horozların halidir. İnsanın daha doğmadan güneşin doğduğunu sanmasıdır. G. Dumant’ın dediği gibi, “Öyle horozlar vardır ki, öttükleri için güneşin doğduğunu sanırlar.” İnsanın olgunlaşmasının önündeki en büyük yanılgılarından biri, güneşin doğacağı zamanı bilememesidir veya bu zamanı bekleyemeyecek kadar sabırsız olmasıdır.

Oysa güneş, gecemize öyle bir doğsa ki, onu yüreklerimizde taşıyabilsek… Gözlerimiz her sabah güneşi görebilme şevkiyle ufuklarda gezinebilse… Bu arzuyu ancak cennet hesabı yapmayan cennetlik insanlar taşıyabilirler. “Kalenderler göründükleri zaman güneşe, aya kement / Atıp elde ederler. / Halvet aleminde ise / Zaman ile mekânı kucaklamıştır onlar!”

Yeryüzünün en derin kuyusundan, zirvelerde taht kurabilen güneş dostu bu insanlara selam olsun! 

Küçük günahların affedilme ihtimali ve ümidi çoktur. Fakat şu sebeplerle küçük günahlar, büyük günah gibi olur:

SÜLEYMAN KARAKAŞ

1- Küçük günahı sürekli işlemek

En tehlikeli durum “Bir defadan bir şey olmaz” diyerek günah işlemektir. Bütün kötü alışkanlıklar bu şekilde başlar ve zamanla alışkanlık haline gelir. Daima dedikodu yapmak, sürekli sokaklarda dolaşıp bakışlarını serbest bırakarak göz zinasına düşmek veya devamlı oyun, eğlence, müzik dinlemek gibi. Zamanımızdaki eğlence türlerinin çoğu, haram veya harama yakın mekruhtur, yani günahtır. Bu günahların, TV veya internet vasıtasıyla yapılması suçu hafifletmez.

Küçük günaha tutkun olan kimse, daima istiğfar edip pişman olmalı, bir daha yapmamayı azmetmelidir. “Büyük günah istiğfar ile küçük günah olur, küçük günah ise devamlı işlenirse büyük günah olur” denmiştir. En sağlam yol, bu tür ortam, internet sitesi ve TV kanallarından uzak durmaktır.

Günümüzde, nasıl günahı alışkanlık haline getirdiysek, tövbeyi de alışkanlık haline getirmemiz gerekir. Tek kurtuluş yolumuz budur. Gizlide açıkda, tek başına veya toplu olarak, tövbe etmeyi ruhumuzun ilacı bilmeliyiz.

2- Günahı küçük görmek

İşlenen günahı küçük görüp önemsemekle günah büyük olur. Günahı küçük görmek, gafletten ve günaha alışkın olmaktan ileri gelir. Aynı zamanda, imanın kuvvetli olmadığını ve kalbin kararmış olduğunu gösterir.

Peygamberimiz sallallahu aleyhi vesellem buyuruyor ki: “Mümin günahını, tepesine dikilmiş bir dağ gibi görür, üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise günahını burnuna konup beklemeden hemen uçup gidecek sinek gibi görür.”

Günahın küçüklüğüne değil de kime karşı işlendiğine bakmalıdır. Günah küçük ise de Allahu Teâlâ büyüktür. İşlenen her günah, O’na karşı ve O’nun huzurunda işlendiği için büyüktür, önemlidir.

Daha da tehlikeli olanı, küçük günahı basit gören kalp, zamanla büyük günahları da küçük görmeye başlar. Böylece büyük günah işlemeye cesareti artar, bir anda büyük günahlara dalabilir.

3- Günahı fırsat bilmek

Günahı sanki önüne çıkmış bir fırsat gibi sevinerek işlemek, o günahı sevmeye sebep olur. Günahı severek işlemek ise günahı haram görmemeyi getirir. Bu da Allah’ın yasaklarını tanımamak manasına gelir. Yasağı, haramı tanımamak ise en büyük günahlardan biridir, isyandır. Haramları tanımamanın, büyük günahları alışkanlık haline getirmenin sonucu da -Allah muhafaza- imanı kaybetmektir!

4- Günahı ‘günah’ kabul etmemek

Günah işlerken günahı bir hata ve günah olarak kabul etmeyerek, gafletle işlemek, suçu ağırlaştırır. Oysa haram olduğunu bilerek işlenen günah, affedilmeye çok yakındır. Çünkü kişi kendini hatalı olarak bilmekte ve günahı günah olarak kabul etmektedir. Bu da Allahu Teala’nın rızasına uygun olandır. Kişi o anda dahi Allah’ı ve kurallarını kabul etmektedir. Affa çok yakındır.

5- Günahıyla övünmek

İşlenen günahtan dolayı gururlanmak ve bunu başkalarına övünerek anlatmak, iki türlü suçu bir arada barındırır. Birincisi, kendini haklı ve iyi görerek Allahu Teâlâ’nın gazabını celbeder.

İkincisi ise gizli kalması gereken günahı ifşa ederek, diğer insanları da o günaha teşvik etmiş olur. Toplumun zehirlenmesine sebep olduğu için de cezası katlanır. Günahın toplumda yaygınlaşmasına sebebiyet verdiği için çok ağır bir vebal altına girmiş olur. Allah’ın kahrına uğrama ihtimali çok fazladır. Nasıl insanları Allah’ın rızasına yönlendirenler büyük ecir sahibi oluyorsa insanları günaha sürükleyenler de aynı şekilde Hakk’ın gazabına sebep olurlar.

6- Günahın gizli kalmasına güvenmek

Günahının gizli kalmasını, kendisi için ilâhî bir yardım telâkki eden kişi kendisini aldatıyor demektir. Hâlbuki ayıpları örten ve bağışlayıcı olan Allahu Teâlâ, o kuluna, tekrar kendisine dönmesi için mühlet vermiş de olabilir. Öyleyse kulun bu mühleti kötüye kullanıp buna güvenmemesi gerekir. Aksine bunu kendisine verilmiş bir fırsat olarak değerlendirip hemen tövbeyle Rabbine dönmelidir.

7- Dini temsil konumundakilerin günahı

Günah işleyenin; âlim, tebliğ ehli veya Müslümanların temsilcisi konumunda olması, işlenen günahın ağırlığını ve vebalini katbekat artırır. Zira bu gibi kişiler, örnek olmak durumundadırlar. Bir kötülüğü onların yapması, diğer Müslümanlara günahı ‘iyi’ ve ‘yapılabilir’ bir şey olarak gösterir. “Günah olsaydı şu âlim yapmazdı” denilerek, günaha cesareti artırır.

Demek ki temsil makamındaki herkesin, özellikle günümüzde tebliğ ehlinin davranışlarına çok dikkat etmesi gerekmektedir. Halk, kendisi günahkâr bile olsa dini tebliğ edenlerin davranışlarına çok dikkat etmekte, âdeta nefislerine bahane teşkil ettirmektedirler.

Büyük ve küçük günah nedir?

Temel olarak günahın küçüğü büyüğü olmaz. Her günah, Kudreti Yüce Rabbimizin sınırlarını ihlâl olduğu için büyük bir suçtur. Fakat Allahu Teâlâ, adaleti ve sünneti gereği bazı dereceler belirlemiş ve bunları bize ilân etmiştir.

Âlimlerin çoğunluğu; “Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.” (Nisa, 4/31) ayetinden hareketle, büyük günahlardan kaçınıldığında, küçük günahların affedileceğini söylemektedirler. Hadisi şeriflerde “Beş vakit namaz, eda edilen Cuma ve tutulan Ramazan oruçları, büyük günahlardan sakınıldığında bu ibadetlerin aralarında işlenen küçük günahlara kefarettir” buyurulmaktadır.

Büyük günah, Nas (Kitap, Sünnet veya icma) ile büyük günah olduğu bildirilen, yapana had cezası veya ahirette ceza verileceği bildirilen günaha denir. Kur’ân ve Sünnet’te kesin olarak haram kılınan, haklarında had cezası bildirilen veya âhirette azap sebebi sayılan günahlar büyük, diğerleri küçük günahlardır.

Gavsi Sani Hz.(ksa)’den çok hoş bir sohbet

Dünya muhabbeti insanı günaha götürür. Dikkatli olun, Allah rızası için çalışın, günahlardan korunun. İnsan tevbe eder ve tevbesini bozmazsa; Allah affeder. Tevbe bir iki kelimedir. Ama Allah affı sever ve o bir iki kelime ile insanı affeder. Tevbe eden günah işlememiş gibi olur. Bir hadisi şerifte “Hiç ölmeyecek gibi dünya için, hemen ölecek gibi ahiret için çalışın” buyurulmaktadır. Bu hadisi şerife uygun hareket etmek lazımdır. Etrafımızdaki insanlara bakın, zamanı gelen tek tek gidiyor, ölüyor. Bir gün biz de öleceğiz. Onun için niyetinizi daima Allah rızası için yapın, günahlardan korunun, dikkatli olun. Allah affedicidir, bağışlayıcıdır: Dilden çıkan bir kötü söz bir şer söz hemen yazılmaz, belki tevbe eder diye beklenir. Ama kalpten geçen bir iyi niyet, hemen iyilik defterine yazılır. Kalbinizi, niyetinizi sağlam tutun, dikkatli olun.

Sadat kalbin zikretmesini istiyor. Zikrimiz inşAllah Allah’ın kudretiyle, Allah’ın kuvvetiyle kalbimize yazılsın. Kalb hidayete ersin diye zikir veriliyor. Zikir doktorun hastalara verdiği ilaca benzer, ilaç gibidir. Doktora gidince muayene ediyor, tahlil yaptırıyor, röntgen çektiriyor. Başka incelemeler yapıyor. Bunlara bakarak teşhis koyuyor ve sonra tedavi için ilaç veriyor. Hasta bu ilacı düzenli kullanmazsa, devamlı içmezse, bazen içer bazen içmezse, bazı günler ilacı hiç almazsa bu ilaç fayda etmez. Hasta iyileşemez. Zikir de ilaç gibidir. Devamlı çekilmezse, eksik çekilirse, muntazam kullanılmazsa, gafletle çekilirse, zikir fayda etmez ve kalb hidayete eremez. Gafletin sebebi masivadır. Masiva gaflete sebep olur. Gaflet olunca zikirden feyz alınmaz. Feyz alınmayınca tedavi tam olmuyor, tedavi eksik kalıyor. Bu sebeple zikir devamlı, eksiksiz vegafletsiz çekilmelidir. Sadatlar zikir üzerinde çok duruyorlar. Biz de zikre devam edelim ve günahlardan da muhafaza olalım. Böyle yapılmazsa insan perişan olur.”

Gavs-i Sani Seyyid Abdulbaki El-Hüseynî Bilvanisî Hz.

(Kuddise Sirruh)

Eşkiyalıktan Evliyalığa FUDAYL BİN İYAZ

Mustafa Bahadıroğlu

Bugün menkıbelerini ibret ve hayretle okuduğumuz nice büyük zat, yaşadıkları büyük dönüşüm sonucunda maneviyat semamızda birer yıldız oldular. Kimi İbrahim Edhem gibi dünya sarayını terk edip gönül saraylarında padişah oldu. Kimi de Fudayl b. Iyaz gibi eşkıyalıktan evliyalığa terfi etti. Bu dönüşümün adı tevbedir. Herkesi arındırmaya yetecek kadar büyük bir okyanus olan tevbe.

Tevbekârların medar-ı iftiharı, verâ ve irfan deryası Ebu Ali Fudayl b. İyaz (Rh.A.),

iki cihandan yüz çeviren şeyhlerin büyüklerinden olup, himmet ve fütüvvet ehli bir sufi idi. Merv, Kufe veya Horasan’lı olduğuna dair değişik görüşler var.

Fudayl b. İyaz, Merv ile Ebiverd arasında eşkiyalık yapardı. Fakat tabiatı hayır ve salaha meyilli idi. Soygun yaptığı kafilede bir kadın bulunacak olsa ona ilişmez, fakirin malını gasbetmezdi. Sahranın ortasında bir çadırı vardı. Adamları soydukları her kafilenin malını önüne getirirler, o da dilediğini kendine ayırırdı.

Bir gün muazzam bir kervan çıkageldi. Eşkiyalar kervanın gelmekte olduğunu fark edip hazırlık yaptılar. Kervanla birlikte gelen bir kişi haramilerin sesini işiterek, kafiledeki ağaya haber verdi. Ağa da haramilerden gizlemek için yanındaki altınları alıp çöle açıldı. Orada bir çadır gördü. Çadırda sırtına aba giymiş biri oturuyordu. Bu Fudayl’dan başkası değildi.

Durumdan haberdar olmayan ağa altınları ona emanet etmek istedi. Fudayl altınları çadırın içinde bir köşeye koymasını söyledi. Ağa da altınları bırakıp geri döndü. Kervanın yanına varınca haramilerin bütün kervanı soyduğunu gördü. O da geriye kalan bir kaç eşyasını toplayıp, çadırın yolunu tuttu.

Oraya vardığında bir de ne görsün! Eşkiyalar oturmuş malları taksim ediyorlardı. Adamcağız bir ah çekti ve, “demek altınlarımı haramilerin eline teslim etmişim!” diye hayıflandı. Geri dönmek isterken Fudayl onu gördü ve “gel!” diye seslendi. Oraya varınca Fudayl, “senin burada ne işin var?” diye sordu. Ağa: “Emaneti almak için gelmiştim de…”

dedi. Fudayl, “nereye koyduysan git oradan al.” dedi. Adam gitti ve altınları koyduğu yerden aldı. Yoldaşları Fudayl’a: “Biz bu kervanda hiç nakit bulamadık, sen ise bunca nakdi iade ediyorsun!” dediklerinde Fudayl:

– “O, hakkımda hüsnüzan besledi ve ben de Allahu Tealâ hakkında hüsnüzan besliyorum. Ben onun hakkımdaki hüsnüzannını doğru çıkardım. Ola ki Allahu Tealâ da benim kendisi hakkındaki hüsnüzannımı doğru çıkarır.”

Naklederler ki, Fudayl (Rh.A.) ilk zamanlarında bir kadına aşık olmuştu. Eşkiyalıktan her ne elde ederse ona gönderirdi. Zaman zaman da yanına gider konuşur, ağlardı. Bir defasında yine akşama kadar gönül eğlemiş, tırmandığı duvar üzerinde kadınla muhabbet ediyordu.

Bu esnada oradan geçmekte olan kervanda bulunan bir hafız şu mealdeki ayeti okur: “Allah zikredildiği zaman, iman edenlerin kalplerinin saygıyla yumuşayacağı zaman halâ gelmedi mi?” (Hadid/16)

Okunan bu ayet bir ok gibi Fudayl’ın yüreğine saplanır. Ta derinden yaralar. “Geldi, geldi… Hatta geçti bile!” diye söylenir. Şaşkın ve mahcup olur, yerinde duramaz. Günahlarına içten bir şekilde tevbe eder. Bundan sonra ağlaya ağlaya, diyar diyar gezerek, haksızlık yaptığı kişilerden af ve helallik diler.

Fudayl, işte böyle mahcup ve mahzun dolaşırken, Ebiverd’de onu gören bir Yahudi, kendi yoldaşlarına: “İşte şimdi Muhammedîler ile eğlenmenin zamanı geldi.” der. Sonra Fudayl’a, “eğer sana hakkımı helal etmemi istiyorsan, falan yerdeki filan kayalık tepeyi kaldır, yerini dümdüz et.” diye bir şart ileri sürer.

Tepe gayet büyüktür. Fudayl, bu tepeyi gece gündüz demeden kazmaya başlar. Nihayet bir seher vakti bir rüzgar çıkar. O rüzgar, kayalık tepeyi yerinde hiçbir şey yokmuş gibi dümdüz bir hale getirir. Bu manzarayı gören Yahudi bu defa, “malımı iade etmedikçe hakkımı sana helal etmeyeceğim, diye and içmiştim. Benim şu yastığın altında altınlarım var. Şimdi, sana hakkımı helal edebilmem için onları al bana ver.” der.

Aslında yastığın altına çakıl taşı vardır ve maksadı da Fudayl’ı denemektir. Ama Fudayl, elini yastığın altına sokarak bir avuç altın çıkarıp Yahudi’ye verir. Bu defa Yahudi, “sana hakkımı helal etmeden evvel bana İslâm’ı arzet.” der. Fudayl, “bu ne hâl böyle?” deyince Yahudi: “Ben seni imtihan ettim, aslında yastığın altında çakıldan başka bir şey yoktu. Elinde çakılın altın olduğunu görünce anladım ki, samimisin ve dinin de haktır.” der ve müslüman olur.

Fudayl b. İyaz (R.A.), daha sonraları hanımıyla birlikte Mekke’ye gitti. Orada evliyanın halkasına katıldı. İmam-ı Azam Ebu Hanife’nin sohbetlerine iştirak ederek ilim tahsil etti ve hadis rivayetinde bulunacak kadar ilimde derinleşti.

Eski eşkıya Fudayl, sonraki hayatında artık bir hikmet, marifet ve hakikat pınarıdır. Mekkeliler yanına gelip sohbetinde bulunmaya gayret ediyorlardı. Kerametleri herkes tarafından biliniyordu. Uzak mesafelerden onu ziyarete gelenlerin haddi hesabı yoktu. Halife Harun Reşid de sohbetinde bulunmuştu.

Nihayet h.187/m.803 yılında vefat etti.

(Kuşeyrî Risalesi, Keşfu’l-Mahcub, Tezkiretü’l-Evliya, Nefahat, Vâkıât-ı Üftade)

Etiket Bulutu