Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ekim 13, 2010

Huzura Durmak

Arapçada salat, ateş manâsına gelen “salye” kökünden
alınmıştır. Eğri bir ağaç (odun) doğrultulmak istendiği zaman, ateşte ısıtılarak
düzeltilir. İnsanda da, nefs-i emârenin mevcûdiyetinden dolayı bir takım
eğrilikler ve bozukluklar vardır; onlarında düzeltilmesi gerekmektedir. Namaz
sayesinde tecelli eden ilahi, Rabbani azamet nurları namaz kılanın nefsindeki
eğrilikleri eriterek yok eder. Kul bununla kalmayıp, aynı zamanda manevi mi’racı
gerçekleştirir.Demek ki; namaz kılan kimse, ateşte iyice ısıtılarak
üzerindeki kir ve pasların temizlendiği maden gibidir. Kimin namazı manevi
hararet ve nuruyla eğriliğe giderse; o kimse daha cehennem ateşine konmaz…
Kim namazında Allahu Teala ile arasındaki irtibatı sağlayabilir,
üzerinde ilahi tecelli nurları parlar ve huşu sahibi olur. Kurtuluşa erenler
ancak namazlarında huşu sahibi olanlardır. Huşu ortadan kalkarsa felah
gerçekleşmez. Allahu Teala: Beni hatırlamak için namaz kıl(Taha,20)
buyurmuştur. Demek ki, namaz Allah Teala’yı hatırlamak içindir; bu durumda nasıl
olurda onda gaflet ve unutma olur…Salat, lugatta; dûa manasına da gelir.
Namaz kılan sanki bütün azaları ile Allahu Teala’ya dua edip yalvarmaktadır.
Bütün azaları adeta bir dil olmuş; zahiren ve batınen O’na tazarru etmektedir.
Kulun zahiri muhtaç bir dilencinin yalvarma va yakarma hali içinde tazarru
ederk, eğilip bükülerek çeşitli şekillerde batınına ortak olarak, ondaki huşuya
katılmaktadır. Kul bu şekilde bütün varlığı ile dua edince, Kerim olan Mevlası
da kabul etmektedir. Çünkü Allahu Teala:“Bana dua ediniz, duanıza icabet
edeyim”(Mü’min,40) buyurarak vaade bulunmuştur.Halid er-Rebi der
ki:“Bana dua ediniz, duanıza icabet edeyim” ayetindeki rahmete hayret
etmekteyim. Çünkü Allah Teala, kullarına önce dua etmeyi emretti ve peşinden
hiçbir şart ortaya koymadan kabul edeceğini vaad etti.İsticabe ve icabe;
kulun duasının kabul ve geçerli olmasıdır. Sadık ve samimi olarak dua eden, hiç
şüphesiz, kime dua ettiğini yakin nuru ile bilmektedir. Böyle bir dua, kul ile
Rabbi arasındaki perdeleri geçerek Allahu Teala’nın huzurunda durur ve hacetin
görülmesini te’min eder.Avârifü-l Meârif, S 385-389

Rabıtayı Bozan Durumlar

Arifler Yolunun Edepleri

İnsan kalbi çok hassas ve hareketlidir,
devamlı değişim içindedir.
Mürid her zaman aynı derecede uyanık ve
sevgi içinde rabıta yapamayabilir.
Bazen rabıta bozulur, zayıflar ve
etkisi iyice azalır.
Bunun müridden ve dışardan kaynaklanan bazı
sebepleri vardır.

Bunlar:

1-Mürşid hakkında şüpheye
düşmek.
Bu hâlden kurtulmanın çaresi sık sık tövbe tazeleyip
mürşidle
kalp bağını kuvvetlendirmektir.
Mürşid hakkında kalbe
gelen vesveselere aldırış etmemelidir.
Allahu Tealadan özel yardım
istemeli ve kalbinin haktan kaymaması için
dua etmelidir.

2-Mürşidden
başkasının etkisinde kalmak ve gönlünü başka birisine kaptırmak.
Bu
hâlin tedavisi, kendisini şeyhinden uzaklaştıracak her şeyden gözünü ve
gönlünü
çekmektir.
Mümkünse bizzat mürşidinin yanına gitmeli, onun
nazarları altına girmeli, böylece sevgisini kuvvetlendirmelidir.
Bu
mümkün değilse hayalen mürşidi ile beraber olduğunu düşünmelidir.

3-Büyük
günah işlemekten meydana gelen gaflet ve ümitsizlik.
Bu hâlin
çaresi, nefsi devamlı hayırlı amellere sevk etmek, haram ve
boş
işlerden el çekmektir.
Bununla birlikte kişi günde yetmiş defa günah
işlese bile,
yetmiş defa Allah(cc)a tövbe etmelidir.
Hiçbir
hâlde ümitsizliğe ve karamsarlığa düşmemelidir.
Mürid nefsine mağlup
oldukça daha fazla manevi desteğe muhtaç
olduğunu anlamalı,
günahlarla zayıf düşen kalbinin kuvvetlenmesi için
zikir, istiğfar
ve rabıtaya sarılmalıdır.

4-Velilere itiraz ve düşmanlık yapan
kimselere yaklaşmak ve onlara kulak vermek.
Mürid en büyük zararı
Allah(cc) dostlarını inkar eden, hafife alan ve
onlara karşı edep
dışı davranan kimselerden görür.
Nefis kötü ve olumsuz şeylere hemen
yönelir.
Öyle ki insan Allah(cc) dostlarının güzel hâlleri hakkında
bin söz dinlese,
peşinden bir münkirin onları küçük düşürecek bir
sözünü işitse
nefis bin hak sözü bırakır, bir boş söze takılır,
onunla kalbin huzurunu kaçırır.
Bunun için münkirden kaçmalı, edepli,
muhabbetli ve Allah(cc) dostlarıyla
rabıtası kuvvetli salih
insanlara yakın olmalıdır.
Sadatlar, sofileri en çok münkirlere karşı
uyarmışlar ve
sohbetlerinde şöyle demişlerdir:

Bir kimse
papazla oturup kalksa, aynı kaptan, aynı kaşıkla yese içse,
ondan
gördüğü zarar, bir münkirden gördüğü zararın yanında hiç kalır.

Tasavvufun Üstlendiği Görev

KAYNAKLARIYLA TASAVVUF
DR. DILAVER SELVI

Bir bakıma tasavvuf, dinin batınî fıkhıdır. Batınî fıkıh, dinin özünü, esasını, ruhunu, aslını, sırrını, hikmetini konu eder. Kalple ilgili ilim ve edepleri öğretir. İnsanın hakikatini araştırır, iç alemin ihyasına yönelir. Kısaca hedef, nefsini ve Rabbını tanımasını sağlamaktı.

Tasavvuf, dinin en mühim ilmine yönelmiştir. Bu ilim, ihsan ilmidir. Ona marifetullah ilmi de denir. Bu ilmin hedefi Yüce Allah’ı tanımaktır. Bunun için ihlas, yakin, edep ve manevi arınma gibi diğer ilimlere ihtiyaç vardır. Tasavvuf hepsini hedefe alır, konu eder. Kur’an’da bu işe kısaca tezkiye denir. Tezkiye, kalbin manevi kir ve hastalıklardan arınmasıdır. Allahu Teala peygamberlerini bunun için göndermiştir. Kur’an’da ebedî kurtuluşun kalbin şirk, inkar, isyan ve gafletten temizlemesine bağlı olduğu belirtilmiştir.20

Kalbin arınması tövbe ile başlar, ihlasla yürür, takva ile biter. Bütün mesele gerçek bir tövbe yapmak ve hakiki takvaya ulaşmaktır. Buna irşat olmak, Allah’a kavuşmak, manevî huzura ulaşmak denir. İşte ihsan makamı budur. Kalbin ilahi ahlak ile güzelleştiği makamdır. Kalbin sıhhati o hale ulaşmakla mümkündür. Kuran’da bu hale hayat-ı tayyibe denir. Bu hayat, hakiki iman ve güzel ahlak sahibi her mümine müjdelenmiştir.21

Hayat-ı tayyibe tatlı, hoş, güzel, huzurlu hayat demektir. Bu hayatı tatlı ve hoş eden Allah sevgisidir, güzelleştiren edeptir, huzura çeviren zikirdir. Bu hayatı elde eden kalbe kalb-i selim denir. Hiçbir mal ve evladın bir faydası olmadığı ahiret gününde, insana fayda verecek olan bu kalb-i selim ve onun meyveleri olan salih amellerdir.22

İşte tasavvuf, bu kalbin tedavi edilmesini gaye edinmiştir. Bütün terbiye sistemi, kalbi selim hâle getirmek için kurulmuştur. Çünkü Yüce Allah bizden böyle bir kalp istemektedir. Kalbini uyandırmayan, onu tanımayan ve kullanmayan insan, Allah katında hayvanlardan daha aşağı bir duruma düşmektedir.23

Tasavvuf insanı gerçek insan yapma yoludur. Bu terbiye samimi bir tövbe ile başlar. Kalbin ilk ilacı tövbedir. Bu olmadan kalp sıhhat bulamaz. Gerçek tövbe, samimi olarak Allahu Teala’ya dönmektir. Bunun alameti, O’nun her emrini gönül hoşluğu ile yerine getirmektir. Yani tövbe, nefsin kötü arzularına değil, Yüce Allah’a itaat etmektir. Haramı terk edip Mevlâ’ya koşmaktır. O’nun razı olmadığı bütün şeyleri gönül ve hayattan uzaklaştırmaktır.

İnsan bu hâli ilk tövbeyle bulamayabilir. Yaptığımız öyle tövbeler vardır ki, ona da ayrı bir tövbe gerekir. Çünkü kalp yanmadan ve gönül katılmadan dil ucuyla yapılan tövbeler nasuh tövbesi değildir. Nasuh tövbesine ulaşmak için bir ömür verilse azdır. Nasuh tövbesi, Yüce Allah’a dost olmaktır. Bu kolay bir iş değildir. Gevşeklik ve ihmal ile bu devlet ele geçmez.

Kamil mürşit, irşat dairesine giren kimseye ilk olarak tövbeyi öğretir. Böylece hakka yöneliş ve yolculuk başlar. Buna seyr u süluk denir. Kısaca manası, Allah’a gitmektir. Bu yola giren kimse kalbinin ilacını arıyor demektir. Bunun için ilim lazımdır. Sonra ihlasla ibadet, taat ve hizmet istenir. Feyiz bunlara bağlıdır. Büyük veli Abdülganî en-Nablusî (k.s) ilahi feyzin nasıl elde edileceğini şöyle anlatır:

“Hak yolcusu, kendi başına ilahi huzurda ne yapacağını bilmez, edebi koruyamaz, feyiz alamaz. Feyiz alması ancak mürşid-i kamilin ona yönelmesi ve onu Allah’ın izniyle desteklemesi ile mümkün olur. Mürit tam sadakat halini elde ettiği zaman mürşidin kalbinden feyiz almaya başlar. Müridin çeşitli yollardan mürşidinden feyz alması için sadık olması lazımdır. Karşılıklı sadakat, kemal hâlini bulmadan bunlar olmaz. Mürid bu hâle geldiği zaman Allah’ın izni ile mürşid-i kamildeki güzel haller müride intikal eder. Kalbe feyzin gelmesi mürşidin nazarı ile olur. Kısaca, bu velilerle oturup kalkan kimse Allah’ın rahmetinden bir pay sahibi olur. “Onlarla beraber olan şaki olmaz, ilahi rahmetten mahrum kalmaz”24 hadisinin müjdesine erişir. Kulun ilahi feyzi alabilmesi için vücudunun hazır olması ve buna kabiliyet kazanması gerekir. Bunun için, farz ibadetler yanında nafile ibadetlere de yönelmek gerekir. Bunu şu kudsi hadisten anlıyoruz:

“Kulum bana en fazla farz amelleri yaparak yaklaşır. Nafile ibadetlerle de bu yaklaşması devam eder. Nihayet ben kulumu severim. Ben bir kulu sevince onun gören gözü, işiten kulağı, konuşan dili, tutan eli, yürüyen ayağı olurum. Artık o benimle görür, benimle işitir, benimle konuşur, benimle iş görür, benimle yürür. Benden bir şey istese kendisine veririm.”25

Bazen de feyz intikali, sadık müridin kamil mürşidine nazar etmesiyle elde edilir. Şu hadis-i şerif bunu ifade eder:

“Allah’ın velileri görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimselerdir.”26

Bu da, müridin mürşidini gerçek hâliyle tanımasına, bu husustaki istidadına, ihlasına, hizmetteki gayretine, mürşidinin yanında ve gıyabında iken riayet edeceği edebe ve bu husustaki hassasiyetine bağlıdır.”27

20 A’la 87/15; Şems 91/9-10.
21 Nahl, 97.
22 Şuara, 99
23 A’raf, 179.
24 Buhari, Deavat, 67; Müslim, Zikr, 35
25 Buhari, Rikak, 38; İbnu Mâce, Fiten, 16.
26 İbnu Mace, Zühd, 4; İbnu Mubarek Zühd, No: 217-218); İbnu Ebid-Dünya, Kitabu’l-Evliya,48.
27 Muhammed b. Abdullah Hani, Adab, 213-214 (Kısmen tasarruf edilerek alındı.).

Aminnn

Ey desteği olmayanların
desteği,
Ey dayanağı olmayanların dayanağı,
Ey övünülecek bir şeyi
olmayanların övüncü,
Ey imdat’a koşacak kimsesi olmayanların imdadı,
Ey
korunacak yeri olmayanların koruyucusu,…
Devamını GörEy iftihar edecek kimsesi olmayanların
iftihari,Ey izzeti olmayanların izzeti,Ey yardımcısı
olmayanların yardımcısı,Ey dostu olmayanların dostu,Ey
zenginliği olmayanların zenginliği,Sen bütün kusur ve noksan
sıfatlardan münezzehsin, Senden baska İlah yok ki bize imdat etsin. Emân
ver bize, emân diliyoruz. Bizi Cehennemden kurtar.

Ahmed Rufai Hazretleri, bir gün talebelerine:

– İçinizde kim bende bir ayıp görüyorsa bildirsin, dedi.

Müritlerinden biri:

– Efendim, sizde büyük bir ayıp var, diye cevap verdi.

Ayıbını talebesine soracak kadar kendini aşmış bu mütavazi insan hiç kızmadı, talebesi böyle söylüyor diye üzülmedi, belki sadece ayıbından kurtulabilmek ümidiyle sordu:

– Söyle dedi, kardeşim, o ayıbım nedir?

Talebe gözleri dolu dolu:

– Bizim gibilerin size talebe olması, dedi.

Bu söz gönüllere çok tesir etmiş, sohbette bulunan herkes ağlamaya başlamıştı. Ahmed Rufai Hazretleri de ağlıyordu. Bir ara sadece;

– Ben sizin hizmetçinizim, ben hepinizden aşağıyım diyebildi.

Göz, kalbin elçisidir…

Göz, kalbin elçisidir.
Onu vazifelendirir, araştırmaya gönderir.
Güzel ve manzaralı bir şey bulmuşsa, memnuniyet duyar.
Fakat göz, çoğu defa kalbin başını belaya sokar.
Zira öyle güzellikleri, haber verir ki;
ne hepsini elde etmeye, ne de ayrılıklarına tahammüle kalbin gücü yeter.Bakışlarını Allah’ın rızası haricinde salıverenlerin hasretleri, devamlı olur. Çünkü bakmak, sevgiyi netice verir.
Ve kalb, bir alakaya sahip olur.
Sonra bu alaka kuvvetlenir;vurgunluk derecesine varir ve kalbi kaplar.
Göz bakmaya devam ettikçe vurgunluk hali kalbden ayrılmayacak bir sevgi halini alır.
Sonra bu aşırı sevgi aşka döner ve çılgınlık halini alır.
Artık kalb, köle olmuştur velayık olmayana kulluk yapmaya başlar.
Bütün bunlar, bakmanın cinayetleridir.
Bir emir iken, şimdi bir esirdir o.Kalb, düştüğü haller için, gözden dert yanar.
Göz ise “Ben senin memurundum”, der.
” Bana vazife veren sen degil miydin?”
Bütün bunlar, Allah’ın sevgi ve bağlılığından boş kalan kalblerin belasıdır.
Kalb Allah’ı sevmek için yaratılmıştır.
Bu yüzden sevgilisi “O” değilse, kulluğu başkasınadır.
– İbn-i Cevzi

S.Ihsan Erol´dan GAFLET sohbeti:

S.Ihsan Erol´dan GAFLET sohbeti:

Allah dostlari en büyük musibet olarak, gafleti ve
yüce Allah’a karsi itaatsizligi görmüslerdir. Bir gün bir Allah dostu kan revan
içinde, bütün vücudu kurtlar tarafindan yenmis halde yatiyordu. Bu arada söyle
dua buyuruyordu;Yarabbi sana sonsuz hamd olsun. Sana sonsuz hamdler olsun ki
bana en büyük belalari vermissin. Bir diger veli bir gün bu zatin yanina geliyor.
Onu gözü kapali halde sürekli bu dualari tekrarlarken görüyor; bundan büyük
belami olur, ey arkadas diye diye kendini sormaktan alamiyor. O da tabi
diyor. Allah’a karsi itaatsizlik yapmiyorum, gaflet denizi içinde
yüzmüyorum,dilim zikirsiz kalmiyor, zaten bu vücudu kabirde kurtlar böcekler
yemeyecek mi? Iste en büyük belalar itaatsizlik ve gaflettir.

Allah dostlari, baslarina isabet eden bütün bela ve musibetlere imtihan gözüyle
bakarlar. Dünyanin bela ve musibetlerine önem vermezler. Gaflet içinde
bulunmasinlar da,diger baslarina gelenler çok kayda deger degildir onlar için.
Çünkü onlar için en degerli hazine,gafletsiz geçen bir ömürdür. Dünyada olanlar
Hz. Eyyubun basina gelenler misali hep imtihandir. Insallah bizlerde gaflet
içinde bulunmayalim. Nazarinda ne kadar emsalsiz bir nimet oldugunu iyi
anlayalim. Nazar, en az ayda bir kere mürsidini görmektir. Ya sen onu göreceksin,
ya o seni görecek. Fotografini görmek , vekillerini görmek hiç fayda getirmez.
Yalnizca canli ve zahiren görmek lazimdir

Kalp huzuru com’ alıntıdır.

S. Ihsan Erol

Etiket Bulutu