Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ekim 23, 2010

SULTAN HAZRETLERİNİN VEDA SOHBETİ

Bismillahirrahmanirrahim

Elhamdulillahi Rabbil alemin.Vessalatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Allah (c.c.) bizlere üç büyük nimet bahsetmiştir. Bu nimetlere çok şükür etmemiz lazımdır. Bu nimetlerden birincisi ve en önemlisi; Allah (c.c.)’in bizi Müslüman olarak yaratmasıdır. Bizim de bu nimete karşılık Allah (c.c.)’a çok ibadet etmemiz lazım. Oruç tutmak, zekat vermek, sadaka vermek, namaz kilmak Allah (c.c.)’in bize bahşettiği en büyük nimetlerdendir. Bu ibadetlere karşilik Allah (c.c.) müslümanlara cenneti ve içindeki nimetleri hazırlamış ve ebedi olarak orada kalacaklardır. Ona göre ibadetleri artirmamiz lazim gelir.Allah-u Teala (c.c.) bize hidayet yolunu göstermekle büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Kafirler bu lütfü ilahi’ye icabet etmediklerinden ötürü onlara ebedi cehennem ateşi ve izdirabmi hazirlamiştir.

İnsan bir düşünecek olursa, parmağını tuttuğu bir mum ateşine bile parmağını tutamazken nasıl olurda ebedi ateş olan cehennemlik amelleri işler, günahlardan sakınmaz ve ibadet yapmaz? Bütün bunları düşünerek ibadetlerimizi artırmamız lazım. Allah (c.c.) tüm dünyanın servetini bize vermiş olsaydı ve bu serveti Allah (c.c.) yolunda tasadduk etseydik yine de müslüman olmanın şükrünü eda edemezdik.

Allah (c.c.)’m bize bahşettigi ikinci büyük nimet; bizleri en son ve en büyük peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmeti olarak yaratmasıdır. Nasıl ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) paygamberlerin en efdali ve en üstünü ise, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti de ümmetlerin en üstünüdür.

Hz. Musa (a.s.) Levh-i Mahfuz’a baktığı zaman, orada Hz. Muhammed (s.a.v.)’in öyle hasletlerini, büyüklüğünü, faziletini görmüş ki, “Ya Rabbii Keşke beni de Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti olarak ya-ratsaydın, başka bir şey istemezdim” buyurmuştur. Biz böyle bir peygamberin ümmetiyiz. Buna layık olmaya çalışalım.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: “Benim ümmetimin evliyaları, Beni İsrail peygamberleri gibidir. (Bu,büyüklük bakımından değil, hidayet bakımındandır.) ” Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı yalnız kendisini irşad etmiş, bir kısmı yalnız kendi ailesini, bir kışımı kendi içinde bulunduğu kabilesini, bir kısım da yalnız bulunduğu köyü irşad edebilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ümmetinin evliyaları, mür-şid-i kamilleri ise daha fazla irşadda bulunarak daha çok kişinin hidayete ermelerine vesile olmuşlardır.

Allah (c.c.)’ın bize sunduğu üçüncü büyük nimet, Allah (c.c.)’ın Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetini son ümmet olarak, bizleri de ümmetin en son kısımlarında yaratmasıdır. Diğer ümmetler binlerce ytl toprak altında (kabirde) yattıkları ve günahkar olanların kabir azabı çektikleri halde, bu son ümmet az bir süre toprak altında yatacaktır. Ve (günahkar için de) azapları da çok kısa bir zaman sürecektir.Cenab-ı Hakk’ın bizlere farz kıldığı namazda huşu ve takvaya da çok dikkat etmeliyiz.Namaz peygamber (s.a.v.)’e miraçta farz kılınmıştır. İlk önce elli rekat olarak farz kılınmıştır. Bu emirle Rabb’in huzu-randan dönen Hz. Peygamber (s.a.v.) altıncı kat semada Hz. Musa (a.s.)’m ruhaniyeti ile karşılaşır. Hz. Musa (a.s.), Resullah Efendimiz’e (s.a.v.) elli vakit namazın çok olduğunu, bunun ahir zaman ümmetine ağır geleceğini, Allah (c.c.)’tan namaz vakitlerini azaltması için niyazda bulunmasını söyler. Resulullah (s.a.v.) da tekrar Allah-u Teala’nın (c.c.) huzuruna varıp, elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vaki
tleri biraz azaltması için Alah-u Teala’nın (c.c.) huzuruna varıp, elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için Allah-u Teala’ya (c.c.) niyazda bulunur.

Allah-u Teala (c.c.) da namazları on vakit azaltarak kırk vakte indirir. Resullulah Efendimiz (s.a.v.) geri dönerken tekrar Hz. Musa (a.s.) ile karşılaşır. Hz. Musa (a.s.) yine bu kadar vakit namazın çok olacağını söyler ve biraz daha azaltılması için tekrar Allah-u Teala (c.c.)’nın huzuruna gitmesini söyler. Bu gidip gelmeler birkaç kez daha tekrarlanır ve namaz vakitleri sonunda beş vakte indirilir. İşte böylece Muhammed aleyhisselam ümmetine her gün beş vakit namaz farz kılınır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Musa aleyhisselam’ın bizzat kendisi ile değil ruhaniyeti ile görüşmüştür. Tabii ki Allah (c.c.)’ın dostları ölmez, yalnızca nakil olur yer değiştirir. Onların himmeti, yardımı her zaman vardır.

Hz. Musa (a.s.), Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ve O’nun ümmetinin fazilet ve büyüklüğünü, Allah (c.c.) katındaki değerini Levh-i mahfuz’da gördükten sonra şöyle buyurur: “Ya Rabbi! Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti olamadım. Bari ümmetini görenlerden olsaydım” diye arzu ediyor. O sırada İmam-ı Gazali (rh.a)’nin ruhaniyeti oraya geliyor ve Hz. Musa (a.s.) ile görüşüyor.

Hz. Musa (a.s.):

-Sen kimsin? diye sorunca, îmam-ı Gazali:

– Muhammed Oğlu, Muhammed Oğlu, Hamid Oğlu İmam-ı Gazali’yim diye cevap verir. Bu cevap üzerine Hz. Musa (a.s.)

-Künyeni neden bu kadar uzun söyledin, yalnızca İmanı-ı Gazali deseydin yetmez miydi? diye sorar. İmam-ı Gazali (rh.a) de cevap olarak

-Allah (c.c.) Hazretleri, ile konuşmaya gittigin zaman sana “sag elindeki nedir?” diye sordugunda, sen onu tanitirken “O benim asamdir. Ona dayanirim ve onunla davarlarima yaprak silkerim ve onda benim başka hacetlerim de vardir” diye uzun uzun anlattin, kisaca cevap verseydin yeterli olmaz miydi?” şeklinde sorusuna soruyla cevap verir. Hz. Musa (a.s.) da cevap olarak:

-Ben Allah-u Teala (c.c.) ile biraz daha fazla konuşabilmek için uzun uzun açikladim, der. Imam-i Gazali (rh.a) de cevap olarak:

-Sen Allah (c.c.)’in büyük peygamberlerindensin. Kelimetullah’sın. Kitab verilenlerdensin. Onun için seninle daha fazla konuşabilme şerefine nail olmak için uzun açıklamada bulundum, der.

İşte Hz. Musa (a.s.) ile bu derece yakın olabilen İmam-ı Gazali (Rh.A.) zamanının en büyük alimi idi. Ama tasavvufu sevmeyen tasavvuf münkiri idi. İmam-ı Gazali (rh. A.)nin kardeşi ise tasavvuf ehli veli bir zat idi. İmam-ı Gazali (rh.a)’ye ilminden dolayı, her müşkülü olan fetva almaya geldiği halde, kardeşi arkasında namaz bile kılmıyordu.

İmam-ı Gazali (rh.a) arkasında namaz kılmadığı için kardeşini annesine şikayet etti. Annesi kardeşini camiye cemaate gitmesi için ısrar etti. Gayesi İmam-ı Gazali (rh.a)nin gönlünü almaktı. Gazali’nin kardeşi annesine;

-Anne, onun arkasında benim namazım olmaz, dedi.

Bunun üzerine annesi fazla ısrar etti: “Bak oğlum, o senin büyüğün, sen cahilsin, ağabeyin alim kişidir, herkes ona geliyor, müşkülünü halledip gidiyor, herkesin namazı kabul oluyor da seninki neden kabul olmasın? Mutlaka gidip arkasında namaz kılacaksın” diye çok ısrar edince İmam-ı Gazali’nin kardeşi camiye gidiyor. O gün İmamı Gazali (rh.a)’ye namazdan önce bir kişi geliyor ve hayız (kadınlık hali) hakkında bir soru soruyor, İmam-ı Gazali (rh.a) de “Namazdan sonra gel, cevabını vereyim” diyor.

Namaza başlayinca Imam-i Gazali sürekli hayiz (kadinlik hali) ile ilgili soruyu düşünüyor ve namazin tamamini cevap hazirlamakla geçiriyor, bu arada imam-i Gazali’nin kardeşi sürekli tekbir aliyor, sonunda namazi bozuyor ve yeniden kiliyor.

İmam-ı Gazali, kardeşinin ikide bir tekbir almasına ve namazı bozup, tekrar kılmasına çok üzülüyor ve annesine şikayette bulunuyor.

Annesi, “Oğlum, neden ağabeyinin namazına müdahale ettin, cemaatın içinde mahcup duruma düşürecek hareket yaptın, hani bana söz vermiştin, Namazı kılıp gelecektin? deyince, İmam-ı Gazali’nin kardeşi annesine;

-Anne, bir insan göbeğine kadar kana bulanırsa onun arkasında kılman namaz kabul olur mu? diye soruyor ve “bu soruyu abime de sor” diyor.

Annesi, İmam-ı Gazali’ye bu soruyu aynen aktarıyor.

İmam-ı Gazali (rh.a) namazdaki durumunu hatırlıyor, namazı hayızla uğraşmaktan tam olarak kıldıramadığını ve kardeşinin de keşif sahibi olduğu için haline vakıf olduğunu anlıyor. Gerçekleri görüyor ve daha önce inkar ettiği tasavvuf ve tarikat yoluna giriyor. Gerçekleri gördüğü ve alim de olduğu için çalışarak kısa zamanda Gavs oluyor.

Bu nimete layık olmak için çok çalışalım, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e hakiki ümmet olmaya gayret edelim.

Padişah ne kadar büyük olursa, hizmetçisi de o kadar büyüktür. Hasan-i Basri Hazretleri çarşiya çikip, bir dükkana ugramiş. Bir adamin çarşida elini kolunu sallaya sallaya, gururlu ve kibirli bir şekilde gezdigini görür. Hasan-i Basri (rh.a) “Bu kim ki gururla^ ellerini kollarini sallaya sallaya yürüyor?” diye sorar. Orada bulunanlar.

“-Bu şahis padişahin hizmetçisidir, onun için böyle yürüyor” derler. Bunun üzerine Hasan-i Basri (Rh.a.):

“-Ben de Sultanlar Sultanı Allah (c.c.)’ın kuluyum. Ben neden bu adamdan daha iyi yürümeyeyim?” der ve çarşının içinde ellerim kollarını sallaya sallaya bir süre gezinir.

Bizim de üzerimize düşen, Sultanlar Sultani’na çok ibadet edip, çok çalişmamizdir. Zaten Allah-u Te-ala (c.c.) “Insanlari ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattim” buyuruyor. O’na layik olmaya gayret edelim. Bizlere bildirmiş oldugu hayirlari yapmaya çalışalım. Zaten Allah-u Teala (c.c.) da şöyle buyuruyor: “Azaba duçar olmadan önce (tövbe edip) Rabbiniz’e dönün ve O’na teslim olun. Sonra yardim olunmazsınız. Ansızın haberiniz olmadan azap size gelmeden evvel Rabbiniz’den size indirilenin en güzeline (nehyedildiklerinizi birakip emrolunduklariniza) tabi olun.”

Dünyada yapılan günahların hesabı, azabı ve cezası ahirettedir. Ölmeden önce iyi amelde bulunmaya acele edin.

Bir insan yalnızken, tek başına, günah işleme fırsatı olduğu halde Allah (c.c.)’tan korkarak o günahı işlemezse, Allah (c.c.) ona çok büyük ecir ve sevap veriyor. O davranış (günahtan kaçış) mümin için en hayırlı iştir. Bu durum imanın kemale erdiğinin işaretidir.

Kalabalıktan çekinerek günah işlemeyen kimseye sevap yoktur, ama yalnızken ve elinden geldiği halde, yapabilecek durumdayken gühahı işlemeyene çok sevap vardır.

Bütün insanlar, herkesin birbirinden kaçacağı o günde, hesapları görüldükten sonra bir kısmı cennete bir kısmı cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Herkes gideceği yere gitmeden önce; anne, baba, oğul, kız hepsi birbirlerine sarılıp vedalaşırlar. Bu vedalaşma . beşyüz yıl sürer. Vedalaşma bitince melekler gelir ve “Vedalaşma bitmiştir, artık yeter, ayrılın” diyecekler. Sonra herkes hak ettiği yere gönderilecektir. Cehenneme gidenlere Allah (c.c.):

“-Ey ademoğulları! Şeytana itaat etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana itaat edin, doğru yol budur, diye size bildirmedim mi?” diyecektir.

Allah (c.c.) yine:

“-Bugün onların ağızlarım mühürleyeceğiz. Elleri bize konuşacak ve ayaklan da neler isledilerse ona şahitlik edeceklerdir.” diye buyurur.

İnsanların omuzlarında iki melek vardır. İşlenen bir günahı tövbe edebilir diye sağdaki melek, soldaki günah yazan meleğe yirmidört saat yazdırmıyor. Bu süre içerisinde tövbe etmezse bir günah yazılıyor. Sevap meleği ise, her sevap ve iyilik için on ile yediyüz katı kadar sevap yazıyor. Hiç beklemeden, hemen yazıyor. Bundan büyük nimet var mı?

Allah (c.c.) kulunu bağışlamak, affetmek için adeta ufak bir bahane arıyor. Madem Allah (c.c.) bahane arıyor, biz de gayret edelim. Dünya ile mağrur olmayalım, ona aklanmayalım.

Sofiler ayakta çok beklediler, onun için sohbetime burada son veriyorum. Allah (c.c.) hepinizden razı olsun. İnşallah nasip olursa cumaya kadar evimize dönmek niyetindeyiz.

Allah (c.c.) hepimizi affetsin, inşallah.

Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.)

Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) 23.3.1930 tarihinde Siirt’in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde doğmuştur.

Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretleri olup Nakşibendi büyüklerindendir.Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diyauddin (k.s.) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Seyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (r.a.) soyundan geldiği için de “El-Hüseyni” denilmektedir.

Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi. Hüsn-ü hat sanatında çok mahirdi. Hazret’e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almıştı. Fakat kendisi şeyhine “Sizin sağlığınızda kendi halifeliğimi açıklıyamam, sizden sonraya kalırsam, açıklanmasını birisine vasiyyet edersiniz. Aksi takdirde sizin yaşadığınız devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz” diye rica etmişti. Şeyhinden önce vefat ettiği içinde halifeliği aşikare olarak ilân edilmeyip gizli kalmıştır.

Babası olan Gavs hazretlerini Seyyid Muhammed’in vefatı üzerine Seyyid Maruf (k.s.) (Seyda hazretlerinin dedesinin babası) büyütmüştür. Gavs hazret-
leri Siyanüs seyyidlerinden olan Fatıma Validemizle evlenmişler, bu izdivactan Seyyid Muhammed (ka.), Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel
Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur. Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği Ta-
runi köyünden Seyyide olan ikinci hanımı Sıdıka Validemizdende Seyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.), Seyyid Ahmed, Seyyid Ab-
dülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kızkardeşleri olmuştur. Seyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid
Ma’ruf vefat edince Gavs hazretleri evini Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşıdı. Burada 13 sene kaldılar.Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi’nin (k.s.) izniyle
Bilvanis köyüne hicret ettiler. Seyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evlenmişlerdir. Bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid
Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğulları ile Hasine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye
isimli kızları dünyaya gelmiştir. Gavs hazretleri Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Seyda hazretleriyle birlikte Bitlis’in Kasrik köyüne tâşındılar. Burada
11 sene kaldıktan soma Siirt’in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler. 9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa’da, soma Di-
yarbakır’da tamamladı) kaldıkları Gadir’den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler. Babası
Gavs hazretleri 1 Haziran 1972 yılında vefat edince başlıyan irşad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmişti.

1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurdışından aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale’nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. Önce Adıyaman’a, soma Adana’ya oradanda Gökçeada’ya götürülen Seyda’ hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara’ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan soma Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil’e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetine devam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun
süre ızdırap çekmiştir.

Şeker, damar sertliği, tansiyon ve romatizma hastalıkları nedeniyle uzun yıllar tedavi gören Seyda hazretlerinin ölümünden bir yıl önce ayağı kırılmış
çektiği ızdıraplarına bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir.Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara’ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10.1993 Cuma günü cuma namazından iki saat sonra 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur.Vefat haberini alan onbinlerce bağlısının katılı-
mıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir.

Dr. A.Selahaddin Kınacı

Kapatın Gözlerinizi.

Şöyle dizlerinizin üzerine oturun.
Ellerinizi göğsünüzün altında birbirine bağlayın.
Gözleri açmak yok ama.
Boş verin nedeni-niçini.
Başınız sol omzunuzun üstünden kalbinize doğru bükülsün haydi.

Şimdi düşünün, bir ALLAH dostunun huzurundasınız.
O asla tarif edemiyeceğiniz kokuyu duyuyor musunuz?
İçeride sizden başka yedi-sekiz kişi daha var.

Bakışlarınız öne doğru düşmüş.
Sanki bir siz varsınız, bir O.
Başınızı kaldırıp etrafa bakmaya çekiniyorsunuz.
Sessizlik müthiş. Siz hiç konuşmuyorsunuz, fakat kalbiniz hiç susmuyor.
Bir yandan layık olamayışın mahcubiyeti ile kızarıyor yüzünüz. Bu bir lutuf.
ALLAH dostu girişte hemen sağda oturmuş. Sol kolunun altında biraz yüksekçe bir yastık var. Yastığın arka kısmında bir GÜL demeti.

Sağ yanında gümüş bir şekerlik. Çayını yudumluyor. Sol işaret parmağını sol kaş ucuna dayamış. Görünüşte burada, bu odada ama aslında başka bir yerde gibi.Y alnızca onun görebildiği bir şeyleri seyreder gibi…
Bir ara başınızı kaldırıp bakıyorsunuz. Ayak parmaklarının arasındaki pamuklara takılıyor gözünüz. Kapının önünde pür-edep duran biri var. Bir ara ona bakıyor göz ucuyla. Anlıyor adam. Bu başka bir dil olmalı. Adam yaklaşıyor. Şekerlikten üç şeker alıp adamın avucuna bırakıyor. Bir şeyler söylüyor.

Şimdi sesini duyuyorsunuz, aman ALLAH’ım…

Sözler hacim kazanıyor dudaklarında. Bu kelimeler o an yaratıldı sanki.
Hafifçe tebessüm ediyor.
Bakışlarınızı kaçırıp, sehpanın arkasına biraz daha saklanıyorsunuz şimdi. Daha önce tebessüm eden birini hiç görmemiş olduğunuzu düşünüyorsunuz.
Okuduğunuz menkıbeler kalbinize hücum ediyor.
O elleri birbirine kenetliyor.
Odaya ondan yayılan,dalga dalga yayılan tevazu… Bakışlarını yerden kaldıramıyor gibi.
Sanki mahcup bir ifade var yüzünde.
Siz biraz daha saklanıyorsunuz yanınızdakinin arkasına doğru. Ne zamandır burada olduğunuzu düşünüyorsunuz.
Bir cevabınız yok.
Burada, bu anda ruhunuzu teslim etmek istiyorsunuz.
Edebin,tevazunun tarifi ondan önce nasıl yapılıyordu acaba, diye soruyor içiniz de bir ses.
Gözlerini kapatıyor birden.

Sanki bir şeyler söyleyecek. Sol elini sağ avucunun içine alıyor. Kapıdaki adam bir tepside çay bırakıyor sağ yanına. Bakışları yerde hala. Bakışını kaldırıp tebessüm ediyor. Hoşgeldiniz, diyor, kainat o sözden ibaret kalıyor .Fısıltıyla hoş bulduk demeye çalışıyorsunuz. Ama dudaklarınız sizi dinlemiyor. Ne dediğinizi, nasıl dediğinizi bilmiyorsunuz .
O’nun elleri kenetli hala. Parmaklarına takılıyor gözünüz.
Dikkatinizi toplamaya çalışıyorsunuz. Söylediği hiçbir şeyi unutmamalıyım, diyorsunuz. O sohbete devam ediyor. Bundan önce söylediklerini düşünüyorsunuz, sahi ne demişti?

Aklınızda hiçbir şey yok. Vazgeçiyorsunuz hatırlamaya çalışmaktan. Orada olmanın hazzına bırakıyorsunuz kendinizi.
O anlatmaya devam ediyor, niyetten bahsediyor. Söz veriyorsunuz kendinize. Her sabah evden çıkarken…nasıldı o cümle? Hatırlamaya çalışıyorsunuz, kalbiniz susmuyor. Ellerini arkadan bağlamış bir adam geldi,diyor. Mahşeri düşünüyorsunuz. Onu çıkartıp asfalta koydu… Ağlamaklı oluyorsunuz birden, kalbinizi bildiğini biliyorsunuz, kalbiniz bunu bilmiyor. Mahşerde nasıl tanıyacak bizi diyor.

Sus diyorsunuz içinize, susmuyor. O çayından bir yudum daha alıyor. Kalbinizdeki o ses bağırmaya devam ediyor.
Milyarlarca insanın içinde bizi nasıl bulacak? Bir kutuyu tarif ediyor o sıra. Yüzünüz kızarıyor.
Halının altına girmek istiyorsunuz. Başınız omuzlarınıza gömülü ama size baktığını biliyorsunuz. Ses devam ediyor:Mahşerde nasıl tanıyacak bizi?
Ani bir sessizlik…O birden susuyor. Siz kalbinizi söküp atmak istiyorsunuz. Sessizlik müthiş. Yeniden tane tane anlatmaya başlıyor:

Bir adam vardı. Garip,kimsesiz bir adam.
Bağ-bahçe işleriyle uğraşır,sebze-meyva yetiştirirdi. Şehir pazarı oldu mu, mahsulünü devesine yükler, satmaya götürürdü. Nehrin üstünde ki köprüden geçer, pazara gelirdi. Akşama kadar satabildiğini satar, satamadığını devesine yükler, evine dönerdi. Bir gün adamın devesi yavruladı.
Artık pazara giderken yavru deveyi de yanlarına alıyorlardı. Köprüden geçerken yavru deve nehre yuvarlanıp öldü. Annesi orada feryat edip inlemeye başladı.
Ne zaman o köprüden geçseler deve orada durur, feryat ederdi.
Adam devesinin haline üzülür, bu kadar figan ediyor, ciğerleri hasretten yandı, delindi derdi. Bir gün deve ortadan kayboldu.

Köylü yükünü omzuna alıyor, pazara böyle gidip geliyordu.
Bir zaman sonra devesini bir başka adamın yanında görünce sevindi, bu deve benimdir, dedi. Ama adam oralı olmuyor, devenin sahibi benim, diyordu. Münakaşa ettiler, anlaşamadılar.
Mahkemelik oldular. Kadı efendi devenin gerçek sahibini anlamaya çalışıyordu.

Köylü dedi ki: Benim devemin bir yavrusu vardı, köprüden düşüp öldü. Yavrusunun ardından öyle feryat ederdi ki ben ciğeri delinmiştir derdim. Deveyi keselim. eğer ciğeri delikse bu adam bana bir deve alsın, değilse ben ona bir deve alırım. Kadı efendi diğer adama baktı. Adam olur deyip kabul etti. Deveyi kestiler, baktılar ciğeri deliktir. Devenin sahibinin kim olduğunu anladılar.

Aşıkların ciğerleri de deliktir, maşuk onları nerede olursa olsun, bilir tanır.

O sözünü bitirirken, siz kan-ter içinde kalıyorsunuz. Kaçmak,kaybolmak, yok olmak istiyorsunuz. Ellerinizi ciğerleriniz üzerinde kavuşturmuşsunuz. O size hiç bakmıyor. Kalbinizden utanıyorsunuz.
Çayından bir yudum daha alıyor.
Ellerine sarılmak istiyorsunuz.
Dudaklarınızda ki teri siliyorsunuz ellerinizle.

Boğazınıza bir hıçkırık düğümleniyor.
Başınızı hiç kaldıramıyorsunuz, ama her şeyi görüyorsunuz sanki. Yanında bir adam var, elindeki kağıtları gösteriyor.
O bir şeyler soruyor adama.
Her şey bir hayal gibi. Bir şey tarif ediyor.
Parmakları kağıdın üzerinde. Ben burada mıyım, diye düşünüyorsunuz.
Adam kağıtları toplayıp kalkıyor. Siz dizlerinizin üzerinde daha bir toparlanıyorsunuz. Üç şeker veriyor adama. Başınızı kaldırıp etrafa bakıyorsunuz, sizinle gelenlerden kimse yok orada!Hıçkırarak ağlamaya başlıyorsunuz.
Biri sarsıyor sizi. Ezan sesi geliyor uzaklardan.
Kan-ter içindesiniz. Bir feryat yükseliyor ta ciğerinizden.
Biri daha hızla sarsmaya başlıyor sizi. Aç artık gözlerini, dediğini duyuyorsunuz.

Ezan sesi berraklaşıyor.
Yatağınızın üzerindesiniz.
Titriyor hıçkıra hıçkıra ağlıyorsunuz.
Elleriniz göğsünüzde bağlı.
Ezan sesi geliyor uzaklardan…

Serdar Tuncer

ALLAH NASIL GÖRÜLÜR?

Hz Ali(ra) birgün minbere çıkarak cemaate,

” Arş-ı ala’nın aşağısından yeryüzüne kadar ne varsa herşeyi bana sorabilirsiniz Benim şu göğsümde (kalbimde) derya gibi ilimler var Resulullah(sav) benim ağzıma şerefli tükürüğünden tükürdü, o tükürük hala ağzımda duruyor (O’nun bereketi ile dilimden hikmetler akmaktadır) Canım kudret elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, eğer bana izin verilseydi Tevrat ve İncildeki bütün ilimleri insanlara anlatırdım ve herkes beni tasdik ederdi”

Hz Ali’nin (ra) bu konuşmasını yaptığı mecliste Yemenli bir adam vardı Bu adam kendi kendine;

”Bu çok büyük laflar ediyor şunu bir rezil edeyimde görsün gününü!”dedi Hz Ali’ye (ra) yönelerek,

” Sana bir sorum var!” dedi Hz Ali(ra),

” Beni zora düşürmek ve imtihan etmek için değil, bir şeyler öğrenmek için sor” dedi Adam :

” Beni buna sen zorladın, Ey Ali! sen hiç rabbini gördün mü?” diye sordu Hz Ali (ra) :

” Ben görmediğim bir rabbe ibadet etmem!” dedi Adam :

” O’nu nasıl gördün?” diye sordu Hz Ali (ra) :

” O’nu baş gözü göremez; fakat kalpler O’nu imanın hakikatı ile (Allah’ın verdiği bir nurla) görür Rabbim birdir ve tektir, ortağı yoktur O birdir, ikincisi yoktur Tektir, benzeri yotur O, zaman ve mekanla sınırlanmaz Duyu organları ile hissedilemez ve Hiç bir ölçü ile ölçülemez!”

Hz Ali’nin (ra) bu cevabı üzerine Yemenli adam bayılıp yere yığıldı Ayılıp kendisine geldiğinde,

” Vallahi bundan sonra imtihan ve utandırmak için kimseye soru sormayacağım” dedi

*******

ateşin yakmadığı aşık, dilaver selvi

semerkand yayınları

KERAMET

Birgün mürîdleri Şâh-ı Nakşibend Hazretleri nden kerâmet istemişlerdi. Buyurdular ki:
“- Bizim kerâmetimiz açıktır. İşte bakınız; omuzlarımızdaki bunca günah yüküne rağmen ayakta durabiliyor ve yeryüzünde yürüyebiliyoruz. Bundan daha büyük keramet mi olur?..”
Ardından tasavvufta mühim olan hususun kerâmet değil istikâmet olduğunu bir kez daha hatırlatarak şöyle buyurdular:
“- Bir kimse bir bahçeye girse ve orada her ağacın yaprak yaprak dile gelip: “Ey Allâh ın velîsi merhabâ!” diye seslendiğini duysa, zâhiren de bâtınen de bu sese aslâ iltifât etmemeli! Bilâkis kulluktaki gayret ve azmi daha da ziyâdeleşmelidir.”
Bunun üzerine bazı müridleri:
“- Efendim, ne kadar üzerini örtseniz de sizden de zaman zaman kerâmet zâhir olmakta!..” dediler.
O büyük tevâzû âbidesi:
“- O müşâhede ettikleriniz, mürîdlerimin kerâmetleridir.” buyurdu.
Çünkü o öyle bir mahfiyet (hâlini gizleme) içerisindeydi ki, hayatta iken söz ve kerâmetlerini yazmak isteyen mürîdi Hüsâmeddîn Hâce Yûsuf a müsâade etmemişti.

DÜSTUR:
İslâm büyükleri, Hak yolunda kendilerine dâimâ kerâmeti değil istikâmeti düstur edinerek nâil oldukları yüce makâmlara erişebilmişlerdir. Onlar, kerâmet sâyesinde havada uçan kuşun, suda yüzen balığın sahip olduklarından daha fazla bir değer kazanmadıklarını dile getirmişlerdir. Yine onlar, yegâne mârifetin, kuş ile balığın yaptığını taklide yönelmek değil, Hakk ın rızâsına râm olarak yüksek bir kulluk şuuru içinde istikâmet üzere yaşayabilmekte olduğunu, her vesîle ile ifâde etmişler ve bunu hâlleriyle de göstermişlerdir

SABIRLI OLMANIN FAZİLETİ…

Sabır üç çeşittir. En önemlisi günah işlememeye sabırdır. Bir hadis-i şerif meali şöyledir:
(Sabır üç çeşittir: 1- Belaya, musibete sabır, 2- Din bilgilerini öğrenirken ve ibadetlerini yaparken sabır, 3- Günah işlememek için sabır. Belaya sabredene 300, ibadet yapmaya sabredene 600, günah işlememeye sabredene ise, 900 derece ihsan edilir.) [Ebuşşeyh]

Musa aleyhisselam, Hızır aleyhisselama, (Ledün ilmine nasıl kavuştun?) diye sorunca, o da, (Günah işlememeye sabretmek sayesinde) diye cevap verdi.

Kur’an-ı kerimde sabrın önemi çok âyette bildiriliyor. Üç âyet meali şöyledir:
(Sabredenlere, mükafatlar hesapsız verilir.) [Zümer 10]

(Ey iman edenler, Allah’tan sabır ve namazla yardım isteyin. Allahü teâlâ elbette sabredenlerle beraberdir.) [Bekara 153]

(Ey Resulüm, kâfirlerin eziyetlerine, ülülazm Peygamberler gibi sabret!) [Ahkaf 35]

Sabır hakkında hadis-i şeriflerden bazıları şöyledir:
(İmanı en üstün olan; sabırlı, cömert ve hoşgörülü olandır.) [Deylemi]

(Hak teâlâ, sevdiği kulu dertlere müptela kılar, o da sabrederse, ondan razı olur.) [Deylemi]

(Kötü komşunun eziyetlerine ölünceye kadar sabredeni Allahü teâlâ sever.) [Hakim]

(Allahü teâlâ, sabredeni sever.) [Taberani]

(Allahü teâlâ buyurdu ki: “Kimin, bedenine, evladına veya malına bir musibet gelir, o da güzel sabrederse, Kıyamette ona hesap sormaya hayâ ederim.) [Hakim]

(Hak teâlâ, kendini sabretmeye zorlayanı sabretmeye muvaffak kılar.) [Buhari]

(Sevmediklerinize sabretmedikçe, sevdiklerinize kavuşamazsınız.) [İ. Maverdi]

(Acıya sabredip uğradığı felaketi gizlemesi ve kimseye şikayet etmemesi, kişinin Allahü teâlâyı iyi tanımış olmasındandır.) [İ.Gazali]

(En üstün ibadet sıkıntıya sabretmektir.) [Tirmizi]

(En şiddetli bela sabrın az olmasıdır.) [Deylemi]

(Yeminle söylüyorum, uğradığı zulme sabredenin Allahü teâlâ şerefini arttırır.) [Taberani]

(Geçim sıkıntısına sabredeni Allahü teâlâ Firdevs Cennetine koyar.) [Ebuşşeyh]

(Kıt kanaat geçinecek kadar az rızka sabredenlere müjdeler olsun.) [Deylemi]

(İki gözünü kaybeden sabrederse Cennete gider.) [Hatib]

(Müminin silahı sabır ve duadır.) [Deylemi]

(Allahü teâlâ buyurdu ki: Benim hükmüme razı olmayan ve verdiğim musibete sabretmeyen benden başka Rab arasın.) [Taberani]

Resulullah efendimiz, Allah’tan sabır isteyen birine buyurdu ki:
(Allah’tan bela mı istiyorsun, önce afiyet iste.) [Tirmizi]

Sabır hazinedir
Sabretmek, kurtuluşa, başarıya sebep olan güzel huydur. Sabır, Peygamberlerin hasletlerindendir. Bunun için atalarımız, (Sabır, acı ise de meyvesi tatlıdır), (Sabır selamettir), (Sabırla koruk helva olur) demişlerdir. Belalara sabretmek, kurtuluşa sebeptir.

Bir farzı yapmak veya bir günahtan kaçınmak sabırsız ele geçmez. Çünkü, (İman nedir?) diye sorulduğunda Peygamber efendimiz, (Sabırdır) buyurdu. (Deylemi)

Sabrın büyüklüğü ve fazileti sebebiyle Kur’an-ı kerimde yetmişten fazla yerde sabır ve sabredenlere verilecek sevaplar bildiriliyor. Âyet-i kerimelerde mealen buyuruluyor ki:
(Sabredenlerin mükafatını, yapmakta olduklarının daha güzeliyle vereceğiz.) [Nahl 96]

(Allah sabredenleri sever.) [Al-i İmran 146]

(Sabır ve namaz, yalnız Allah’tan korkan müminlere kolay gelir.) [Bekara 45]

(Sabredenlere [lütfumu, ihsanımı] müjdele!) [Bekara 155]

(Eyyubü, [mal ve canına gelen musibetlere] sabredici bulduk. O ne güzel kuldu, hep Allah’a yönelir, Ona sığınırdı.) [Sad 44]

(Ey iman edenler, sabredin, sabretmekte birbirinizle yarış edin!) [A.İmran 200]

(Güzel sabret!) [Mearic 5]

Sabrın fazileti o kadar büyüktür ki, Allahü teâlâ, sabrı çok aziz eyledi. Herkes sabır nimetine kavuşamaz. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Sabır, Cennet hazinelerinden bir hazinedir.) [İ.Gazali]

(Eğer sabır insan olsaydı, çok kerim ve cömert olurdu.) [Taberani]

(Hoşlanılmayan şeye sabretmekte büyük hayır vardır.) [Tirmizi]

(İbadetin başı sabırdır.) [Hakim]

(Sabrın imandaki yeri, başın vücuttaki yeri gibidir.) [Deylemi]

(Hak teâlâ, sabırlı ve ihlaslı olanı, sorguya çekmeden Cennete koyar.) [Taberani]

(En hayırlı vasıta sabırdır.) [Hakim-i Tirmizi]

(Allahü teâlânın yardımı, kulun sabrı ile beraberdir.) [Ebu Nuaym]

(Bozuk bir işi düzeltemezseniz, sabredin! Allahü teâlâ onu düzeltir.) [Beyheki]

(Oruç sabrın, sabır da, imanın yarısıdır.) [Ebu Nuaym]

(Aşkını gizleyip, namusunu koruyarak sabreden, Cennete girer.) [İbni Asakir]

(İmanın yarısı sabır, diğer yarısı ise şükürdür.) [Beyheki

Gecipte aynaya soran varmı ?

Geçip de aynanın karşısına yüzüme bakacak gözüm yok. Verdiğin emanet ne güzeldi Allah’ım. Ama ben lâyıkınca onu taşıyamadım. Yüzüme bakacak gözüm yok. Elimde kirlendi emanetin. Elmas iken, adî cama döndü. Kıymetini bilemedim. Kırk-elli yılda eskidi derim, pörsüdü cildim. Yok şimdi eski hâlimden bir eser. Yok yakınımda kimsecikler. Yok bir yakınım, yok bir bakanım. Bir Sen varsın, bir Sen, hâlden anlayanım. Bir an olsun beni yalnız bırakmayanım. Sadece Sen… Gerçek Sahibim, Mâlikim, Efendim, Rabbim, İlahım, Allah’ım, sadece Sen…
Kimler geldi, kimler geçti şu köhne dünyadan. Her biri bu aynaya baktı da geçti. Kimi elinde dolu bir tasla, kimi başucunda bir taşla geçti bu dünyadan. Kimi de malını değil, adını bile götüremedi. Her şey burada kaldı, çünkü mülk senindi. Âkil olana yakışan, suretlere takılmamaktı. Bilen öyle yaptı, bilmeyen bu yolda şaştı. Bazen taşkınlık yaptı, haddi aştı. Bu beden, kendinin sandı ve insan aldandı…

Nerde bir zamanlar o ışıldayan genç ve güzel yüzler? Şimdi eser yok hiçbirinden. Gençti, güzeldi, gül gibiydi hepsi. Ömürleri, güller kadar kısa sürdü. Şimdi ben de öyleyim. Dalından düştü düşecek ömür ağacımın son yaprağı. Başımı kaldırıp bakmaya cesaretim yok. Sahip olduğumu zannettiğim ve kıymetini bilemediğim bu elbisenin içindeyim. Dar geliyor bedenime artık. Ruhum, eskimiş yuvasından çıkmaya hazırlanıyor. Belki de can atıyor. Emanetin mühleti bitmek üzere. Son yaprak dalından düşmek üzere.

Bu en harika ve en güzel eserinin, bunca yıldır kıymetini bilemedim, affeyle ya Rab. Hastalanmadan elimin, gözümün, ayağımın, kalbimin kıymetini bilemedim. Geçti gitti yıllar, bitti ömürler. Hâlâ bu bedenin emanet olduğunu anlayamadım gitti. Senin emanetindir, bilemedim gitti. Yedirdin, içirdin, gezdirdin mülkünde. Bin bir nimetlerinle şereflendirdin ama ben, hiçbirinin kıymetini bilemedim.
Şimdi ne sevenim, ne bakanım, ne girenim, ne çıkanım, ne bir hatır soranım var. Vücut evime, bedenimin semtine bir uğrayanım yok. Senden başka hâlimi görenim ve bir bilenim yok.

Her gün, son bir geceye; her gece, son bir g
üne gebedir, bilemedim. İzin ver, gençlik çağımda yapamadığımı, ömrümün son deminde yapmaya çalışayım. Derman ver, iman ver, fırsat ver Allah’ım. Hep de veriyorsun ya…
Kırık dökük bir hâldeyim

Tutulacak bir yerim yok. Onarmaya kalksam, her yanım harap. Oysa bir zamanlar öyle miydi? Bu beden de; gençti, dinçti. Kuşlar gibi gidip gelirdi en uzak mesafelere. Yorulmak bilmezdi. Bir nefeste çıkardı merdivenleri. Şimdi ilk basamağında bile dinlenmeden edemiyor. Yollarda yokuşları hesaplıyor. Köşede bir ayna var, odama çıkarken hep ona bakıyorum. Benim mi bu yüz Allah’ım, hayretten donakalıyorum. Kalbim heyecanlanıyor, çarpıntılarını duyuyorum. “Her kalbin çarpıntısı, kendi ecelinin ayak sesidir.” Şimdi anlıyorum. Kendimle oturup konuşuyorum, özümle baş başayım.
Bir psikolog: “Kendi kalbine bakmayanın hayatı bulanıktır.” diyor ve ekliyor: “Kendi yüreğine bakabilme cesaretini gösterenler, gönlünün muradını keşfedenlerdir. Dışarıya bakan rüya görür, hayal dünyasında kaybolur; içeriye bakan uyanır, kendini keşfeder.” Ben de öyle yapıyorum, içime bakıyorum, aynalarda kendimi keşfe çalışıyorum. Hayatımı inceliyorum sayfa sayfa. Çünkü “İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değmez.” diyor bilge bir zat. Ben de öyle yapıyorum. Aynaya bakıyorum, sorular soruyorum.
Ya Rab aynaya bakacak yüzüm yok, cesaretim yok, çünkü aynalar konuşuyor. Her şeyi söylüyor bir bir: “Boşa gecen günlere yanmanın faydası yok, şimdi tövbe ve istiğfar etmenin vaktidir.” diyor.

Aynadaki suretime bakmaya cesaretim yok. Bu mukaddes emaneti taşıyamadık, harap ettik, kaybettik, yitirdik ya Rab, affet. Bu emaneti senden başka kim onarır? Kırık dökük bu emaneti senden başka kim kabul edebilir ki? Kırılan, dağılan, parçalanan hayatımızın yegâne kefili ve vekili sensin. Çünkü Sen, ‘Hasbunallahu ve ni’me’l-vekîl’sin.
Aynalara bakmaya korkuyorum çünkü aynalarda görüneni sevemiyorum. Ama aynalar konuşuyor: “Sen kendini bile sevmezken, seni bir sevenin var, unutma.” diyor, “Suretlere bakıp takılma.” diyor. “Evet evet, sen kendini sevmesen de, sen kendine kıysan ve kendini harcasan da seni bir seven, sana kıyamayan, harcanmana razı olmayan biri var. O seni öyle seviyor işte. Sen kendine tahammül edemesen de, sana tahammül eden en güzel bir sabır sahibi olan Rabbin var.”

Allah’ım, sensiz hiçbir şey çözülmüyor. Sensiz hiçbir şey olmuyor ve anlaşılmıyor. Hayatın tadı, Seninle ve Sana imanla. Ağır baskılar altındayım, bir kördüğüm olmuş hayatım. Senin emanetin olan bu hayat, yine Senin yardımınla, merhametinle çözülebilir ve tekrar bir düzene girebilir… Ancak Senin yardımınla, Senin iltimasınla…
İşte buna canlı misâl. Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanmış bir olay…
Her nasılsa ve ne olmuşsa, bir genç kendini okulun camından atmak istiyor. Tam o anda, oradan geçmekte olan bir arkadaşı durumu fark ediyor ve çekiyor genci eteğinden.

“Sen ne yapıyorsun?!” diyor.
“Bırak beni, bırak, kimse sevmiyor beni, bırak!” diyor, feryada başlıyor. Arkadaşı:
“Seni seven biri var!” diyor. Kızcağız şaşkınlıkla:
“Kim o, kim o?” diyor. Arkadaşı: sana böyle bir sonu lâyık görmeyen, seni seven biri var. Beni sana gönderen, işte O. Seni seviyor, senin Rabbindir O. Sızlanma, O’nun sevgisi sana yeter.” diyor, “Bırak, O’ndan başka hiç kimse seni sevmesin isterse. O’nun sevgisi sana değil, kâinata bile yeter.”
Kızcağız:

“Madem Allah beni seviyordu, niye yalnız bıraktı?” diyor. Bir yandan da hıçkıra hıçkıra ağlıyor. Arkadaşı:
“Bak bırakmadı işte, beni sana gönderdi.” diyor. “Koskoca koridorda sen ve ben varız, bir de Allah. Yalnız değiliz. Ben burada olmayabilirdim. Bu koridordan geçmeyebilirdim. Allah sevk etti, senin karşına beni O çıkardı. Beni sana O gönderdi, anlasana! Hadi ama toparlan, ağlama!” diyor. Kızcağız gene söyleniyor:
“Beni kimse sevmiyor, hiç kimse sevmiyor.” Arkadaşı:
“Sen kendini seviyor musun?” diyor.
İlk defa başını kaldırıp yüzüne bakıyor kızcağız: “Hayır, ben de kendimi sevmiyorum.”
“Üzülme.” diyor arkadaşı. “Sen, ben ve biz kendimizi sevmesek de, bizi bir seven var, bizim bir sevenimiz var. Sevmekle kalmayan, her an yaşatan, mideni değil sadece, kalbini ve ruhunu sevgisiyle besleyen biri var. Korkma, üzülme, ağlama, o sevgi ve o Sevgili sana değil, kâinata bile yeter.” diyor…

Güneşi bulan mumu ne yapsın? Ey güneşler güneşi! Ey nurlar nuru! Bir küçük tecellin bile neler yapmaya kâdirdir Senin. Kendini bile sevmeyen insanın, şükür ki onu seven bir Rabbi var.
Ümidini yitirme ey insanoğlu, işte böyle sevgili bir Rabbin var!
Aynalar gerçeği söylüyor, aynalarla yüzleşmeye var mısınız? Aynalar konuşuyor, aynaları dinlemeye, aynalara bakmaya cesaretiniz var mı? Geçip de aynaya soran var mı?…

Bir dikenin duâsını güle çeviren Rabbim, bizim en kötü anımızı, en fecî hâlimizi bile dilerse en güzel bir şekle çeviremez mi? Hem de bir anda.
Şimdi aynalara bakma vaktidir. Aynalarda kendimizi keşfetme vaktidir. Kendi yüzüne ve yüreğine bakabilme cesaretini gösterenlerin, gönül muradına erme vaktidir.
Ne güzel diyor Necip Fazıl Kısakürek:
“Yön yön sarılmışım ne yana baksam;
Sarılan olur da, saran olmaz mı?
Kim bu yüzü çizen sanatkâr ressam;
Geçip de aynaya soran olmaz mı?”…

Kudretin aynaları çok. İnsan küçük, dünya büyük bir ayna. Her birindeki tecelli bir başka.
“Hem, birbiri arkasından daim gelen geçen âyineler mecmuasıdır. Öyle ise, onlarda tecelli edeni bil, envarını gör ve onlarda tezahür eden esmânın tecelliyatını anla ve müsemmalarını sev ve zevâle ve kırılmaya mahkûm olan o cam parçalarından alâkanı kes.” (Sözler, sayfa 204.)
Evet aynalar konuşuyor, neler söylüyor neler… “Sen kendini bile sevmezken, seni seven bir Rabbin var.” diyor. “Öyleyse aynalardaki suretinin, eskiyen bedeninin şekline üzülme, geç kalmış sayılmazsın bu ticarette. Alış verişini yapmak için yine bir fırsat, yine bir çare var. Emaneti sahibine sat.” diyor…
“Halik-ü Kerim, kendi mülkünü senden satın alıyor, cennet gibi büyük bir fiyat verir. Hem o mülkü senin için güzelce muhafaza ediyor. Kıymetini yükselttiriyor. Yine sana hem bâki hem mükemmel bir surette verecektir.” … (Sözler, sayfa 213)
Ve aynalar son olarak şunu da söylemeden geçmiyor:

“Şimdi, hayatımın saadet içindeki kemâli ise senin hayatının âyinesinde temessül eden Şems-i Ezelînin envârını hissedip sevmektir. Zîşuur olarak O’na şevk göstermektir, O’nun muhabbetiyle kendinden geçmektir. Kalbin göz bebeğinde, aks-i nurunu yerleştirmektir.” (Sözler, 11. Söz, sayfa 135)
Evet, aynalar konuşuyor. Geçip de aynaya bir soranımız var mı?
Ben kendimi bile sevmezken, beni seven bir Rabbim var. Şükür ki var. Ey nefsim! Bu şeref sana yetmez mi?!…

Etiket Bulutu