Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Ekim, 2010

Aşk derdiyle tutuştum bir gönül ocağında;

Aşk derdiyle tutuştum bir gönül ocağında;
Yandım âlem içinde, ‘bedeli can’ dediler!..
Okudum bende beni gönlümün çerâğında;
‘Âleme gelmemiştir böyle fermân’ dediler!..

II.
Yâ Rab şevkle yoğurdun, şekil verdin, süsledin;
Nefhân ile can bulan bu cansız bedenimi!..
İhlâsın gözyaşında takvâ ile besledin;
O irfan mihrabında kızaran gülşenimi!..

Var ettin varlık içre, en şerefli, en yüce;
Melekler tâzim eyler, kulunum, secdedeyim!..
Devran başımda döner, bendedir gündüz gece;
İnleyen ney misâli, bir özge beldedeyim!..

Tâ ezel köprüsünden himmetine gelmişim;
Od alıp od satılır, dağılmış çarşı, pazar!..
Vuslatın hevesiyle, kapına yönelmişim;
Ötenin ötesinde nâr var, nûr var, huzûr var!..

Gül mü derdim bu dertten, hüzün mü, gam mı bilmem;
Yüreğimde kızarmış o tevhît sıcaklığı!..
Kaç mevsim geldi geçti, bu gönül ham mı bilmem;
İçimin aynası mı, ak yüzümün aklığı!…

Can özümde kök salan edebin, erdemindir;
Nerde gaflete düştüm, nerde unuttum seni?…
Sırtıma yüklendiğim, her iki âlemindir;
Günahım, kusurum var, yâ Rab bağışla beni!..

Aynı derya içinde acı, tatlı, tuzlu su;
Kaç girdapla boğuştum hayat zor, ölüm kolay!..
Dağ gibi ihtirâslar, içime kurmuş pusu;
Nefsim can pazarında, göz yaşım billûr saray!..

III
Bezm-î elest’ ten gelen mukaddes bir seferin;
Çilekeş yolcusuyum, sırlarım âyân sana!..
Kuluyum bu âlemde senden gelen haberin;
Verdiğin bir canım var, bezerim kurban sana!..

IV.
Gördüğüm her bir bakış, saplanır yüreğime;
Kan revân içindeyim düşmüş kolum, kanadım!..
Bir nefis nasıl olur, hükmeder benliğime?..
Gam yüklü bulutlarda, ışık olur feryâdım!..

Her nefes öz bağında, hep talan olan benim;
Yedi kat gökler duyar vicdânımın sesini!..
Her menzilde bir hâlle mizâna giden benim;
Sen bilirsin benliğin o bitmez hevesini!..

Bu tefekkür burcunda esrârıma yürüdüm;
Karışmış gözüm yaşı, gönlümün efkârına!..
Nefsimi kara yerde, sürüm sürüm sürüdüm;
Ak umutlar derledim sonsuzluk diyârına!..

Hangi varlığa baksam; suya, dağa, güneşe;
İhrâmına bürünmüş, aşkınla nasıl döner!..
Bir örümcek ağında, düştüm yalım ateşe;
Bir gülün gül elemi, İlâhî sende diner!..

Dert, keder, derman oldu erenler dergâhında;
Bilmem ki senden özge, yâr var mı yaram sara?.
Bir ömrün umut yüklü doğan her sabahında;
Bağladım göz yaşımı, ezeldeki ikrâra!..

Yâ Rab bu can sırrını kim çözer, açar bana?..
Suya hasret yanarım bu mâ’nâ denizinde!..
Can özümü ararken can buldum senden yana;
Bu kaçıncı menzildir yüreğimin izinde?..

V.
Yağsın n’olur ufkuma, merhamet bulutları;
Duygular nûra dönsün, sevgi sunsun nağmeler!..
Açılsın goncaların kan dolan umutları;
Tatlı bir rüyâ gibi aksın billûr çeşmeler!..

VI.
Âlemlerde bir denge, bir nizâm, intizâm var.
Râhmet inmiş varlığa, gülün gül dudağından!..
Yerden yedi kat göğe, gökten yere selâm var;
Yandım yandıkça kandım, hikmetin kaynağından!..

Nice hâller, şekiller, nice sûretler, renkler;
Bir kudret tecellisi, görülür imân ile!..
Kamu âlem zikirde o tesbihler, âhenkler;
Duyulur kalbe dolan bir gizli lisân ile!..

Gönül dilimdir diyen, gönül gözümdür gören;
Nasıl bir can ayrılır, ayrı düşer ilinden?…
Ey yoktan var eyleyen, Ey vara rızık veren;
Lûtfet bu yanmış cana, can ver kudret elinden!…

Susuz kaldım hasretin kavrulan çöllerinde;
Kana kana bir su ver, mâ’rifet çeşmesinden!..
Yüreğim arşa değer masûmun ellerinde;
Dert verdin teselli ver, hakikat huzmesinden!..

Aşkın olmazsa yâ Rab, yaprak düşmez dalından;
Neyleyim bende bana, en ince yolun düştü!..
Emânet yorgunuyum, tattım elest balından;
Ey bana benden yakın, kapına kulun düştü!..

Günahkârım, kerem kıl, râhmet et bana yâ Rab!..
Dertlerin derdi bende, yalnız sende dermân var!..
Kul Rıfat’ım niyâzım sanadır, sana yâ Rab;
Asrıma yemin olsun hüsranda nice can var!..

Mücahede, nefsin meşru olmayan istek ve arzularını yenmek için insanın kendine muhalefet etmesidir

. Yalan söyleyecekken Allah’tan korkup
doğruyu söylemen mücahededir. Gözün harama bakmak istedi, bundan sakınıp
gözünü çevirdin, bu mücahededir. Haram yemek istedin ama yemedin,
mücahede…

Mücahedenin mahiyeti çok geniştir. Gözün görmesinden
elin tutmasına, dilin konuşmasına kadar binlerce çeşit günah meydana
gelir ki bunlara muhalefet etmek Allah için cihattır.

Allah
Rasulü s.a.v. Efendimiz Tebük savaşından dönerken, “Küçük cihattan büyük
cihada döndük..” buyurunca sahabiler r.a., “Ya Rasulallah, yaptığımız
bu muharebeden daha büyüğü olur mu?” dediler. Efendimiz s.a.v.: “Evet,
insanların muharebesi hayatlarında birkaç defa olduğu halde, nefsin
cihadı günde bin defa karşımıza çıkar.” buyurdu.

Anlaşılıyor ki
cihat bitmez. Cihadı gazete sütunlarında ve siyasi atmosferde arayanlar
aldanmış olur. Nefsine galip gelmeyen kimsenin cihadından söz edilemez.

Meşhur
Tefsir Hülasatü’l-Beyan’da Allah yolunda mücahede şöyle anlatılıyor:
“Bu söz, yasakları terketmeyi, emirleri yerine getirmeyi kapsar. Ayrıca
mücahede dışta ve içte olmak üzere ikiye ayrılır. Dıştaki düşman kâfir,
içteki düşman nefs-i emmare, şeytan ve kötü arkadaştır.”

Allah
yolunda mücahede edecek olan müslüman, cihada önce günahları terkle
başlar. Günahlarına tevbe etmeyen bir fayda görmez. Günah yolunu
kapamayan itaat yoluna giremez. Zira günahlar iyi amelleri ortadan
kaldırır.

Fahreddin Râzî Hazretleri, Maide Suresi 35. ayetinin
tefsirinde kulun ibadette iki maksadının olabileceğini bildiriyor:
Birincisi sadece ilâhi rızayı gözetmek; ikincisi azaptan kurtulmak ve
ahiret nimetlerine vasıl olmak… Yine bu ayet-i celileye göre cihat
dört şekilde ortaya çıkmaktadır: Günahları terkle cihat, nefsi ıslahla
cihat, şeytandan uzaklaşmakla cihat ve kötü arkadaşı terk etmekle cihat.

Allah
Tealâ şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Sizler kendinizi düzeltmeğe
bakın; siz doğru gittikten sonra sapanlar size bir zarar veremez.
Hepiniz nihayet Allah’a varacaksınız. O vakit size ne yaptığınızı haber
verecek.” (Maide, 105) Müfessir diyor ki; müminlere her şeyden evvel
kendi nefislerinin ıslahı lazımdır. Kendi ıslah olmayan başkasını ıslah
edemez. Herkese kendi amelinden sorulacak. Kimse başkasının günahından
zarar görmez. Asilerin isyanı, kâfirlerin küfrünün zararı ancak
kendilerinedir.

Bu ayet-i celile, emr-i marufun terki anlamına da
gelmez. Zira hayrı, iyiliği emredip, kötülükten, günahtan sakındırma
vazifemiz Kur’an ve Sünnet’le sabittir. Bir kötülüğü elinle
düzeltebilirsen elinle düzelt; öyle olmazsa dilinle düzeltebilirsen
dilinle düzelt; onu da yapamazsan kalbinle buğzet hükmü sabittir. Demek
ki zulmü ortadan kaldırmaya da memuruz.

Hakkı duyurmak, güzeli
tavsiye ve kötülüğü men etmek görevimizdir, fakat öncelikle yapılması
gereken kendi nefslerimizi isyandan muhafaza etmektir. Kendimiz şer
işlerle meşgulken maruftan nasıl söz edebiliriz, nasıl ikna edici
olabiliriz ki! Kendisi hayra yönelenin nasihatlerini dinlemeyenlerin
zararı ise kendinedir. Fakat biz hayra yönelmez, başkalarının yönelmesi
için de bir gayretimiz olmazsa, asilerin zulmünden dolayı Allah’ın azabı
inince, bu hepimizi kapsar. Yani bela umumi gelir.

Mehmet
Ildırar – Semerkand Dergisi

Hizmet müminin aynasıdır.

Hizmet, imanın ve güzel Müslümanlığın
ölçüsüdür. Hizmet, Cenab-ı Hakk’ın ahlakının kulda yansımasıdır. Kul
rahman ve Rahim olan Rabbini tanıdığı ölçüde O’nun kullarına merhametli,
faydalı ve yakın olur. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin tarif buyurduğu
gibi, gerçek Müslüman, insanların kendisinden bir zarar görmediği,
herkesin ondan rahat ettiği, emin olduğu, fayda gördüğü bir kimsedir.
Kendisine güvenilmeyen, insanları sevmeyen ve kimse tarafından da
sevilmeyen kimse imanın tadını tadamaz.

Arifler: “Hizmetteki edep
hizmetten daha üstündür.” demişlerdir. Bütün ilahi emirler, ibadetler,
hayır ve hizmetler edep öğrenmek içindir. Her işi edep güzelleştirir.

Manevi
terbiyenin sonu, halktan kaçmak, işten el etek çekmek değil, halkın
arasına dönmek ve hizmet etmektir. Tasavvuf terbiyesinin en büyük hedefi
insanı herkese rahmet olacak bir kıvama getirmektir. Öyle bir kimseden
Cenab-ı Hak da razı olur, bütün yaratılmışlar da razı olur.

Büyükler
sufiyi şöyle tarif ederler:

Sufi, Allah için her şeyini feda
eden kimsedir. Sufi, toprak gibidir; herkesi üzerinde taşır. Nasıl ki
toprağa bir pislik atılsa, toprak onu içine çeker temizler. Sonra güzel
meyve ve çiçek olarak meydana çıkarır. Sufi de böyledir; ona kim nasıl
davranırsa davransın ondan sadece güzellik ve hayır ortaya çıkar.

Sufi,
güneş gibidir; herkesi aydınlatır, ısıtır, olgunlaştırır. Sufi, Yüce
Rabbi ile huzur bulmuştur; herkese huzur verir. Sufi, hak adamıdır; hak
söyler, haklıyı sever, hak kimde ise onu över. Sufi, Hakk’a aşıktır: Hak
adamı halkla çekişmez, çekişmeyi bilmez.

Allah dostları,
alemlere rahmet olan Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimizin meşrebi üzere
hareket etmeyi en büyük gaye edinmişlerdir. Efendimiz (s.a.v) hiçbir
ayırım yapmadan bütün insanları muhatap almış ve hepsine rahmet
olmuştur. Muhataplarına dost veya düşman diye değil, Allahu Teala’nın
kulu gözüyle bakmıştır. Yaptığı iyilikleri kimsenin başına kakmamıştır,
hiç kimseyi minnet altına sokmamıştır. Onun en büyük sünneti, başkasının
yükünü çekmek, ihtiyaçlarını gidermek ve yüzünü güldürmektir.

İşte
bütün hayatını Allah için halka hizmete adayanlar ve bununla Allah
rızasını arayanlar, Efendimizin (s.a.v) bu meşrep ve mesleğini iyi
tanımalıdır. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bütün insanlığı hizmet hedefi
göstermiş ve şöyle buyurmuştur:

“Bütün halk Allah’ın bir
ailesi durumundadır. Bu aile içindeki insanların en hayırlısı onlara en
faydalı olandır.”

Arifler demişlerdir ki: “Bir kimse bütün halkı
kendisi için bir âile ferdi gibi görmedikçe gerçek sufi olamaz.”

Nakşibendi
yolunun piri Şah-ı Nakşibend Hz.leri, bu yolun usul ve meşrebini şöyle
tarif etmiştir:

“Bizim usulümüz, halkın içinde Cenab-ı Hak ile
beraber olmaktır. Yolumuz sohbet ve halka hizmet yoludur. Halktan
kaçmakta şöhret, şöhrette afet vardır. Hayır, halkın içinde bulunup
herkese Allah rızası için hizmet etmektedir.

Hikmet ehli büyük zatlar buyuruyor ki:

* Herkes imtihandadır. Aldatan aldanmıştır, ezen ezilmiştir.
* Kimseye tepeden bakmayın. Tepeden bakan tepetakla gider.
* En büyük bela dilden gelir.

* Kişinin işi olursa işi, sever onu her kişi. Kişinin işi olursa kişi, çıkmaza girer işi.
* Sevginin temeli karşılıklı güvendir. Güven varsa sevgi de vardır. İkisi varsa başarı da vardır.
* Mümin gıda gibi olmalıdır. Her zaman ihtiyaç duyulmalıdır.

* Yüzü dünyaya dönük olan herkesle kavgalı olur, yüzü ahirete dönük olan, herkesle barışıktır.
* İnsanların sıkıntılarına katlanmak güzel ahlaktır.
* İnsan ancak bu kadar iyi olabilir denilenlere ne mutlu.

* Kırıldığı kimselere iyilik eden, hediye veren rahat eder.
* Kalbi en fazla nurlandıran şey; kızdığınız kimseye dua etmektir.
* Kul hakkından korkan [önemini bilen] ayağını uzatıp rahat yatamaz.

* Fütüvvet [mertlik] seni sevmeyene ihsanda bulunmak ve sevmediğin ile de tatlı konuşmaktır.
* Mürüvvet, insanlık, iyilik yapmak arzusudur

* Kötünün iyi, iyinin de kötü huyu bulunabilir. İyi huylarını örnek almalı! Peygamber efendimiz (Bir müminin iyiliğini unutup, kötülüğünü hatırlayanı Allah sevmez) buyuruyor.

* Takva akıllıca yapılan işlerin en güzelidir. Hakka âsi olmak ahmakça yapılan işlerin en çirkinidir.
* Cömert olmayan, insanların sevgisini kazanamaz.

* Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren, tarlaya tohum ekme mevsimini kaçırmış olur. Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanı gelince elbette pişman olur.

* Omzunda iki müfettiş var, hep teftiş halindedir. Şu halde, az konuş, ağızdan çıkan sözün hayır veya şer yazıldığını unutma.

* Bir söz söylerken, hem kendinin, hem karşıdakinin ahiretini düşünerek konuş.
* Herkeste şef olmak arzusu vardır. Bu hâl yalnız yüzü ahirete dönük olanlarda olmaz.
* Güler yüzlü olmayanın, sevgi ve itimat kazanması zordur.

* Bir müslüman, bir müslümanın yanına, herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa, o kendisinden çekinilen müslümanın son nefesinden korkulur.

* Ölümü hatırlamak, ömrü uzatır, çok yaşama arzusu ömrü kısaltır. Böyle biri, üç şeye hasret gider. İsteklerine doymaz, umduğuna kavuşamaz. Ahiret için kâfi hazırlık yapamaz.

* Halinden şikayetçi olma, beterin beteri vardır.

* Bulaşıcı hastalıkların bulaşmama ihtimali de vardır. Fakat bir binada bulunan kötü bir insan, başka bir odada da olsa, ondaki kötü huyların geçmeme ihtimali yoktur. Kötülük çabuk yayılır.

* Başarının sırrı, güler yüz, tatlı dil ve güzel siyasettir. Güzel siyaset, herkesin memnun olmasıdır.
* Sevgi yakınlık ister, kaçan mahrum kalır, gözden ırak olan gönülden de ırak olur.
* Her sıkıntının sebebi günah işlemektir.

* Kibir ve öfke başa çok felaketler getirir.
* İyilerle dost olan kötülerden emin olur.
* Kalbdeki kibre göre, akılda noksanlık olur.

* Başkasına yük olan alçalır.
* Söz taşımak, emanete hıyanettir.
* Kendine acımayan, başkasına hiç acımaz.

* Âlimle gezen aziz, cahille gezen zelil olur.
* Dini hükümleri akıl ile anlamaya çalışan Peygamberliğe inanmamış olur.
* Mümin az konuşur, çok iş yapar. Münafık ise çok konuşur, az iş yapar.

* Ahlak ve edep, aklın dışarıdan görünüşüdür. Kişinin aklı edebi kadardır.
* Akıl gibi sermaye, iyi huy gibi dost, edep gibi miras, ilim gibi şeref olmaz.
* Dil canavar gibidir, serbest bırakılırsa parçalar.

* Kişi, dilinin altındadır, konuşunca belli olur.
* Kötü insan, herkesi kendisi gibi kötü bilir.
* Bütün kötülüklerin başı kötü arkadaştır.

* Kalb temiz olursa, dilden güzel sözler çıkar.
* Kendi görüşünü beğenen doğruyu bulamaz.
* Her iyilik, sabırla ele geçer.

Sahte sevgilerden hakiki sevgiliye .

Sahte sevgilerden hakiki sevgiliye .
Mehmet Ildırar

Allah’a yaklaşmanın, kalbi ilahi rıza ile nurlandırmanın tek çaresi
Fani sevgileri ve sevgilileri terk etmektir. İnsan dönüp kalbine baksın…
Nice kabiliyette yaratılmış olan kalbi Allah’ın azametini bilmek için halk edilmiştir.
Bu kalbe Rabbine muhabbet yerine, bir şeye yaramayan türlü türlü sevgililer doldurulur.
Oysa dolu bir kaba ikinci birşey doldurulmaz. İnsan, Alah için verilen hakiki sevgiyi
ne zaman mecazi olana yönlendirrise, mahşer gününde mahçup düşer.

İnsan soyunduğu kadar giyinir. Kirli çamaşırlar çıkarılır, temizlenir, giyilir.
Bulduğun herşeyi üst üste giymediğin gibi, mecazi kirlilik sayılan sevgilileri terk etmedikçe
hakiki sevgi kalpte tecelli etmez. Dünyaya ait sevilen şeylerin cümlesi geçicidir.
Allah için hazırlanmış olan bu kalp, mecazi sevgililere teslim edildiği kadar hakiki sevgiliye perdeli olur.
Hakiki sevgiliye kendini teslim ederse Allah mecazi sevgililerin cümlesini kendine nasip eder.
Allah’a bir kulübeni ver, O sana saray ihsan eder.

Mecazi sevgililerden gönlünüzü hakiki sevgiliye döndürün. Gücünüzün yettiklerini çıkarın.
Cezbe verilmişken, muhabbet kalbe konulmuşken, temizlenecekler temizlenmezse, temizlenme yolları çetin olur.

Evliya-i izam, Rabbimizin bir ikramıdır. Bu zamanda paha biçilmez bir mücevherdir.
Evliya ocağı insanın eline geçmeyen bir hazinedir. İnsan şimdi temizlenmeli.
Günahlarından ve kötü huylarından temizlenmezse temizlerler.

Fıkıhta temizlenme yolları vardır. Kirli olan şey ovalamakla, yıkanmakla temizlenir.
Yanmayan bir cisim ateşle temizlenir. Şimdiden tövbe ederek temizlenmezsek, kabir azabı temizler.
Ondada temizlenmezsek arasat meydanında güneş tepemize iner, Allah’ın kudretiyle terlerimiz dizlerimizi,
başımıza geçer. Elli bin sene arasat meydanında beklemekle temizlenir. Ondan da temizlenmezsek Sırat’ta temizlenir.
Ondanda temizlenmezsek cehennem temizler. Allah bir kuluna mağfiret edip onu temizlemedikçe cemalullah nasip olmaz.

Gelin, fırsat eldeyken temizlenin. Güzel giyinmek değil, Güzel ahlaka bürünmek süstür. Binbir elbise ile güzellik olmaz,
binbir haslet ile güzellik olur. Cezbe ile temizlenelim, muhabbet ile Hakk’a dönelim, fırsatı ganimet bilelim.

ALLAH Teala bir adama anlayış verirse, sarhoşun sözü bile adama ibret verir. Şaban-ı Şerif geldiği zaman ayyaşın biri
hem içiyor hem de şu şarkıyı söylüyordu: ” İç iç, kana kana iç. Zira Ramazan gölgesi üstüne düştü.” Yani Ramazan’da
içemeyeceksin, demek istiyordu.

Bir imam efendi camiden çıkmış, evine gidiyordu. Sarhoşun şarkısınu duydu. “Sarhoş ne güzel söylüyor ! Onun içtiği içki
benim içtiğim ise ömrüm. Ben gafletle ömrümü içiyorum. Ölüm gölgesi ise üzerimde. Ecel gelmeden sen de dünyayı ganimet bil…”diyerek zamanının ulu zatlarından biri oldu.

İnsan dünyaya ibretle bakmalı. Sarhoşada bakılsa ibret vardır. Yeter ki insan ibret almasını bilmeli. Bunun yanı sıra neyi , ne için,kime verdiğinide bilmeli. Canımı veremem, alacaklar… Malımı veremem, bırakıp gideceksin…Çoluk çocuğun ne olacak ?Planların bitmeden gideceksin.

Kimin için, nelere kıyamadığımıza bakalım. Kıyamadıklarımızı bir gün elimizden alacaklar. Allah cezbe verir, intibaha gelmeyiz.
Kamil mürşid verir, tövbeye gelmeyiz. Şimdi fırsat varken malını önüne kat, tövbeyi yanına al.

Ey Rabbim, canımızı gafletle alma, kamil imanla al. Şeytanın şerrinden halas eyle ey Rabbim. Karanlık toprağın soğukluğundan haberimiz yok. Işık olarak ameli salih nasip eyle. Enbiya-i Zişanın şefaatine, evliya-i izamın himmetine nail eyle.
Sadatın üzerimizdeki emeklerini zayı etme-amin!

SABRET GÖNÜL

SABRET GÖNÜL

Faruk Gürbüz

Menzil almak ister isen
Gönül sabreyle sabreyle
Dostu bulmak ister isen
Gönül sabreyle sabreyle

Sabredenler menzil alır
Sabretmeyen yolda kalır
Sabreden maksudu bulur
Gönül sabreyle sabreyle

Ey gönül, hayat sürprizlerle doludur. Kimi zaman saadeti kaybetmenin hasretiyle kavrulurken, kimi zaman da ummadığın bir saadetin tebessümüyle sürur bulursun. Çektiğin ıstıraplar, elemler ve tarifsiz kederlere sabretmenin ateşiyle pişer, bir zaman sonra o ateşte lezzet bulursun.
Bu yüzden ey gönül, ateşten korkma! Sabrın sineleri yakan o lâhutî ateşinde piş ki, lezzet bulasın.
İşte ey gönül, çoğu belâ ve musibetlerin değişmez kaderimiz olması,
Bütün çabalarımıza rağmen açlığın, fakirliğin, korku ve endişenin o muziç çemberi içinde sabra mahkum edilişimiz,
Bu diyarda hep böyle mahzun kalışımız hep bundan:
Güneş yakacak, meyveler sabırla olgunlaşacak…
Tohum toprağın derinliklerinde sabra mahkûm; sen dünya denen şu çileler, elemler, ayrılıklar, hasretler yurdunda…
Tohum, bir müddet toprağın karanlıklarında kalmaya tahammül edecek.
Çürüyecek; çürürken, canını toprağa katarken sabredecek, sabrın acısına katlanacak, sonra filiz verecek,
Hasretini çektiği gün ışığına kavuşacak, bir ağaç olacak, gökyüzünü kucaklayacak,
Yapraklarıyla gözleri okşarken, gölgesinde canlar ferahlık bulacak, meyveleriyle ziyafetler sunacak.
Sen de öylesin ey gönül!
Sen de korkunun, endişelerin, elemlerin zindanında kalmaya tahammül et. Acılara katlanmanın, nice nimetlere hasret yaşamanın ateşinde pişecek, lezzet bulacaksın.
Hayat bulmak, hayat vermek için…
Bir velinin mübarek lisanında dile gelen o hikmet için:
“Ateşten korkma! Piş ki lezzet bulasın…”
Ey gönül, acılara sabret. Çünkü onlar seni kahretmek için değil; sınamak, terbiye etmek, kemâle erdirmek için gelirler;
Hem de geçicidirler; derûnunda ebediyen kalmayacaklar.
İmana ve ümide sarıl.
Bil ki hiçbir gece ebedi değil; her karanlığın sonunda bir fecir saklı.
Alemlerin Rabbi’ne, kalbin sahibine kulak ver ey gönül. Sabrı öğren, gayesini anla. Kulak ver o sese: “Biz sizi, biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan biraz eksiltmekle deneriz. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155)
Şimdi sabret. O müjdeyle can bul. Sus ve dinle ey gönlüm, sus ve dinle…
Ey gönül, bil ki hayat seni her zaman bahar serinliğinde, meltem letafetinde karşılamaz. Kimi zaman kurak bir yaz, kimi zaman kara bir kış olur. İncinirsin, acı çekersin. Dişlerini sıkarsın, gözlerin yaşarır.
Ne olur, gözlerin yaşarsa da, dilin ancak Rabbinin razı olduğu sözü söylesin. Bu yaşlara katlanmayı bil ey gönül, varacağın menzil hatırına.
Bilirim, şu dünyada elemlerin kıblesi olmuşsun. Bütün kederler, mukadderat semasından sana doğru sökün edip, sende karar kılmaya gelir. Sanki hep sende barınmak ister.
Düşün ey gönlüm, onları sana yönelteni düşün…
Bu kutsî çileleri Tanrı misafirleri olarak ağırla. Müminlerin o sözüne bütün ruhunla katıl. Bunu diline vird et, aradığın her teselli onda saklı:
“Onlar ki… Onlara bir musibet isabet ettiği zaman şöyle derler: Biz Allah’a aidiz ve elbette sonunda O’na döneceğiz. “ (Bakara, 156)
Ve peygamberini, peygamberleri düşün. Sabır onların ahlâkı. Bak, Yusuf’undan ayrı düşen gözü yaşlı Yakup Peygamber nasıl sabretmiş. Hz. Eyyub a.s. sabır ateşinde nasıl yanmış. Ve o sevgililer sevgilisi, ve O’nun mübarek sahabileri… Hüzün yıllarında, Şibi muhasarasında, Taif’te, Tebük’te, Bedir’de, Uhud’da, Hendek savaşında sabır şerbetini nasıl yudum yudum içtiler. Bir adım sapmadan, kalplerini sahibinden bir an ayırmadan nasıl ışıdılar, nasıl ışık verdiler…
Eğer iman eder, salih ameller işler, bunlarda sabır ve sebat gösterirsen, senin de sabrının sonu asla hüsran olmayacak.
Rabbinin şu vaadi haktır biliyorsun: “Asra yemin olsun ki insan hüsrandadır. Ancak iman edip, salih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesna…” (Asr Suresi)
Sakın sen de yolundan şaşma ey gönül; itaat et. İtaatında sabır ve sebat et. Zira bu yol sabırdan ibaret. Sevgililer Sevgilisi’nin “iman nedir?” sorusuna “sabır ve cömertliktir” sözünü hatırla. İnanıyorsun, o halde sabrediyorsun, sabırla yaşıyorsun. İlâhi yasaklardan sakınırken sınanıyor sabrın, emirleri yaparken sınanıyor. Ama “Dosdoğru Yol” üzerinde sen takva elbisenle yürürken, melekler sabrına çoşkuyla, dualarla eşlik ediyor, biliyorsun.
Kainat sana gıpta ediyor biliyorsun. Sen muhabbet şarabından bir yudum içtikte, alemler kendinden geçiyor, biliyor musun? O muhabbeti muhafaza etmeye sabret gönlüm. Dünyanın bütün hazinelerinden kıymetli muhabbetini bir damla eksiltmemeye and iç, andına sadakatle sabret.
Ey gönül! Dikkatle bakarsan görür ve anlarsın ki, şükrün sinesinde bile sabır saklıdır. Mümin şükrederken şükürde devamlı olmaya, refah içindeyken taşmamaya, şımarmamaya sabreder.
Sabrın zıddı aceledir. Acelenin meyvesi ise pişmanlıktır, üzüntüdür ey gönül. Öyleyse çabalarının, amellerinin mükâfatını beklerken ne olur acele etme. Sabrın özündeki tevekkülü gör, her şeyin sahibine dayanmayı öğren.
Beklediğin ilâhi yardım yalnızca sabrın sonunda gelecek ey gönlüm. Ama sakın tuzağa düşme; tedbirsiz sabır, çalışmadan yapılan tevekküle benzer. Önce tedbirine, tedavine sarıl, sonra sabret. Hiçbir musibete ağır ve çekilemez gözüyle bakma.
Evet, sabır acıdır ey gönlüm. Bunu en iyi sen bilirsin. Gelecekten ümidi, beklentisi olmayan bir yürek bu acıya tahammül edemez, bunu da bilirsin.
Hangi ümit diye sorma bana, bütün ümitler imanında saklı. İmanın var, demek ki ümidin var. İstikbalin var. Gidecegin yer, göreceğin cemal var. Senin menzilin var. Seni hasretle bekleyen cennet ehli var. Sana kucak açmış ebediyyet var.
Şimdi sus gönlüm. Sus ve teslim ol. Fani umutlarla tükenmekten vazgeç. Dünya buna değmeyecek kadar kısa. Sabır zamanı kısa. Bir şimşek ışığının parıltısı kadar kısa.
Unutma ey gönül, burası dünya… Sefası da fani, cefası da… Fakat ebediyyet var, ebedi vatan.
Orada nankörler için hazırlanmış bir ateş mahzeni var ki, orada sabah olmayacak, horozlar da ötmeyecek. Orada sabretmek imkansız.
Öyleyse nankör olmaktan kork ve ey gönlüm, geçici elemlere ve imtihanlara sabret.
Bilirim bu dünya bir imtihan yurdu, bir zindan. Ama duvarlarında daima ümide, kurtuluşa, selâmete açık iman ve ümit pencereleri var. Bu pencerelerden mesut geleceğini gör.
Sen ki narin kanatlı bir kelebeksin. İlâhi takdirin imtihanını minicik gövdende bulmuşsun. İlâhi mukadderatın göklerinden gelen kaza oklarına hedefsin. Göklerin ve yerin yüklenmekten sakındığı “emanet” omuzlarında. Bazen belin bükülecek, dizlerin dermansız kalacak. Ama sakın sabrın tükenmesin ey gönlüm, ruhunu ebediyete taşıyorsun.
Sabret gönül, şurada karşı kıyıya ne kaldı? Bu dünya zindanına muvakkaten mahkumsun, şükret ki müebbeden değil!…
Sabret gönlüm, yol çok uzun değil, az kaldı…
***

Burada da Sabah Oldu
Bir derviş bir yolculuğu esnasında bir padişahın sarayına misafir olmuş. Orada izzet ve ikram görmüş. Altına atlas döşekler, üstüne ipek yorganlar serilmiş. Başının altına da kuş tüyünden yumuşacık yastıklar verilmiş.
Karnı tok ve sırtı pek olan derviş, rahat bir uyku geçirmiş sarayda.
Nihayet horozlar ötmüş ve sabah olmuş. Derviş kalkmış ve namazını kılmış ve namazının sonunda:
– Allah’a hamd olsun sabah oldu, demiş.
Teşekkür etmiş padişaha, dualar etmiş ve tekrar yoluna koyulmuş.
Bu sefer de yolu bir harabeye uğramış dervişin ve gece de gelip çatmış. Dün sarayda geceleyen derviş, bu sefer bu harabenin mahzeninde uyumak zorunda kalmış.
Fakat bu gece zor bir gece olmuş onun için. Yüzünde fareler raksetmiş bütün gece ve her yanını böcekler ısırmış. Derken burada da horozlar ötmüş ve sabahı müjdelemişler. Derviş yine aynı tevekkülle kalkıp namazını eda etmiş ve:
– Allah’a hamd olsun, burada da sabah oldu, demiş.

SULTAN HAZRETLERİNİN VEDA SOHBETİ

Bismillahirrahmanirrahim

Elhamdulillahi Rabbil alemin.Vessalatü vesselamü ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ecmain.

Allah (c.c.) bizlere üç büyük nimet bahsetmiştir. Bu nimetlere çok şükür etmemiz lazımdır. Bu nimetlerden birincisi ve en önemlisi; Allah (c.c.)’in bizi Müslüman olarak yaratmasıdır. Bizim de bu nimete karşılık Allah (c.c.)’a çok ibadet etmemiz lazım. Oruç tutmak, zekat vermek, sadaka vermek, namaz kilmak Allah (c.c.)’in bize bahşettiği en büyük nimetlerdendir. Bu ibadetlere karşilik Allah (c.c.) müslümanlara cenneti ve içindeki nimetleri hazırlamış ve ebedi olarak orada kalacaklardır. Ona göre ibadetleri artirmamiz lazim gelir.Allah-u Teala (c.c.) bize hidayet yolunu göstermekle büyük bir lütuf ve ihsanda bulunmuştur. Kafirler bu lütfü ilahi’ye icabet etmediklerinden ötürü onlara ebedi cehennem ateşi ve izdirabmi hazirlamiştir.

İnsan bir düşünecek olursa, parmağını tuttuğu bir mum ateşine bile parmağını tutamazken nasıl olurda ebedi ateş olan cehennemlik amelleri işler, günahlardan sakınmaz ve ibadet yapmaz? Bütün bunları düşünerek ibadetlerimizi artırmamız lazım. Allah (c.c.) tüm dünyanın servetini bize vermiş olsaydı ve bu serveti Allah (c.c.) yolunda tasadduk etseydik yine de müslüman olmanın şükrünü eda edemezdik.

Allah (c.c.)’m bize bahşettigi ikinci büyük nimet; bizleri en son ve en büyük peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) ümmeti olarak yaratmasıdır. Nasıl ki, Hz. Muhammed (s.a.v.) paygamberlerin en efdali ve en üstünü ise, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti de ümmetlerin en üstünüdür.

Hz. Musa (a.s.) Levh-i Mahfuz’a baktığı zaman, orada Hz. Muhammed (s.a.v.)’in öyle hasletlerini, büyüklüğünü, faziletini görmüş ki, “Ya Rabbii Keşke beni de Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti olarak ya-ratsaydın, başka bir şey istemezdim” buyurmuştur. Biz böyle bir peygamberin ümmetiyiz. Buna layık olmaya çalışalım.

Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: “Benim ümmetimin evliyaları, Beni İsrail peygamberleri gibidir. (Bu,büyüklük bakımından değil, hidayet bakımındandır.) ” Eskiden gönderilen peygamberlerin bir kısmı yalnız kendisini irşad etmiş, bir kısmı yalnız kendi ailesini, bir kışımı kendi içinde bulunduğu kabilesini, bir kısım da yalnız bulunduğu köyü irşad edebilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ümmetinin evliyaları, mür-şid-i kamilleri ise daha fazla irşadda bulunarak daha çok kişinin hidayete ermelerine vesile olmuşlardır.

Allah (c.c.)’ın bize sunduğu üçüncü büyük nimet, Allah (c.c.)’ın Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetini son ümmet olarak, bizleri de ümmetin en son kısımlarında yaratmasıdır. Diğer ümmetler binlerce ytl toprak altında (kabirde) yattıkları ve günahkar olanların kabir azabı çektikleri halde, bu son ümmet az bir süre toprak altında yatacaktır. Ve (günahkar için de) azapları da çok kısa bir zaman sürecektir.Cenab-ı Hakk’ın bizlere farz kıldığı namazda huşu ve takvaya da çok dikkat etmeliyiz.Namaz peygamber (s.a.v.)’e miraçta farz kılınmıştır. İlk önce elli rekat olarak farz kılınmıştır. Bu emirle Rabb’in huzu-randan dönen Hz. Peygamber (s.a.v.) altıncı kat semada Hz. Musa (a.s.)’m ruhaniyeti ile karşılaşır. Hz. Musa (a.s.), Resullah Efendimiz’e (s.a.v.) elli vakit namazın çok olduğunu, bunun ahir zaman ümmetine ağır geleceğini, Allah (c.c.)’tan namaz vakitlerini azaltması için niyazda bulunmasını söyler. Resulullah (s.a.v.) da tekrar Allah-u Teala’nın (c.c.) huzuruna varıp, elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vaki
tleri biraz azaltması için Alah-u Teala’nın (c.c.) huzuruna varıp, elli vakit namazın ağır gelebileceğini, vakitleri biraz azaltması için Allah-u Teala’ya (c.c.) niyazda bulunur.

Allah-u Teala (c.c.) da namazları on vakit azaltarak kırk vakte indirir. Resullulah Efendimiz (s.a.v.) geri dönerken tekrar Hz. Musa (a.s.) ile karşılaşır. Hz. Musa (a.s.) yine bu kadar vakit namazın çok olacağını söyler ve biraz daha azaltılması için tekrar Allah-u Teala (c.c.)’nın huzuruna gitmesini söyler. Bu gidip gelmeler birkaç kez daha tekrarlanır ve namaz vakitleri sonunda beş vakte indirilir. İşte böylece Muhammed aleyhisselam ümmetine her gün beş vakit namaz farz kılınır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Musa aleyhisselam’ın bizzat kendisi ile değil ruhaniyeti ile görüşmüştür. Tabii ki Allah (c.c.)’ın dostları ölmez, yalnızca nakil olur yer değiştirir. Onların himmeti, yardımı her zaman vardır.

Hz. Musa (a.s.), Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ve O’nun ümmetinin fazilet ve büyüklüğünü, Allah (c.c.) katındaki değerini Levh-i mahfuz’da gördükten sonra şöyle buyurur: “Ya Rabbi! Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmeti olamadım. Bari ümmetini görenlerden olsaydım” diye arzu ediyor. O sırada İmam-ı Gazali (rh.a)’nin ruhaniyeti oraya geliyor ve Hz. Musa (a.s.) ile görüşüyor.

Hz. Musa (a.s.):

-Sen kimsin? diye sorunca, îmam-ı Gazali:

– Muhammed Oğlu, Muhammed Oğlu, Hamid Oğlu İmam-ı Gazali’yim diye cevap verir. Bu cevap üzerine Hz. Musa (a.s.)

-Künyeni neden bu kadar uzun söyledin, yalnızca İmanı-ı Gazali deseydin yetmez miydi? diye sorar. İmam-ı Gazali (rh.a) de cevap olarak

-Allah (c.c.) Hazretleri, ile konuşmaya gittigin zaman sana “sag elindeki nedir?” diye sordugunda, sen onu tanitirken “O benim asamdir. Ona dayanirim ve onunla davarlarima yaprak silkerim ve onda benim başka hacetlerim de vardir” diye uzun uzun anlattin, kisaca cevap verseydin yeterli olmaz miydi?” şeklinde sorusuna soruyla cevap verir. Hz. Musa (a.s.) da cevap olarak:

-Ben Allah-u Teala (c.c.) ile biraz daha fazla konuşabilmek için uzun uzun açikladim, der. Imam-i Gazali (rh.a) de cevap olarak:

-Sen Allah (c.c.)’in büyük peygamberlerindensin. Kelimetullah’sın. Kitab verilenlerdensin. Onun için seninle daha fazla konuşabilme şerefine nail olmak için uzun açıklamada bulundum, der.

İşte Hz. Musa (a.s.) ile bu derece yakın olabilen İmam-ı Gazali (Rh.A.) zamanının en büyük alimi idi. Ama tasavvufu sevmeyen tasavvuf münkiri idi. İmam-ı Gazali (rh. A.)nin kardeşi ise tasavvuf ehli veli bir zat idi. İmam-ı Gazali (rh.a)’ye ilminden dolayı, her müşkülü olan fetva almaya geldiği halde, kardeşi arkasında namaz bile kılmıyordu.

İmam-ı Gazali (rh.a) arkasında namaz kılmadığı için kardeşini annesine şikayet etti. Annesi kardeşini camiye cemaate gitmesi için ısrar etti. Gayesi İmam-ı Gazali (rh.a)nin gönlünü almaktı. Gazali’nin kardeşi annesine;

-Anne, onun arkasında benim namazım olmaz, dedi.

Bunun üzerine annesi fazla ısrar etti: “Bak oğlum, o senin büyüğün, sen cahilsin, ağabeyin alim kişidir, herkes ona geliyor, müşkülünü halledip gidiyor, herkesin namazı kabul oluyor da seninki neden kabul olmasın? Mutlaka gidip arkasında namaz kılacaksın” diye çok ısrar edince İmam-ı Gazali’nin kardeşi camiye gidiyor. O gün İmamı Gazali (rh.a)’ye namazdan önce bir kişi geliyor ve hayız (kadınlık hali) hakkında bir soru soruyor, İmam-ı Gazali (rh.a) de “Namazdan sonra gel, cevabını vereyim” diyor.

Namaza başlayinca Imam-i Gazali sürekli hayiz (kadinlik hali) ile ilgili soruyu düşünüyor ve namazin tamamini cevap hazirlamakla geçiriyor, bu arada imam-i Gazali’nin kardeşi sürekli tekbir aliyor, sonunda namazi bozuyor ve yeniden kiliyor.

İmam-ı Gazali, kardeşinin ikide bir tekbir almasına ve namazı bozup, tekrar kılmasına çok üzülüyor ve annesine şikayette bulunuyor.

Annesi, “Oğlum, neden ağabeyinin namazına müdahale ettin, cemaatın içinde mahcup duruma düşürecek hareket yaptın, hani bana söz vermiştin, Namazı kılıp gelecektin? deyince, İmam-ı Gazali’nin kardeşi annesine;

-Anne, bir insan göbeğine kadar kana bulanırsa onun arkasında kılman namaz kabul olur mu? diye soruyor ve “bu soruyu abime de sor” diyor.

Annesi, İmam-ı Gazali’ye bu soruyu aynen aktarıyor.

İmam-ı Gazali (rh.a) namazdaki durumunu hatırlıyor, namazı hayızla uğraşmaktan tam olarak kıldıramadığını ve kardeşinin de keşif sahibi olduğu için haline vakıf olduğunu anlıyor. Gerçekleri görüyor ve daha önce inkar ettiği tasavvuf ve tarikat yoluna giriyor. Gerçekleri gördüğü ve alim de olduğu için çalışarak kısa zamanda Gavs oluyor.

Bu nimete layık olmak için çok çalışalım, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e hakiki ümmet olmaya gayret edelim.

Padişah ne kadar büyük olursa, hizmetçisi de o kadar büyüktür. Hasan-i Basri Hazretleri çarşiya çikip, bir dükkana ugramiş. Bir adamin çarşida elini kolunu sallaya sallaya, gururlu ve kibirli bir şekilde gezdigini görür. Hasan-i Basri (rh.a) “Bu kim ki gururla^ ellerini kollarini sallaya sallaya yürüyor?” diye sorar. Orada bulunanlar.

“-Bu şahis padişahin hizmetçisidir, onun için böyle yürüyor” derler. Bunun üzerine Hasan-i Basri (Rh.a.):

“-Ben de Sultanlar Sultanı Allah (c.c.)’ın kuluyum. Ben neden bu adamdan daha iyi yürümeyeyim?” der ve çarşının içinde ellerim kollarını sallaya sallaya bir süre gezinir.

Bizim de üzerimize düşen, Sultanlar Sultani’na çok ibadet edip, çok çalişmamizdir. Zaten Allah-u Te-ala (c.c.) “Insanlari ve cinleri bana ibadet etsinler diye yarattim” buyuruyor. O’na layik olmaya gayret edelim. Bizlere bildirmiş oldugu hayirlari yapmaya çalışalım. Zaten Allah-u Teala (c.c.) da şöyle buyuruyor: “Azaba duçar olmadan önce (tövbe edip) Rabbiniz’e dönün ve O’na teslim olun. Sonra yardim olunmazsınız. Ansızın haberiniz olmadan azap size gelmeden evvel Rabbiniz’den size indirilenin en güzeline (nehyedildiklerinizi birakip emrolunduklariniza) tabi olun.”

Dünyada yapılan günahların hesabı, azabı ve cezası ahirettedir. Ölmeden önce iyi amelde bulunmaya acele edin.

Bir insan yalnızken, tek başına, günah işleme fırsatı olduğu halde Allah (c.c.)’tan korkarak o günahı işlemezse, Allah (c.c.) ona çok büyük ecir ve sevap veriyor. O davranış (günahtan kaçış) mümin için en hayırlı iştir. Bu durum imanın kemale erdiğinin işaretidir.

Kalabalıktan çekinerek günah işlemeyen kimseye sevap yoktur, ama yalnızken ve elinden geldiği halde, yapabilecek durumdayken gühahı işlemeyene çok sevap vardır.

Bütün insanlar, herkesin birbirinden kaçacağı o günde, hesapları görüldükten sonra bir kısmı cennete bir kısmı cehenneme gitmek üzere ayrılırlar. Herkes gideceği yere gitmeden önce; anne, baba, oğul, kız hepsi birbirlerine sarılıp vedalaşırlar. Bu vedalaşma . beşyüz yıl sürer. Vedalaşma bitince melekler gelir ve “Vedalaşma bitmiştir, artık yeter, ayrılın” diyecekler. Sonra herkes hak ettiği yere gönderilecektir. Cehenneme gidenlere Allah (c.c.):

“-Ey ademoğulları! Şeytana itaat etmeyin, o sizin apaçık düşmanınızdır. Bana itaat edin, doğru yol budur, diye size bildirmedim mi?” diyecektir.

Allah (c.c.) yine:

“-Bugün onların ağızlarım mühürleyeceğiz. Elleri bize konuşacak ve ayaklan da neler isledilerse ona şahitlik edeceklerdir.” diye buyurur.

İnsanların omuzlarında iki melek vardır. İşlenen bir günahı tövbe edebilir diye sağdaki melek, soldaki günah yazan meleğe yirmidört saat yazdırmıyor. Bu süre içerisinde tövbe etmezse bir günah yazılıyor. Sevap meleği ise, her sevap ve iyilik için on ile yediyüz katı kadar sevap yazıyor. Hiç beklemeden, hemen yazıyor. Bundan büyük nimet var mı?

Allah (c.c.) kulunu bağışlamak, affetmek için adeta ufak bir bahane arıyor. Madem Allah (c.c.) bahane arıyor, biz de gayret edelim. Dünya ile mağrur olmayalım, ona aklanmayalım.

Sofiler ayakta çok beklediler, onun için sohbetime burada son veriyorum. Allah (c.c.) hepinizden razı olsun. İnşallah nasip olursa cumaya kadar evimize dönmek niyetindeyiz.

Allah (c.c.) hepimizi affetsin, inşallah.

Etiket Bulutu