Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım, 2010

Mümin’in dünyadaki cenneti..

||Kardelen||...Allahım !..Dil Verdin, Zikrinden Ayırma!.. Gönül Verdin Fikrinden Çevirme!.. İman Verdin, Daim EyLe! İhsan Verdin, Kaim EyLe..   ....…KARDELEN

…Hayırlı Bir Eş ALLAH’ın Kuluna Özel Bir İkramıdır; Hayırsız Eş İse Dünyanın En Ağır İmtihanıdır’!…

Zaman sabahın seher vaktini kucaklamaya hazırlanırken gök kubbede hoş bir seda yankılanıyor…
Essalatu hayrun minen nevm.. namaz uykudan hayırlıdır.. gök kubbe bu sedayla
O’nu zikretmeye hazırlanırken evinizde hoş bir muhabbet başlıyor..
Mahmur olan gözleriniz ilahi nidayı duyan kulaklarınızla aydınlanırken
sizde O’nu zikretmek için kalkıyorsunuz yarı ölüm olan uykunuzdan.. .
yine bir şükürle.. yine bir zikirle kalkıyorsunuz yatağınızdan..
Ve önce siz alıyorsunuz abdestinizi ilahi huzura en güzeliyle varmak niyetiyle… ve odanıza geliyorsunuz…
size cennet olan sizinde kendisine cennet olduğunuz eşinizi çağıracaksınız O’nun huzuruna varırken size eşlik etmesi için..
ki böyle bir çağrıda cenneti yaşayan eşiniz elbet ki en güzel bir cevapla kalkacak yarı ölüm olan uykusundan..
Ve işte o an odanızda öyle bir aydınlık olucak ki.. hiçbir maddi lamba bu aydınlığı veremez odanıza…
çünkü bu aydınlık yüreğinizin aydınlığı.. çünkü bu aydınlık cennetin aydınlığı.. çünkü bu aydınlık O’nu sevmenin aydınlığı..
çünkü bu aydınlık kendisini sevene en güzel sevgiyi verenin vaat ettiği aydınlık..
Ve işte seccadeler serilmiş oraya doğru… gönüllerin coşkusunu en güzel yaşadığı kabeye doğru…
ön safta eşiniz… orta safta yuvanızın gülleri bülbülleri evinizin neşesi çocuklarınız ve arka safta siz…
gözlerinizde tatlı bir göz yaşı… ama bu göz yaşı acı için hüzün için akan göz yaşı değil…
en güzel huzura en güzel şükür için akan göz yaşı.. O’nu sevmenin O’nu yaşamanın göz yaşı..
Dillerde Allah-u ekber nidası odanızda kulluğunuza şahit melekler.. yüreğinizde O…
gözlerinizde en güzel aydınlık.. ve siz.. ve eşiniz.. ve çocuklarınız..
İşte cennetiniz..
işte huzurunuz.. işte yüreğiniz.. işte O.. ve işte O’nu sevmek..
Cennet uzakta değil..
Mü’min dünyadaki cenneti.. işte cenneti.. kendisine her an O’nu hatırlatan ailesi..
Huzurun en güzeli en yücesi en tatlısı ile başlamıştır gününüz..
yarı ölüm olan uykudan O’na kul olmanın huzuruyla uyanan ruhunuz
bu huzurun şükrünü seccadeye varan başlarla gözünüzden akan yaşlarla yapmıştır..
ve huzurunuz yalnız değildir..
sevdiğinizle eşinizle çocuklarınızla yaşamışsınızdır bu güzelliği
ve böyle başlayan gününüz yine O’nun zikriyle en güzel huzur ile
en güzel şükür ile devam etsin istersiniz..
Odanız güneşin ışığıyla aydınlanırken yüreğinizi O’nun kelamıyla aydınlatmak istersiniz..
seher vaktinin en güzel zikrini ötüşüyle yapan bülbüllere,
kokusuyla yapan güllere eşlik edersiniz okuduğunuz o güzel kelam ile..
elinizde Kuran’ınız yanınızda sevdiğiniz eşiniz çocuklarınız..
ve en güzel bir nida kaplar odanızı o güzelim seher vaktinin aydınlığında..
bismillahirrahmanirrahim.. gözleriniz yine dayanamaz bu güzelliğe..
salar huzurun, şükrün gözyaşlarını sinenize.. ve okumanız yüreğinize en güzel huzuru,
gözlerinize en güzel nuru, kulaklarınıza en güzel nidayı bırakır..
ve böylece sürer gider okumanız..
ve en güzel zikrin en güzel hatimesi gelir dile.. sadakulazim..
ve diliniz bu güzelliğin şükrünü yapmak için dönmeye başlarken
elleriniz kalkar dua için O’na doğru.. ve evinizin reisi duanıza başlar..
ve evinizin gülleri bülbülleri o masum yavrularınız duanıza bütün yüreğiyle
bütün masumiyetleriyle amin amin amin derler..
RABBİMİZ en güzeliyle ismin ile iznin ile başlayan bu güzelliği
ne olur yine en güzeliyle ismin ile iznin ile baki eyle…
ve bu sevgimizin meyvesini seni en güzeliyle sevmek eyle
ve bu sevgimizde sunulan gülleri Rasule ulasan güller eyle…
ve bu sevgimizde konuşulan kelimeleri seni zikretmek.. sana şükretmek eyle
ve dökülen göz yaslarımızı hatalarımızı yıkayan bir nur eyle
ve kaygılarımızı şeytan ve nefisi engelleyen kalkan eyle….
RABBİMİZ bizi bu dünyada beraber kıldığın gibi ahirette birbirimizle
ve kendinle beraber eyle..
amin der evinizin reisi..
amin der evinizin nuru..
amin der evinizin gülleri bülbülleri yavrularınız..
amin.. amin.. amin..
hiç bitmesin istersiniz bu anınız.. cenneti daha dünyadayken yaşarsınız
küçük ama size ait odanızda.. küçük ama size nur olan odanızda..
maddi olarak hiçbir anlamı olmayan ama manevi olarak en zengin olan odanızda..
çünkü bakmasını bilirsiniz..
bakmasını bildiğiniz için eşiniz en güzel sevgiliniz
en güzel huriniz
en güzel sahibinizdir sizin..
çünkü bakmasını bildiğiniz için eşiniz en güzel kişidir sizin için..
bakmasını bildiğiniz için gözünüz gönlünüz sevginiz sadece eşinizedir..
bakmasını bildiğiniz için eşinizi O’nun en güzel hediyesi olarak görürsünüz
ve eşinizle O’na varmanın en güzel huzurunuzu yaşarsınız..
eşinizde sevginizde evinizde her an O’nu tecellisini görürsünüz..
O’nu gördüğünüz her şeyde O’nu zikredersiniz..
O’nu gördüğünüz her şeyde O’na şükredersiniz..
bakmasını bildiğiniz için yavrularınız en güzel eğlencenizdir sizin için..
bakmasını bildiğiniz için en güzel eğlenceyi çocuklarınızda görürsünüz..
onlarla olmak en güzel huzur olur sizin için..
bakmasını bildiğiniz için eviniz cennetiniz..
eviniz huzurunuz..
eviniz eğlenceniz..
eviniz Rabbinizin en güzel hediyesidir sizin için..
cennet uzakta değil..
bakmayı bilen O’nun için bakan gözlerinizde..
O’nun için seven yüreğinizde..
O’nun için sevdiğiniz eşinizde..
O’nun için sevdiğiniz yavrularınızda..
O’nun için kurduğunuz yuvanızda..
cennet uzakta değil..
Rabbim tüm mü’min ve mü’minelere dünyadaki cenneti yaşamayı
ve bu cennet ile ebedi saadet olan ebedi cennete varmayı nasip etsin…AMİN…

||Kardelen||...Abdest Almak 1 Dakika, Namaz KıLmak 5 Dk. Sonrasındaki Huzur

HZ Ebu Bekir’in (r.a) yemek hassasiyeti

 

Hz ebubekir (r.a.) yemeğini kölesi getirirdi.Hz ebubekir r.a gelen yemeğin nereden alındığını,nasıl hazırlandığını sorar,sonra yerdi.Bir akşam sual sormadan bir lokma yedi.Kölesi “Efendim,bu akşam adetiniz üzere yemek hakkındaki sorularınızı sormadınız.” deyince.HZ.EBU BEKR Efendimiz,
“Öyleyse,şimdi söyle.” buyurdu.Kölesi anlatmaya başladı.
“Efendim,cahiliye zamanında raks yapar,oyun oynardım.Bir gün bir grup kimselere oyun oynadım.Hoşlarına gitti.’Şimdi bir şeyimiz yok sonra veririz’ demişlerdi.Bugün onların elini bol gördüm.Verdikleri sözü hatırlattım.Bu yemeği verdiler.” dedi.
HZ.EBU BEKR (r.a.) çok üzüldü,ağladı ve parmağını boğazına sokarak istifra etti.Yediği o bir lokmayı çok zahmet çekerek çıkardı.Mübarek yüzünün rengi değiştiSıcak su içmesini tavsiye ettiler.Sıcak suyu içince bir daha istifra etti.”Ya Sıddık!Bir lokma için mi bu kadar eziyet çekiyorsun?”dediler.
“Evet,Resul-i Ekrem’den (s.a.v.)işittim;
“ALLAHÜ TEALA YEDİĞİ HARAM OLAN KİMSELERE CENNETİ HARAM ETMİŞDİR”Buyurdu.
sonra;
“YA RABBİ,YEDİĞİM LOKMA İÇİN ELİMDEN GELENİ YAPTIM.O LOKMADAN VÜCUDUMDA BİR ŞEY KALDIYSA ONU AFVET,BU ZAİF KULUN,CEHENNEM AZABINA DAYANAMAZ.”diye dua buyurdu.

Kulluk Makamı

Kul olabilmek ne demek biliyor musunuz? Allah’ta hiç olabilmek demektir.

“Allah’ta hiç olabilmek” noktası çok gizlidir.

O Allah-u Teâlâ’yı gördüğü zaman, O’na ulaştığı zaman; ateşte yanıp giden küçük bir kâğıt gibi hükümsüzdür, üflesen gider. Gerçek hüküm Hazret-i Allah’tadır.

Çünkü o artık Hakk’a varmıştır. Bu noktayı açmak mümkün değildir, sırrın da sırrıdır, hâl noktasıdır.

İmam-ı Gazâlî -kuddise sırruh- Hazretleri:

“O Allah-u Teâlâ ile karşılaşmanın, O’nun cemâl-i bâkemâline bakmanın ve O’na mânen yaklaşmanın ne demek olduğunu da anlar.” buyuruyor. (İhyâ-u ulûm’id-din)

Yaratan’ı gördükten sonra, yaratılanlar çimenlikte biten ot mesabesinde olur. Toprak olmasa çimen olmaz, Hazret-i Allah olmasa mükevvenat olmaz. Kâinat “Ol!” demekle oluyor, “Öl!” demekle ölüyor. Toprağın yanında çimenin ne kıymeti varsa, Hazret-i Allah’ın yanında yaratılmışların o kadar kıymeti vardır.

Herkes yeşilliği görüyor, toprağı görmüyor; herkes yaratılmışları görüyor da Hazret-i Allah’ı görmüyor.

Hep O… Fakat hep O olduğunu yalnız o kişi görür, yaratılmışları Yaratan’dan görür. Başka kimse görmez; her şeyi görür, O’nu görmez.

“Hakk’a vardı” sözünün sırrı, marifetullah’ın özü işte budur.

Hakk’a varmıştır, Hakk’ı görüyor, Hakk’tan görüyor.

Nitekim Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri de “Feth’ür-Rabbânî” adlı eserinde şöyle buyurmuştur:

“O öyle bir kuldur ki, Hakk’a vâsıl olmuş, O’nu görmüş ve mâsivâ denen Hakk’ın zâtından gayri şeyleri bilmiştir.” (60.Meclis)

Onlar bu hususu görerek ve bilerek konuşuyorlar. Allah-u Teâlâ’yı gören, gösterdiği kadar bilir, başkasına şâmil değildir.

Hakîm-i Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri ise onun Allah-u Teâlâ’nın hususi himayesinde olacağını, O’nu göreceğini ve O’nunla konuşacağını açıklamıştır.

“O, Allah-u Teâlâ’nın kabzasında (hususi himayesinde) hareket eder. O’nunla konuşur, O’nunla görür, O’nunla tutar, O’nunla anlar.” (Nevâdir’ül Usûl)

Kendisinin de orada bir balık pulu kadar, bir kâğıt parçası kadar hükmü yoktur. Çünkü o, asıl hüküm sahibini gördü. Bu nokta ferdiyet makamıdır.

Çaresizlik Yok…


resim200512031111422748ji1.jpg
Çaresizmisin?

Çaresizlik yok,en bitkin anında,hayattan tam kopma anında hatta artık köşeye sıkıştım bu çıkmaz sokağın sonu benimde sonum dediğin zamanlar içinden bir ses kopuyor yürekleri dağlaya ama sen duymuyorsun.Tamam artık çarem yok ölüpte kurtulsam dediğin o karanlık anda yüreğinden yükselen o sese kafandaki kulağınla değil gönlündeki,yüreğindeki kulağınla kulak verme zamanı geldi.Duy şimdi o sesi

ÇARESİZLİK YOK,TESLİMİYET VAR,VAR TESLİMİYETİN TADINA…

İşte tam bu anda soğuk bir su ile abdest senin ahirette nurunu belirtecek ve o abdestle rahman ve rahim olan yaradanın

O HUZURLU HUZURUNA VARIP
ben geldim ya hayy deyip boynunu büküp yaradana yanık gönülden kopan silahınla yani duanla ben acizim yarab deyip derdini anlatmalısın ve çaresiz değilim yarab ben sana teslimim demelisin…

Yaradanın merhamet kapısındaki tokmağı alıp eline yollar aşınsada yarab ben sana mecburum ben sana teslimim diyerek kapıyı vuracaksın.rahameti gazabını aşan rabbim merhamet kapısından eli boş çevirmez gönlü yaralı kulunu….

Şimdi yüreğimizdeki sesi dinlemenin vaktidir.Çaresizlik yok teslimiyet var varalım teslimiyetin tadına…

El açıp boynu bükük bir şekilde yalvaralım.Kurtar yarab beni bu çıkmaz sokaktan,çıkar beni bu karanlıktan aydınlığa yarab,vardır bana o huzurlu huzurda huzur tadını.Bu huzurlu huzurdan beni mahrum koyma yarab…

AMİN…
Yakup Polat

Keramet…


İmam-ı Rabbani’ye demişler;

“Bir keramet göster!”

Şöyle bir yürümüş,

“İşte” demiş..”Keramet”

“Kerim olan Rabbimizin ikramı olmasa,

en küçüğünden en büyüğüne hangi hareketimizi yapabiliriz ki?”

Öfke…


“Kendini öfke içinde gizleme. Sendeki bu güzellik gizlenecek güzelliklerden değildir.”Mevlana hz.

Dua

Dua

بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِ

Yıldızların, gezegenlerin, ay ve güneşin, ırmakların, denizlerin ve dağların kendi lisanlarıyla sürekli zikir ve teşbihte bulundukları âlemlerin yaratıcısı Yüce Rabbimiz’e,


Onun üzeri­mizdeki   sayılamayacak  kadar çok  nimetleri adedince hamdüsena;  yaratılışın gayesi, varlığın  özü,   peygamberlik  hakikatinin  zübdesi, kemâliyle Feridi kevn ü zaman ve bi hakkın Fahri Kâinat, Cenabı Hakk’ın rahmaniyet ve rahimiyetine en mücella en parlak ayna Efendiler efendisi Hazreti Muhammed Mustafa’ya,


tertemiz pırıl pınl aile fertlerine, herbiri bir ilâ-yı Kelimetullah kahramanı olan kıymetler üstü yol arkadaşlarına da sonsuz salat ü selam ediyor,  hak ve  hukukun  ayaklar altında çiğnendiği,  inanan gönüllere karşı düşmanlık hisleriyle her zaman dopdolu olan insafsız tiranların kinlerini, gayzlarını hayasızca gözler önüne serdikleri mü’minlerin kalplerine   korku ve. endişe salıp onları sindirmek için türlü türlü entrika ve komplolara   başvurdukları  şu  tozlu  dumanlı günlerde, aciz, fakir, muhtaç, zayıf kulları ola­rak bir kez daha ellerimizi açıp kudreti sonsuz, merhameti nihayetsiz Rabbimiz’e içimizi; döküyoruz.


Ya Erhamerrâhimîn veya Ekramel Ekramînl

Sen bizim yegane Mevlâmızsın (Kafirlerin ise asla Mevlâ’sı yoktur. Yazıklar olsun onlara; kendilerine yazık ettiler ve ediyorlar.)


Bizde derdimizi Sana şerhediyor,hal-i pürmelâlimizi, kullukla asla’ bâğdaştırılamayacak nâ-hoş hallerimizi Sana şikâyet ediyoruz. Bilerek ya da bilmeyerek içine düştüğümüz günahlar- dan dolayı bizi azaba maruz bırakma, ikâba  uğratma..’

İnsi ve cinnî şeytanların gelip gelip inananların tepesine binmelerine, tebelleş olma­larına da müsaade etme., enbiyâ-ı izamı ve Rusül-ü kirâmı koruyup kurtardığın; gibi bizleri de din ve diyanet düşmanlarının şerlerinden, tuzaklarından, hilelerinden kurtar ve her zaman sıyanet buyur!. O sevgili kullarının bazılarına dokunan zararı def ü ref etmiş, bazılarını  içinde bulundukları  sıkıntılardan çekip çıkarmış, diğer bazılarını da kefere ve fecerinin verebilecekleri zararlar karşısında hıfz u inayet seralarına almıştın.

Yâ Râbberrahîm!

Bize dokunan ve do­kunması muhtemel olan zararları da kaldır.. bizi gaflet, heva ve heves gayyalanndan kurtar.. hata işlemekten, masiyetlere düşmekten, küfrün ve dalâletin karanlık vadilerine yuvar­lanmaktan muhafaza buyur., marifet basamaklarındaki derecelerimizi yükselt., kurbiyetinin halavetini ve üns esintilerini gönüllerimize tat­tır… bütün hal, hareket, tavır ve davranışları­mızda ruhumuzun heykelini ikâme etmeyi mü­yesser kıl., dünyada ve ahirette sağanak sa­ğanak yağdırdığın ve yağdıracağın lütuflarının kadr ü kıymetini bilmeyi de nasip eyle!.

Ellerimizi indirirken, yerlerin ve göklerin hürmetine yaratıldığı beşeriyetin kurtarıcısı Peygamber Efendimiz’e, âline ve ashabına bir kere daha salât. ve selam ediyor, iki salât ü selam arasına sıkıştırılmış münacaatlara yüce huzurda mutlaka icabet edileceği recasıyla dualanmızın kabulünü bekliyoruz, Rabbimiz!…


Âmîn, Âmîn,Âmîn!..

Ey gönül “GÖNÜL” ol!…

Ey gönül “GÖNÜL” ol!…

 

Hz. Mevlana “Mesnevi”sinde şöyle diyor:

“Müminlerin müminliklerinin belirtisi, gönüllerinin kırıklığı ve mağlubiyettir, alt oluştur.

Fakat müminlerin alt oluşlarında bile bir güzellik vardır.

Sen miski ve anberi (güzel kokular) kıracak olursan, dünyayı onların güzel kokuları ile doldurmuş olursun.”

Mağlubiyetimi zaferlerin en güzeli belledim. Bildim ki, lginin getirdiği acı, kalbimi saran katılıkları kıracak ve onun içindeki gönül ortaya çıkacaktır. (Gönül, sevgiyi içinde taşıyan kalp demektir.) Ne güzel, bir gönüle sahip olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Yenilgime bakıp bana acıyanlar, bilmiyorlar ki, asıl acınması gereken kendileridir.

Kokuların en güzeli gönül kokusudur; çünkü o koku, Rabbin kokusudur. O kokuyu mükellef sofralarda, son model araçlarda, villalarda, yalılarda bulamazsınız. O koku, kırık gönüllerde, mağlup ruhlarda bulunur.

O kokunun izini sürmek için nice canlar düştü yollara. Kimileri çölleri mekan edindi, kimileri de dağları, ovaları.

O koku, kimi zaman bir çöl rüzgarına binerek geldi, kimi de mağaralardan fışkırdı vadilere.

O kokuyu duyanlardan bazıları, misk geyiği gibi, kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Yıllar yılı mağaralarda alnı secdelere çakıldı, kimilerinin de.

Evime geliyorum, belki duyarım o kokuyu diye. Evinin bir köşesinde o kokudan bir kitle bulunuyorsa, ne mutlu sana. “Mutluluk” diyordun, işte mutluluğun sırrı bu kokudur.

Bu koku diriltici kokudur; bu koku, var edici kokudur.

Kır kibir bardağını, çal yere umutsuzluk testini. Katran yürekli insanlardan uzak dur. Yenilgini önemse. Göreceksin ki, gönül miskin çevreyi tutacak, nice canlar o kokuyla dirilecek.

Oysa, kokularımız diriltici değil, bilakis öldürücü. “Zafer”imizi kutlamak için bize yanaşanlar, zift dolu yürekliğimizin iğrenç kokularına maruz kalıyorlar.

Mağlubiyetimize yanaşan yok. Dost, mağlubiyetin doğurduğu çocuktur. Düştüğün zaman kalbine eğil, orda dostun kokusunu duyacaksın..

Ey varlık hapsinde, etrafını altınlarla, gümüşlerle donatmaya çalışan kalp. Sonra sen nasıl kırılacak ve “gönül” olacaksın.

Kimi zirveye tırmanınca mutlu olur, kimi de kuyuya düşünce. Nemrut, “tanrı”yı vurmak için göklere yükselmiş ve “ululuğunu” ilan etmişti. Yusuf ise kuyuda ermişti sonsuzluğun sırrına. Nemrut, bir topal sineğe rezil olmuştu, Yusuf ise Mısır’a sultan. Biri, kırılmayan, taş kalbe k düşmüştü; öbürü kırık kalbinin derinliklerinde manalar devşirmişti. Birinin kokusu “Nemrut” diye kokuyordu, diğerinin kokusunu sabah rüzgarı, “Yusuf Yusuf” diye bütün aleme dağıtıyordu.
Ey gönül, sen hiç kuyuya düşmemişsen, sana “Yusuf” nasıl diyeyim?

Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan, sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?

Ey gönül, sana sıra sıra çarmıhlar dizilmemişse, İsa nefesinin diriltici kokusunu doya doya içine çekebilir misin?

Ey gönül, başın yere düşmemişse, Hüseyni zaferler seni nasıl selamlasın?

Ey gönül, senden önceki kırık gönüllerin şifresini çözememişsen, cennet kokularını nasıl duyarsın?

Ey gönül, sana deli desinler, divane, mecnun desinler; sana mağlup desinler, lginin zillet içindeki çocuğu desinler. Fakat ey gönül, sana, zaferin sarhoşu demesinler. Sana, “kalbini kıramadı” demesinler.

Ey gönül, haydi yenilgini mübarek kıl. Kır kalbini ve “gönül” ol. Kokular devşir cennetten; hatta daha ötelerden.

Ey gönül, “GÖNÜL” ol!…/ İktibas

 

EYVALLAH

Eyvallah’ın manasını gerçek anlamıyla düşündünüz mü? Tasavvufî kültürün en latif tabirlerinden biri olan ‘eyvallah’, çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişigüzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylenildiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz. Mânevî terbiyeyi insanî hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.
Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. ‘Ey’ veya ‘-iy’, ‘evet, tabii’ gibi anlamlara gelir.
Bilhassa vav’la beraber kullanıldığında dilimizdeki ifadesiyle ‘aynen öyle, tastamam’ gibi manaları içine almaktadır.
‘Tamam, peki’ manasına pratik Arapça’da halihazırda ‘eyva’ şeklinde söylenişine halkımız aşinadır.
Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah’ın Araplardaki söyleme tarzıdır.
“Ve” harfine gelince. Sadece gramer açısından incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün.
Bu tabirde geçen “vav” için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için, bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır.
İkinci kelime olan “Allah” ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü ‘Zât-ı Ehadiyyet’in kendisini tesmiye ettiği isimdir.
Öyle bir zat ismi ki, semavî kitapta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir.

Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah’ın alelade kullanılmamasına yeter bir sebeptir.
Belki de gündelik Arapçada eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur. “Eyvallah”ın yukarıda geçen manasıyla beraber tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta. “

Her tecelli eden, mademki Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik, eyvallah.

Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah.

Güzel-çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah.”

“Eyvallah”ın ruhuna nüfuz edebilirsek içinde samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi, içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar, bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar.
Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhum ile alakalı Kitap’tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.
Mesela Bakara Sûresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ (as)’nın kıssasında; Hz. Mûsâ (as) kavmine ‘Allah’ın bir inek kes’ emri verdiğini söylediğinde onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun” diye karşılık verirler. Mûsâ (as)’nın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez. “Bu ineği bize anlat, rengi nedir, neye benziyor, şöyle mi böyle mi?” gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler.

Maide Sûresi’ndeki kıssaya göre ise önce Allah’tan doymak için rızk isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala’ya şükredecekleri yerde, ‘bu sofrada soğan, sarmısak yok’ diyerek onda bile kusur bulurlar.
Anlaşılan ne emirlere karşı ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallah ile kabullenemeyişin Mevlâ’sı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir.

Dinî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlâkî güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallah’ın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır. İnsan birçok musibete ‘ben’ belasından, çekişmekten dolayı uğramaz mı?
Başka bir ifadeyle inayet-i Hak’la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallah’ı vird edinen kolay kolay gaflete, hırsa, kavgaya düşer mi? Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddir. “Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallah’a iyi tutunmalı der” sofiler.

Hz. Mûsâ (as)’nın Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar: “Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah?” Cevaben, “Gaflete eyvallahımız yoktur; fakat gafil bir kimse gördüğünde, ‘Bu, benim halim de olabilirdi; ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti.’ diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin.” demiş. “Peki, yanlış olan şeyi nasıl düzelteceğiz?” diye sormuşlar. O zat devamla, “Kendi acizliğini hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur.” diye cevaplamış.

Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş: “Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır” (Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı. Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)

Mevlam! Sen’den gelene, gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime, bu oyundaki biçtiğin rolüme , yürekten kocaman bir EYVALLAH…

Fatihadan Huzura Yansıyanlar

Namaz müminin miracıdır:Bilindiği üzere namaz müminin miracıdır. Miracın bir zirvesi –“Kab-ı Kavseyn”e açılan Sidretü’l-müntehadır. Namaz burada farz kılınmıştır. Namaz miracında da bu zirve söz konusudur. Fiilî hareketlerdeki zirve secde makamıdır. Kur’an’da “secde et ve yaklaş”(Alak, 96/19) mealindeki ayette bu zirveye işaret edildiği gibi, “Kulun Rabbine en yakın olduğu yer secde halidir”(Müslim, salat, 215) mealindeki hadis-i şerif de aynı gerçeğe parmak basmaktadır.Fiilî hareketlerdeki zirve, secde makamı olduğu gibi, Kıraatteki zirve de Fatiha suresindeki “İyyake”deki hitap makamıdır. İhsan makamı“İyyake”deki hitap makamı aynı zamanda ihsan makamıdır. Şuhut makamıdır. Yalnızlıktan kurtulup huzura çıkarak huzur bulma makamıdır. Kesretten vahdete/çokluktan birliğe çıkma makamıdır. Hz. Peygamber(a.s.m)’in –mealen-ifadesiyle: “İhsan : Allah’ı görür gibi ona ibadet etmendir. Sen onu görmüyorsan da O, har an seni görüyor”(Buharî, İman, 37).Bu zaviyeden konuya bakıldığında;Namaz kılan kimse biraz sonra miraca çıkacağını, değişik basamaklardan sonra varacağı Sidretü’l-müntehada yapması gereken iki hususa yoğunlaşmalıdır.Birincisi: Kalp ve dilin birlikteliğini sağlamaya yönelik bir fikrî çaba içerisine girmelidir.Hz. Peygamber(a.s.m)’in miraç zirvesindeki hâlini tasvir eden “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.”(Necm, 53/) mealindeki ayetin verdiği ders çerçevesinde, doğrudan Allah’a hitap eden, “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” mealindeki münacat başta olmak üzere, namazdaki bütün kıraatleri ve tespihleri lisanımızla okurken kalbimiz de onların manasını takip ve tasdik etmelidir. Bu makamda kalbin masivayla meşgul olması durumunda, lisanın sözgelimi “yalnız sana kulluk ederiz” şeklindeki yakarışı havada kalır. Kalbin lisanın dediklerini takip etmemesi, onu tekzip anlamına gelir ve işin ciddiyetini bozar.İkincisi: Gerek bedendeki gözleri, gerek kalp gözlerini kendi hedeflerine yöneltmeye gayret göstermelidir. Hz. Muhammed(a.s.m)’in “gözleri ne sağa -sola kaydı, ne de hedefini şaştı” (Necm, 53/17) mealindeki ayetin ders verdiği gibi, baş gözlerini seccadesinden; kalp gözlerini de kendisine secde edeceği mabudundan başka tarafa çevirmemelidir. Böylece, biraz sonra huzuruna varacağı ve “Bizi dosdoğru yola ilet” diye kendisine yalvarıp yakaracağı Rahman ve Rahim olan “Rabbinin büyük ayetlerinden bazılarını müşahede imkânını elde eder”(Necm,53/18), O’nun hususî feyiz ve iltifatlarına mahzar olur. Şükran BorcuNamaz, nimetleri bol olan Rahmanü’r-Rahim’e karşı bir şükrandır
Varlığımızı, hayatımızı, varlıkta kalışımızı, hayatta kalmak için muhtaç olduğumuz gıdalarımızı, sularımızı, ışıklarımızı, nefeslerimizi kendisine borçlu olduğumuz Rahman ve Rahim olan Allah’a karşı hem sözlü hem fiili hem aklî, hem de kalbî şükranlarımızı arz etmek kadar vicdanı rahatlatan bir şey yoktur. Bu açıdan bakıldığında, namazın bir fıtrat vazifesi, yaratılış hamurunda var olan bir hayat mayası olduğu anlaşılır. “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” münacatı, gerçekten kulun yaratıcısına karşı çıkması gereken bir yakarış, bir yalvarıştır.Hakiki Vuslat Namazın Arapça’daki adı olan “Salat” kelimesi-fiilleri farklı olmakla beraber- “Sıla-i rahim” dediğimiz ifadedeki “sıla” ile aynı kök harflerini paylaşmakta ve “buluşmayı, kavuşmayı” çağrıştırmaktadır. Bu ise namazın, aciz bir kul olan insanı, her şeye gücü yeten hakiki dosta, Yüce Yaratıcıya kavuşturan kutsal bir vesile olduğunu, hatta bizzat bir vuslat olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” yakarışı, kulun Mabuduna açılan bir diyalog penceresidir.Saygı DuruşuNamaz, bütün varlığımızla kendisine medyun-u şükran olduğumuz Rabbimize karşı bir saygı duruşudur.Şuurlu bir varlık olarak insanın kendi yaratıcısına karşı duyduğu sevgi ve saygıdan daha büyüğü düşünülemez. Her şeyimizle kendisine borçlu olduğumuz Rabbimize karşı medyun-u şükran olduğumuzu idrak etmekten daha değerli bir hakikat olamaz. “İnsan ihsanın kulu, kölesidir” şeklindeki prensip penceresinden insanın vicdanına baktığımız zaman, onun kendisini yaratan yüce Rabbine karşı ne kadar derin bir muhabbet ve hürmet beslediğini, ne kadar minnettar olduğunu görebiliriz. Bu açıdan “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” yalvarışı, kulun Mabuduna karşı samimiyetini ve her şeyiyle kendisine muhtaç olduğu yaratan Rabbine karşı sevgi ve saygısını sunmanın en veciz ve en kapsamlı bir ifadesidir.Namaz Moral-Değer GarantisidirHiç şüphe yok ki; manevî/ruhî, aklî, vicdanî yönden bir moral-değer garantisi ve cennetin bir anahtarı hükmünde olan namaz ibadetini yerine getiren bir insanın, halis bir niyetle dünyevî işleri de ibadet hükmüne geçer. Yeter ki cami içerisinde, seccade üzerinde Allah’ın rızasını gözeten kulluk ahlakı, hayat mescidindeki sosyal hayatta da gözetilsin..Allah’a ve ahiret hayatına iman eden bir kimsenin hayatında namazın ne kadar önemli olduğunu şöyle bir misalle ortaya koymak mümkündür:Günde sekiz saat aynı işte çalışan iki kişiden namaz ve ibadetini yapan kimse, normal maddi ücretini dünyada almakla beraber, cennet gibi ebedi bir saadeti de kazanmış olur. Allah’a karşı görevini yerine getirmeyen kimse ise, ibadet etmemekle fazla bir maddi kazancı elde etmeyeceği gibi, cennet gibi bir serveti kaybetme riskiyle de karşı karşıyadır. Mülk Suresinin başında ifade edildiği üzere, Yüce Allah yapılan işin fazlalığına değil, koyduğu değer ölçülerine göre kaliteli olup olmadığına bakar. Namaz ise, bu kaliteyi sağlayan en önemli değer ölçüsü ve sağlam bir kalite kontrol mekanizmasıdır.
Namaz kılanın “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” yakarışı, eğer sosyal hayat denilen içtimaî mescitte de yansımalarını gösterirse, “toplam kalite” formatında bir sinerji oluşturacaktır. Niyazi Beki (Yrd.Doç.Dr.)

Etiket Bulutu