Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım 9, 2010

Yüce Peygamberimize Övgü

 

Basiret erbabının en yücesi, başzaviyenin en liyakatlisi, yaratılışın dolunayı olan Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v) medh ü senâ eyleyerek başlayalım söze…

Hz. Muhammed (s.a.v), öyle bir zâttır ki bedenin de nurudur, canın da… Peygamberlerin seçilmişi ve yücesidir. Keyfiyete sığmaz, yüceler yücesi Allah’ın habîbidir. Cüz’ün içinde de padişahtır o, küllün içinde de. Güneşle ay, onun nurunun bir zerresidir. Bütün zerrelerin dayanağı ve sığınağı odur. Gökler, onun dergâhında bir fukaradır. Yolunun tozuna müştak, sarhoş bir halde dönüp durmaktadır. Bütün peygamberlere öncü, bütün âşıklara kılavuzdur o.

Arşın aslı da onun nurundandır, kürsünün aslı da… İster Allah’a yakın melekler (mukarrebîn) olsun, ister diğer melekler, hepsi onun nurundandır. Dünya da onun yüzü suyu hürmetine varlığını devam ettirmektedir, âhiret de… Âlem, onun zâtının nuruyla şenlenmiştir. Tertemiz nuru içre akıl da kaybolmuştur, can da… İki cihan da zâtının aksiyle kaybolup gitmiştir.

Peygamberlerin sonuncusudur o. Varlık ve mekân âlemi, onun nurundan bir zerredir. Yaratılıştan maksat odur. Yokluk âleminde mutlak var olan, yalnızca odur.

Yaratılış, onun zâtının yansımasından ibarettir. Hakikatte basiret gözünün nuru odur. Âdem gibi binlerce kişi, onun hürmetine yaratılmış ve onun maiyetinde âciz bir halde kalakalmıştır.

Güneş, gülümsemesinin kölesidir. Ay ışığı, onun minnacık bir parçası… Ay, her ay başı, ondan utanarak eriyip kaybolmakta, onun yolunda eridiği için yücelip şeref kazanmaktadır. Âlemin gözü, onun gözü gibi aydın bir göz görmemiştir. Bu yüzden de başı en yüce, talihi en parlak padişah odur. Âlem, mislini görmemiştir. Âdem’den beri hiç kimse sana benzer bir nişane bile taşımamıştır. Yer yuvarlağı civarında senin gibi, sayvanı yedi kat gök olan başkaca bir padişah görülmemiştir. Dünya, ayağının tozunun kölesidir. Hakikatte bu dünya, senin yurdun değildir.

Varlık âleminin sahip-kıranısın* sen. Putları, puthaneyle beraber yıkıp tarumar eyledin. Varlıkların hepsini dine davet edip, ümmetinle dertlendin her an.

Peygamberler, böylesi bir yücelik görmemişlerdir. Hepsi de senin sözünü duymuş, her şeyi senden nakletmişlerdir.

Yaratılışta aslolan hakikat sensin. Allah, en yüce makam ve dereceyi sana vermiştir.

Mekânsızlık âlemini kendi zâtında gördün sen. Orada apaçık gördüğün, küllî âlemdi. Bu âlemden açıkça bahsettin. O biricik zâtı gördün de onun için, “Kim beni gördüyse Hakk’ı görmüştür” dedin.

Gerçekte iki âlemin de aslı sensin. Onların hepsi birer candır. Canlara can olan sensin. Akıl, senin tarikin üzre süt emen bir çocuktur. Şeriatın karşısında âciz bir haldedir.

Ey rütbesi yüce padişah! Şeriatının sırrından bahsetmek kimin haddine?… Küllî olanın kapısını sen açtın, bu yolda adalet ve ihsanı sen izhar ettin. Sen peygamberlerin padişahısın. Velâyet ve ismet sahibi kişilerin iltica eylediği zâtsın sen.

Ey can! Cebrâil bile, senin kulun olmuş, senin cevherinin nuruyla şeref bulmuştur.

Ey gönül! Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) yolunu tut, başka yolu değil. Zira hakikat âlemine ondan başka kılavuz yoktur. Hakikat âleminde onun pak canını kılavuz bil. Nurlarla dolu gönlüne yakîn denizi kifayet eder.

Güneşin gölgesi yoktur. Fakat onun güneş gibi bedeni de bu yüceliğe sahiptir.

O yüce padişah, Mi‘rac gecesi Allah’ın zâtına ulaştı, o biricik varlığı gördü. Bu yüzden de başına, Allah tarafından ulviyet tacı konuldu. Sırlar, ona her an apaçıktı. Makamı, varlık âleminin dışındaydı, mekânsızlık âleminde…

Mûcize göstererek, gökteki ayı ikiye böldü. Keyfiyeti ve kemiyeti olmayan Allah’tan mutlak bir sır gösterdi. Kâh taşlar elindeyken kelâm eyledi. Kâh ceylanlar kendisinden imdat istedi. Kâh taştan hurma fidanı bitti ve hemencecik meyve verdi.

Mûcizeleri medh ü senâ edilemez. Zatını anlatmaya imkân yoktur.

Musa (a.s), Tevrat’ta, onun Allah’a ne derece yakın olduğunu gördü de, ümmetinden oldu.

O olmasaydı âlem olmazdı. Melekler varlık sahnesine çıkmaz, Âdem yaratılmazdı. Yer de yok olurdu, gök de… İki âlem de rahmetten mahrum kalırdı.

Onun nuru, zâtî bir nurdu. Bu yüzden bütün zerrelere nazar eyledi. Arş ve kürsü, onun nurundan meydana geldi. Levh-i mahfûz da cennet de onun nurundan yaratıldı, ferş de… O nur, kendi zâtını aramaktaydı. Her şeyin matlubu o olunca da bütün âlemde şöhret kazandı.

Devranın ne yaman sahip-kıranısın sen. İki âlemin de keyfiyetsiz ve kemiyetsiz nuru sensin. İyice bilmekteyim ki, kâinatın sırrı sensin. Zât nurunun sıfatlarıyla zuhur edip durmaktasın.

Cemâlinin güzelliği, bu âleme bir ışıktır saldı, gönülde bir coşkudur kopardı. Kim, burada seni bildiyse sonunda Allah eri oldu.

Ebedî vuslata erişen sensin. Put kırmak ancak sana yaraşır.

Mi‘rac gecesi Allah Teâlâ’yı apaçık gören sensin, kâinatın yaratıcısına ulaşan sen…

 

biçare Mecnun

Günlerden bir gün garip, biçare Mecnun dağ başında yalnız başına öyle salınıp gezerken yorulur ve bir kayanın üzerine çıkar oturur. O sırada esen rüzgar üzerine doğru bir kuş tüyü bırakır .Mecnun o tüyü eline alır ve bir kez koklar. Koklar koklamaz gözleri ve kalbi yerinden çıkacak gibi olur. Çılgınlar gibi sağa sola koşturmaya başlar gökyüzüne bakarak. Bunun sebebi bu tüyün sahibi olan kuşu bulmaktır. Oraya buraya koşarken sonunda havada bir kuş görür ve kuş ne tarafa doğru uçarsa o da o tarafa doğru koşmaya başlar ve bir yandan bağırır kuşa ‘ey derdime derman bülbül ne olur in aşağı… ne olur in aşağıda sana soracaklarıma kulak ver cevap ver…

Sonunda kuş, büyük bir söğüt ağacının dalına konar ve Mecnun da kan ter içinde, telaş ve heyecanla ağacın dibine oturur ve kuşla konuşmaya sorular sormaya başlar…
-Ey bülbüllerin en güzeli ne olur bana cevap ver bu tüy senin mi?

Bülbül;
-“Evet benim”. der ve .”Peki sen niçin bu kadar vakittir benim peşimden koşup duruyorsun nedir senin derdin?”

Mecnun
-Ey bülbüllerin en bahtı açık olanı söyle bana ne olur sen Leyla’nın bulunduğu diyardan mı geliyorsun?.

Bülbül bir süre düşünür ve cevap verir;
-“Evet” .der. “Geldiğim diyarda Leyla adında derdi gizli bir güzel vardı.Bir süre onun penceresinde öttüm ben öttükçe o bana yiyecek ve su verdi. Ben öttükçe o dertlendi ve dayanamayıp derdini aşikar etti uzun uzun anlattı derdini bana ve ayrılık vaktinde beni eline aldı okşadı” . Ve devamen “peki sen nerden anladın Leyla’nın diyarından geldiğimi?”

Mecnun;
-Ey bülbül ben senin bu tüyünden Leyla’nın kokusunu aldım ve o yüzden senin peşinden koştum durdum. Olur ki senin ağzından Leyla ya dair bir söz bir haber alırım diye ümit içinde koştum durdum.. Ne olursun bana ondan bahset…

Bülbül bir an durur ve
-“Yoksa! yoksa Kays sen misin?” der. “Yoksa şu Mecnun olan Kays sen misin?” der…

Mecnun sükut ederek, boynunu bükerek cevap verir bülbülün sualine.

Bülbül;
-“Evet o sensin”. der. “Leyla’nın kalbine gizlediği derdinden geceleri uyuyamayan, yemesinden içmesinden kesilmesine sebep olan Kays sensin demek.”
“Leyla bana tüm hikayenizi anlattı niye kavuşmadığınızı “sana olan aşkını”…

Mecnun bu sözü duyunca irkilerek başını kaldırır
– “Dur!Ne dedin sen? ne olur bir daha tekrarla…”

– Evet sana olan aşkını anlattı

– Demek hala bende onun aklındayım, beni düşünüyor hala…

– Evet oda seni düşünüyor gece gündüz lakin…

Deyip sözü tamamlayamıyor bülbül…

Mecnun;
-Ne olur susma devam et. Ne söylediyse Leyla sana, harfi harfine sende bana söyle ne olur…

Bülbül devam eder üzülerek.
-Seni düşünüyor lakin artık kavuşmanızın mümkün olmadığını da söyledi akrabalarının buna izin vermeyeceğini bu dünyada artık vuslatınızın imkânsız olduğunu ve kendini buna alıştırmaya çalıştığını söyledi.

Mecnun başını kaldırdı bülbüle doğru
-Bana haberlerin en güzelini verdin ey bülbül
Bülbül;
-” Ama.. Ben sana kavuşamayacağınızı söyledim bunun neresi güzel?

-Bu söylediğini herkes söyler durur bu söylediğin benim için önemli değil önemli olan
Senin bana Leyla’nın da hala beni sevdiğini haber vermen. Bende biliyorum ki belki bu dünya da kavuşamıyacağız. Ama şu kesin ki Leyla beni severek kalbinde bana yer vererek ömrünü tamamlarsa ahirette hep birlikte olacağız o yüzdendir sevincim.
Sevgimizi aşkımızı bu kısacık dünayaya sıkıştırmamış olacağız…

 

Padişah ve Câriye

 

Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Dünyada padişah olduğu gibi, mânevî yönden de çok üstün bir kişiliğe sahipti.

Padişah bir gün, atına binerek bazı yakınlarıyla ava çıktı. Yolda giderken bir câriye gördü. Görür görmez âşık oldu. Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa padişahın ruhu da beden kafesinde öyle çırpınmaya başladı. Parasını vererek cariyeyi satın aldı.

Padişah arzusuna kavuştuğu için mutluydu, fakat kader bu ya, câriye hastalandı. Padişah batıdan, doğudan, kısacası her taraftan hekimleri bir araya getirdi. Onlara,

”Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımın hiçbir önemi yok. Çünkü hayatımın canı odur. Dertliyim, yaralıyım, hastayım, ama dermanım o. Kim benim canıma derman bulur, iyileştirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.” Hekimler,

”Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Aklımızı, tecrübemizi ve bütün hünerlerimizi bir araya getirelim. Beraber düşünelim, tedaviyi beraber yapalım. Her birimiz hastalıkların tedavisinde, bu zamanın İsâ’sıyız. Elimizde her derdin merhemi vardır” dediler.

Gurura kapılarak, her şeyin kendi ellerinde olduğunu sandılar. ”İnşâllah iyi ederiz” demediler. Bu nedenle Hak Teâlâ onlara insanların âciz olduğunu gösterdi. Hekimler ne ilâç verdiyseler, tedavi için ne yaptıysalar da hasta iyileşmedi. Aksine hastalığı arttı.

Bu arada zavallı câriye günden güne eridi, kıl gibi inceldi. Padişahın ise gözlerinden de ırmaklar gibi yaşlar akıyordu.

Padişah hekimlerin bu hastalık karşısında âciz kaldıkların görünce yalınayak doğru mescide koştu.

Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer göz yaşlarıyla sırılsıklam ıslandı. Padişah Hakk’ın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra, battığı yokluk denizinden çıktı. Kendine geldi. Güzel bir dille Allah’a hamdetmeye ve dua etmeye başladı.

”Ey en az bağışı dünya mülkü, dünya padişahlığı olan Allahım! Ben ne söyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey Allahım! Bütün arzu ve isteklerimizde sana sığınmamız gerekirken, biz yine yolumuzu şaşırdık. Bir câriyeye gönül verdik. Hastalanınca da, sen varken hekimlere başvurduk. Gerçi sen, ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin bütün sırları bilirim ama sen yine onları dile getir, meydana dök’ buyurdun.”

Padişah canı gönülden yalvararak coşkuyla dua edince; Allah’ın lutuf ve bağışlama denizi de coştu, köpürdü.

Padişah göz yaşları içerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara kendinden geçti. Uykuya daldı. Rüyasında bir pîr gördü. O pîr padişaha, ”Ey padişah! Sana müjdeler olsun, dileğin kabul olundu. Yarın sana garip kılıklı, çok değerli bir hekim gelecek. Hekimlikte çok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve güvenilir bir kişidir. Onun vereceği ilâç, hiçbir sihrin tesir etmeyeceği bir sihir gibidir” dedi.

Padişah, rüyasında kendisine söylenen zatı, pencere önünde beklemeye başladı. Gölge içinde güneş gibi parlayan bir zat gördü. Faziletli, hünerli, bilgili birine benziyordu. Bir görünür, bir görünmez gibiydi. Sanki bir hayal, hem vardı hem yoktu.

Kapıyı açmak için görevlilerden önce kendisi koştu. Ötelerden gelen misafirini karşıladı. Padişah da misafir de ayrı ayrı vücutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mâna denizi gibiydiler. İki can birbirini kavuşmuş, birleşmiş, bir olmuştu sanki. Padişah, ”Benim asıl sevgilim câriye değil senmişsin. İşte Allah’ın hikmeti; dünyada işten iş çıkar, sebeplerden sebep doğar” dedi.

Padişah kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne, ta canının içine soktu.

Buluşma, ağırlama, hatır sorma ve yemek gibi işler bitti. Sonra padişah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu hasta câriyenin yanına götürdü. Hekim hastanın yüzüne baktı, nabzını dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini dinledi. ”Diğer hekimlerin yaptığı tedaviler faydalı olmamış, iyi edeceklerine hastalığını artırmışlar” dedi.

Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat padişaha söylemedi. Hüznünün ve üzüntüsünün çokluğundan câriyenin gönül hastası olduğunu tesbit etti. Hastanın bedeni sağlam, yaralı olan gönlüydü. Sonra şöyle dedi:

”Sarayı boşalt, içeride kimseler kalmasın. Köşede bucakta bizi kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak. Alacağım cevaplara göre tedavimi belirleyeceğim.”

Hekim istediği gibi hastayla baş başa kaldı. Yavaşça yanına yaklaşarak tatlı ve yumuşak bir sesle,

”Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Çünkü her memleketin ilâcı başka başkadır. Memleketinde akrabalarından kimler var? Kime yakınsın? Özlediğin arkadaşların var mı?” diye sordu.

Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Soru sorarken bir yandan da nabzını kontrol ediyordu.

Câriye; evine, efendilerine, hemşehrilerine ait olayları bir bir anlatıyor, başından geçenleri hikâye ediyordu.

Hekim bir taraftan câriyenin anlattıklarını dinliyor, diğer taraftan nabzının atışına dikkat ediyordu.

Hastanın nabzını tutmaktan maksadı; konuşma sırasında hangi isim geçtiğinde câriyenin nabzının hızlanacağını tesbit etmekti. Çünkü câriyenin nabzını hızlandıracak olan isim, onu sevgi uğruna yataklara düşüren kişinin de kim olduğunu ortaya çıkaracaktı. Hekim,

”Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha önce hangi şehirde idin?” diye sordu. Câriye bir şehir adı söyledi, fakat ne yüzünün renginde ne de nabzında bir değişiklik oldu. Daha sonra sırasıyla gittiği şehirleri, orada bulunanları, oturup tuz ekmek yediği yerleri birer birer sayıp döktü, ancak durumunda bir değişiklik olmadı.

Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant’tan soruncaya kadar câriyenin nabzı sağlıklı bir insanın nabzı gibi attı.
Semerkant’ın adı geçince, kızın nabzının atışı hızlandı ve yanakları al al oldu. Çünkü o, Semerkantlı bir kuyumcuya âşıktı. Ondan ayrı düşmenin ıstırabını çekiyordu.

Hekim câriyeyi yatağa düşüren derdin sebep olanını bulunca; o kuyumcunun şehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde oturduğunu sordu, öğrendi. Câriyeye,

”Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım. Allah’ın yardımıyla seni bu hastalıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana anlattıklarını kimseye söyleme. Padişaha hiç söyleme. Gönlün sırlarının mezarı olsun” diye tembihledi.

Hastanın yanından ayrılan hekim, doğruca padişahın yanına vardı. Meseleyi biraz ona anlatarak,

”Tedavi için yapılacak olan iş, bir an önce o kuyumcunun buraya getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır. Semerkant’tan buraya davet et” dedi.

Bunun üzerine padişah becerikli iki adamını Semerkant’a gönderdi. Elçiler kuyumcunun yanına varıp padişahın hediyelerini takdim ettiler. Ona sanatının şehirler aşarak herkes tarafından bilindiğini, bu nedenle padişahlarının kendisini kuyumcubaşı olarak sarayında görmek istediğini bildirdiler. Padişahlarının cömertliğini ve bol ihsanda bulunduğunu söylediler.

Kuyumcu göz kamaştıran hediyelere, gururunu okşayan iltifatlara ve vaad edilen makamların çekiciliğine kapıldı. Bulunduğu şehirden ve çoluk çocuğundan ayrılarak padişahın sarayına geldi.

Saraya gelen kuyumcuyu hekim karşıladı. Alıp padişahın huzuran çıkardı. Padişah kuyumcuya pek çok iltifat ve ihsanda bulundu. Altın hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun üzerine;

”Ey büyük sultan! O câriyeyi de bu kuyumcuya ver ki, câriye de iyileşsin” deyince; padişah, o ay yüzlü güzel câriyeyi kuyumcuya bağışladı. Altı ay kadar muratlarına erdiler. Câriye de tamamen iyileşti.

Daha sonra hekim kuyumcu için bir şerbet hazırladı. Kuyumcu şerbeti içince, günden güne erimeye başladı.

Kuyumcu zayıflayınca, iyice çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu. Kızın gönlü de ondan tamamen soğudu. Bir süre sonra da kuyumcu ölünce, kızın aşkı tamamen sona erdi.

O dünyalar güzeli aşktan ve hastalıktan kurtuldu. Arınıp tertemiz oldu.

***

Bu hikâyede geçen padişah ruhumuz, câriye nefsimiz, hekim mürşid-i kâmildir. Kuyumcu ise, dünya sevgisinin ve dünyalık arzuların sembolüdür.

Padişah olan ruh her bakımdan üstün özelliklerle yaratıldığı halde, câriye olan nefse gönül vermiştir. Ruh aslının ne olduğunu hesaba katmadan, nefsinin esiri olmuştur. Nefis, yaratılışı icabı gözü aşağılardadır. Câriyenin kuyumcuya olan aşkı, nefsin dünyaya olan meylini sembolize eder. Ruh, nefsin kendisine yar olmamasından ve hastalığından dolayı üzgündür. Bunun için çare arar. Nefsi, birçok hekime gösterir. Nefsi tedavi edemeyen hekimler, sahte şeyhlerdir. Ruh becerikli ve mahir bir hekim arar. O da ilâhî bir yardım olarak gönderilen mürşid-i kâmildir. Ruh, mürşid-i kâmille karşılaşınca gerçek sevgilisinin o olduğunu anlar. Gönül verdiği nefsin de mânevî hastalıklardan kurtulmasını ister. Ruh, mürşidinin tavsiyesine uyarak nefsi, dünyevî arzularıyla buluşturur. Bu kavuşma, nefsin maddî arzulardan bıkmasını sağlar. Mürşidin verdiği ilâçlarla dünyevî arzular tamamen yok olur. Sonuçta dünyevî arzuların ve zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca, nefis düştüğü hatayı anlar. Şehvetten ve ihtirastan kurtulur. Ruha lâyık, tertemiz bir sevgili olur.

Ruhlar âleminde mutlu bir yaşantısı olan ruhun, dünya âlemine geldikten sonra, maddî arzulara kapılmaktan dolayı çektiği ıstıraplar, uğradığı belâ ve musibetlerle birlikte, bunlardan kurtuluş çareleri hikâye edilmiştir.

Etiket Bulutu