Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım 12, 2010

EYVALLAH

Eyvallah’ın manasını gerçek anlamıyla düşündünüz mü? Tasavvufî kültürün en latif tabirlerinden biri olan ‘eyvallah’, çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişigüzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylenildiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz. Mânevî terbiyeyi insanî hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.
Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. ‘Ey’ veya ‘-iy’, ‘evet, tabii’ gibi anlamlara gelir.
Bilhassa vav’la beraber kullanıldığında dilimizdeki ifadesiyle ‘aynen öyle, tastamam’ gibi manaları içine almaktadır.
‘Tamam, peki’ manasına pratik Arapça’da halihazırda ‘eyva’ şeklinde söylenişine halkımız aşinadır.
Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah’ın Araplardaki söyleme tarzıdır.
“Ve” harfine gelince. Sadece gramer açısından incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün.
Bu tabirde geçen “vav” için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için, bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır.
İkinci kelime olan “Allah” ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü ‘Zât-ı Ehadiyyet’in kendisini tesmiye ettiği isimdir.
Öyle bir zat ismi ki, semavî kitapta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir.

Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah’ın alelade kullanılmamasına yeter bir sebeptir.
Belki de gündelik Arapçada eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur. “Eyvallah”ın yukarıda geçen manasıyla beraber tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta. “

Her tecelli eden, mademki Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik, eyvallah.

Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah.

Güzel-çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah.”

“Eyvallah”ın ruhuna nüfuz edebilirsek içinde samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi, içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar, bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar.
Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhum ile alakalı Kitap’tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.
Mesela Bakara Sûresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ (as)’nın kıssasında; Hz. Mûsâ (as) kavmine ‘Allah’ın bir inek kes’ emri verdiğini söylediğinde onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun” diye karşılık verirler. Mûsâ (as)’nın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez. “Bu ineği bize anlat, rengi nedir, neye benziyor, şöyle mi böyle mi?” gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler.

Maide Sûresi’ndeki kıssaya göre ise önce Allah’tan doymak için rızk isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala’ya şükredecekleri yerde, ‘bu sofrada soğan, sarmısak yok’ diyerek onda bile kusur bulurlar.
Anlaşılan ne emirlere karşı ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallah ile kabullenemeyişin Mevlâ’sı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir.

Dinî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlâkî güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallah’ın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır. İnsan birçok musibete ‘ben’ belasından, çekişmekten dolayı uğramaz mı?
Başka bir ifadeyle inayet-i Hak’la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallah’ı vird edinen kolay kolay gaflete, hırsa, kavgaya düşer mi? Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddir. “Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallah’a iyi tutunmalı der” sofiler.

Hz. Mûsâ (as)’nın Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar: “Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah?” Cevaben, “Gaflete eyvallahımız yoktur; fakat gafil bir kimse gördüğünde, ‘Bu, benim halim de olabilirdi; ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti.’ diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin.” demiş. “Peki, yanlış olan şeyi nasıl düzelteceğiz?” diye sormuşlar. O zat devamla, “Kendi acizliğini hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur.” diye cevaplamış.

Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş: “Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır” (Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı. Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)

Mevlam! Sen’den gelene, gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime, bu oyundaki biçtiğin rolüme , yürekten kocaman bir EYVALLAH…

Fatihadan Huzura Yansıyanlar

Namaz müminin miracıdır:Bilindiği üzere namaz müminin miracıdır. Miracın bir zirvesi –“Kab-ı Kavseyn”e açılan Sidretü’l-müntehadır. Namaz burada farz kılınmıştır. Namaz miracında da bu zirve söz konusudur. Fiilî hareketlerdeki zirve secde makamıdır. Kur’an’da “secde et ve yaklaş”(Alak, 96/19) mealindeki ayette bu zirveye işaret edildiği gibi, “Kulun Rabbine en yakın olduğu yer secde halidir”(Müslim, salat, 215) mealindeki hadis-i şerif de aynı gerçeğe parmak basmaktadır.Fiilî hareketlerdeki zirve, secde makamı olduğu gibi, Kıraatteki zirve de Fatiha suresindeki “İyyake”deki hitap makamıdır. İhsan makamı“İyyake”deki hitap makamı aynı zamanda ihsan makamıdır. Şuhut makamıdır. Yalnızlıktan kurtulup huzura çıkarak huzur bulma makamıdır. Kesretten vahdete/çokluktan birliğe çıkma makamıdır. Hz. Peygamber(a.s.m)’in –mealen-ifadesiyle: “İhsan : Allah’ı görür gibi ona ibadet etmendir. Sen onu görmüyorsan da O, har an seni görüyor”(Buharî, İman, 37).Bu zaviyeden konuya bakıldığında;Namaz kılan kimse biraz sonra miraca çıkacağını, değişik basamaklardan sonra varacağı Sidretü’l-müntehada yapması gereken iki hususa yoğunlaşmalıdır.Birincisi: Kalp ve dilin birlikteliğini sağlamaya yönelik bir fikrî çaba içerisine girmelidir.Hz. Peygamber(a.s.m)’in miraç zirvesindeki hâlini tasvir eden “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.”(Necm, 53/) mealindeki ayetin verdiği ders çerçevesinde, doğrudan Allah’a hitap eden, “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” mealindeki münacat başta olmak üzere, namazdaki bütün kıraatleri ve tespihleri lisanımızla okurken kalbimiz de onların manasını takip ve tasdik etmelidir. Bu makamda kalbin masivayla meşgul olması durumunda, lisanın sözgelimi “yalnız sana kulluk ederiz” şeklindeki yakarışı havada kalır. Kalbin lisanın dediklerini takip etmemesi, onu tekzip anlamına gelir ve işin ciddiyetini bozar.İkincisi: Gerek bedendeki gözleri, gerek kalp gözlerini kendi hedeflerine yöneltmeye gayret göstermelidir. Hz. Muhammed(a.s.m)’in “gözleri ne sağa -sola kaydı, ne de hedefini şaştı” (Necm, 53/17) mealindeki ayetin ders verdiği gibi, baş gözlerini seccadesinden; kalp gözlerini de kendisine secde edeceği mabudundan başka tarafa çevirmemelidir. Böylece, biraz sonra huzuruna varacağı ve “Bizi dosdoğru yola ilet” diye kendisine yalvarıp yakaracağı Rahman ve Rahim olan “Rabbinin büyük ayetlerinden bazılarını müşahede imkânını elde eder”(Necm,53/18), O’nun hususî feyiz ve iltifatlarına mahzar olur. Şükran BorcuNamaz, nimetleri bol olan Rahmanü’r-Rahim’e karşı bir şükrandır
Varlığımızı, hayatımızı, varlıkta kalışımızı, hayatta kalmak için muhtaç olduğumuz gıdalarımızı, sularımızı, ışıklarımızı, nefeslerimizi kendisine borçlu olduğumuz Rahman ve Rahim olan Allah’a karşı hem sözlü hem fiili hem aklî, hem de kalbî şükranlarımızı arz etmek kadar vicdanı rahatlatan bir şey yoktur. Bu açıdan bakıldığında, namazın bir fıtrat vazifesi, yaratılış hamurunda var olan bir hayat mayası olduğu anlaşılır. “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” münacatı, gerçekten kulun yaratıcısına karşı çıkması gereken bir yakarış, bir yalvarıştır.Hakiki Vuslat Namazın Arapça’daki adı olan “Salat” kelimesi-fiilleri farklı olmakla beraber- “Sıla-i rahim” dediğimiz ifadedeki “sıla” ile aynı kök harflerini paylaşmakta ve “buluşmayı, kavuşmayı” çağrıştırmaktadır. Bu ise namazın, aciz bir kul olan insanı, her şeye gücü yeten hakiki dosta, Yüce Yaratıcıya kavuşturan kutsal bir vesile olduğunu, hatta bizzat bir vuslat olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” yakarışı, kulun Mabuduna açılan bir diyalog penceresidir.Saygı DuruşuNamaz, bütün varlığımızla kendisine medyun-u şükran olduğumuz Rabbimize karşı bir saygı duruşudur.Şuurlu bir varlık olarak insanın kendi yaratıcısına karşı duyduğu sevgi ve saygıdan daha büyüğü düşünülemez. Her şeyimizle kendisine borçlu olduğumuz Rabbimize karşı medyun-u şükran olduğumuzu idrak etmekten daha değerli bir hakikat olamaz. “İnsan ihsanın kulu, kölesidir” şeklindeki prensip penceresinden insanın vicdanına baktığımız zaman, onun kendisini yaratan yüce Rabbine karşı ne kadar derin bir muhabbet ve hürmet beslediğini, ne kadar minnettar olduğunu görebiliriz. Bu açıdan “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” yalvarışı, kulun Mabuduna karşı samimiyetini ve her şeyiyle kendisine muhtaç olduğu yaratan Rabbine karşı sevgi ve saygısını sunmanın en veciz ve en kapsamlı bir ifadesidir.Namaz Moral-Değer GarantisidirHiç şüphe yok ki; manevî/ruhî, aklî, vicdanî yönden bir moral-değer garantisi ve cennetin bir anahtarı hükmünde olan namaz ibadetini yerine getiren bir insanın, halis bir niyetle dünyevî işleri de ibadet hükmüne geçer. Yeter ki cami içerisinde, seccade üzerinde Allah’ın rızasını gözeten kulluk ahlakı, hayat mescidindeki sosyal hayatta da gözetilsin..Allah’a ve ahiret hayatına iman eden bir kimsenin hayatında namazın ne kadar önemli olduğunu şöyle bir misalle ortaya koymak mümkündür:Günde sekiz saat aynı işte çalışan iki kişiden namaz ve ibadetini yapan kimse, normal maddi ücretini dünyada almakla beraber, cennet gibi ebedi bir saadeti de kazanmış olur. Allah’a karşı görevini yerine getirmeyen kimse ise, ibadet etmemekle fazla bir maddi kazancı elde etmeyeceği gibi, cennet gibi bir serveti kaybetme riskiyle de karşı karşıyadır. Mülk Suresinin başında ifade edildiği üzere, Yüce Allah yapılan işin fazlalığına değil, koyduğu değer ölçülerine göre kaliteli olup olmadığına bakar. Namaz ise, bu kaliteyi sağlayan en önemli değer ölçüsü ve sağlam bir kalite kontrol mekanizmasıdır.
Namaz kılanın “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” yakarışı, eğer sosyal hayat denilen içtimaî mescitte de yansımalarını gösterirse, “toplam kalite” formatında bir sinerji oluşturacaktır. Niyazi Beki (Yrd.Doç.Dr.)

YOLDAŞIN KUR’AN OLSUN

Eşler için “hayat arkadaşı” deniyor. Çok doğru bir söz. Şu hayat yolunda eşler kadar birbirine yakın olan, her konuda arka çıkan başka kim var? Acı günde beraber, tatlı günde beraber, ağlarken beraber, gülerken, sevinirken beraber… Birlikte düşünen, birlikte karar veren; her şeylerini paylaşan ve birçok şeyleri ortak olan; birbirinin elini bırakmayan en samimi iki dost… Düşünüyorum da; Kur’an, eşlerden daha yakın insana. Asıl hayat arkadaşı o bence. Eşler bazen beraber olmuyor. Kadın, komşularıyla oturmuş; pasta, börek yiyip sohbet ederken; erkek, iş yerinde çalışıyor veya arkadaşlarıyla sohbet edip çay içiyor.Kur’an, her yerde, her zaman yanımızda. O, hiç bırakmıyor elimizi. Her adım atışımızda; “şu yola git, şuraya gitme! Şunu yap, şunu yapma! Şu iyi, şu kötü; şu doğru, şu yanlış” diyerek bir ana şefkatiyle sürekli uyarıyor bizleri. İnancımızın, düşüncemizin ve davranışımızın en güzel olması için gayret gösteren en yakın dost! Onunla düşünüyor, onunla bakıyor, onunla birlikte mücadele ediyor; onunla yürüyor, geziyor; onunla yatıyor, onunla kalkıyoruz. Kim onun kadar bizi sahipleniyor? Dostlar bazen terk ediyor da, o hiç ayrılmıyor. Yanlış yapsak da ayrılmıyor. Her dem bir şeyler fısıldıyor kulağımıza. Hep iyi olmamızı istiyor. Doğru ve emin olan yolu tanıtıyor, iyilerle beraber, o yolda yürümemizi istiyor. İyi olmamızı ve iyilik görmemizi istiyor. Esenliğe ermemizi istiyor. Dünyada ve ahirette huzurlu olmamızı, yüzümüzün gülmesini istiyor. Eşler bazen hata yapıyor, bilmeden yanıltabiliyor birbirini. Ama o, hiç yanıltmıyor.Biz, bazen kendimize haksızlık ve kötülük yapıyoruz; zulmediyoruz. O, korumaya çalışıyor bizi. Bizi, bizden de koruyor. O, bize bizden daha yakın bir dost! Karanlık dünyamızda her şeyi aydınlatan; gerçek çehresiyle bize tanıtan bir ışık (nur) o. Her şeyin en doğrusunu bilen, öteleri gören en güzel bir rehber, en güzel bir kılavuz. Çünkü O, Allah’ın kelamı. Allah (c.c.), Kitabı ile bizi muhatap alıyor. Kitabı ile öğüt veriyor. Kur’an’a dost olan; Allah’a dost olur. Kur’an’a itaat, Allah’a itaattir! Dünya ötesinde de bizi terk etmeyecek. Dünyada nasıl biz, ona dost olduysak; ahirette de o bizim dostluğumuzu unutmayacak; şefaatçimiz olacak inşallah.Kur’an’ı hayat arkadaşı edinenlere ne gam! Ve ne yazık Kur’an’ın dostluğundan uzak kalanlara! Kur’an’a yoldaş olmayanın yoldaşı şeytan oluyor. Rabbimizin uyarısı çok önemli: “Kim Rahmanın zikri (Kur’an’ı) görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık o, onun (yanından ayrılmaz. Ve devamlı kötülükleri telkin eden bir) arkadaşı olur. O (şeyta)nlar, bunları yoldan çıkardıkları halde; bunlar, hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar.”[1]Anamın bir duası vardı… İlacını aldığımda, bir işini yapıp bir isteğini yerine getirdiğimde; “Hızır yoldaşın olsun yavrum” derdi. Hızır diye bir kimse var mı? Kimdir? Necidir? Hâlâ yaşıyor mu? İnsana yoldaş olur mu, bilmiyorum.Eğer, Hızır iyi bir yoldaş ise, insana iyi bir dost, iyi bir arkadaş ise, insanı hep iyiye, güzele, doğruya yöneltiyor ve kötülüklerden sakındırıyorsa; iyi ve kötü gününde insanın yanından ayrılmıyor, dostça, el uzatıyorsa; o zaman Kur’an’dan daha güzel Hızır var mı? Öyleyse, gelin birbirimize şu güzel duayı yapmayı ihmal etmeyelim; “Kur’an yoldaşın olsun” diyelim. Bir araya gelende, ayrılanda (selamdan sonra) hep bu duayı yapalım. Bahsedilince birinden, onun da gıyabında; “Kur’an yoldaşı olsun” diye dua eldim.Kur’an, öyle güzel bir yol arkadaşı, öyle iyi bir rehber ki; onun yerini dolduracak başka kılavuz yoktur.[2]Bilmediği konu yok.[3]İyiyi kötüden, yanlışı doğrudan, güzeli çirkinden ondan daha güzel tanıyıp ayıran kim var![4]Eksiği, kusuru, hatası yok.[5]Sözün, en doğrusunu, en güzelini o söyler.[6]Sözünde çelişki yok, şüphe yok, hata yok.[7]Kendisine uyanı, doğru yola götürüyor, her sorununu çözüyor.[8] Savaşta en güçlü yardımcı odur.[9] Kur’an’ı dost edinmeyenin, isterse bütün dünya dostu olsun; onun dünyada da, ahirette de elinde kalacak tek kazanç pişmanlık olacaktır. Yoldaşınız Kur’an olsun ki, pişman olmayasınız.

[1] Zuhruf: 43/36–39; Kehf: 18/103, 104
[2] Ankebut: 29/51
[3] Sebe: 34/43
[4] Furkan: 25/1
[5] Enam: 6/38
[6] Zümer: 39/23; Hac: 22/24
[7] Bakara:2/2
[8] Fussilet: 41/44; Lukman: 31/3; İbrahim: 14/1
[9] Furkan: 25/52

Etiket Bulutu