Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım, 2010

YOLDAŞIN KUR’AN OLSUN

Eşler için “hayat arkadaşı” deniyor. Çok doğru bir söz. Şu hayat yolunda eşler kadar birbirine yakın olan, her konuda arka çıkan başka kim var? Acı günde beraber, tatlı günde beraber, ağlarken beraber, gülerken, sevinirken beraber… Birlikte düşünen, birlikte karar veren; her şeylerini paylaşan ve birçok şeyleri ortak olan; birbirinin elini bırakmayan en samimi iki dost… Düşünüyorum da; Kur’an, eşlerden daha yakın insana. Asıl hayat arkadaşı o bence. Eşler bazen beraber olmuyor. Kadın, komşularıyla oturmuş; pasta, börek yiyip sohbet ederken; erkek, iş yerinde çalışıyor veya arkadaşlarıyla sohbet edip çay içiyor.Kur’an, her yerde, her zaman yanımızda. O, hiç bırakmıyor elimizi. Her adım atışımızda; “şu yola git, şuraya gitme! Şunu yap, şunu yapma! Şu iyi, şu kötü; şu doğru, şu yanlış” diyerek bir ana şefkatiyle sürekli uyarıyor bizleri. İnancımızın, düşüncemizin ve davranışımızın en güzel olması için gayret gösteren en yakın dost! Onunla düşünüyor, onunla bakıyor, onunla birlikte mücadele ediyor; onunla yürüyor, geziyor; onunla yatıyor, onunla kalkıyoruz. Kim onun kadar bizi sahipleniyor? Dostlar bazen terk ediyor da, o hiç ayrılmıyor. Yanlış yapsak da ayrılmıyor. Her dem bir şeyler fısıldıyor kulağımıza. Hep iyi olmamızı istiyor. Doğru ve emin olan yolu tanıtıyor, iyilerle beraber, o yolda yürümemizi istiyor. İyi olmamızı ve iyilik görmemizi istiyor. Esenliğe ermemizi istiyor. Dünyada ve ahirette huzurlu olmamızı, yüzümüzün gülmesini istiyor. Eşler bazen hata yapıyor, bilmeden yanıltabiliyor birbirini. Ama o, hiç yanıltmıyor.Biz, bazen kendimize haksızlık ve kötülük yapıyoruz; zulmediyoruz. O, korumaya çalışıyor bizi. Bizi, bizden de koruyor. O, bize bizden daha yakın bir dost! Karanlık dünyamızda her şeyi aydınlatan; gerçek çehresiyle bize tanıtan bir ışık (nur) o. Her şeyin en doğrusunu bilen, öteleri gören en güzel bir rehber, en güzel bir kılavuz. Çünkü O, Allah’ın kelamı. Allah (c.c.), Kitabı ile bizi muhatap alıyor. Kitabı ile öğüt veriyor. Kur’an’a dost olan; Allah’a dost olur. Kur’an’a itaat, Allah’a itaattir! Dünya ötesinde de bizi terk etmeyecek. Dünyada nasıl biz, ona dost olduysak; ahirette de o bizim dostluğumuzu unutmayacak; şefaatçimiz olacak inşallah.Kur’an’ı hayat arkadaşı edinenlere ne gam! Ve ne yazık Kur’an’ın dostluğundan uzak kalanlara! Kur’an’a yoldaş olmayanın yoldaşı şeytan oluyor. Rabbimizin uyarısı çok önemli: “Kim Rahmanın zikri (Kur’an’ı) görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık o, onun (yanından ayrılmaz. Ve devamlı kötülükleri telkin eden bir) arkadaşı olur. O (şeyta)nlar, bunları yoldan çıkardıkları halde; bunlar, hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar.”[1]Anamın bir duası vardı… İlacını aldığımda, bir işini yapıp bir isteğini yerine getirdiğimde; “Hızır yoldaşın olsun yavrum” derdi. Hızır diye bir kimse var mı? Kimdir? Necidir? Hâlâ yaşıyor mu? İnsana yoldaş olur mu, bilmiyorum.Eğer, Hızır iyi bir yoldaş ise, insana iyi bir dost, iyi bir arkadaş ise, insanı hep iyiye, güzele, doğruya yöneltiyor ve kötülüklerden sakındırıyorsa; iyi ve kötü gününde insanın yanından ayrılmıyor, dostça, el uzatıyorsa; o zaman Kur’an’dan daha güzel Hızır var mı? Öyleyse, gelin birbirimize şu güzel duayı yapmayı ihmal etmeyelim; “Kur’an yoldaşın olsun” diyelim. Bir araya gelende, ayrılanda (selamdan sonra) hep bu duayı yapalım. Bahsedilince birinden, onun da gıyabında; “Kur’an yoldaşı olsun” diye dua eldim.Kur’an, öyle güzel bir yol arkadaşı, öyle iyi bir rehber ki; onun yerini dolduracak başka kılavuz yoktur.[2]Bilmediği konu yok.[3]İyiyi kötüden, yanlışı doğrudan, güzeli çirkinden ondan daha güzel tanıyıp ayıran kim var![4]Eksiği, kusuru, hatası yok.[5]Sözün, en doğrusunu, en güzelini o söyler.[6]Sözünde çelişki yok, şüphe yok, hata yok.[7]Kendisine uyanı, doğru yola götürüyor, her sorununu çözüyor.[8] Savaşta en güçlü yardımcı odur.[9] Kur’an’ı dost edinmeyenin, isterse bütün dünya dostu olsun; onun dünyada da, ahirette de elinde kalacak tek kazanç pişmanlık olacaktır. Yoldaşınız Kur’an olsun ki, pişman olmayasınız.

[1] Zuhruf: 43/36–39; Kehf: 18/103, 104
[2] Ankebut: 29/51
[3] Sebe: 34/43
[4] Furkan: 25/1
[5] Enam: 6/38
[6] Zümer: 39/23; Hac: 22/24
[7] Bakara:2/2
[8] Fussilet: 41/44; Lukman: 31/3; İbrahim: 14/1
[9] Furkan: 25/52

Yüce Peygamberimize Övgü

 

Basiret erbabının en yücesi, başzaviyenin en liyakatlisi, yaratılışın dolunayı olan Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v) medh ü senâ eyleyerek başlayalım söze…

Hz. Muhammed (s.a.v), öyle bir zâttır ki bedenin de nurudur, canın da… Peygamberlerin seçilmişi ve yücesidir. Keyfiyete sığmaz, yüceler yücesi Allah’ın habîbidir. Cüz’ün içinde de padişahtır o, küllün içinde de. Güneşle ay, onun nurunun bir zerresidir. Bütün zerrelerin dayanağı ve sığınağı odur. Gökler, onun dergâhında bir fukaradır. Yolunun tozuna müştak, sarhoş bir halde dönüp durmaktadır. Bütün peygamberlere öncü, bütün âşıklara kılavuzdur o.

Arşın aslı da onun nurundandır, kürsünün aslı da… İster Allah’a yakın melekler (mukarrebîn) olsun, ister diğer melekler, hepsi onun nurundandır. Dünya da onun yüzü suyu hürmetine varlığını devam ettirmektedir, âhiret de… Âlem, onun zâtının nuruyla şenlenmiştir. Tertemiz nuru içre akıl da kaybolmuştur, can da… İki cihan da zâtının aksiyle kaybolup gitmiştir.

Peygamberlerin sonuncusudur o. Varlık ve mekân âlemi, onun nurundan bir zerredir. Yaratılıştan maksat odur. Yokluk âleminde mutlak var olan, yalnızca odur.

Yaratılış, onun zâtının yansımasından ibarettir. Hakikatte basiret gözünün nuru odur. Âdem gibi binlerce kişi, onun hürmetine yaratılmış ve onun maiyetinde âciz bir halde kalakalmıştır.

Güneş, gülümsemesinin kölesidir. Ay ışığı, onun minnacık bir parçası… Ay, her ay başı, ondan utanarak eriyip kaybolmakta, onun yolunda eridiği için yücelip şeref kazanmaktadır. Âlemin gözü, onun gözü gibi aydın bir göz görmemiştir. Bu yüzden de başı en yüce, talihi en parlak padişah odur. Âlem, mislini görmemiştir. Âdem’den beri hiç kimse sana benzer bir nişane bile taşımamıştır. Yer yuvarlağı civarında senin gibi, sayvanı yedi kat gök olan başkaca bir padişah görülmemiştir. Dünya, ayağının tozunun kölesidir. Hakikatte bu dünya, senin yurdun değildir.

Varlık âleminin sahip-kıranısın* sen. Putları, puthaneyle beraber yıkıp tarumar eyledin. Varlıkların hepsini dine davet edip, ümmetinle dertlendin her an.

Peygamberler, böylesi bir yücelik görmemişlerdir. Hepsi de senin sözünü duymuş, her şeyi senden nakletmişlerdir.

Yaratılışta aslolan hakikat sensin. Allah, en yüce makam ve dereceyi sana vermiştir.

Mekânsızlık âlemini kendi zâtında gördün sen. Orada apaçık gördüğün, küllî âlemdi. Bu âlemden açıkça bahsettin. O biricik zâtı gördün de onun için, “Kim beni gördüyse Hakk’ı görmüştür” dedin.

Gerçekte iki âlemin de aslı sensin. Onların hepsi birer candır. Canlara can olan sensin. Akıl, senin tarikin üzre süt emen bir çocuktur. Şeriatın karşısında âciz bir haldedir.

Ey rütbesi yüce padişah! Şeriatının sırrından bahsetmek kimin haddine?… Küllî olanın kapısını sen açtın, bu yolda adalet ve ihsanı sen izhar ettin. Sen peygamberlerin padişahısın. Velâyet ve ismet sahibi kişilerin iltica eylediği zâtsın sen.

Ey can! Cebrâil bile, senin kulun olmuş, senin cevherinin nuruyla şeref bulmuştur.

Ey gönül! Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) yolunu tut, başka yolu değil. Zira hakikat âlemine ondan başka kılavuz yoktur. Hakikat âleminde onun pak canını kılavuz bil. Nurlarla dolu gönlüne yakîn denizi kifayet eder.

Güneşin gölgesi yoktur. Fakat onun güneş gibi bedeni de bu yüceliğe sahiptir.

O yüce padişah, Mi‘rac gecesi Allah’ın zâtına ulaştı, o biricik varlığı gördü. Bu yüzden de başına, Allah tarafından ulviyet tacı konuldu. Sırlar, ona her an apaçıktı. Makamı, varlık âleminin dışındaydı, mekânsızlık âleminde…

Mûcize göstererek, gökteki ayı ikiye böldü. Keyfiyeti ve kemiyeti olmayan Allah’tan mutlak bir sır gösterdi. Kâh taşlar elindeyken kelâm eyledi. Kâh ceylanlar kendisinden imdat istedi. Kâh taştan hurma fidanı bitti ve hemencecik meyve verdi.

Mûcizeleri medh ü senâ edilemez. Zatını anlatmaya imkân yoktur.

Musa (a.s), Tevrat’ta, onun Allah’a ne derece yakın olduğunu gördü de, ümmetinden oldu.

O olmasaydı âlem olmazdı. Melekler varlık sahnesine çıkmaz, Âdem yaratılmazdı. Yer de yok olurdu, gök de… İki âlem de rahmetten mahrum kalırdı.

Onun nuru, zâtî bir nurdu. Bu yüzden bütün zerrelere nazar eyledi. Arş ve kürsü, onun nurundan meydana geldi. Levh-i mahfûz da cennet de onun nurundan yaratıldı, ferş de… O nur, kendi zâtını aramaktaydı. Her şeyin matlubu o olunca da bütün âlemde şöhret kazandı.

Devranın ne yaman sahip-kıranısın sen. İki âlemin de keyfiyetsiz ve kemiyetsiz nuru sensin. İyice bilmekteyim ki, kâinatın sırrı sensin. Zât nurunun sıfatlarıyla zuhur edip durmaktasın.

Cemâlinin güzelliği, bu âleme bir ışıktır saldı, gönülde bir coşkudur kopardı. Kim, burada seni bildiyse sonunda Allah eri oldu.

Ebedî vuslata erişen sensin. Put kırmak ancak sana yaraşır.

Mi‘rac gecesi Allah Teâlâ’yı apaçık gören sensin, kâinatın yaratıcısına ulaşan sen…

 

biçare Mecnun

Günlerden bir gün garip, biçare Mecnun dağ başında yalnız başına öyle salınıp gezerken yorulur ve bir kayanın üzerine çıkar oturur. O sırada esen rüzgar üzerine doğru bir kuş tüyü bırakır .Mecnun o tüyü eline alır ve bir kez koklar. Koklar koklamaz gözleri ve kalbi yerinden çıkacak gibi olur. Çılgınlar gibi sağa sola koşturmaya başlar gökyüzüne bakarak. Bunun sebebi bu tüyün sahibi olan kuşu bulmaktır. Oraya buraya koşarken sonunda havada bir kuş görür ve kuş ne tarafa doğru uçarsa o da o tarafa doğru koşmaya başlar ve bir yandan bağırır kuşa ‘ey derdime derman bülbül ne olur in aşağı… ne olur in aşağıda sana soracaklarıma kulak ver cevap ver…

Sonunda kuş, büyük bir söğüt ağacının dalına konar ve Mecnun da kan ter içinde, telaş ve heyecanla ağacın dibine oturur ve kuşla konuşmaya sorular sormaya başlar…
-Ey bülbüllerin en güzeli ne olur bana cevap ver bu tüy senin mi?

Bülbül;
-“Evet benim”. der ve .”Peki sen niçin bu kadar vakittir benim peşimden koşup duruyorsun nedir senin derdin?”

Mecnun
-Ey bülbüllerin en bahtı açık olanı söyle bana ne olur sen Leyla’nın bulunduğu diyardan mı geliyorsun?.

Bülbül bir süre düşünür ve cevap verir;
-“Evet” .der. “Geldiğim diyarda Leyla adında derdi gizli bir güzel vardı.Bir süre onun penceresinde öttüm ben öttükçe o bana yiyecek ve su verdi. Ben öttükçe o dertlendi ve dayanamayıp derdini aşikar etti uzun uzun anlattı derdini bana ve ayrılık vaktinde beni eline aldı okşadı” . Ve devamen “peki sen nerden anladın Leyla’nın diyarından geldiğimi?”

Mecnun;
-Ey bülbül ben senin bu tüyünden Leyla’nın kokusunu aldım ve o yüzden senin peşinden koştum durdum. Olur ki senin ağzından Leyla ya dair bir söz bir haber alırım diye ümit içinde koştum durdum.. Ne olursun bana ondan bahset…

Bülbül bir an durur ve
-“Yoksa! yoksa Kays sen misin?” der. “Yoksa şu Mecnun olan Kays sen misin?” der…

Mecnun sükut ederek, boynunu bükerek cevap verir bülbülün sualine.

Bülbül;
-“Evet o sensin”. der. “Leyla’nın kalbine gizlediği derdinden geceleri uyuyamayan, yemesinden içmesinden kesilmesine sebep olan Kays sensin demek.”
“Leyla bana tüm hikayenizi anlattı niye kavuşmadığınızı “sana olan aşkını”…

Mecnun bu sözü duyunca irkilerek başını kaldırır
– “Dur!Ne dedin sen? ne olur bir daha tekrarla…”

– Evet sana olan aşkını anlattı

– Demek hala bende onun aklındayım, beni düşünüyor hala…

– Evet oda seni düşünüyor gece gündüz lakin…

Deyip sözü tamamlayamıyor bülbül…

Mecnun;
-Ne olur susma devam et. Ne söylediyse Leyla sana, harfi harfine sende bana söyle ne olur…

Bülbül devam eder üzülerek.
-Seni düşünüyor lakin artık kavuşmanızın mümkün olmadığını da söyledi akrabalarının buna izin vermeyeceğini bu dünyada artık vuslatınızın imkânsız olduğunu ve kendini buna alıştırmaya çalıştığını söyledi.

Mecnun başını kaldırdı bülbüle doğru
-Bana haberlerin en güzelini verdin ey bülbül
Bülbül;
-” Ama.. Ben sana kavuşamayacağınızı söyledim bunun neresi güzel?

-Bu söylediğini herkes söyler durur bu söylediğin benim için önemli değil önemli olan
Senin bana Leyla’nın da hala beni sevdiğini haber vermen. Bende biliyorum ki belki bu dünya da kavuşamıyacağız. Ama şu kesin ki Leyla beni severek kalbinde bana yer vererek ömrünü tamamlarsa ahirette hep birlikte olacağız o yüzdendir sevincim.
Sevgimizi aşkımızı bu kısacık dünayaya sıkıştırmamış olacağız…

 

Padişah ve Câriye

 

Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Dünyada padişah olduğu gibi, mânevî yönden de çok üstün bir kişiliğe sahipti.

Padişah bir gün, atına binerek bazı yakınlarıyla ava çıktı. Yolda giderken bir câriye gördü. Görür görmez âşık oldu. Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa padişahın ruhu da beden kafesinde öyle çırpınmaya başladı. Parasını vererek cariyeyi satın aldı.

Padişah arzusuna kavuştuğu için mutluydu, fakat kader bu ya, câriye hastalandı. Padişah batıdan, doğudan, kısacası her taraftan hekimleri bir araya getirdi. Onlara,

”Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımın hiçbir önemi yok. Çünkü hayatımın canı odur. Dertliyim, yaralıyım, hastayım, ama dermanım o. Kim benim canıma derman bulur, iyileştirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.” Hekimler,

”Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Aklımızı, tecrübemizi ve bütün hünerlerimizi bir araya getirelim. Beraber düşünelim, tedaviyi beraber yapalım. Her birimiz hastalıkların tedavisinde, bu zamanın İsâ’sıyız. Elimizde her derdin merhemi vardır” dediler.

Gurura kapılarak, her şeyin kendi ellerinde olduğunu sandılar. ”İnşâllah iyi ederiz” demediler. Bu nedenle Hak Teâlâ onlara insanların âciz olduğunu gösterdi. Hekimler ne ilâç verdiyseler, tedavi için ne yaptıysalar da hasta iyileşmedi. Aksine hastalığı arttı.

Bu arada zavallı câriye günden güne eridi, kıl gibi inceldi. Padişahın ise gözlerinden de ırmaklar gibi yaşlar akıyordu.

Padişah hekimlerin bu hastalık karşısında âciz kaldıkların görünce yalınayak doğru mescide koştu.

Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer göz yaşlarıyla sırılsıklam ıslandı. Padişah Hakk’ın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra, battığı yokluk denizinden çıktı. Kendine geldi. Güzel bir dille Allah’a hamdetmeye ve dua etmeye başladı.

”Ey en az bağışı dünya mülkü, dünya padişahlığı olan Allahım! Ben ne söyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey Allahım! Bütün arzu ve isteklerimizde sana sığınmamız gerekirken, biz yine yolumuzu şaşırdık. Bir câriyeye gönül verdik. Hastalanınca da, sen varken hekimlere başvurduk. Gerçi sen, ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin bütün sırları bilirim ama sen yine onları dile getir, meydana dök’ buyurdun.”

Padişah canı gönülden yalvararak coşkuyla dua edince; Allah’ın lutuf ve bağışlama denizi de coştu, köpürdü.

Padişah göz yaşları içerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara kendinden geçti. Uykuya daldı. Rüyasında bir pîr gördü. O pîr padişaha, ”Ey padişah! Sana müjdeler olsun, dileğin kabul olundu. Yarın sana garip kılıklı, çok değerli bir hekim gelecek. Hekimlikte çok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve güvenilir bir kişidir. Onun vereceği ilâç, hiçbir sihrin tesir etmeyeceği bir sihir gibidir” dedi.

Padişah, rüyasında kendisine söylenen zatı, pencere önünde beklemeye başladı. Gölge içinde güneş gibi parlayan bir zat gördü. Faziletli, hünerli, bilgili birine benziyordu. Bir görünür, bir görünmez gibiydi. Sanki bir hayal, hem vardı hem yoktu.

Kapıyı açmak için görevlilerden önce kendisi koştu. Ötelerden gelen misafirini karşıladı. Padişah da misafir de ayrı ayrı vücutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mâna denizi gibiydiler. İki can birbirini kavuşmuş, birleşmiş, bir olmuştu sanki. Padişah, ”Benim asıl sevgilim câriye değil senmişsin. İşte Allah’ın hikmeti; dünyada işten iş çıkar, sebeplerden sebep doğar” dedi.

Padişah kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne, ta canının içine soktu.

Buluşma, ağırlama, hatır sorma ve yemek gibi işler bitti. Sonra padişah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu hasta câriyenin yanına götürdü. Hekim hastanın yüzüne baktı, nabzını dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini dinledi. ”Diğer hekimlerin yaptığı tedaviler faydalı olmamış, iyi edeceklerine hastalığını artırmışlar” dedi.

Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat padişaha söylemedi. Hüznünün ve üzüntüsünün çokluğundan câriyenin gönül hastası olduğunu tesbit etti. Hastanın bedeni sağlam, yaralı olan gönlüydü. Sonra şöyle dedi:

”Sarayı boşalt, içeride kimseler kalmasın. Köşede bucakta bizi kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak. Alacağım cevaplara göre tedavimi belirleyeceğim.”

Hekim istediği gibi hastayla baş başa kaldı. Yavaşça yanına yaklaşarak tatlı ve yumuşak bir sesle,

”Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Çünkü her memleketin ilâcı başka başkadır. Memleketinde akrabalarından kimler var? Kime yakınsın? Özlediğin arkadaşların var mı?” diye sordu.

Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Soru sorarken bir yandan da nabzını kontrol ediyordu.

Câriye; evine, efendilerine, hemşehrilerine ait olayları bir bir anlatıyor, başından geçenleri hikâye ediyordu.

Hekim bir taraftan câriyenin anlattıklarını dinliyor, diğer taraftan nabzının atışına dikkat ediyordu.

Hastanın nabzını tutmaktan maksadı; konuşma sırasında hangi isim geçtiğinde câriyenin nabzının hızlanacağını tesbit etmekti. Çünkü câriyenin nabzını hızlandıracak olan isim, onu sevgi uğruna yataklara düşüren kişinin de kim olduğunu ortaya çıkaracaktı. Hekim,

”Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha önce hangi şehirde idin?” diye sordu. Câriye bir şehir adı söyledi, fakat ne yüzünün renginde ne de nabzında bir değişiklik oldu. Daha sonra sırasıyla gittiği şehirleri, orada bulunanları, oturup tuz ekmek yediği yerleri birer birer sayıp döktü, ancak durumunda bir değişiklik olmadı.

Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant’tan soruncaya kadar câriyenin nabzı sağlıklı bir insanın nabzı gibi attı.
Semerkant’ın adı geçince, kızın nabzının atışı hızlandı ve yanakları al al oldu. Çünkü o, Semerkantlı bir kuyumcuya âşıktı. Ondan ayrı düşmenin ıstırabını çekiyordu.

Hekim câriyeyi yatağa düşüren derdin sebep olanını bulunca; o kuyumcunun şehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde oturduğunu sordu, öğrendi. Câriyeye,

”Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım. Allah’ın yardımıyla seni bu hastalıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana anlattıklarını kimseye söyleme. Padişaha hiç söyleme. Gönlün sırlarının mezarı olsun” diye tembihledi.

Hastanın yanından ayrılan hekim, doğruca padişahın yanına vardı. Meseleyi biraz ona anlatarak,

”Tedavi için yapılacak olan iş, bir an önce o kuyumcunun buraya getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır. Semerkant’tan buraya davet et” dedi.

Bunun üzerine padişah becerikli iki adamını Semerkant’a gönderdi. Elçiler kuyumcunun yanına varıp padişahın hediyelerini takdim ettiler. Ona sanatının şehirler aşarak herkes tarafından bilindiğini, bu nedenle padişahlarının kendisini kuyumcubaşı olarak sarayında görmek istediğini bildirdiler. Padişahlarının cömertliğini ve bol ihsanda bulunduğunu söylediler.

Kuyumcu göz kamaştıran hediyelere, gururunu okşayan iltifatlara ve vaad edilen makamların çekiciliğine kapıldı. Bulunduğu şehirden ve çoluk çocuğundan ayrılarak padişahın sarayına geldi.

Saraya gelen kuyumcuyu hekim karşıladı. Alıp padişahın huzuran çıkardı. Padişah kuyumcuya pek çok iltifat ve ihsanda bulundu. Altın hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun üzerine;

”Ey büyük sultan! O câriyeyi de bu kuyumcuya ver ki, câriye de iyileşsin” deyince; padişah, o ay yüzlü güzel câriyeyi kuyumcuya bağışladı. Altı ay kadar muratlarına erdiler. Câriye de tamamen iyileşti.

Daha sonra hekim kuyumcu için bir şerbet hazırladı. Kuyumcu şerbeti içince, günden güne erimeye başladı.

Kuyumcu zayıflayınca, iyice çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu. Kızın gönlü de ondan tamamen soğudu. Bir süre sonra da kuyumcu ölünce, kızın aşkı tamamen sona erdi.

O dünyalar güzeli aşktan ve hastalıktan kurtuldu. Arınıp tertemiz oldu.

***

Bu hikâyede geçen padişah ruhumuz, câriye nefsimiz, hekim mürşid-i kâmildir. Kuyumcu ise, dünya sevgisinin ve dünyalık arzuların sembolüdür.

Padişah olan ruh her bakımdan üstün özelliklerle yaratıldığı halde, câriye olan nefse gönül vermiştir. Ruh aslının ne olduğunu hesaba katmadan, nefsinin esiri olmuştur. Nefis, yaratılışı icabı gözü aşağılardadır. Câriyenin kuyumcuya olan aşkı, nefsin dünyaya olan meylini sembolize eder. Ruh, nefsin kendisine yar olmamasından ve hastalığından dolayı üzgündür. Bunun için çare arar. Nefsi, birçok hekime gösterir. Nefsi tedavi edemeyen hekimler, sahte şeyhlerdir. Ruh becerikli ve mahir bir hekim arar. O da ilâhî bir yardım olarak gönderilen mürşid-i kâmildir. Ruh, mürşid-i kâmille karşılaşınca gerçek sevgilisinin o olduğunu anlar. Gönül verdiği nefsin de mânevî hastalıklardan kurtulmasını ister. Ruh, mürşidinin tavsiyesine uyarak nefsi, dünyevî arzularıyla buluşturur. Bu kavuşma, nefsin maddî arzulardan bıkmasını sağlar. Mürşidin verdiği ilâçlarla dünyevî arzular tamamen yok olur. Sonuçta dünyevî arzuların ve zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca, nefis düştüğü hatayı anlar. Şehvetten ve ihtirastan kurtulur. Ruha lâyık, tertemiz bir sevgili olur.

Ruhlar âleminde mutlu bir yaşantısı olan ruhun, dünya âlemine geldikten sonra, maddî arzulara kapılmaktan dolayı çektiği ıstıraplar, uğradığı belâ ve musibetlerle birlikte, bunlardan kurtuluş çareleri hikâye edilmiştir.

Baba bana yüreğimi kanatlandırmanın formülünü öğret…


İnce sızılarla kıvranırken kalbim en güzel dermanı bulmayı öğret..
Gözyaşlarımın manasını kavrayabilmeyi öğret…
Kalbimin asıl sahibine en yakın anın hangi an olduğunu öğret bana baba…
Her an benle olan herseyin asıl Sahibine yakın olmanın güzelliğini tatmayı öğret bana…
BABA BANA DUA ETMEYİ ÖĞRET!

“Mutluluk bazen küçük şeylerde gizlidir..”

 


 

Bakmakla görmek çok farklı bir olay. Sürekli bakıyoruz. Ama, göremiyoruz.

Eğer baktığımız zaman görmüş olsak hiçbir zaman ruhumuz daralıp boğulacak gibi olmaz.

Ruhumuzu sıkan hadiseler içinde bizi mutluluğa ulaştıracak o kadar çok artılar vardır ki…

Baktığımız halde gör(e)mediğimiz için bu kadar ıztıraba dûçâr oluyoruz..

Evde, okulda, çarşıda, pazarda, kırda, bayırda nerede olursak olalım bir olumsuz hadiseyle karşılaşmamak mümkün değil. İşte o an nazarlarımızı hadisenin olumlu yönünü görmeye çevirirsek her şey güzel olarak gelişecektir. Aksi takdirde, olumsuzluk zinciriyle sarmalandığımız an kurtuluşu olmayan bir dereye doğru yuvarlanmamak işten bile değil…

Şu küçük hikâye mevzuumuza çok güzel ışık tutmakta:

“Baba ve iki küçük çocuğu ormanda gezintiye çıkmışlardı. Bir süre yürüdükten sonra çocuklardan biri:

‘Baba çok yoruldum. Beni omuzuna alırmısın?’

Baba hiçbir şey duymamışcasına yürümesini sürdürdü. Çocuğun ısrarı üzerine: ‘Üzgünüm, seni kucağıma alamam, ben de çok yorgunum..’ Çocuk ağlayıp sızlanarak istediğini yaptırmaya çalışmakta, babası ise hiç oralı olmadan yürümesine devam etmekte. Bir müddet sonra babası ağaçtan bir dal keserek, onu bıçakla düzeltti ve oğluna verdi.

‘Al sana güzel bir at!’

Bir anda çocuğun gözlerinde mutluluk kıvılcımları belirdi. Babasına minnetle baktı. Büyük bir coşkuyla sıçrayarak atına bindi ve ona vurarak onu şaha kaldırdı. Evin yolunu tuttu.

Baba olup biteni şaşkınlıkla izleyen kızına döndü ve gülümseyerek;

‘İşte hayat böyledir. Kimi zaman ruhsal ve fizikî olarak yorgun olduğunu hissedersin. O zaman ağaç dalından kendine bir at bulmalısın. Mutlulukla atına binip yolunda ilerlemelisin.’

Kızının yüzüne bakıp yeniden gülümsedi:

‘Bir at, bir arkadaş, bir türkü, bir şiir, bir çiçek, belki de bir çocuğun gülümsemesi.. Etrafına bakıp böyle bir at arayan, onu bulabilir. Yeter ki baktığında görebilsin. Öyle değil mi?’

Kız, her şeyi anlamış gibi başını salladı;

‘Evet babacığım’ dedi.

‘Hayatın ne denli zor olduğunu düşünürsen, hayat senin için o denli zorlaşır. Bazı insanlar, mutluluğu lüks saraylarda, lüks arabalarda, çok parada arar..’

Bakışlarını uzaklara çevirdi, güneşin gülümsemesine baktı. Sonra çiçekten çiçeğe uçan bir kelebeğin kanat çırpışını seyretti. Ağacın dalında bir kuşun cıvıltılı ötüşü kulağına doldu. Kızının saçlarını eliyle okşadı. Bakışlarını siyah, güzel ve ümit dolu gözlere çevirdi. Sözlerini şöyle tamamladı:

‘Halbuki, mutluluk, ruhumuzu gülümsetecek küçük şeylerde gizlidir..’”

ORHAN ALAGÖZ

 

Dar Kapı

 

Ömrümüzde dar geçitler, dar kapılar var. Hatta ömür bir dar kapı değil mi?…Ömür ki, bir geçittir sonsuz hayata..
Daraldığımız, bunaldığımız öyle çok zaman oluyor ki..
Lakin, en makbul dualar en dar zamanlardakilermiş..Rahmetin en büyüğü dar kapıların ardında beklermiş..
Her kapı kapansa, af kapısı kapanmazmış inşallah..

Geçit dar olsa da, Rabbimiz yüreğimizi genişletsin, ömrümüzü ferahlatsın..
Sıkıntılarımız rahmetle nihayetlensin,
Dar kapılarımız ebedi

Nefs ve İhlâs

Mehmet ILDIRAR • 79. Sayı / DİĞER YAZILAR

Nefs , uyulursa insanı cehenneme götürdüğü için belâ; mücahede ve riyazet edilip Allah için dizginlenirse yüksek makamlara çıkmaya vesiledir.

Kimse nefsinden şikayetçi olmasın, çünkü emr -i ilâhiyedir. Gözümüzden ve kulağımızdan şikayetçi olmadığımız gibi, nefsimizden de olamayız. Zira Allah Tealâ abes bir şey yaratmaz. Nefsin yaratılması kemalâtın yolunu açmak içindir. İnsan nefsini kendi eline alırsa, hiç bir zararı olmaz.

Aynen bunun gibi, şeytandan da şikayet edemeyiz. Ataullah İskenderî k.s. ‘el- Hikemü’l – Ataiyye ‘ isimli eserinde: “Şeytan benim taharet mendilim gibidir, temizlenmeme yarar. Ona uymamakla Hakk’a dost ve kul olurum. Ona uymak yüz karası, uymamak kemalâttır .” buyuruyor.

Gerçekten de nefs , dünya ve şeytan olmasa nasıl terakki edeceğiz? Nefsi yaratan Allah’tır. Kızacaksak, Allah’ın emirlerine uyamadığımıza kızalım; nefsimize değil. Nefsimize uymamakla Allah’ın emirlerine uyarız ve O’nun sevgilisi oluruz. Ne güzeldir o nefs ki, sahibine itaat eder. Yazıklar olsun o adama ki, nefsine itaat eder.

İhlâsı kazanmak imanın bir şubesidir. İsmail Hakkı Hazretleri ‘Şerh-i Şuabi’l İman’ isimli eserinde ihlâsı yetmiş dördüncü şubeye koymuştur. İhlâs müminin anahtarı, ahiretin biniti, kâmil insanın yolunun nuranî arkadaşıdır. İhlâs, dinin nuru ve özüdür.

Şeyh Fethullah k.s. Hazretleri, “Tasavvuf, ihlâsı kazanabilmek için muhabbet-i ilâhiyi tahsilidir.” buyurmuştur. Şu halde ihlâs dinde hak ve esas, tasavvufta gayedir. İhlâsı kazanan kâmil, kazanmayan ise dünya ve ahirette amellerinin noksan kalmasına sebep olur.

Ayet-i kerimede: “Rabbine kavuşmayı uman kimse yararlı iş işlesin ve Rabbine kullukta hiç ortak koşmasın.” ( Kehf , 110) buyurulmaktadır .

Ortak koşmak şirk olur, hırs, riya, ucb , kibir olur. Bunlar nefsin en çirkin sıfatları olup, bunlardan kurtulmaya çalışmak, ihlâsı kazanmaya sebeptir.

Fahr -ı Kâinat Efendimiz, Muaz bin Cebel r.a.’a şöyle buyurdu: “Amelin halis olsun, azı sana yeter.” Yani amelin çokluğu değil, özü ve ihlâslısı insana kifayet eder. Efendimiz s.a.v. bir başka hadisinde şöyle bildiriyor: “Kıyamet günü sorguya çekilecek ilk üç grup insandan birincisi, Allah Tealâ’nın ilim verdiği kimselerdir. Allah Tealâ onlara sorar:

– Sana verdiğim ilimle ne amel ettin?

– Ya Rab, akşam-sabah sana kulluk ettim. Ümmet-i Muhammed’e vaaz ve nasihatte bulundum. Bunları senin için yaptım.

– Hayır . Sana çok alim desinler diye konuştun.

İkinci zümre servet sahibi olanlardır. Allah Tealâ onlara da sorar:

– Verdiğim servetle ne yaptın?

– Akşam -sabah senin rızan için dağıttım.

– Hayır . Cömert insan desinler diye dağıttın. Ve sana cömert de dediler (ücretini böylece aldın).

Üçüncü zümre savaş alanında cihad eden insandır. Allah Tealâ onlara da sorar:

– Sana verdiğim güç ve kuvvetle ne yaptın?

– Ey Rabbim, senin için savaştım; kâfirleri öldürdüm.

– Yalan söylüyorsun. Kahraman adam desinler diye yaptın.”

Kitaplara geçecek kahramanlık yapar, ama ihlâsı ele geçiremezse bir mükafat bulamaz.

Görülüyor ki her bir nuranî vazifede insanın karşısına ya nefs , ya dünya ya da şeytan çıkar. Bununla ilgili olarak Rasulullah s.a.v. Efendimiz: “Müslüman şu düşmanlar karşısındadır: Nefsi onunla ile savaşır, şeytan imanını almaya çalışır. Müslüman haset eder, kâfir harp eder, dünya da cazibelidir, kandırır.” buyurmuştur. İnsan bunlardan son nefese kadar kurtulamaz.

Maruf-i Kerhî Hazretleri “Ey nefs , halis (samimi) ol ki kurtulasın” buyurur. Hz. Ömer r.a. Efendimiz, Ebu Musa el- Eş’arî r.a.’a yazdığı mektubun bir yerinde: “Niyeti halis olan kimseye, insanlarla olan işlerinde Allah Tealâ yeter.” buyurdu.

İhlâsı kazanmak hiç kolay değil. Yetmiş kere hacca gitmek kolay ama o hacca gitmenin içine ihlâsı koymak zordur. Bu yüzden nefs ihlâsı sevmez. Çünkü nefsin işi Allah’a, Allah’ın kullarına ve Allah’a ibadete düşmanlıktır.

İmam Gazalî rh .a . nefsi anlatırken: “ Nefs öyle bir düşmandır ki Allah’a düşmanlığı ile O’nun emirlerini yaptırmaz. Allah’ın kullarına düşmandır ki, kulları Allah’ın emirlerine uydurmaz.” buyurmuştur. İhlâs işte bu düşmanlığı yenerek her işi Allah’a havale etmektir ki, gerçekten zordur.

Allah amelin çokluğuna değil ihlâslı oluşuna, yani Allah rızası için yapılana bakar. Tasavvuf yolunun pusulası “İlâhi ente maksudî , rızaike matlubî”dir . Yani bu yol ihlâsı aramak üzerinedir

MÜRŞİDİN GÖREVİ NEDİR?

Dr. Dilaver Selvi

Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.

Halk bilsin veya bilmesin, Allahu Tealâ biliyor ve bildiriyor ki, peygamber ve ariflerin işi kulları Allah’a kul etmektir. Hiç bir peygamber ve veli, kendisinin yüceldiğini ve kulluk vasfından çıktığını söylememiştir. Hiç bir peygamber ve veli, insanları kendisine kulluk etmeye çağırmamıştır, çağırması düşünülemez de.Cenab-ı Hak, onlar hakkında şu şahitlikte bulunuyor: “Allah Tealâ’nın, kendisine kitap, hüküm ve nübüvvet verdiği hiç bir kimsenin (bundan sonra kalkıp da) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun!’ demesi hak değildir. Fakat onlar insanlara: ‘Şu okuduğunuz kitap ve öğrendiğiniz hakikatlerin gereği, Rabbanî olun (Yüce Rabb’in adamı olun)’ derler. Onlar size: ‘Melekleri ve peygamberleri ilahlar edinin’ diye de emretmezler. Siz müslüman olduktan sonra hiç size küfrü emrederler mi?” (Âl-i imran/79-80)Allahu Tealâ kulları ile kendi arasına peygamberini koymuş ve aklı başında olan bütün insanlara: “Beni seven kimse, peygamberime uysun” (Âl-i İmran/30) “Biz her peygamberi ancak kendisine itaat edilsin diye gönderdik. Ona uyarsanız bana uymuş olursunuz.” (Nisan/64-79) diye ferman buyurmuştur.Peygamberler dahil hiç kimsenin, şahsından kaynaklanan ve insanlara itaatı gerektiren bir yetkisi yoktur. Bütün hüküm ve yetki, alemlerin sahibi Yüce Allah’a aittir. Hayat ve hidayet O’nun elindedir. Bizler Rabbimizin emri üzere O’nun Peygamberine ve dostlarına tabi oluruz. Onları sevmemizin ve kendilerine tabi olmamızın tek sebebi, kendilerinin Allahu Tealâ’nın emir ve hükümlerini uygulamada örnek olmaları ve önder seçilmeleridir. Onlar, her namazımızda Fatiha içinde: “Allahım! Bizi, kendilerine özel nimetler verdiğin dostlarının yoluna ilet ve o yolda sabit tut!” duasıyla kendileriyle beraber olmak istediğimiz kimselerdir. Bu beraberliği Yüce Rabbimiz istiyor.Şimdi, böyle bir vazife ve yetkide olan kimseye Allah için tabi olmayı, onun hak yolundaki emir ve tavsiyelerini tutmayı, Allah ile kul arasına birilerini koymak diye tanıtanlar, kendi nefislerine ve hislerine tapanlara ne diyecekler? Takva ve edebiyle diğer insanların Hakk’a yönelmesine vesile olan bir Allah dostunu müşriklerin putuna benzetenler ve onları sevmeyi şirk diye gösterenler, neyi ve kimi sevmemizi tavsiye ediyorlar? Yoksa, Allah’tan gayri hiç bir varlığın vücudunu var kabul etmeyelim mi? Peygamberimizi, Kur’an’ı, ashabı, alimleri, velileri, anne ve babamızı, mümin kardeşlerimizi sevmeyelim mi?Allahu Tealâ ile olan iman bağımızı kuvvetlendiren, bizi takva ve edebe sevkeden kamil mürşidler, Rasulullah (A.S.) Efendimizin varisleridir. İşleri yeni bir din getirmek değil, son din olan İslam’ı yaşamada insanlara önderlik yapmak ve örnek olmaktır. Müfessir Kadı Beydavi, Allah’ın halifesi olan bu seçkin zatların vazife ve yetkisini şöyle belirtir: “Allah Tealâ halifeye ihtiyacından değil, kulların vasıtasız olarak ilahi feyzi kabulde ve ilahi emirleri elde etmedeki kusurlarından ve arada vasıtalara muhtaç olduklarından dolayı, kullarından bazılarını seçip kusurlu olanların terbiye ve arındırma işini onlara yüklemiştir. Allah’ın halifelerinin yaptığı da budur. Allah Tealâ’dan aldıkları nur ve ilahi şuuru kendi cinslerine aktarırlar.”

Mürşid Allah’ın Ortağı Değil, ŞahididirAllahu Tealâ, varlığına ve birliğine kendisi şahitlik ettiği gibi, meleklerini ve ilim ehlini de şahit olarak göstermiştir. (Âl-i İmran/18) Bu, ne büyük bir vazife ve güzelliktir!Seyyid Ebu’l-Hasen en-Nedvi’nin belirttiği gibi, Hz. Peygamber’den (A.S.) sonra yeni bir peygamber gelmeyeceği için, Allah Tealâ dini yenileme işini o peygamberin ümmetinin kamil fertlerine yaptırır. Onların ihlaslı çalışmaları ve manen diriltici nefesleriyle din sevgiyle yaşanmaya başlar; kalplerde bir canlılık meydana gelir ve inananlarda yeni bir hayat doğar.Nur ve feyiz ile gerçekleşen terbiyeye Kur’an’da “tezkiye” denir. Tezkiye, manevi temizlenme, kalbin şirk, küfür, isyan, kötü ahlak ve gafletten temizlenmesidir. Hz. Peygamberin (A.S.) temel vazifesi bu idi. (Âl-i İmran/161) Kendisine varis olan bir velinin, Allah’ın izniyle yapacağı temel görev de budur.Mürşidlerin işi, müridi nurlu nazar ve nezaret altında tutup, nefis ve şeytan düşmanlarının şerrinden muhafaza etmektir. Mürşide yapılan rabıta, kalbi boş işlerden toplamak içindir. Mürşidin müride teveccühü, onun üzerine ilahi rahmet, inayet ve muhabbeti çekerek kalbini kuvvetlendirmek, bedenini harekete geçirmek ve ibadete sevketmektir. Rabıta yoluyla kalbini hayırda ve zikirde toplamasını öğrenen bir mürid, eğer kabiliyetini geliştirir ve bütün eşyada yansıyan ilahi tecellileri seyreder bir hale ulaşırsa, mürşid aradan çıkar ve onu ilahi tecelliler ile başbaşa bırakır. Esasen müridin önünde zuhur eden en açık ilahi tecelli, elinden tuttuğu kamil insandır. Onun için ilk rabıta ona yapılmaktadır.Rabıta, Allah ile kul arasına birisini koymak değil, Allahu Tealâ’nın önümüze koyup zatına ayna ve şahid yaptığı bir dostunda zuhur eden ilahi nur, tecelli, sevgi, edeb ve güzelliğe gönlü bağlamak ve ondan kalbe feyiz ve nur aktarmaktır. Güneşe bakan bir kimsenin hem ısınıp hem aydınlandığı gibi, ilahi zikir ve nur içinde yüzen bir veliyi seyretmek de kalp üzerinde aynı etkiyi yapar. Bu nura karşı gözünü yuman ve sırtını çeviren kimseyi ise karanlık sarar.Şu örneklerdeki incelik ve eğitime iyi dikkat edelim:Büyük veli Şah-ı Nakşibend (K.S.), seçkin müridi Hace Alaeddin Attar’ı yanıbaşına oturtur, sık sık kendisine yönelirdi. Bunun sebebini soranlara:“Onu kurt kapmasın diye yanıbaşımda oturtuyorum. Çünkü nefis daima pusudadır, kalbe saldırmak için fırsat kollar. Benim sık sık ona yönelişim, kendisini ilahi tecelli ve ihsanlara mazhar kılmak içindir.” cevabını verdi. (Şeyh Safi)Şah-ı Nakşibend Hz.’lerinin huzurunda bir müridi rabıta ve murakabe halindeydi. Bir ara ilahi tecelliler zuhur edip, kendinden geçti. Mürid, halâ mürşidine yönelmeye çalışıyordu. Şah-ı Nakşibend Hz.’leri durumu farketti ve müride: “Bizi bırak, o hale yönel; rabıtadan gaye işte budur.” diye uyardı. (A. Arvasî)Hace Alaeddin Attar (K.S.), mürşidin rabıta yoluyla müridi nereye ulaştıracağını şöyle belirtir:“Hakikatte mürşid de Allahu Tealâ’dan gayri bir varlıktır. Onu da kalpten çıkarıp tamamen Allah’a yönelmek gerekir. Ancak, mürid işin başında kalbini dağınık düşüncelerden toplamak durumundadır. Kalbin, boş şeyleri terketmeye kabiliyet kazanması ve olgunlaşması için, işin başında sadece mürşidine bağlanması gerekir.” Bu sözü açıklayan Raşahat sahibi Şeyh Safi (K.S.) der ki:“Müridin en önemli işi kalbini ilahi hakikatın aynası olan mürşidine bağlamaktır. İlk olarak mürşide yönelmek, fena makamına ermeyi ve ilahi cezbeye ulaşmayı temin eder. İlahi muhabbet ve cezbesiz yol alınmaz. Mürid ilk halinde buna muhtaçtır. Ancak manevi terbiyenin sonuna gelenler, artık mürşidi aradan çıkarabilirler. Çünkü sona gelenler, hakikate varmış demektir. Bundan sonra her şey ona, mürşidi gibi ilahi güzellikten bir ayna haline gelmiştir. Her şeyde Cenab-ı Hakk’ın kudret ve tecellilerini seyredebilir.” (Raşahat) Şunu da ekleyelim ki, müridin bu hale ulaştığını nefsi değil, mürşidi tespit eder ve bu seviyeye gelen müridi tebrik edip, dua ile ölene kadar destekler.Bütün kamil mürşidlerin tek derdi, müridlerinin ihsan mertebesine ulaşıp Allahu Tealâ’yı görüyormuş gibi kulluk etmeleridir. Onlar müridlerini Allahu Tealâ’nın bir emaneti olarak alırlar ve terbiye edip ilahi huzurda emaneti sahibine teslim ederler. İşte bütün tasavvuf terbiyesinin hedefi ve kazancı budur. Nasibi olanlara...

ben şeyhimi özledim

….
köye yaklaşınca üç minaren göründü
markatın kokusu ciğerlerime işledi
sana kavuşmak çok güzeldi ammaa!!
şu ayrılık saati dayanılmaz şeyğim
….
senin nazarını alıpta doymak ne mümkün
heybetin karşısında dayanmaya yok gücüm
amelim küçük aczim büyük
şu ayrılık saati dayanılmaz şeyğim
….
kuşlar ayak sesini alınca kapına birikir
onlara öyle gıpta ederimki kanat takasım gelir
senin gölgen dahi kemiklerimi titretir
şu ayrılık saati dayanılmaz şeyğim
….
o kapının aralanması varya
senin ordan şimdi çıkacak heyecanın varya
gel görki birde sana dönüp gelmek varya
şu ayrılık saati dayanılmaz şeyğim
….
avluda aşıklaraın tek tek dizili
kimbilir her birinin kalbinde neler gizli
seni gördük gözler yaş kalpler tam sevindiki
şu ayrılık saati dayanılmaz şeyğim
….
kimi baba diye bağırıyordu arkandan
kimide ne diyeceğini bilemiyordu benim gibi arkandan
geçtiğin avludan gül kokunu koklarken doymadan
şu ayrılık saati dayanılmaz şeyğim
….
herşeyine boynum kıldan ince gavsım
kavuşacağım güne kadar içimde yasın
sen iste şu sofin herşeyine dayansın
şu ayrılık saati dayanılmaz şeyğim
….
sana emanet verdim ruhumu bedenim bende
gözlerim yaşlı ayaklarım gitmekte
birdaha dönecekmiyim endişesiyle
şu ayrılık saati dayanılmaz şeyğim……..

MOSTAR BILVANIS

Etiket Bulutu