Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Kasım, 2010

Ey gönül “GÖNÜL” ol!…

Ey gönül “GÖNÜL” ol!…

 

Hz. Mevlana “Mesnevi”sinde şöyle diyor:

“Müminlerin müminliklerinin belirtisi, gönüllerinin kırıklığı ve mağlubiyettir, alt oluştur.

Fakat müminlerin alt oluşlarında bile bir güzellik vardır.

Sen miski ve anberi (güzel kokular) kıracak olursan, dünyayı onların güzel kokuları ile doldurmuş olursun.”

Mağlubiyetimi zaferlerin en güzeli belledim. Bildim ki, lginin getirdiği acı, kalbimi saran katılıkları kıracak ve onun içindeki gönül ortaya çıkacaktır. (Gönül, sevgiyi içinde taşıyan kalp demektir.) Ne güzel, bir gönüle sahip olmanın mutluluğunu yaşayacağım. Yenilgime bakıp bana acıyanlar, bilmiyorlar ki, asıl acınması gereken kendileridir.

Kokuların en güzeli gönül kokusudur; çünkü o koku, Rabbin kokusudur. O kokuyu mükellef sofralarda, son model araçlarda, villalarda, yalılarda bulamazsınız. O koku, kırık gönüllerde, mağlup ruhlarda bulunur.

O kokunun izini sürmek için nice canlar düştü yollara. Kimileri çölleri mekan edindi, kimileri de dağları, ovaları.

O koku, kimi zaman bir çöl rüzgarına binerek geldi, kimi de mağaralardan fışkırdı vadilere.

O kokuyu duyanlardan bazıları, misk geyiği gibi, kendini uçurumdan aşağı bıraktı. Yıllar yılı mağaralarda alnı secdelere çakıldı, kimilerinin de.

Evime geliyorum, belki duyarım o kokuyu diye. Evinin bir köşesinde o kokudan bir kitle bulunuyorsa, ne mutlu sana. “Mutluluk” diyordun, işte mutluluğun sırrı bu kokudur.

Bu koku diriltici kokudur; bu koku, var edici kokudur.

Kır kibir bardağını, çal yere umutsuzluk testini. Katran yürekli insanlardan uzak dur. Yenilgini önemse. Göreceksin ki, gönül miskin çevreyi tutacak, nice canlar o kokuyla dirilecek.

Oysa, kokularımız diriltici değil, bilakis öldürücü. “Zafer”imizi kutlamak için bize yanaşanlar, zift dolu yürekliğimizin iğrenç kokularına maruz kalıyorlar.

Mağlubiyetimize yanaşan yok. Dost, mağlubiyetin doğurduğu çocuktur. Düştüğün zaman kalbine eğil, orda dostun kokusunu duyacaksın..

Ey varlık hapsinde, etrafını altınlarla, gümüşlerle donatmaya çalışan kalp. Sonra sen nasıl kırılacak ve “gönül” olacaksın.

Kimi zirveye tırmanınca mutlu olur, kimi de kuyuya düşünce. Nemrut, “tanrı”yı vurmak için göklere yükselmiş ve “ululuğunu” ilan etmişti. Yusuf ise kuyuda ermişti sonsuzluğun sırrına. Nemrut, bir topal sineğe rezil olmuştu, Yusuf ise Mısır’a sultan. Biri, kırılmayan, taş kalbe k düşmüştü; öbürü kırık kalbinin derinliklerinde manalar devşirmişti. Birinin kokusu “Nemrut” diye kokuyordu, diğerinin kokusunu sabah rüzgarı, “Yusuf Yusuf” diye bütün aleme dağıtıyordu.
Ey gönül, sen hiç kuyuya düşmemişsen, sana “Yusuf” nasıl diyeyim?

Ey gönül, sen hiç secdede miraca vasıl olmamışsan, sana Ahmed’in kokusu nasıl ulaşsın?

Ey gönül, sana sıra sıra çarmıhlar dizilmemişse, İsa nefesinin diriltici kokusunu doya doya içine çekebilir misin?

Ey gönül, başın yere düşmemişse, Hüseyni zaferler seni nasıl selamlasın?

Ey gönül, senden önceki kırık gönüllerin şifresini çözememişsen, cennet kokularını nasıl duyarsın?

Ey gönül, sana deli desinler, divane, mecnun desinler; sana mağlup desinler, lginin zillet içindeki çocuğu desinler. Fakat ey gönül, sana, zaferin sarhoşu demesinler. Sana, “kalbini kıramadı” demesinler.

Ey gönül, haydi yenilgini mübarek kıl. Kır kalbini ve “gönül” ol. Kokular devşir cennetten; hatta daha ötelerden.

Ey gönül, “GÖNÜL” ol!…/ İktibas

 

EYVALLAH

Eyvallah’ın manasını gerçek anlamıyla düşündünüz mü? Tasavvufî kültürün en latif tabirlerinden biri olan ‘eyvallah’, çoğu kimseler tarafından yerli yersiz, gelişigüzel kullanılmasına rağmen yine de işitildiğinde veya söylenildiğinde ruhlara serinlik ve rahatlama bahşeden tılsımlı bir söz. Mânevî terbiyeyi insanî hayatta nakış nakış işleyen ve inceleyen tasavvuf, bu hassasiyeti konuşma üslûbunda da göstermiştir.
Eyvallah, üç ayrı kelimeden oluşan Arapça bir cümle. ‘Ey’ veya ‘-iy’, ‘evet, tabii’ gibi anlamlara gelir.
Bilhassa vav’la beraber kullanıldığında dilimizdeki ifadesiyle ‘aynen öyle, tastamam’ gibi manaları içine almaktadır.
‘Tamam, peki’ manasına pratik Arapça’da halihazırda ‘eyva’ şeklinde söylenişine halkımız aşinadır.
Bazen ayvaa olarak müstehzi bir edayla fevkalade kötü taklitlerini de duyduğumuz bu kelam esasında Allah lafzı düşünülerek bizdeki eyvallah’ın Araplardaki söyleme tarzıdır.
“Ve” harfine gelince. Sadece gramer açısından incelendiğinde en az on iki ayrı işlevi olan bu harfi, kültürel boyutuyla ciltlerle kitapla ifade etmek mümkün.
Bu tabirde geçen “vav” için çeşitli fikirler öne sürülmüş. Bazıları cevabı kuvvetlendirmek için, bazıları da yemin manası için kullanıldığını öne sürmüşlerse de maiyyet yani beraberlik bildirmek için kullanıldığı fikri ağır basmıştır.
İkinci kelime olan “Allah” ki daha çok lafzatullah şeklinde ifade edilir. Cenab-ı Hakk’ın yüzlerce ismi olmasına rağmen Allah ismi gibisi yoktur. Çünkü ‘Zât-ı Ehadiyyet’in kendisini tesmiye ettiği isimdir.
Öyle bir zat ismi ki, semavî kitapta beyan edilen bu isim etimolojik olarak bile incelense, eşi benzeri olamayan bir kelime olarak kalmayıp, ayrıca ikiliği ve çoğulluğu kabul etmeyen bir yapıya sahiptir.

Sadece içinde geçen lafzatullah bile eyvallah’ın alelade kullanılmamasına yeter bir sebeptir.
Belki de gündelik Arapçada eyvaa olarak ifade edilmesi bundan kaynaklanıyordur. “Eyvallah”ın yukarıda geçen manasıyla beraber tasavvuftaki ıstılâhî sahasını mülahaza edersek bu gerçek daha bariz bir hal alacaktır. ‘Hakla kabul ettik, haktandır’ manasını ihtiva ettiğinden eyvallah, sufîyyede hemen hemen her halde zikredilir, bir virddir adeta. “

Her tecelli eden, mademki Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve muradıyladır, o halde hakla kabul ettik, eyvallah.

Şu anda anlayabildiğime, yahut sonra idrak edeceğim irfana şimdiden eyvallah.

Güzel-çirkin diye tavsif ettiğimiz velakin hepsinde gizli ve aşikar olan hikmete gördüğüm görmediğim esrar-ı ilahiyeye eyvallah.”

“Eyvallah”ın ruhuna nüfuz edebilirsek içinde samimi bir tasdik havası barındığını fark edebiliriz. Samimi, içten kabulleniş ancak muhabbetle olur. Zaten din de bu muhabbetin tesiri içindir. Öteki türlü, inanç sistemini sadece bir dizi ameller olarak algılamak ki menzile yani o rızaya asla ulaştıramaz. İkilik de burada başlar, bu muhabbet olmazsa her muhatap kalınan emrinde o bir sen olmuş olur ki, kişi bu durumda ibadet ederken ikilikten kurtulamaz. Halbuki muhabbetle teslimiyet gerçek birliği sağlar.
Eyvallah böyle bir halin nişanesidir. Bu mefhum ile alakalı Kitap’tan ve sünnetten pek çok örnek vardır.
Mesela Bakara Sûresi’nde anlatılan Hz. Mûsâ (as)’nın kıssasında; Hz. Mûsâ (as) kavmine ‘Allah’ın bir inek kes’ emri verdiğini söylediğinde onlar, “Sen bizimle alay mı ediyorsun” diye karşılık verirler. Mûsâ (as)’nın işin ciddi olduğunu belirtmesi de ikna olmalarına yetmez. “Bu ineği bize anlat, rengi nedir, neye benziyor, şöyle mi böyle mi?” gibi sorularla işi yapmamak için kırk dereden su getirirler.

Maide Sûresi’ndeki kıssaya göre ise önce Allah’tan doymak için rızk isterler, kendileri kudret helvası ve bıldırcın eti ile nimetlendirilmeleri ve bu mucize karşısında sayısız hamd ü sena edip Hak Teala’ya şükredecekleri yerde, ‘bu sofrada soğan, sarmısak yok’ diyerek onda bile kusur bulurlar.
Anlaşılan ne emirlere karşı ne de nimetlere karşı eyvallah diyerek bir teslimiyet göstermezler. Zaten bu gibi hususlarda çok fazla itiraz etmelerinden dolayı Cenab-ı Hakk’ın Yahudi şeriatını çok ağır kıldığını söylemişlerdir. Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadis-i şeriflerde geçen bu ve benzeri misaller tecellileri eyvallah ile kabullenemeyişin Mevlâ’sı ile kulu arasındaki muhabbet bağını nasıl kopma noktasına getirdiğini ibretle göstermektedir.

Dinî kaynaklarda ve kültürümüzde ahlâkî güzellikte numune teşkil edebilecek âbidevî şahsiyetlerin hep eyvallah’ın o tasdiki ruhuna ermeleriyle bu derecelere nail olduklarına işaret vardır. İnsan birçok musibete ‘ben’ belasından, çekişmekten dolayı uğramaz mı?
Başka bir ifadeyle inayet-i Hak’la, halkla yaşamayı kendisine şiar edinerek eyvallah’ı vird edinen kolay kolay gaflete, hırsa, kavgaya düşer mi? Adım adım benlikten kurtulmaya basamak olan eyvallah, hak suretinde bâtılın ayrılmasına vesile olduğu gibi, haktan ve hak ilminden ayrı düşmeye de lâzım bir virddir. “Kişi böylesi bir hakikat rehberine erişirse, eyvallah’a iyi tutunmalı der” sofiler.

Hz. Mûsâ (as)’nın Hızır ile olan arkadaşlığı bu mevzuya pek güzel misal teşkil eder. Bir zata sormuşlar: “Her şeye eyvallah, peki gafilin gafletine de mi eyvallah?” Cevaben, “Gaflete eyvallahımız yoktur; fakat gafil bir kimse gördüğünde, ‘Bu, benim halim de olabilirdi; ama Cenâb-ı Hak şu an beni muhafaza etti.’ diye tefekkür edersin. Ve ibretle eyvallah dersin.” demiş. “Peki, yanlış olan şeyi nasıl düzelteceğiz?” diye sormuşlar. O zat devamla, “Kendi acizliğini hatırına getirerek karşısındakini ikna etmen daha kolay olur, sen kendi egonu aradan çıkarırsın, böylece sözünün tesiri olur.” diye cevaplamış.

Cenâb-ı Pir Mevlânâ Celaleddin-i Rumi (kds)’nin oğlu Sultan Veled, şahane bir beytinde bu güzellikleri özetlemiş: “Bize ne irs-ı peder, ne servet ü ne cah kalmıştır,Şuûr-ı hikmete karşı bir eyvallah kalmıştır” (Bizlere babamızdan maddi bir miras, büyük bir servet ve makam kalmadı. Bizlere kalan (bunlardan çok daha kıymetli, bizleri evvelkilerin mevkiine erdiren) Hakk’ın hikmet tecellilerini eyvallahla karşılama hali kalmıştır.)

Mevlam! Sen’den gelene, gelmeyene; ne şekilde belirlemişsen kaderime, bu oyundaki biçtiğin rolüme , yürekten kocaman bir EYVALLAH…

Fatihadan Huzura Yansıyanlar

Namaz müminin miracıdır:Bilindiği üzere namaz müminin miracıdır. Miracın bir zirvesi –“Kab-ı Kavseyn”e açılan Sidretü’l-müntehadır. Namaz burada farz kılınmıştır. Namaz miracında da bu zirve söz konusudur. Fiilî hareketlerdeki zirve secde makamıdır. Kur’an’da “secde et ve yaklaş”(Alak, 96/19) mealindeki ayette bu zirveye işaret edildiği gibi, “Kulun Rabbine en yakın olduğu yer secde halidir”(Müslim, salat, 215) mealindeki hadis-i şerif de aynı gerçeğe parmak basmaktadır.Fiilî hareketlerdeki zirve, secde makamı olduğu gibi, Kıraatteki zirve de Fatiha suresindeki “İyyake”deki hitap makamıdır. İhsan makamı“İyyake”deki hitap makamı aynı zamanda ihsan makamıdır. Şuhut makamıdır. Yalnızlıktan kurtulup huzura çıkarak huzur bulma makamıdır. Kesretten vahdete/çokluktan birliğe çıkma makamıdır. Hz. Peygamber(a.s.m)’in –mealen-ifadesiyle: “İhsan : Allah’ı görür gibi ona ibadet etmendir. Sen onu görmüyorsan da O, har an seni görüyor”(Buharî, İman, 37).Bu zaviyeden konuya bakıldığında;Namaz kılan kimse biraz sonra miraca çıkacağını, değişik basamaklardan sonra varacağı Sidretü’l-müntehada yapması gereken iki hususa yoğunlaşmalıdır.Birincisi: Kalp ve dilin birlikteliğini sağlamaya yönelik bir fikrî çaba içerisine girmelidir.Hz. Peygamber(a.s.m)’in miraç zirvesindeki hâlini tasvir eden “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.”(Necm, 53/) mealindeki ayetin verdiği ders çerçevesinde, doğrudan Allah’a hitap eden, “Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden yardım isteriz” mealindeki münacat başta olmak üzere, namazdaki bütün kıraatleri ve tespihleri lisanımızla okurken kalbimiz de onların manasını takip ve tasdik etmelidir. Bu makamda kalbin masivayla meşgul olması durumunda, lisanın sözgelimi “yalnız sana kulluk ederiz” şeklindeki yakarışı havada kalır. Kalbin lisanın dediklerini takip etmemesi, onu tekzip anlamına gelir ve işin ciddiyetini bozar.İkincisi: Gerek bedendeki gözleri, gerek kalp gözlerini kendi hedeflerine yöneltmeye gayret göstermelidir. Hz. Muhammed(a.s.m)’in “gözleri ne sağa -sola kaydı, ne de hedefini şaştı” (Necm, 53/17) mealindeki ayetin ders verdiği gibi, baş gözlerini seccadesinden; kalp gözlerini de kendisine secde edeceği mabudundan başka tarafa çevirmemelidir. Böylece, biraz sonra huzuruna varacağı ve “Bizi dosdoğru yola ilet” diye kendisine yalvarıp yakaracağı Rahman ve Rahim olan “Rabbinin büyük ayetlerinden bazılarını müşahede imkânını elde eder”(Necm,53/18), O’nun hususî feyiz ve iltifatlarına mahzar olur. Şükran BorcuNamaz, nimetleri bol olan Rahmanü’r-Rahim’e karşı bir şükrandır
Varlığımızı, hayatımızı, varlıkta kalışımızı, hayatta kalmak için muhtaç olduğumuz gıdalarımızı, sularımızı, ışıklarımızı, nefeslerimizi kendisine borçlu olduğumuz Rahman ve Rahim olan Allah’a karşı hem sözlü hem fiili hem aklî, hem de kalbî şükranlarımızı arz etmek kadar vicdanı rahatlatan bir şey yoktur. Bu açıdan bakıldığında, namazın bir fıtrat vazifesi, yaratılış hamurunda var olan bir hayat mayası olduğu anlaşılır. “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” münacatı, gerçekten kulun yaratıcısına karşı çıkması gereken bir yakarış, bir yalvarıştır.Hakiki Vuslat Namazın Arapça’daki adı olan “Salat” kelimesi-fiilleri farklı olmakla beraber- “Sıla-i rahim” dediğimiz ifadedeki “sıla” ile aynı kök harflerini paylaşmakta ve “buluşmayı, kavuşmayı” çağrıştırmaktadır. Bu ise namazın, aciz bir kul olan insanı, her şeye gücü yeten hakiki dosta, Yüce Yaratıcıya kavuşturan kutsal bir vesile olduğunu, hatta bizzat bir vuslat olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” yakarışı, kulun Mabuduna açılan bir diyalog penceresidir.Saygı DuruşuNamaz, bütün varlığımızla kendisine medyun-u şükran olduğumuz Rabbimize karşı bir saygı duruşudur.Şuurlu bir varlık olarak insanın kendi yaratıcısına karşı duyduğu sevgi ve saygıdan daha büyüğü düşünülemez. Her şeyimizle kendisine borçlu olduğumuz Rabbimize karşı medyun-u şükran olduğumuzu idrak etmekten daha değerli bir hakikat olamaz. “İnsan ihsanın kulu, kölesidir” şeklindeki prensip penceresinden insanın vicdanına baktığımız zaman, onun kendisini yaratan yüce Rabbine karşı ne kadar derin bir muhabbet ve hürmet beslediğini, ne kadar minnettar olduğunu görebiliriz. Bu açıdan “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” yalvarışı, kulun Mabuduna karşı samimiyetini ve her şeyiyle kendisine muhtaç olduğu yaratan Rabbine karşı sevgi ve saygısını sunmanın en veciz ve en kapsamlı bir ifadesidir.Namaz Moral-Değer GarantisidirHiç şüphe yok ki; manevî/ruhî, aklî, vicdanî yönden bir moral-değer garantisi ve cennetin bir anahtarı hükmünde olan namaz ibadetini yerine getiren bir insanın, halis bir niyetle dünyevî işleri de ibadet hükmüne geçer. Yeter ki cami içerisinde, seccade üzerinde Allah’ın rızasını gözeten kulluk ahlakı, hayat mescidindeki sosyal hayatta da gözetilsin..Allah’a ve ahiret hayatına iman eden bir kimsenin hayatında namazın ne kadar önemli olduğunu şöyle bir misalle ortaya koymak mümkündür:Günde sekiz saat aynı işte çalışan iki kişiden namaz ve ibadetini yapan kimse, normal maddi ücretini dünyada almakla beraber, cennet gibi ebedi bir saadeti de kazanmış olur. Allah’a karşı görevini yerine getirmeyen kimse ise, ibadet etmemekle fazla bir maddi kazancı elde etmeyeceği gibi, cennet gibi bir serveti kaybetme riskiyle de karşı karşıyadır. Mülk Suresinin başında ifade edildiği üzere, Yüce Allah yapılan işin fazlalığına değil, koyduğu değer ölçülerine göre kaliteli olup olmadığına bakar. Namaz ise, bu kaliteyi sağlayan en önemli değer ölçüsü ve sağlam bir kalite kontrol mekanizmasıdır.
Namaz kılanın “Yalnız sana kulluk ederiz ve yalnız senden yardım isteriz” yakarışı, eğer sosyal hayat denilen içtimaî mescitte de yansımalarını gösterirse, “toplam kalite” formatında bir sinerji oluşturacaktır. Niyazi Beki (Yrd.Doç.Dr.)

YOLDAŞIN KUR’AN OLSUN

Eşler için “hayat arkadaşı” deniyor. Çok doğru bir söz. Şu hayat yolunda eşler kadar birbirine yakın olan, her konuda arka çıkan başka kim var? Acı günde beraber, tatlı günde beraber, ağlarken beraber, gülerken, sevinirken beraber… Birlikte düşünen, birlikte karar veren; her şeylerini paylaşan ve birçok şeyleri ortak olan; birbirinin elini bırakmayan en samimi iki dost… Düşünüyorum da; Kur’an, eşlerden daha yakın insana. Asıl hayat arkadaşı o bence. Eşler bazen beraber olmuyor. Kadın, komşularıyla oturmuş; pasta, börek yiyip sohbet ederken; erkek, iş yerinde çalışıyor veya arkadaşlarıyla sohbet edip çay içiyor.Kur’an, her yerde, her zaman yanımızda. O, hiç bırakmıyor elimizi. Her adım atışımızda; “şu yola git, şuraya gitme! Şunu yap, şunu yapma! Şu iyi, şu kötü; şu doğru, şu yanlış” diyerek bir ana şefkatiyle sürekli uyarıyor bizleri. İnancımızın, düşüncemizin ve davranışımızın en güzel olması için gayret gösteren en yakın dost! Onunla düşünüyor, onunla bakıyor, onunla birlikte mücadele ediyor; onunla yürüyor, geziyor; onunla yatıyor, onunla kalkıyoruz. Kim onun kadar bizi sahipleniyor? Dostlar bazen terk ediyor da, o hiç ayrılmıyor. Yanlış yapsak da ayrılmıyor. Her dem bir şeyler fısıldıyor kulağımıza. Hep iyi olmamızı istiyor. Doğru ve emin olan yolu tanıtıyor, iyilerle beraber, o yolda yürümemizi istiyor. İyi olmamızı ve iyilik görmemizi istiyor. Esenliğe ermemizi istiyor. Dünyada ve ahirette huzurlu olmamızı, yüzümüzün gülmesini istiyor. Eşler bazen hata yapıyor, bilmeden yanıltabiliyor birbirini. Ama o, hiç yanıltmıyor.Biz, bazen kendimize haksızlık ve kötülük yapıyoruz; zulmediyoruz. O, korumaya çalışıyor bizi. Bizi, bizden de koruyor. O, bize bizden daha yakın bir dost! Karanlık dünyamızda her şeyi aydınlatan; gerçek çehresiyle bize tanıtan bir ışık (nur) o. Her şeyin en doğrusunu bilen, öteleri gören en güzel bir rehber, en güzel bir kılavuz. Çünkü O, Allah’ın kelamı. Allah (c.c.), Kitabı ile bizi muhatap alıyor. Kitabı ile öğüt veriyor. Kur’an’a dost olan; Allah’a dost olur. Kur’an’a itaat, Allah’a itaattir! Dünya ötesinde de bizi terk etmeyecek. Dünyada nasıl biz, ona dost olduysak; ahirette de o bizim dostluğumuzu unutmayacak; şefaatçimiz olacak inşallah.Kur’an’ı hayat arkadaşı edinenlere ne gam! Ve ne yazık Kur’an’ın dostluğundan uzak kalanlara! Kur’an’a yoldaş olmayanın yoldaşı şeytan oluyor. Rabbimizin uyarısı çok önemli: “Kim Rahmanın zikri (Kur’an’ı) görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı musallat ederiz. Artık o, onun (yanından ayrılmaz. Ve devamlı kötülükleri telkin eden bir) arkadaşı olur. O (şeyta)nlar, bunları yoldan çıkardıkları halde; bunlar, hâlâ doğru yolda olduklarını sanırlar.”[1]Anamın bir duası vardı… İlacını aldığımda, bir işini yapıp bir isteğini yerine getirdiğimde; “Hızır yoldaşın olsun yavrum” derdi. Hızır diye bir kimse var mı? Kimdir? Necidir? Hâlâ yaşıyor mu? İnsana yoldaş olur mu, bilmiyorum.Eğer, Hızır iyi bir yoldaş ise, insana iyi bir dost, iyi bir arkadaş ise, insanı hep iyiye, güzele, doğruya yöneltiyor ve kötülüklerden sakındırıyorsa; iyi ve kötü gününde insanın yanından ayrılmıyor, dostça, el uzatıyorsa; o zaman Kur’an’dan daha güzel Hızır var mı? Öyleyse, gelin birbirimize şu güzel duayı yapmayı ihmal etmeyelim; “Kur’an yoldaşın olsun” diyelim. Bir araya gelende, ayrılanda (selamdan sonra) hep bu duayı yapalım. Bahsedilince birinden, onun da gıyabında; “Kur’an yoldaşı olsun” diye dua eldim.Kur’an, öyle güzel bir yol arkadaşı, öyle iyi bir rehber ki; onun yerini dolduracak başka kılavuz yoktur.[2]Bilmediği konu yok.[3]İyiyi kötüden, yanlışı doğrudan, güzeli çirkinden ondan daha güzel tanıyıp ayıran kim var![4]Eksiği, kusuru, hatası yok.[5]Sözün, en doğrusunu, en güzelini o söyler.[6]Sözünde çelişki yok, şüphe yok, hata yok.[7]Kendisine uyanı, doğru yola götürüyor, her sorununu çözüyor.[8] Savaşta en güçlü yardımcı odur.[9] Kur’an’ı dost edinmeyenin, isterse bütün dünya dostu olsun; onun dünyada da, ahirette de elinde kalacak tek kazanç pişmanlık olacaktır. Yoldaşınız Kur’an olsun ki, pişman olmayasınız.

[1] Zuhruf: 43/36–39; Kehf: 18/103, 104
[2] Ankebut: 29/51
[3] Sebe: 34/43
[4] Furkan: 25/1
[5] Enam: 6/38
[6] Zümer: 39/23; Hac: 22/24
[7] Bakara:2/2
[8] Fussilet: 41/44; Lukman: 31/3; İbrahim: 14/1
[9] Furkan: 25/52

Yüce Peygamberimize Övgü

 

Basiret erbabının en yücesi, başzaviyenin en liyakatlisi, yaratılışın dolunayı olan Hz. Muhammed Mustafa’yı (s.a.v) medh ü senâ eyleyerek başlayalım söze…

Hz. Muhammed (s.a.v), öyle bir zâttır ki bedenin de nurudur, canın da… Peygamberlerin seçilmişi ve yücesidir. Keyfiyete sığmaz, yüceler yücesi Allah’ın habîbidir. Cüz’ün içinde de padişahtır o, küllün içinde de. Güneşle ay, onun nurunun bir zerresidir. Bütün zerrelerin dayanağı ve sığınağı odur. Gökler, onun dergâhında bir fukaradır. Yolunun tozuna müştak, sarhoş bir halde dönüp durmaktadır. Bütün peygamberlere öncü, bütün âşıklara kılavuzdur o.

Arşın aslı da onun nurundandır, kürsünün aslı da… İster Allah’a yakın melekler (mukarrebîn) olsun, ister diğer melekler, hepsi onun nurundandır. Dünya da onun yüzü suyu hürmetine varlığını devam ettirmektedir, âhiret de… Âlem, onun zâtının nuruyla şenlenmiştir. Tertemiz nuru içre akıl da kaybolmuştur, can da… İki cihan da zâtının aksiyle kaybolup gitmiştir.

Peygamberlerin sonuncusudur o. Varlık ve mekân âlemi, onun nurundan bir zerredir. Yaratılıştan maksat odur. Yokluk âleminde mutlak var olan, yalnızca odur.

Yaratılış, onun zâtının yansımasından ibarettir. Hakikatte basiret gözünün nuru odur. Âdem gibi binlerce kişi, onun hürmetine yaratılmış ve onun maiyetinde âciz bir halde kalakalmıştır.

Güneş, gülümsemesinin kölesidir. Ay ışığı, onun minnacık bir parçası… Ay, her ay başı, ondan utanarak eriyip kaybolmakta, onun yolunda eridiği için yücelip şeref kazanmaktadır. Âlemin gözü, onun gözü gibi aydın bir göz görmemiştir. Bu yüzden de başı en yüce, talihi en parlak padişah odur. Âlem, mislini görmemiştir. Âdem’den beri hiç kimse sana benzer bir nişane bile taşımamıştır. Yer yuvarlağı civarında senin gibi, sayvanı yedi kat gök olan başkaca bir padişah görülmemiştir. Dünya, ayağının tozunun kölesidir. Hakikatte bu dünya, senin yurdun değildir.

Varlık âleminin sahip-kıranısın* sen. Putları, puthaneyle beraber yıkıp tarumar eyledin. Varlıkların hepsini dine davet edip, ümmetinle dertlendin her an.

Peygamberler, böylesi bir yücelik görmemişlerdir. Hepsi de senin sözünü duymuş, her şeyi senden nakletmişlerdir.

Yaratılışta aslolan hakikat sensin. Allah, en yüce makam ve dereceyi sana vermiştir.

Mekânsızlık âlemini kendi zâtında gördün sen. Orada apaçık gördüğün, küllî âlemdi. Bu âlemden açıkça bahsettin. O biricik zâtı gördün de onun için, “Kim beni gördüyse Hakk’ı görmüştür” dedin.

Gerçekte iki âlemin de aslı sensin. Onların hepsi birer candır. Canlara can olan sensin. Akıl, senin tarikin üzre süt emen bir çocuktur. Şeriatın karşısında âciz bir haldedir.

Ey rütbesi yüce padişah! Şeriatının sırrından bahsetmek kimin haddine?… Küllî olanın kapısını sen açtın, bu yolda adalet ve ihsanı sen izhar ettin. Sen peygamberlerin padişahısın. Velâyet ve ismet sahibi kişilerin iltica eylediği zâtsın sen.

Ey can! Cebrâil bile, senin kulun olmuş, senin cevherinin nuruyla şeref bulmuştur.

Ey gönül! Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) yolunu tut, başka yolu değil. Zira hakikat âlemine ondan başka kılavuz yoktur. Hakikat âleminde onun pak canını kılavuz bil. Nurlarla dolu gönlüne yakîn denizi kifayet eder.

Güneşin gölgesi yoktur. Fakat onun güneş gibi bedeni de bu yüceliğe sahiptir.

O yüce padişah, Mi‘rac gecesi Allah’ın zâtına ulaştı, o biricik varlığı gördü. Bu yüzden de başına, Allah tarafından ulviyet tacı konuldu. Sırlar, ona her an apaçıktı. Makamı, varlık âleminin dışındaydı, mekânsızlık âleminde…

Mûcize göstererek, gökteki ayı ikiye böldü. Keyfiyeti ve kemiyeti olmayan Allah’tan mutlak bir sır gösterdi. Kâh taşlar elindeyken kelâm eyledi. Kâh ceylanlar kendisinden imdat istedi. Kâh taştan hurma fidanı bitti ve hemencecik meyve verdi.

Mûcizeleri medh ü senâ edilemez. Zatını anlatmaya imkân yoktur.

Musa (a.s), Tevrat’ta, onun Allah’a ne derece yakın olduğunu gördü de, ümmetinden oldu.

O olmasaydı âlem olmazdı. Melekler varlık sahnesine çıkmaz, Âdem yaratılmazdı. Yer de yok olurdu, gök de… İki âlem de rahmetten mahrum kalırdı.

Onun nuru, zâtî bir nurdu. Bu yüzden bütün zerrelere nazar eyledi. Arş ve kürsü, onun nurundan meydana geldi. Levh-i mahfûz da cennet de onun nurundan yaratıldı, ferş de… O nur, kendi zâtını aramaktaydı. Her şeyin matlubu o olunca da bütün âlemde şöhret kazandı.

Devranın ne yaman sahip-kıranısın sen. İki âlemin de keyfiyetsiz ve kemiyetsiz nuru sensin. İyice bilmekteyim ki, kâinatın sırrı sensin. Zât nurunun sıfatlarıyla zuhur edip durmaktasın.

Cemâlinin güzelliği, bu âleme bir ışıktır saldı, gönülde bir coşkudur kopardı. Kim, burada seni bildiyse sonunda Allah eri oldu.

Ebedî vuslata erişen sensin. Put kırmak ancak sana yaraşır.

Mi‘rac gecesi Allah Teâlâ’yı apaçık gören sensin, kâinatın yaratıcısına ulaşan sen…

 

biçare Mecnun

Günlerden bir gün garip, biçare Mecnun dağ başında yalnız başına öyle salınıp gezerken yorulur ve bir kayanın üzerine çıkar oturur. O sırada esen rüzgar üzerine doğru bir kuş tüyü bırakır .Mecnun o tüyü eline alır ve bir kez koklar. Koklar koklamaz gözleri ve kalbi yerinden çıkacak gibi olur. Çılgınlar gibi sağa sola koşturmaya başlar gökyüzüne bakarak. Bunun sebebi bu tüyün sahibi olan kuşu bulmaktır. Oraya buraya koşarken sonunda havada bir kuş görür ve kuş ne tarafa doğru uçarsa o da o tarafa doğru koşmaya başlar ve bir yandan bağırır kuşa ‘ey derdime derman bülbül ne olur in aşağı… ne olur in aşağıda sana soracaklarıma kulak ver cevap ver…

Sonunda kuş, büyük bir söğüt ağacının dalına konar ve Mecnun da kan ter içinde, telaş ve heyecanla ağacın dibine oturur ve kuşla konuşmaya sorular sormaya başlar…
-Ey bülbüllerin en güzeli ne olur bana cevap ver bu tüy senin mi?

Bülbül;
-“Evet benim”. der ve .”Peki sen niçin bu kadar vakittir benim peşimden koşup duruyorsun nedir senin derdin?”

Mecnun
-Ey bülbüllerin en bahtı açık olanı söyle bana ne olur sen Leyla’nın bulunduğu diyardan mı geliyorsun?.

Bülbül bir süre düşünür ve cevap verir;
-“Evet” .der. “Geldiğim diyarda Leyla adında derdi gizli bir güzel vardı.Bir süre onun penceresinde öttüm ben öttükçe o bana yiyecek ve su verdi. Ben öttükçe o dertlendi ve dayanamayıp derdini aşikar etti uzun uzun anlattı derdini bana ve ayrılık vaktinde beni eline aldı okşadı” . Ve devamen “peki sen nerden anladın Leyla’nın diyarından geldiğimi?”

Mecnun;
-Ey bülbül ben senin bu tüyünden Leyla’nın kokusunu aldım ve o yüzden senin peşinden koştum durdum. Olur ki senin ağzından Leyla ya dair bir söz bir haber alırım diye ümit içinde koştum durdum.. Ne olursun bana ondan bahset…

Bülbül bir an durur ve
-“Yoksa! yoksa Kays sen misin?” der. “Yoksa şu Mecnun olan Kays sen misin?” der…

Mecnun sükut ederek, boynunu bükerek cevap verir bülbülün sualine.

Bülbül;
-“Evet o sensin”. der. “Leyla’nın kalbine gizlediği derdinden geceleri uyuyamayan, yemesinden içmesinden kesilmesine sebep olan Kays sensin demek.”
“Leyla bana tüm hikayenizi anlattı niye kavuşmadığınızı “sana olan aşkını”…

Mecnun bu sözü duyunca irkilerek başını kaldırır
– “Dur!Ne dedin sen? ne olur bir daha tekrarla…”

– Evet sana olan aşkını anlattı

– Demek hala bende onun aklındayım, beni düşünüyor hala…

– Evet oda seni düşünüyor gece gündüz lakin…

Deyip sözü tamamlayamıyor bülbül…

Mecnun;
-Ne olur susma devam et. Ne söylediyse Leyla sana, harfi harfine sende bana söyle ne olur…

Bülbül devam eder üzülerek.
-Seni düşünüyor lakin artık kavuşmanızın mümkün olmadığını da söyledi akrabalarının buna izin vermeyeceğini bu dünyada artık vuslatınızın imkânsız olduğunu ve kendini buna alıştırmaya çalıştığını söyledi.

Mecnun başını kaldırdı bülbüle doğru
-Bana haberlerin en güzelini verdin ey bülbül
Bülbül;
-” Ama.. Ben sana kavuşamayacağınızı söyledim bunun neresi güzel?

-Bu söylediğini herkes söyler durur bu söylediğin benim için önemli değil önemli olan
Senin bana Leyla’nın da hala beni sevdiğini haber vermen. Bende biliyorum ki belki bu dünya da kavuşamıyacağız. Ama şu kesin ki Leyla beni severek kalbinde bana yer vererek ömrünü tamamlarsa ahirette hep birlikte olacağız o yüzdendir sevincim.
Sevgimizi aşkımızı bu kısacık dünayaya sıkıştırmamış olacağız…

 

Padişah ve Câriye

 

Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Dünyada padişah olduğu gibi, mânevî yönden de çok üstün bir kişiliğe sahipti.

Padişah bir gün, atına binerek bazı yakınlarıyla ava çıktı. Yolda giderken bir câriye gördü. Görür görmez âşık oldu. Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa padişahın ruhu da beden kafesinde öyle çırpınmaya başladı. Parasını vererek cariyeyi satın aldı.

Padişah arzusuna kavuştuğu için mutluydu, fakat kader bu ya, câriye hastalandı. Padişah batıdan, doğudan, kısacası her taraftan hekimleri bir araya getirdi. Onlara,

”Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımın hiçbir önemi yok. Çünkü hayatımın canı odur. Dertliyim, yaralıyım, hastayım, ama dermanım o. Kim benim canıma derman bulur, iyileştirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.” Hekimler,

”Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Aklımızı, tecrübemizi ve bütün hünerlerimizi bir araya getirelim. Beraber düşünelim, tedaviyi beraber yapalım. Her birimiz hastalıkların tedavisinde, bu zamanın İsâ’sıyız. Elimizde her derdin merhemi vardır” dediler.

Gurura kapılarak, her şeyin kendi ellerinde olduğunu sandılar. ”İnşâllah iyi ederiz” demediler. Bu nedenle Hak Teâlâ onlara insanların âciz olduğunu gösterdi. Hekimler ne ilâç verdiyseler, tedavi için ne yaptıysalar da hasta iyileşmedi. Aksine hastalığı arttı.

Bu arada zavallı câriye günden güne eridi, kıl gibi inceldi. Padişahın ise gözlerinden de ırmaklar gibi yaşlar akıyordu.

Padişah hekimlerin bu hastalık karşısında âciz kaldıkların görünce yalınayak doğru mescide koştu.

Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer göz yaşlarıyla sırılsıklam ıslandı. Padişah Hakk’ın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra, battığı yokluk denizinden çıktı. Kendine geldi. Güzel bir dille Allah’a hamdetmeye ve dua etmeye başladı.

”Ey en az bağışı dünya mülkü, dünya padişahlığı olan Allahım! Ben ne söyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey Allahım! Bütün arzu ve isteklerimizde sana sığınmamız gerekirken, biz yine yolumuzu şaşırdık. Bir câriyeye gönül verdik. Hastalanınca da, sen varken hekimlere başvurduk. Gerçi sen, ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin bütün sırları bilirim ama sen yine onları dile getir, meydana dök’ buyurdun.”

Padişah canı gönülden yalvararak coşkuyla dua edince; Allah’ın lutuf ve bağışlama denizi de coştu, köpürdü.

Padişah göz yaşları içerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara kendinden geçti. Uykuya daldı. Rüyasında bir pîr gördü. O pîr padişaha, ”Ey padişah! Sana müjdeler olsun, dileğin kabul olundu. Yarın sana garip kılıklı, çok değerli bir hekim gelecek. Hekimlikte çok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve güvenilir bir kişidir. Onun vereceği ilâç, hiçbir sihrin tesir etmeyeceği bir sihir gibidir” dedi.

Padişah, rüyasında kendisine söylenen zatı, pencere önünde beklemeye başladı. Gölge içinde güneş gibi parlayan bir zat gördü. Faziletli, hünerli, bilgili birine benziyordu. Bir görünür, bir görünmez gibiydi. Sanki bir hayal, hem vardı hem yoktu.

Kapıyı açmak için görevlilerden önce kendisi koştu. Ötelerden gelen misafirini karşıladı. Padişah da misafir de ayrı ayrı vücutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mâna denizi gibiydiler. İki can birbirini kavuşmuş, birleşmiş, bir olmuştu sanki. Padişah, ”Benim asıl sevgilim câriye değil senmişsin. İşte Allah’ın hikmeti; dünyada işten iş çıkar, sebeplerden sebep doğar” dedi.

Padişah kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne, ta canının içine soktu.

Buluşma, ağırlama, hatır sorma ve yemek gibi işler bitti. Sonra padişah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu hasta câriyenin yanına götürdü. Hekim hastanın yüzüne baktı, nabzını dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini dinledi. ”Diğer hekimlerin yaptığı tedaviler faydalı olmamış, iyi edeceklerine hastalığını artırmışlar” dedi.

Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat padişaha söylemedi. Hüznünün ve üzüntüsünün çokluğundan câriyenin gönül hastası olduğunu tesbit etti. Hastanın bedeni sağlam, yaralı olan gönlüydü. Sonra şöyle dedi:

”Sarayı boşalt, içeride kimseler kalmasın. Köşede bucakta bizi kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak. Alacağım cevaplara göre tedavimi belirleyeceğim.”

Hekim istediği gibi hastayla baş başa kaldı. Yavaşça yanına yaklaşarak tatlı ve yumuşak bir sesle,

”Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Çünkü her memleketin ilâcı başka başkadır. Memleketinde akrabalarından kimler var? Kime yakınsın? Özlediğin arkadaşların var mı?” diye sordu.

Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Soru sorarken bir yandan da nabzını kontrol ediyordu.

Câriye; evine, efendilerine, hemşehrilerine ait olayları bir bir anlatıyor, başından geçenleri hikâye ediyordu.

Hekim bir taraftan câriyenin anlattıklarını dinliyor, diğer taraftan nabzının atışına dikkat ediyordu.

Hastanın nabzını tutmaktan maksadı; konuşma sırasında hangi isim geçtiğinde câriyenin nabzının hızlanacağını tesbit etmekti. Çünkü câriyenin nabzını hızlandıracak olan isim, onu sevgi uğruna yataklara düşüren kişinin de kim olduğunu ortaya çıkaracaktı. Hekim,

”Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha önce hangi şehirde idin?” diye sordu. Câriye bir şehir adı söyledi, fakat ne yüzünün renginde ne de nabzında bir değişiklik oldu. Daha sonra sırasıyla gittiği şehirleri, orada bulunanları, oturup tuz ekmek yediği yerleri birer birer sayıp döktü, ancak durumunda bir değişiklik olmadı.

Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant’tan soruncaya kadar câriyenin nabzı sağlıklı bir insanın nabzı gibi attı.
Semerkant’ın adı geçince, kızın nabzının atışı hızlandı ve yanakları al al oldu. Çünkü o, Semerkantlı bir kuyumcuya âşıktı. Ondan ayrı düşmenin ıstırabını çekiyordu.

Hekim câriyeyi yatağa düşüren derdin sebep olanını bulunca; o kuyumcunun şehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde oturduğunu sordu, öğrendi. Câriyeye,

”Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım. Allah’ın yardımıyla seni bu hastalıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana anlattıklarını kimseye söyleme. Padişaha hiç söyleme. Gönlün sırlarının mezarı olsun” diye tembihledi.

Hastanın yanından ayrılan hekim, doğruca padişahın yanına vardı. Meseleyi biraz ona anlatarak,

”Tedavi için yapılacak olan iş, bir an önce o kuyumcunun buraya getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır. Semerkant’tan buraya davet et” dedi.

Bunun üzerine padişah becerikli iki adamını Semerkant’a gönderdi. Elçiler kuyumcunun yanına varıp padişahın hediyelerini takdim ettiler. Ona sanatının şehirler aşarak herkes tarafından bilindiğini, bu nedenle padişahlarının kendisini kuyumcubaşı olarak sarayında görmek istediğini bildirdiler. Padişahlarının cömertliğini ve bol ihsanda bulunduğunu söylediler.

Kuyumcu göz kamaştıran hediyelere, gururunu okşayan iltifatlara ve vaad edilen makamların çekiciliğine kapıldı. Bulunduğu şehirden ve çoluk çocuğundan ayrılarak padişahın sarayına geldi.

Saraya gelen kuyumcuyu hekim karşıladı. Alıp padişahın huzuran çıkardı. Padişah kuyumcuya pek çok iltifat ve ihsanda bulundu. Altın hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun üzerine;

”Ey büyük sultan! O câriyeyi de bu kuyumcuya ver ki, câriye de iyileşsin” deyince; padişah, o ay yüzlü güzel câriyeyi kuyumcuya bağışladı. Altı ay kadar muratlarına erdiler. Câriye de tamamen iyileşti.

Daha sonra hekim kuyumcu için bir şerbet hazırladı. Kuyumcu şerbeti içince, günden güne erimeye başladı.

Kuyumcu zayıflayınca, iyice çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu. Kızın gönlü de ondan tamamen soğudu. Bir süre sonra da kuyumcu ölünce, kızın aşkı tamamen sona erdi.

O dünyalar güzeli aşktan ve hastalıktan kurtuldu. Arınıp tertemiz oldu.

***

Bu hikâyede geçen padişah ruhumuz, câriye nefsimiz, hekim mürşid-i kâmildir. Kuyumcu ise, dünya sevgisinin ve dünyalık arzuların sembolüdür.

Padişah olan ruh her bakımdan üstün özelliklerle yaratıldığı halde, câriye olan nefse gönül vermiştir. Ruh aslının ne olduğunu hesaba katmadan, nefsinin esiri olmuştur. Nefis, yaratılışı icabı gözü aşağılardadır. Câriyenin kuyumcuya olan aşkı, nefsin dünyaya olan meylini sembolize eder. Ruh, nefsin kendisine yar olmamasından ve hastalığından dolayı üzgündür. Bunun için çare arar. Nefsi, birçok hekime gösterir. Nefsi tedavi edemeyen hekimler, sahte şeyhlerdir. Ruh becerikli ve mahir bir hekim arar. O da ilâhî bir yardım olarak gönderilen mürşid-i kâmildir. Ruh, mürşid-i kâmille karşılaşınca gerçek sevgilisinin o olduğunu anlar. Gönül verdiği nefsin de mânevî hastalıklardan kurtulmasını ister. Ruh, mürşidinin tavsiyesine uyarak nefsi, dünyevî arzularıyla buluşturur. Bu kavuşma, nefsin maddî arzulardan bıkmasını sağlar. Mürşidin verdiği ilâçlarla dünyevî arzular tamamen yok olur. Sonuçta dünyevî arzuların ve zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca, nefis düştüğü hatayı anlar. Şehvetten ve ihtirastan kurtulur. Ruha lâyık, tertemiz bir sevgili olur.

Ruhlar âleminde mutlu bir yaşantısı olan ruhun, dünya âlemine geldikten sonra, maddî arzulara kapılmaktan dolayı çektiği ıstıraplar, uğradığı belâ ve musibetlerle birlikte, bunlardan kurtuluş çareleri hikâye edilmiştir.

Etiket Bulutu