Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Mayıs, 2011

İtidal İçin Sabır

mevla-guzel-eyler

Ahmet ALEMDAR • 134. Sayı / DİĞER YAZILARÖlçülü olabilme, aşırıya gitmeme halidir itidal. İtidalli insan, sükûnet ve yumuşaklığı esas alan bir zemin üzerinde yükselebilen insandır. Bu insan, çile ve musibetler karşısında veya şeytanın hilelerine karşı soğukkanlılığını koruyabilir.İtidal üzere olmanın temeli sabırdır. Ancak sabırla donanırsa insan, bu konuda maharet kazanabilir, marifet gösterebilir. İnsan sabırla belki defalarca rafine olarak incelebilir ve katlanabilme, kadere razı olma, hatta karşılaştığı sıkıntılı işte hayrı görebilme becerisini elde edebilir.Sabır ama neye?

Sabretmek, zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caiz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktirSabır, bazı tembel kişileri kamufle eden bir kavram gibi gözükse de, aslında cesaretin zaruri bir unsurudur. Çünkü sabırda itidal muhafaza edilerek kolayca vazgeçmeme ve tahammül gösterebilme vardır. Her türlü zorluğun merkezinde kişinin davasının bayraktarlığını yapmakta sebat etmesi için gerekli gücü sağlayan sabır erdemiyle donanmadan hiç cesur olunabilir mi?İmanın bir meyvesi

Sabır, şeytanın, gizli veya aşikâr herhangi bir düşmanımızın bitmek bilmeyen taarruzları karşısında gerçek inançta, ibadette, zikirde ve samimi düşüncelerimizde sebat etmek yolunda gösterdiğimiz bükülemez bir kararlılıktır. Bu kararlılık, Allah’a imanın esaslı bir cephesini yansıtır niteliktedir. Sabretmek hem imanın bir meyvesidir hem de insan sabrettikçe imanını kemâle erdirebilir. Çünkü bizler, Kâf Suresi’nin 39. ayetinde geçtiği üzere, başkalarının bizi rahatsız eden sözlerine karşı, güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbimizi övgüyle anarak sabrımızı güçlendiririz.Kendimize sabrı sürekli telkin etmemiz de belki yeterli olmayabilir; işte bu noktada Rabbimizin, “Sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber ol; yani onlarla beraber bulunmağa candan sabret.” (Kehf, 28) emriyle karşılaşırız. Sabrı ve şükrü, evrâdı ezkârı yapıp kanaat mülkünün hazinesi haline gelen Dertli Baba gibilerin etrafında toplanmanın ve bir cemaat halinde yaşamanın bir sebebi de bu ilahî emir olsa gerektir.“Kanaat mülkünün hazinesiyim Devleti taatım saburen şükür.Tüm yaratılmışların pür günahıyem Evrâdı ezkârım saburen şükür.” (Dertli Baba)Kimi kime şikayet?Yüce Rabbimizin bir ismi de “es-Sabûr” değil midir? O sabrın sahibidir; takdirinin tecellisini sabırla bekleyendir. Aynı zamanda O, dilediğine de sabırla bekleme gücü verendir. Kullarına sabretme gücünü Allah veriyorsa, sabreden insan Allah ile birlikte değil midir? (Bakara, 153). Bu durumda Rüveym’in “Sabır, şikayeti bırakmaktır.” ifadesi ne kadar da doğrudur!Öyleyse bizler, kimden veya hangi hallerimizden kime şikâyet ediyoruz ki! İmam-ı Gazalî rh.a., insanın acıya sabredip uğradığı felaketi gizlemesini ve bunu kimseye şikayet etmemesini, kişinin Allah’ı çok iyi tanımış olmasına bağlamaktadır.Üç sabır.Sabredilen şey bakımından sabır üç çeşittir:

• Allah için yapılan ibadetlere karşı sabır,
• Günah işlememeye sabır,
• Allah’ın bizler için birer imtihanı olan üzücü olaylara karşı sabır.İlk ikisi, kulun kendi iradesi ile yapacağı işlerle ilgili sabırdır. Üçüncüsü ise kendi iradesi ve eylemi dışındaki olaylara sabırdır.

Meçhullerin içinde kaybolup gidiyoruz sadece…

sonbahar2
 Yeter ki, izlerin olsun bir yerlerde… Hatıraları süsleyen bir güzel edâ… Çoğu yerde yapıp gönderdiklerinden mesûldür ya insan… Bir tuhaf tedirginlik sarar her yanınızı… İçiniz üşür ayazda kalmışçasına… Neler bıraktım dimağlarda ve neler getirdim ardım sıra…Kabirden kalkmışçasına zor bir hesaplaşmadır bu… Yürek burkulur!.. Ufku dolduran yaşlar sizdendir. Yağan yağmurlar bir müddet sizden bilinir. Bahçeden çağrılır evlerine bir bir çocuklar… Salıncaklar boşalır… Sokaklar tenhalaşıverir… Yol boyu uzanır gidersiniz. Eylül sizinle daha bir erken başlamıştır bu yıl… “Yapraklar bari benimle sararmasın!..” derken… Ayağınızın altından gelen bir çıtırtı:
“-Artık her şey için çok geç!..” diyecektir…

Güz yangını bir yürek yangınına denk düşer hep, nedense? Nedense yollar o an tıkanır gibi olur hep… Boğazınıza düğümlenen ne varsa, hep bir hıçkırığı büyütür koynunda… Ve ardından düşer sağanak halinde gelen yağmurlar toprağa… Issızlaşsa da yüreğiniz… Sonbahardır bu!…

Delicedir çoğu zaman… Kimi yağacak, kimi esip gürleyecek… Kimi ışıl ışıl bir güneş pencerenize tebessüm edecek!.. Rüzgar oturduğunuz banka uğrarken, altın rengi yapraklarını hediye edecek avuçlarınıza…Ve her şeye rağmen sevecek… Tıpkı sizin gibi… Tıpkı hepimiz gibi…

Sonbahar biz gibi, sonbahar yine bizim gibi… Her yıl daha bir yıpransa da solgun çehresi… Aldırmaz… Tebessümünü hiç eksiltmez… Bu yüzden âşinâdır. Hüznü ve sürûru hiç bu kadar ince motiflerde seyretmemişsinizdir. Bakın işte!.. Daima yepyeni taptaze… Rengarenk değilse de yalın… Sapsarı şımarık bir kız çocuğu işte…Tam sevecekken nazlı bir bakışla süzülüp gidecek yanıbaşınızdan…

Dokunmakla dokunmamak, sevmekle sevmemek, kalmakla kaçıp gitmek arasında a’rafta, bir de bakmışsınız hüznün kıyısında bırakıvermiştir sizi… Hüznün kıyısında, kendinize uzanan yolun devâsâ kordonunda…

Diğer adıyla hazandır o… Harflerin coğrafyasında hüzünle en ziyâde buluşandır. Hasret ateşine taşınan sulara, sûretimizi en güzel düşüren bir billur kâse… Kızıllaşan göklerinde kavurup, karın sâfiyetine en samimi niyazlarla ulaştırandır o… Bir arınma, paslanan sûret aynamızı tekrar elimize emânet eden bir tanınma, yüzleşme ânıdır sonbahar…

Ne diyelim… Hüzün, hazana gâlip… Hazan, hüzün dergâhına her dem tâlip… Yunusca bir boyun eğişin fısıltılarını taşır, dallara ulaşan rüzgar… Hazan bir deli çocuk değil midir zaten?! Ondan âlâ derviş mi olur?!

Ve nihayet…

Bir beyaz rahmet gelir, sarıp sarmalar kâinâtı.. Bir bebek mâsumiyetiyle bulut bulut bakar semâ… Hazan, “Hu”ya kavuşur, hüznün kucağında…

Sonbahar, hüzün yanımız… Sonbaharla hüzün dolu her yanımız…

Sonbahar yağan yağmurlara karışık duâmız…

Sonbahar, seferdir; çoğu kez adını arayan yüreklere…

Arnavut kaldırımlarında çoğalan adımlarımıza yoldaş… Sessizce kulağımıza sırlar fısıldayan İstanbul’un diğer adıdır… Sonbahar!..

Hayatta her şey aynadır, ya yüreğimize… Hiçbir şey içimizin yankısı değildir, sonbahar kadar…

Kızkulesi seslenir sahil boylarında buldukça yüreğinizi!..

“-Kendini nerede bulacaksın?” diye sorunca… Sil gözlerini ve tebessüm et!..

Nebevî rüzgar, sonbaharın hüznündedir… Ben sonbaharım, ben sonbahardayım!..” de!..

Ve martı sesleri çoğaldıkça ardından, sessizce yürüyüp geç adımlarını dinleyen kaldırımlardan….

Sonbahar… Hüzün yanımız… Sonbaharla hüzün dolu her yanımız…

(Şule Kolay)

**Namaz ve Sağlığımız**

Müslüman, beş vakit namazı, Allah Teala emrettiği için kılar. Cenabı Hakkın her emrinde bir çok hikmetler vardır. Namaz kılarken yapılması emredilen her hareketin, hem bedene hem de ruha sağladığı faydalar vardır. Namazın sağlığımız üzerindeki faydalarından bazıları şunlardır:

1. Namazda yapılan hareketler hafif olduğundan kalbi yormaz. Ve Günün değişik saatlerinde kılındığı için insanı devamlı zinde ve dinç tutar.

2. Namaz sebebiyle başını günde seksen defa yer koyan bir kimsenin beynine ritmik olarak kan fazla ulaşır. Bu yüzden beyin hücreleri yeterince beslendiğinden, Namaz kılanlarda hafıza ve şahsiyet bozukluklarına daha az rastlanır. Bu insanlar daha sağlıklı bir ömür geçirirler. Bu gün tıpta “demans senil” bunama hastalığına uğramazlar.

3. Namaz kılanların gözleri, muntazam olarak eğilip doğrulmaktan dolayı, daha kuvvetli kan deveranına malik olur. Bu sebeple göz içi tansiyonunda artma olmaz ve gözün ön kısmındaki sıvını devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Gözü “Katarakt” veya “Karasu” hastalığından korur.

4. Namaz kılmaktaki izometrik hareketler, midedeki gıdaların karışmasına, safranın kolay akmasına ve dolayısıyla safra kesesinde birikinti yapmamasına, pankreastaki enzimlerin kolay boşalmasına yardımcı olacağı gibi, kabızlığın giderilmesinde de rolü büyüktür. Böbreğin ve idrar yollarının iyice çalkalanmasından, börekte taş oluşumunun önlenmesinde ve mesanenin boşalmasına da yardımcı olur.

5. Beş vakitte kılınan namazdaki ritmik hareketler, günlük hayatta çalıştırılamayan adale ve eklemleri çalıştırarak artoz ve kireçlenme gibi eklem hastalıklarını ve adale tutulmalarını önler.

6. Vücut sağlığı için temizlik muhakkak lazımdır. Abdest ve gusül, hem maddi hem de manevi bir temizliktir. İşte namaz temizliğin ta kendisidir. Zira hem bedeni hem de ruhi temizlik olmada namaz olmaz. Abdest ve gusül, bedeni temizliği sağlar. Namaz ibadeti insanı ruhen ve bedenen temizlemiş dinlendirmiş olur.

7. Koruyucu hekimlikte belirli zamanlarda yapılan beden hareketleri çok mühimdir. Namaz vakitleri, kan dolaşımını tazelemek ve teneffüsü canlandırmak için en uygun vakitlerdir.

8. Uykuyu tanzim eden en önemli unsur namazdır. Hata vücutta biriken statik elektriklenme, secde yapmakla topraklama yapmış olur yani statik elektrik boşalır. Böylece vücut tekrar zindeliğe kavuşur. (Hasan Yavaş, Namaz Kitabı, s. 134)

Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.

Vaktin Hakkını Vermek

Tasavvufî hayat, ilâhi muhabbete ulaşmak içindir. “Kişi sevdiği ile beraberdir” hükmüne göre, bir kul, Allah’a muhabbeti derecesinde ibadet ve itaatini artırır. İsyan ve günahı derecesinde ibadet ve itaatten uzaklaşır. Çünkü günahlar kalbi katılaştırarak idrak ve anlayışı yok eder.Kalbi muhabbetli, AllahTealâ’nın gazabından sakınan, aklı başında olan insan, mübarek gün ve gecelerin kadrini bilir.İmam Şafiî hazretlerine duyduğu en güzel sözün hangisi olduğunu sordular. Şöyle buyurdu: “Vakit kılıçtır. Sen onu kesmezsen o seni keser.” Yani içinde bulunduğun vaktin gereğini yerine getirir, onu gereğince değerlendirirsen bu sana sermaye olur, ahirette de yüzünü güldürür. Onu ihya etmezsen seni öldürür. Yani o vakti kötü işlerle doldurursan buna göre karşılık bulursun.Atâullah İskenderî k.s. hazretleri “Hikemü’l-Ataiyye” de şöyle buyuruyor: “Allah’a muhabbeti olanla muhabbetten yoksun olanın arasındaki fark, vakte bağlı olan ve vaktin içindeki hakları yerine getirme derecesine göredir.Vakte bağlı haklar, Ramazan ayının oruç hakkı, bir yılın zekât hakkı, günde beş vaktin namaz hakkı gibi haklardır. Vakte bağlı haklar, gafille arifin, günahkârla günahsızın halini, sevenle sevgilinin durumunu gösterir.Allah Tealâ, kulunu bu haklara göre imtihan eder. Bu haklar dört meseleyi içine alır:• Vakte bağlı olarak insan nimet içindedir. Allah’ın nimete bağlı olan hakkı, o nimete şükredip haramda kullanmamasıdır. Şükür, Allah’ın verdiği nimetle Allah’a isyan etmemektir. Rabbimiz cümlemize göz verdi. Bu bir nimettir. Bu nimetin hakkı, ibretle bakmak, Allah için ilim tahsil etmek, helali görmek, harama bakmamaktır.• İnsan, nimet içinde olduğu gibi bela ve musibet içinde de olabilir. Bela ve musibet anında sabretmek, şikayet etmemek, Allah’a isyan etmemek gerekir. Bu haklar o anda gelip geçer, sonradan kaza edilmez. Bu yüzden de kul bu durumu anında değerlendiremezse manevi olgunluk elde edemez. Ariflerin bizden farkı ve üstünlüğü, vakte bağlı o hak içerisinde, bela ve musibetin geldiği o dakikada sabretmeleridir.Kula bir bela ve musibet geldiğinde sabretmezse Allah Tealâ’yı insanlara şikayete başlar. Allah kula nasıl şikayet edilir!? Bu, Allah’ın üzerimizdeki hakkını zedelemek olur.• Günah, gaflet, isyan içinde bulunduğumuz anlarda Allah Tealâ’nın üzerimizdeki hakkı ise tevbe, istiğfar, pişmanlık ve gözyaşıdır.Nebilerle velilerin, velilerle müminlerin ve bütün iman sahiplerinin aralarındaki makam ve mertebe farkı, vakte bağlı olan haklarda, o anda gösterilen davranışa bağlıdır. Biz anında tevbe ve pişmanlık gösteremeyiz. Bunları sonradan yapmakla, vakte bağlı olan hukuku çiğnemiş oluruz.• İtaat içinde bulunduğumuz anın da hakkı vardır. Allah’a itaat eden kul o anı nefsinden bilmemeli; bu itaati Rabbinin teveccühüyle başardığını anlamalıdır. İbadet ve taat vaktinin en önemli hukuku, ibadet ve amele güvenmemektir.İbadet içinde bulunan kul, hangi kemalâtla ibadet ve taat yaparsa yapsın, Allah’ın yardımıyla yaptığını, Allah Tealâ’nın ibadetimize ihtiyacı olmadığını, ibadet ve taatin kulun kendi nefsinin ıslahına yarayacağını bilmesi gerekir. Allah samimiyet ve sadakat ister. Bunun gerçekleşmesinin en temel şartı ilâhi muhabbete sahip olmaktır. Ancak bu muhabbetle ibadet âdet olmaktan çıkar, hukukuna uygun hareket edilmiş olur.
Mehmet ILDIRAR • 132. Sayı / DİĞER YAZILAR

BİR’E İNANMAK, BİRLİĞE SARILMAK: TEVHİD

Nurullah Toprak

Dört kitabın mânası ve bütün ilimlerin özü “Lâ ilâhe illallah”dır. Yani: Allah’tan başka ilah yoktur. O (C.C.), herşeyi ile tektir, birdir. Bütün mülk O’nundur, yaratan ve yaşatan O’dur. Her şey O’nun varlığına ve birliğine delildir, ibâdet ancak O’na lâyıktır.

Bütün kâinât “Lâ ilâhe illallah” hakikatını ispat için yaratılmıştır. Bütün insanlar ve cinler bunu anlamak için var edilmiştir. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât/56) âyeti, kulluktan önce imanı ve tevhidi istemektedir. Çünkü kulluğun temeli Allahu Teâlâ’yı tanımaktır. Bütün Peygamberler tevhidi târif ve tâlim için gönderil-miştir.Bütün ilimlerin hedefi mârifetullahtır. İnsana verilen kalbin vazifesi Yüce Yaratıcıyı tanımak ve sevmektir. Göz, kulak, dil, akıl, vicdan ve diğer melekeler de bunun için insana verilmiştir.
Dünyadaki kulluk bu tevhidle başlar ve onunla biter. İşin başında da sonunda da tevhid gerekir.Yani; dine girerken de, dünyadan giderken de insandan istenen tek şey “lâ ilâhe illallah” tevhididir. Her mükellefin bu tevhidi ve onun ilmini yeterince öğrenmesi farzdır. Gerçek tevhid ve kulluk akılla değil, vahiyle öğrenilir. Tevhidin hakikatına ihlas ve edeble ulaşılır.Bunun için bize ilâhî vahyi getiren Peygamberlere iman edip tâbi olmamız gerekmektedir. İnsanlığa son peygamber gelmiştir ve artık yahudi-hıristiyan, müşrik, putperest, dinli-dinsiz bütün insanlar onu tanıyıp kendisine tâbi olmakla mükelleftirler. Şu halde, gerçek bir iman için iki temel rükün vardır:
Lâ ilâhe illallah. Bu söz ve iman ile Allahu Teâlâ’nın varlığı, birliği ve ibâdete lâyık tek ilah olduğu tasdik edilmiş olur.
Muhammedü’r-Rasûlullah. Bu söz ve iman ile de Hz. Muhammed’in (A.S.) Allah’ın son peygamberi olduğu kabul edilmiş ve Allah’a kulluk için O’nun tebliğ ettiği dine girilmiş olur.
Bu iman öyle bir nurdur ki, kalbe atıldığı zaman içindeki bütün küfrü ve şirki tertemiz eder. O öyle bir ilâhî şuurdur ki, ondan kalbinde zerre kadar bulunduran kimse imanla gider ve sonuçta Cennet’e girer.Bu iman, kalbin hassas bir hissi ve Yüce Rabbine karşı gizli bir sevgisidir. Onun azı da çoktur ve değerinin dünyada dengi yoktur. Çünkü Rasûlullah (A.S.) Efendimiz, imanın değerini şöyle beyan buyurmuştur:
“Aziz ve Celil olan Allah, âhirette azabı en hafif olan kâfire:
‘Dünya ve içindeki bütün şeyler senin olsaydı, bu azaptan kurtulmak için onu fidye verir miydin?’ diye sorar, o da:
‘Evet verirdim!’ der. O zaman Allahu Teâlâ:
‘Sen daha Âdem’in sulbünde iken senden bundan daha kolay bir şey istedim; bana hiç bir şeyi ortak koşma seni ateşe sokmayayım dedim, sen bundan kaçındın, şirke girdin’ karşılığını verir.” (Buharî, Müslim)
Evet imanın zerresi, dünyanın bütününden daha kıymetli ve daha hayırlıdır. Çünkü, önümüzdeki ebedî alemde azaptan kurtuluş için bütün dünya fidye verilse kabul edilmez iken; kalbinde zerre kadar imanı olan kimse için Allah Teâlâ, meleklerine: “Onu Cehennem’den çıkarın!” (Buharî, Müslim) emrini verecektir. Şimdi bu imanın ve Allah sevgisinin ne büyük saâdetlere sebep olduğunu Rasûlullah (A.S.) Efendimizden dinleyelim:
“Bana Cibril geldi ve şu müjdeyi verdi: ‘Senin Ümmetinden kim, Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmadan ölürse Cennet’e girer.’ Ben: ‘Zina etse, hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum, Cibril: ‘Evet, zinâ etse, hırsızlık yapsa da (Rabbine şirk koşmadan ölürse, af veya azaptan sonra Cennet’e girer)’ cevabını verdi.” (Buharî, Müslim)
Namaz, oruç, zekat ve hac gibi temel farz ibâdetleri yapan bir müslümanın, ayrıca dinin helal kıldıklarını helal, haram kıldıklarını haram kabul etmesi farzdır. Cennet’e götüren iman budur. Bir müslüman, Allah’a imanı tam ve şirkten uzak olduğu halde nefsinin hevâsına uyup bazı farzları terk etse veya haramlara girse, bu yüzden küfre girmiş olmaz. Bu durumda kendisine tevbe farzdır.Tevbe etmeden ölse bile yine mü’mindir, tevhid üzere ölmüştür. Cenâb-ı Hakk dilerse kendisine hiç azap etmeden affederek onu rahmetiyle cennetine koyar. Veya geçici bir azapla cezâlandırır ve sonunda ebedî nimet yurdu Cennet’e koyar. Asıl olan Allah’ın birliğine iman ve irfandır.Bu kadarcık irfan olmadan Cennet’e girmek mümkün değildir.
Kendisini yaratan ve yaşatan Yüce Rabbine imanı olup da hiç itaati olmayan bir insanda O’na karşı hiç değilse biraz mahcubiyet ve hayâ bulunmalıdır.Bu kadarcık hayâ da bir iman alâmetidir ve Hz. Rasûlullah (A.S.) Efendimizin beyanıyla, bunun bile kazancı büyüktür. Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı. Tevhid hâriç işe yarar hiçbir hayırlı ameli yoktu. Bir gün âilesini toplayıp:
‘Öldüğüm zaman beni yakınız. Kemiklerimi havanda döverek toz ediniz.Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını denize atınız (Rabbine itaatı olmayan bu vücûdu ortadan kaybediniz!)’ diye vasiyet etti. Adam ölünce vasiyet yerine getirildi. Aziz ve celil olan Allah rüzgâra: ‘Dağıttığın tozları topla’ buyurdu. Rüzgâr tozları topladı, Huzur-u İlâhiye getirdi. Hak Teâlâ adama: ‘Neden böyle hareket ettin?’ diye sordu. Adam:
‘Senden hayâ ettiğim için yâ Rab, diye cevap verdi. O zaman Allah Teâlâ:
‘Ben de seni mağfiret ettim.’ buyurdu.” (Buharî, Müslim)
Fıtratında iyilik ahlâkı bulunan ve dünyada bir çok hayır yapan insanlar, yoktan var edildiklerini düşünüp bir kere olsun Yüce Yaratıcıya kalbini açarak: “Rabbim beni affet!” deselerdi, bu kadar bir şuur bile ahirette kendilerine fayda verecekti. Ancak, kul olduğunu unutan ve Rabbini inkâra kalkan bir insan, dünyada en büyük zulmü işlediği için, burada hayır türünden ne yapsa âhirette faydasını göremeyecektir. Çünkü bir amelin hayır ve sevap olması için ilk şart, vücûdu ve mevcudu yaratan Allah’a imandır.
Hz. Âişe (R.A.) vâlidemiz anlatıyor: “Hz. Peygamber’e (A.S.) câhiliyye devrinde yaşayan ve iyilikleriyle meşhur olan Abdullah b. Cüdân’dan bahsettim. Onun misâfirlerine ikramda bulunduğunu, akrabalarının hukukunu görüp gözettiğini, köle âzat ettiğini, miskinleri doyurduğunu, komşularına iyilikten geri durmadığını zikrettim.Bu yaptıklarının âhirette kendisine bir faydası olup olmadığını sordum, Hz. Peygamber (A.S.): ‘Hayır, bir faydası olma-yacaktır. Çünkü o, bir gün olsun Rabbim beni affet! demedi’ buyurdu.” (Müslim)
Rasûlullah (A.S.) Efendimiz buyurmuştur ki: “Allah Teâlâ, kıyâmet günü meleklerine şöyle buyurur: Dünyada bir gün olsun beni zikreden veya (insanların bulunmadığı) bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın.” (Tirmizî)
Bütün mesele âhirette ebedî kurtuluşa vesile olacak bu iman dâiresine girmek ve Allahu Teâlâ’yı tanımanın lezzetini tatmaktır.
Ârifler gerçek tevhidin, ancak sahih bir iman, ilme uygun amel ve kalbin zâtî zikre ulaşmasıyla elde edileceğini belirtmişlerdir.
İmam Rabbâni (K.S.), bu mühim konuya şöyle değinir: “Kalbin Allah’tan gayri her şeyi unutacak derecede zikir içinde kaybolması, ancak Ehl-i Sünnet akidesi üzere hak mezheplerin hükümleriyle amel etmek suretiyle elde edilir. Bu, peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenâb-ı Hakk ile sukûn bulup selîm hale gelen kalb sahipleri, eşyaya nazar ettiklerinde onları değil, yaratanı hatırlarlar ve varlıklar ile perdelenmezler.Ne kadar düşünseler, bizzat eşyaya âit bir vücud ve ünvan akıllarına getiremezler.Her şeyde ilâhî tecellileri müşahede ederler.Buna ‘fenâ-i kalbî’ denir.Tasavvufta ilk basamak budur ve diğer velâyet kemâlatları bunun üzerine gelişir.”
Yine İmam Rabbâni (K.S.) demiştir ki: “Kişi sevdiği ile berâberdir hadisi gereğince Allah’ı seven ârifler de hep O’nunla beraberdirler. Onlar, halkın içinde bulunsalar da Hakk’tan kopmazlar. Zâhiren halkın arasındadırlar fakat, bâtın ve kalbleriyle Cenâb-ı Hak ile beraberdirler.Kul ile Rabbi arasında asıl perde, kulun nefsidir.Bu âlem bizzat murad olacak bir şey değildir ki perde olsun. Kul, kendi nefsinin derdine düşerse Rabbinden gafil kalır.Bu durumda kalbe Yüce Zâtın muhabbeti girmez. Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti öyle bir devlettir ki, ancak mutlak ‘fenâ hâli’nin gerçekleşmesinden sonra elde edilir.Buna ulaşmak Zâtî Tecelliye bağlıdır.Bu tecelliye mazhar olan ârif, her işini ihlas üzere sırf Rabinin rızâsı için yapar.Nefsini, cenneti ve cehennemi düşünmez. Bu mertebe, ‘mukarrabûn’ ismi verilen zatların mertebesidir.”

Mevlânâ Hâlid Bağdâdî (K.S.) zâti zikrin ne demek olduğunu şöyle belirtmiştir: “Zikir, kalbten başlayarak ruh, sır, hafi, ahfâ ve nefs-i nâtıka ü-zerinde yapılarak bütün vücûdu sardığında ‘zikr-i sultâni’ ismini alır. Zikr-i sultâni, zikrin insanın bütün vücûdunu sarması, hatta bütün eşyada hissedilmesidir.”
Üstad Bediüzzaman (K.S)’de tevhide giden yolu şöyle özetlemiştir:
“Madem dünya hayatı, cismâni yaşayış ve hayvânî hayat yıldırım gibi geçer ve bir çay gibi akıp gider; öyleyse sen hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Göreceksin ki orada şimdiye kadar geniş zannettiğin dünyadan daha geniş bir daire-i hayat ve âlem-i nûr mevcuttur. İşte o âlemin anahtarı, Mârifetullah ve Vahdaniyet sırlarını ifade eden ‘Lâ ilâhe illallah’ kudsî kelimesiyle kalbi söylettirmek ve rûhu işlettirmektir.”
Demek ki, bütün amellerin esası olan “ihlas” ve hepsinin hedefi olan “tevhid”, kalbin bu derece ilâhî muhabbet ve zikir ile dolmasından sonra hâsıl olmaktadır.Bu muhabbetin meyvesi güzel kulluktur ve sonucu da edebtir.Edebi olmayan bir kimsenin dini sağlam olmadığı gibi, tevhid anlayışı da sahih değildir.

TÜRKİSTAN’DAN ANADOLU’YA BİR IŞIK: SEMERKAND

Ali Gökmen

Semerkand, Türkistan’ın Maveraünnehir bölgesinde Zerefşan Irmağı kenarında Orta Asya’nın en eski şehirlerinden biridir. Şehirde ilk yerleşim yeri, adını İslamiyet öncesi Türk ve İran efsanevî kahramanından alan Afrasyab Tepesi’dir. En eskisi M.Ö. binli yıllara uzanan çeşitli medeniyetlerden sonra, 8. yy.’da Afrasyab müslümanların eline geçmiştir. Bundan sonra hızla gelişen şehir 11-12. yüzyılda güneydeki ovaya inerek bölgenin kültür ve ticaret merkezi haline gelmiştir.
Semerkand, Samanîler’in (892-999), Karahanlılar’ın (840-1212), Selçuklular’ın (1038-1157), Moğollar’ın (12-14. yy), Timurlular (14-15) ve Özbekler’in hakimiyetini gördü. Sonraları önemini kaybetmeye başlayan şehir 19. yy’da Ruslar’ın istilasına uğradı. Günümüzde komünizmin çöküşünden sonra yeni kurulan Özbekistan Devleti’nin önemli şehirlerinden biri olmuştur.
Semerkand ve çevresi, tarih boyu ilim ve sanat merkezi olarak bir çok medeniyete beşiklik etmiş, İslamiyete büyük hizmetleri geçen ünlü kişiler yetiştirmiştir. Ayrıca Anadolu’ya ışık tutarak Müslüman Türk’ün vatanı haline gelmesinde büyük rol oynamıştır.
Semerkand’ın manevi coğrafyasının köşe taşlarından ilki, İslâm ordularının şehri fethi sırasında şehit düşen Kusem İbn-i Abbas’ın (R.A.) türbesidir. Ona karşı tarih boyu gösterilen ilgi sonucu, çevresi Eyüp Sultan’da oluşan manevî yoğunluk benzeri türbelerle sarılı bir mezarlık haline gelmiştir. İbn-i Batuta şehri gezdiği zaman, türbenin dört sütun üzerine oturan kubbeyle örtülü çok süslü bir yapı olduğunu anlatır. Ancak, türbenin sonradan bugünkü şekli ile yeniden yapıldığına ileride değinilecektir.
Ehl-i Sünnet’in itikadî mezheplerinden Mâturidî mezhebinin kurucusu Ebu Mansur Muhammed (9. yy), Semerkand’ın Mâturid köyündendir, Semerkand’da yaşamıştır.
Semerkand çevresinde yetişmiş Şeyh Ahmed Yesevî (K.S.)(12. yy) ile başlayıp Şah-ı Nakşibend (K.S.) (14. yy) ile devam eden muhtelif tasavvufî akımlar Türk illerinde yayılmış, bilhassa Anadolu’ya gelen temsilcileriyle Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin yücelmesinde çok büyük emekleri geçmiştir.
Semerkand’ın tarih boyu kültürel hayatının göstergesi olarak, bazıları günümüze kadar gelebilmiş medrese, çarşı, cami, hanigâh, kale, türbe ve saray gibi çeşitli yapılar mevcuttur. Şehrin tarihinde Timur ve torunu Uluğ Bey’in önemli bir yeri vardır. Onların yürüttükleri imar ve kültürel hareketlerle 14. ve 15. yüzyıllarda Semerkand eşsiz abidelere kavuşmuştur. Timur, başşehri Semerkand’ı dünyanın en muhteşem şehri yapma sevdasına tutulmuştur. Semerkand’da geniş cadde ve meydanlar açtırıp bunların etrafına anıtsal çarşılar, depolar, camiler, saraylar ve parklar yaptırmıştır. Tuğla ile yapılmış mimari eserler, genellikle muhteşem giriş kapıları, bir kısmı dilimli iri ve yüksek kubbeleri, iç ve dışlarının sırlı tuğla ve çinilerle süslenmeleriyle dikkat çekiyorlardı.
Şehrin en eski yapıları Afrasyab Tepesi’ndeki kale ve duvar resimleriyle süslü 6-7. yy’a ait saray kalıntılarıdır.
Semerkand yakınlarındaki Tim’de bulunan 977/978 tarihli Arap Ata türbesi, Samanîler devrinde tuğladan yapılmış, kare planlı, kubbeli bir yapıdır.
Semerkand’ın Afrasyab Tepesi eteklerindeki Şah-ı Zinde türbelerinden bazıları Timur devrinden önce yapılmıştır. Selçuklu geleneğinde içi ve dışı çinilerle süslü bu türbelerin farklı yönü, kubbelerin yüksek kasnaklı olmasıdır. Bazıları iç içe geçmiş biribirine bitişik 20 kadar yapıdan oluşan Şah-ı Zinde türbeleri arasında; 1334 tarihli ziyarethane, 1347 tarihli Kadızade-i Rumî diye meşhur olan ünlü astronom İznikli Musa Paşa’nın türbesi, 1335 tarihinde yenilenen ve şehrin manevî merkezini teşkil eden sahabeden Kusem İbn-i Abbas (R.A.) türbesi, 1360 tarihli Hoca Ahmed türbesi, 1371 tarihli Türkan Aka türbesi, 1372 tarihli Sadi Mülk Aka türbesi, 1376 tarihli Tuğlu Tekin türbesi, 1385 tarihli Şirin Bike Aka türbesi, 1386 tarihli Emirzade türbesi, 15. yy’dan Tuman Aka mescidi ve türbesinin isimlerini saymak mümkündür.
Timur’un Semerkand’da yaptırdığı en önemli yapılardan ilki, karısına ait 1404 tarihli Bibi Hanım Camii’dir. Yapıldığında anıtsal özelliklere sahip bu yapı halen harabe halindedir. Timur, 1404 yıllarında yaptırdığı Gûr-i Mîr (Gur Emir) türbesine öldüğü zaman defnedilmiştir. Türbe mimarisinin abidevî örneklerinden olan bu yapı, aslında bir külliye olarak yapılmıştır.
Timur’un torunu Uluğ Bey’in Semerkand’ın Registan denilen çarşılarının bulunduğu merkezî meydana 1421’de yaptırdığı medrese ile günümüze kalıntıları gelen rasathanesi önemli yapılardır. Onun yaptırdığı eşi benzeri olmayan cami, hamam gibi yapılar ise yıkılıp gitmiştir.
Aynı hanedana mensup Ebû Said Han’ın 15. yüzyılda yaptırdığı medreseden, Çihil Duhteran (Kırk Kızlar) diye anılan türbe kısmı günümüze kadar gelebilmiştir.
Semerkand şehrini 15. yüzyıldan beri merkezi sayılan Registan meydanında, Uluğ Bey medresesinin yanında 15. yy’dan kalma Mirsoî kervansarayının temelleri üzerine 1660 tarihinde yapılan Tilâkâri Medresesi, karşısında 17. yüzyılda yapılan Şîr Dâr Medresesi ve bu medresenin arkasında sekizgen planlı bir çarşı yer almaktadır. Bütünü ile ayakta kalan ve günümüzde onarılan bu yapılar âdeta geçmişi günümüze taşımaktadırlar.
Türkistan’ın tarih boyu kültür, sanat ve ticaret merkezleri arasında Semerkand, bilhassa günümüze kadar gelmiş abidevî eserleri ile ayrı bir önem taşımaktadır. Zengin çini süslemelere sahip bu eserler tarihimizin ihtişamını yeni nesillere göstermektedir. Artık teknolojik imkanlarla iyice küçülen dünyamızda eski ata yurdu ile ilişkilerin artmasını, aradaki maddi ve manevî uzaklıkların azalmasını diliyoruz.

O diyardan bir velî: Hâce Ubeydullah Ahrar k.s.
“Hâcegân” yolu diye adlandırılan tasavvuf kolunun büyüklerindendir. Manevî nisbetini ve zikir talim ehliyetini Yakup Çerhî (K.S.)’den almışlardır. Yakup Çerhî (K.S.)’nin üstadı da Şah-ı Nakşibend Muhammed Bahaüddîn (K.S.)’dir.
Hâce Ubeydullah Ahrar (K.S.), Hicrî 806’da Taşkent’te dünyaya gelmişler, 895 senesinde irtihal etmişlerdir.
Reşahat sahibi Mevlânâ Ali b. Hüseyin, Hâce Ubeydullah Ahrar (K.S.)’ın, mürididir ve bu sayede hayatına ve menkıbelerine ilişkin önemli bilgiler günümüze kadar ulaşmıştır.
Hâce Ubeydullah Ahrar (K.S.), daha çocukluğundan itibaren görenleri hayrete düşürecek bir takım harikulâde hallere sahiptir. Yüzünde öyle bir nur ifadesi müşahede edilir ki, görenler ona meftun olmaktan kendilerini alamazlar. Dilinde Allah, fikrinde Allah…
Buyurdular ki:
“Hoca Abdülhalik Gucdevânî Hazretleri ve bağlıları, çarşı ve pazarda gezerken, halkın ve satıcıların gürültü ve şamataları kulaklarına zikir gelirmiş. Zikirden başka hiç bir şey işitmezlermiş. Başlangıç demlerinde zikir bana öyle hâkim ve gâlip olmuştu ki, rüzgârın seslerini ve iniltilerini hep zikir diye işitirdim. Bir gün Semerkand zenginlerinden biri bir düğün yaptı. Bir arkadaşın ricasiyle düğün yerine yakın bir noktaya gitmiştim. Bütün düğün halkının bağırıp çağırmaları ve çalgı sesleri bana zikir gibi geldi. Başka bir şey duymuyor, işitmiyordum. O zamanlar onsekiz yaşlarındaydım.”
Manevî makamâtı nasıl elde ettiklerine dair ifadeleri:
“Ben bu yolu tasavvuf kitaplarından değil, halka hizmetten elde ettim. Herkesi bir yoldan götürürler. Bizi hizmet yolundan götürdüler. Hayır umduğum herkese hizmet ederim.”
Hizmette ulaştıkları nokta.
“Mirza Şahruh zamanında Heri’deydim. Para adına bir habbem bile yoktu. Başımda bir tülbentim vardı ki, parça parçaydı. Bir parçasını düğümlesem öbürü parçalanır ve sarkardı. Bir gün pazar yerinden geçerken bir dilenci benden bir şey istedi. Param yok ki vereyim. Bir ahçının önüne geldim, tülbentimi başımdan çıkardım ve dedim: ‘Bu tülbent eskidir ama temizdir. Kap kacak yıkandıkça kurutmaya ve silmeğe yarar. Şunu al da şu fakire bir kap yemek ver!’ Ahçı fakiri doyurduktan sonra büyük bir edeple tülbenti önüme koydu. Fakat ben kabul etmedim ve çıkıp gittim.”
Ve ölçü:
Hâcegân tarikatında vaktin icabı neyse ona göre davranılır. Zikir ve mürakabe, ancak müslümanlara hizmet edecek bir mevzu olmadığı zaman tatbik edilebilir. Gönül almaya vesile olacak bir hizmet, zikir ve mürakabeden önce gelir. Bazıları zannederler ki, nafile ibadetlerle uğraşmak hizmetten üstündür. Halbuki gönül feyzi, hizmet mahsulüdür. Hoca Bahaeddin Nakşibend ve bağlıları eğer kimsenin hizmetini kabul etmemişlerse, bu, hizmet ve tevazuu tercih etmelerindendir. İhsan edeni sevmek zaruridir ve muhabbet miktarınca alâka daha tabiidir. Bu yolun bağlıları kendilerini Hakkın rızası yoluna vermişler ve mukabilinde hiç bir şey beklememeyi şiar edinmişlerdir.”
Buyurdular ki:
“Hiç bir şey, insanın bâtınını belâ ve mihnet gibi tasfiye edemez, süzüp temizleyemez. Belâ ve mihnet, insanın kalın perdelerini söküp parçalar.”
“Dervişlik herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir.”
“Sizden hanginizdir ki, yirmi kere, belki daha fazla tasarruf edildiği halde ve nisbet sahibi kılındığı halde her dışarı çıkışında onu kaybetmemiş olsun? Size verilen veriliyor, lâkin siz onu muhafaza edemiyorsunuz. Eline bir nur teslim edilen insan icap eder ki, onu en aziz varlığı bilsin, fânî varlığını tasfiye etsin, karanlıkları yensin ve ışığa çıksın.”
Allah bizleri Saadât-ı Kirâm’ın yolundan ayırmasın ve şefaatlerine nail eylesin.

KATLEDİLEN AŞKA DAİR YAZILAR

Ayşenur Refik

Yüreğini yüreklere açan kılavuza başı değil, yüreğimi kurban vermekten başka hayat gayem ne olabilir? Aşka dair karalanan müsvedde bozuntuları da dahil olmak üzere tüm kalıntıları çöp sepetine atıyorum. Yeni bir dünya, yeni bir ülke, yeni bir yürek ve bembeyaz bir sayfaya tarihi dondurup, başlık atıyorum: Aşk…
Şarkılar, tiyatrolar, kitaplar, şiirler… Aşka dair işlenilen siyah ya da beyaz tüm suçları zaman tüneline hapsedip, O’nun aşkına talip oluyorum… Güneşi avuçlarımda, yakıcılığını yüreğimde hissederek ellerimi semaya, Rabbimin dergahına kaldırıyorum… Elimin, yüzümün karasına bakmadan O’ndan O’nu talep ediyorum… Kovsa da nafile… Dostun kapısına varmışım Kıtmirlik adına…
Şairin bir dörtlüğü aklıma takılıyor:
“Kim o deme boşuna…
Benim ben.
Öyle bir ben ki gelen kapına;
Baştan başa sen.”
Yürek ülkesine Mevlânaları, Yunusları, Hafız Şirazileri çağırıyorum… Okuduğum her şiiri bir fidan nezaketiyle gönül toprağına aşk adına dikiyorum…
“Davete icabet sünnettir Üstadlar…”
Bu garip sevda dilencisine verecek aşk kırıntılarınız yok mu?
Hani Mevlâna (K.S.) siz değil miydiniz, “aşk nedir?” diye soranlara: “Ben ol da bil!” diyen? Beni de aşk mektebinde talebeliğe kabul buyurmaz mısınız?… Ya da uçsuz-bucaksız sevda yollarında bir kum tanesi olmaya…
Uzaklarda bir yerden ölümsüz aşkların nağmeleri okşuyor ruhumu: “Seni sevmek dinim imanım. / İlahi din-i imandan ayırma…” Yaşamın en kuytu köşelerinin birinde kulak kabarttığım o ses, başka iklimleri fısıldıyor bana. Lutfedip o iklimlerin sırrından söz etseniz bana üstadlar. Ya da beni de oralara götürseniz desem haddimi çok mu aşmış olurum?
Oysa bu taraflarda kalabalıkların arasında terkedilmiş imanın yalnızlığından başka ne kaldı? Sevgiler sahte, namert ve bir o kadar da ikiyüzlü… Bilmem ki neden böyle? Yeşerdiği kalplerden mi?
Aşk diyorlar. Riyakar duygularını dondurucu bir kış gününe hapsedebiliyorlar: “Sevgililer Günü” diyorlar… Senede bir günü değil, bir ömrün bütün anını kuşatmıyorsa sevgili, hangi sevgiden söz ediyoruz dostlar? Siz bir lahza olsun maşukunu can kalesinden, kalbinden çıkaran bir aşık gördünüz mü?
Seviyorum diyorlar. Bilmiyorlar mı ki sahte sevgilerin işgaline uğramış bir gönülde “o aşk” barınmaz. Ne ucuz yaşıyorlar, ne kolay…
“Mecazi aşk da olsa aşık olmak, insanın kalbinde aşktan eser olmaması kadar kötü değildir” diyorlar. O tohumu yeşertip besleyebilecekse bir kalp, aşkın mecazisini neylesin? Güneş bütün ihtişamıyla kuşatıyorken kainatı, mum ışığından bir hüzmenin ne kıymeti olabilir? Belkıslar, Leylalar, Züleyhalar bir görüntü… Aynadaki görüntünün gerçek sahibini her yerde, her şeyde aramak, saf aşka, salt aşka susamışların boynunun borcu değil mi?
“Biz ölümsüz aşklara talibiz” yazılı pankartları göğsümüze asarak taşımaktan yorulup, varlığımızı, aşklarımızı, duygularımızı, güllerimizi yitirerek, süresiz mekanın kandilli caddesinde Rabbani bir feyzle ruhlarımızın yeniden aşkla dirilişiyle O’nun sancağı altında Sonsuz Ruh’a doğru yol almaya hazır mısınız? Kendi kendime soruyorum, bende bu kutsal davayı yüklenecek temiz bir yürek var mı?
Yol uzun, güneş bir mızrak boyu, yollar dikenlerle dolu… Biz yolcular yalınayak… Güzide rehber tek. Yüreklerimiz serin. Muhabbet aşımız yapılmış mekansız bir zamanda… Kılavuz haykırıyor derinden sessizce: “Ölümsüz sevdalara talip olanlar aşk kervanına koşsun!…”
“Ağlamasanız da ağlar gibi davranın…” Maşuk ücret olarak gözyaşı kaporasını istiyor aşkına talip olanlardan. Bedavacılar!… Sahte çek-senetle Maşuk’u kandıramazsınız… Gece yarılarında loş mekanlarda, ıssız köşelerde seccadenizi ıslatacaksınız, kehribarınızı aşındıracaksınız… Belki ölümsüz aşkın bir zerresine nail olabilmek adına!…
O’nu arıyorum gönül dergahlarında, gece yarılarında, kıraç topraklarda, kalabalık ve gürültülü meydanlarda… Ve kentten buram buram pislik ve gaflet kokuları yükselirken işlemediğim suçlar adına tevbelere kapanıyorum… Hayvani nefsin gemlerini ne elimde ne gönlümde tutabiliyorum. O’nu arıyorum… Dostlarının eteğine sığınıyor ve yalvarıyorum. Bir gün beni O’na götüreceklerine can-ı gönülden inanmış olarak kapılarında sabahlamaya, kıtmir misali nöbet beklemeye, bu yüreği kurban vermeye, güller adına, şehadet adına, vuslat adına, şeb-i aruz adına tevbe ediyorum…
Allah’ım affet bu gönlü beş para etmez günahkar ve müflis kulunu!…

Etiket Bulutu