Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for Mayıs 30, 2011

İtidal İçin Sabır

mevla-guzel-eyler

Ahmet ALEMDAR • 134. Sayı / DİĞER YAZILARÖlçülü olabilme, aşırıya gitmeme halidir itidal. İtidalli insan, sükûnet ve yumuşaklığı esas alan bir zemin üzerinde yükselebilen insandır. Bu insan, çile ve musibetler karşısında veya şeytanın hilelerine karşı soğukkanlılığını koruyabilir.İtidal üzere olmanın temeli sabırdır. Ancak sabırla donanırsa insan, bu konuda maharet kazanabilir, marifet gösterebilir. İnsan sabırla belki defalarca rafine olarak incelebilir ve katlanabilme, kadere razı olma, hatta karşılaştığı sıkıntılı işte hayrı görebilme becerisini elde edebilir.Sabır ama neye?

Sabretmek, zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caiz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktirSabır, bazı tembel kişileri kamufle eden bir kavram gibi gözükse de, aslında cesaretin zaruri bir unsurudur. Çünkü sabırda itidal muhafaza edilerek kolayca vazgeçmeme ve tahammül gösterebilme vardır. Her türlü zorluğun merkezinde kişinin davasının bayraktarlığını yapmakta sebat etmesi için gerekli gücü sağlayan sabır erdemiyle donanmadan hiç cesur olunabilir mi?İmanın bir meyvesi

Sabır, şeytanın, gizli veya aşikâr herhangi bir düşmanımızın bitmek bilmeyen taarruzları karşısında gerçek inançta, ibadette, zikirde ve samimi düşüncelerimizde sebat etmek yolunda gösterdiğimiz bükülemez bir kararlılıktır. Bu kararlılık, Allah’a imanın esaslı bir cephesini yansıtır niteliktedir. Sabretmek hem imanın bir meyvesidir hem de insan sabrettikçe imanını kemâle erdirebilir. Çünkü bizler, Kâf Suresi’nin 39. ayetinde geçtiği üzere, başkalarının bizi rahatsız eden sözlerine karşı, güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbimizi övgüyle anarak sabrımızı güçlendiririz.Kendimize sabrı sürekli telkin etmemiz de belki yeterli olmayabilir; işte bu noktada Rabbimizin, “Sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber ol; yani onlarla beraber bulunmağa candan sabret.” (Kehf, 28) emriyle karşılaşırız. Sabrı ve şükrü, evrâdı ezkârı yapıp kanaat mülkünün hazinesi haline gelen Dertli Baba gibilerin etrafında toplanmanın ve bir cemaat halinde yaşamanın bir sebebi de bu ilahî emir olsa gerektir.“Kanaat mülkünün hazinesiyim Devleti taatım saburen şükür.Tüm yaratılmışların pür günahıyem Evrâdı ezkârım saburen şükür.” (Dertli Baba)Kimi kime şikayet?Yüce Rabbimizin bir ismi de “es-Sabûr” değil midir? O sabrın sahibidir; takdirinin tecellisini sabırla bekleyendir. Aynı zamanda O, dilediğine de sabırla bekleme gücü verendir. Kullarına sabretme gücünü Allah veriyorsa, sabreden insan Allah ile birlikte değil midir? (Bakara, 153). Bu durumda Rüveym’in “Sabır, şikayeti bırakmaktır.” ifadesi ne kadar da doğrudur!Öyleyse bizler, kimden veya hangi hallerimizden kime şikâyet ediyoruz ki! İmam-ı Gazalî rh.a., insanın acıya sabredip uğradığı felaketi gizlemesini ve bunu kimseye şikayet etmemesini, kişinin Allah’ı çok iyi tanımış olmasına bağlamaktadır.Üç sabır.Sabredilen şey bakımından sabır üç çeşittir:

• Allah için yapılan ibadetlere karşı sabır,
• Günah işlememeye sabır,
• Allah’ın bizler için birer imtihanı olan üzücü olaylara karşı sabır.İlk ikisi, kulun kendi iradesi ile yapacağı işlerle ilgili sabırdır. Üçüncüsü ise kendi iradesi ve eylemi dışındaki olaylara sabırdır.

Meçhullerin içinde kaybolup gidiyoruz sadece…

sonbahar2
 Yeter ki, izlerin olsun bir yerlerde… Hatıraları süsleyen bir güzel edâ… Çoğu yerde yapıp gönderdiklerinden mesûldür ya insan… Bir tuhaf tedirginlik sarar her yanınızı… İçiniz üşür ayazda kalmışçasına… Neler bıraktım dimağlarda ve neler getirdim ardım sıra…Kabirden kalkmışçasına zor bir hesaplaşmadır bu… Yürek burkulur!.. Ufku dolduran yaşlar sizdendir. Yağan yağmurlar bir müddet sizden bilinir. Bahçeden çağrılır evlerine bir bir çocuklar… Salıncaklar boşalır… Sokaklar tenhalaşıverir… Yol boyu uzanır gidersiniz. Eylül sizinle daha bir erken başlamıştır bu yıl… “Yapraklar bari benimle sararmasın!..” derken… Ayağınızın altından gelen bir çıtırtı:
“-Artık her şey için çok geç!..” diyecektir…

Güz yangını bir yürek yangınına denk düşer hep, nedense? Nedense yollar o an tıkanır gibi olur hep… Boğazınıza düğümlenen ne varsa, hep bir hıçkırığı büyütür koynunda… Ve ardından düşer sağanak halinde gelen yağmurlar toprağa… Issızlaşsa da yüreğiniz… Sonbahardır bu!…

Delicedir çoğu zaman… Kimi yağacak, kimi esip gürleyecek… Kimi ışıl ışıl bir güneş pencerenize tebessüm edecek!.. Rüzgar oturduğunuz banka uğrarken, altın rengi yapraklarını hediye edecek avuçlarınıza…Ve her şeye rağmen sevecek… Tıpkı sizin gibi… Tıpkı hepimiz gibi…

Sonbahar biz gibi, sonbahar yine bizim gibi… Her yıl daha bir yıpransa da solgun çehresi… Aldırmaz… Tebessümünü hiç eksiltmez… Bu yüzden âşinâdır. Hüznü ve sürûru hiç bu kadar ince motiflerde seyretmemişsinizdir. Bakın işte!.. Daima yepyeni taptaze… Rengarenk değilse de yalın… Sapsarı şımarık bir kız çocuğu işte…Tam sevecekken nazlı bir bakışla süzülüp gidecek yanıbaşınızdan…

Dokunmakla dokunmamak, sevmekle sevmemek, kalmakla kaçıp gitmek arasında a’rafta, bir de bakmışsınız hüznün kıyısında bırakıvermiştir sizi… Hüznün kıyısında, kendinize uzanan yolun devâsâ kordonunda…

Diğer adıyla hazandır o… Harflerin coğrafyasında hüzünle en ziyâde buluşandır. Hasret ateşine taşınan sulara, sûretimizi en güzel düşüren bir billur kâse… Kızıllaşan göklerinde kavurup, karın sâfiyetine en samimi niyazlarla ulaştırandır o… Bir arınma, paslanan sûret aynamızı tekrar elimize emânet eden bir tanınma, yüzleşme ânıdır sonbahar…

Ne diyelim… Hüzün, hazana gâlip… Hazan, hüzün dergâhına her dem tâlip… Yunusca bir boyun eğişin fısıltılarını taşır, dallara ulaşan rüzgar… Hazan bir deli çocuk değil midir zaten?! Ondan âlâ derviş mi olur?!

Ve nihayet…

Bir beyaz rahmet gelir, sarıp sarmalar kâinâtı.. Bir bebek mâsumiyetiyle bulut bulut bakar semâ… Hazan, “Hu”ya kavuşur, hüznün kucağında…

Sonbahar, hüzün yanımız… Sonbaharla hüzün dolu her yanımız…

Sonbahar yağan yağmurlara karışık duâmız…

Sonbahar, seferdir; çoğu kez adını arayan yüreklere…

Arnavut kaldırımlarında çoğalan adımlarımıza yoldaş… Sessizce kulağımıza sırlar fısıldayan İstanbul’un diğer adıdır… Sonbahar!..

Hayatta her şey aynadır, ya yüreğimize… Hiçbir şey içimizin yankısı değildir, sonbahar kadar…

Kızkulesi seslenir sahil boylarında buldukça yüreğinizi!..

“-Kendini nerede bulacaksın?” diye sorunca… Sil gözlerini ve tebessüm et!..

Nebevî rüzgar, sonbaharın hüznündedir… Ben sonbaharım, ben sonbahardayım!..” de!..

Ve martı sesleri çoğaldıkça ardından, sessizce yürüyüp geç adımlarını dinleyen kaldırımlardan….

Sonbahar… Hüzün yanımız… Sonbaharla hüzün dolu her yanımız…

(Şule Kolay)

**Namaz ve Sağlığımız**

Müslüman, beş vakit namazı, Allah Teala emrettiği için kılar. Cenabı Hakkın her emrinde bir çok hikmetler vardır. Namaz kılarken yapılması emredilen her hareketin, hem bedene hem de ruha sağladığı faydalar vardır. Namazın sağlığımız üzerindeki faydalarından bazıları şunlardır:

1. Namazda yapılan hareketler hafif olduğundan kalbi yormaz. Ve Günün değişik saatlerinde kılındığı için insanı devamlı zinde ve dinç tutar.

2. Namaz sebebiyle başını günde seksen defa yer koyan bir kimsenin beynine ritmik olarak kan fazla ulaşır. Bu yüzden beyin hücreleri yeterince beslendiğinden, Namaz kılanlarda hafıza ve şahsiyet bozukluklarına daha az rastlanır. Bu insanlar daha sağlıklı bir ömür geçirirler. Bu gün tıpta “demans senil” bunama hastalığına uğramazlar.

3. Namaz kılanların gözleri, muntazam olarak eğilip doğrulmaktan dolayı, daha kuvvetli kan deveranına malik olur. Bu sebeple göz içi tansiyonunda artma olmaz ve gözün ön kısmındaki sıvını devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Gözü “Katarakt” veya “Karasu” hastalığından korur.

4. Namaz kılmaktaki izometrik hareketler, midedeki gıdaların karışmasına, safranın kolay akmasına ve dolayısıyla safra kesesinde birikinti yapmamasına, pankreastaki enzimlerin kolay boşalmasına yardımcı olacağı gibi, kabızlığın giderilmesinde de rolü büyüktür. Böbreğin ve idrar yollarının iyice çalkalanmasından, börekte taş oluşumunun önlenmesinde ve mesanenin boşalmasına da yardımcı olur.

5. Beş vakitte kılınan namazdaki ritmik hareketler, günlük hayatta çalıştırılamayan adale ve eklemleri çalıştırarak artoz ve kireçlenme gibi eklem hastalıklarını ve adale tutulmalarını önler.

6. Vücut sağlığı için temizlik muhakkak lazımdır. Abdest ve gusül, hem maddi hem de manevi bir temizliktir. İşte namaz temizliğin ta kendisidir. Zira hem bedeni hem de ruhi temizlik olmada namaz olmaz. Abdest ve gusül, bedeni temizliği sağlar. Namaz ibadeti insanı ruhen ve bedenen temizlemiş dinlendirmiş olur.

7. Koruyucu hekimlikte belirli zamanlarda yapılan beden hareketleri çok mühimdir. Namaz vakitleri, kan dolaşımını tazelemek ve teneffüsü canlandırmak için en uygun vakitlerdir.

8. Uykuyu tanzim eden en önemli unsur namazdır. Hata vücutta biriken statik elektriklenme, secde yapmakla topraklama yapmış olur yani statik elektrik boşalır. Böylece vücut tekrar zindeliğe kavuşur. (Hasan Yavaş, Namaz Kitabı, s. 134)

Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.

Vaktin Hakkını Vermek

Tasavvufî hayat, ilâhi muhabbete ulaşmak içindir. “Kişi sevdiği ile beraberdir” hükmüne göre, bir kul, Allah’a muhabbeti derecesinde ibadet ve itaatini artırır. İsyan ve günahı derecesinde ibadet ve itaatten uzaklaşır. Çünkü günahlar kalbi katılaştırarak idrak ve anlayışı yok eder.Kalbi muhabbetli, AllahTealâ’nın gazabından sakınan, aklı başında olan insan, mübarek gün ve gecelerin kadrini bilir.İmam Şafiî hazretlerine duyduğu en güzel sözün hangisi olduğunu sordular. Şöyle buyurdu: “Vakit kılıçtır. Sen onu kesmezsen o seni keser.” Yani içinde bulunduğun vaktin gereğini yerine getirir, onu gereğince değerlendirirsen bu sana sermaye olur, ahirette de yüzünü güldürür. Onu ihya etmezsen seni öldürür. Yani o vakti kötü işlerle doldurursan buna göre karşılık bulursun.Atâullah İskenderî k.s. hazretleri “Hikemü’l-Ataiyye” de şöyle buyuruyor: “Allah’a muhabbeti olanla muhabbetten yoksun olanın arasındaki fark, vakte bağlı olan ve vaktin içindeki hakları yerine getirme derecesine göredir.Vakte bağlı haklar, Ramazan ayının oruç hakkı, bir yılın zekât hakkı, günde beş vaktin namaz hakkı gibi haklardır. Vakte bağlı haklar, gafille arifin, günahkârla günahsızın halini, sevenle sevgilinin durumunu gösterir.Allah Tealâ, kulunu bu haklara göre imtihan eder. Bu haklar dört meseleyi içine alır:• Vakte bağlı olarak insan nimet içindedir. Allah’ın nimete bağlı olan hakkı, o nimete şükredip haramda kullanmamasıdır. Şükür, Allah’ın verdiği nimetle Allah’a isyan etmemektir. Rabbimiz cümlemize göz verdi. Bu bir nimettir. Bu nimetin hakkı, ibretle bakmak, Allah için ilim tahsil etmek, helali görmek, harama bakmamaktır.• İnsan, nimet içinde olduğu gibi bela ve musibet içinde de olabilir. Bela ve musibet anında sabretmek, şikayet etmemek, Allah’a isyan etmemek gerekir. Bu haklar o anda gelip geçer, sonradan kaza edilmez. Bu yüzden de kul bu durumu anında değerlendiremezse manevi olgunluk elde edemez. Ariflerin bizden farkı ve üstünlüğü, vakte bağlı o hak içerisinde, bela ve musibetin geldiği o dakikada sabretmeleridir.Kula bir bela ve musibet geldiğinde sabretmezse Allah Tealâ’yı insanlara şikayete başlar. Allah kula nasıl şikayet edilir!? Bu, Allah’ın üzerimizdeki hakkını zedelemek olur.• Günah, gaflet, isyan içinde bulunduğumuz anlarda Allah Tealâ’nın üzerimizdeki hakkı ise tevbe, istiğfar, pişmanlık ve gözyaşıdır.Nebilerle velilerin, velilerle müminlerin ve bütün iman sahiplerinin aralarındaki makam ve mertebe farkı, vakte bağlı olan haklarda, o anda gösterilen davranışa bağlıdır. Biz anında tevbe ve pişmanlık gösteremeyiz. Bunları sonradan yapmakla, vakte bağlı olan hukuku çiğnemiş oluruz.• İtaat içinde bulunduğumuz anın da hakkı vardır. Allah’a itaat eden kul o anı nefsinden bilmemeli; bu itaati Rabbinin teveccühüyle başardığını anlamalıdır. İbadet ve taat vaktinin en önemli hukuku, ibadet ve amele güvenmemektir.İbadet içinde bulunan kul, hangi kemalâtla ibadet ve taat yaparsa yapsın, Allah’ın yardımıyla yaptığını, Allah Tealâ’nın ibadetimize ihtiyacı olmadığını, ibadet ve taatin kulun kendi nefsinin ıslahına yarayacağını bilmesi gerekir. Allah samimiyet ve sadakat ister. Bunun gerçekleşmesinin en temel şartı ilâhi muhabbete sahip olmaktır. Ancak bu muhabbetle ibadet âdet olmaktan çıkar, hukukuna uygun hareket edilmiş olur.
Mehmet ILDIRAR • 132. Sayı / DİĞER YAZILAR

Etiket Bulutu