Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for the ‘ADAP’ Category

İBADETLERİ HANGİ RUH HALİ İLE YAPMALI?

 
 
   
   Ebubekir Sifil
  
   Allah Tealâ’ya iman etmiş olmak ruhumuzda nasıl bir yankı uyandırmalı? İbadetlerimizi yerine getirirken içinde bulunmamız gereken ruh hali ne olmalı? Yüce Rabbimiz’in rahmetine olan imanımız mı, O’nun azabından duyduğumuz korku mu, yoksa O’na sevgimiz mi ağır basmalı? 
   

Günümüzde sıkça dile getirilen bir söylem var: Güya eski ulema İslâm’ı korku üzerine bina etmiş. “Şunu yapmayın, günahtır; bundan kaçının, yoksa cehennemde yanarsınız…” türünden menfi yaklaşımlarla halkı dinden soğuyacak dereceye getirmişler. Oysa İslâm sevgi dinidir. Allah Tealâ’ya karşı duymamız gereken his korku değil, sevgidir. 
Bu söylemin gerçeklik değeri nedir? Kur’an ve Sünnet, imanın müminde hasıl etmesi gereken hissiyat hakkında ne diyor?
   
Bir Büyük Alimin Büyük Sözü
İmam-ı Gazzâlî rh.a., İhyâ’da Mekhûl ed-Dimeşkî’nin şöyle dediğini nakletmiştir: “Allah Tealâ’ya korkuyla ibadet eden Harurî (Haricî)’dir, ümitle ibadet eden Mürciî’dir, muhabbetle ibadet eden ise zındıktır.” (İhyâ, 4/163) 
İbadetlerimizi yerine getirirken nasıl bir ruh hali içinde bulunmamız gerektiği konusunda son derece önemli tesbitler içeren bu sözün manasını açıklamaya geçmeden önce, sözün sahibini tanıyalım: 
Mekhûl rh.a., Şam diyarının fakihidir ve Tabiun neslindendir. Hafız Zehebî rh.a. onun, Tabiun’un orta tabakasından olduğunu söyler. Tabiun’un küçüklerinden Zührî rh.a. şöyle demiştir: “Günümüzde alim şu dört kişidir: Medine’de Said b. el-Müseyyeb, Kûfe’de Şa’bî, Basra’da Hasan(-ı Basrî) ve Şam’da Mekhûl.” (Daha fazla bilgi için: Siyeru A’lâmi’n-Nübelâ, 5/155 vd.) 
Yani yukarıdaki söz, ne söylediğini bilen bir alimden çıkmıştır ve layıkı veçhile anlaşılması gerekir. 
  
 
İmam-ı Gazalî k.s.’nin İhyâ’sı, onun kaynakları arasında bulunan –ve tercümesi Semerkand yayınları arasında neşredilen– Ebu Talib-i Mekkî k.s.’nin Kûtu’l-Kulûb’u gibi eserlerde havf, recâ, mahabbet bahisleri detaylı olarak ele alınmıştır. Ancak bu sözün açıklamasına şu ana kadar aşağıda zikredeceğimiz eser dışında başka bir kaynakta rastlayamadık. 
İmam Süyûtî rh.a.’in Hadis, Fıkıh ve Arap dili sahalarında içtihad mertebesine yükseldiğini söylediği (Kitâbu’t-Tahdîs bi Ni’metillâh, s. 205) Takiyyüddîn Ali b. Abdilkâfî es-Sübkî rh.a.’in bu söze getirdiği bir izah var ki (bkz. Fetâvâ’s-Sübkî, 2/551), İhyâ’yı şerh eden Zebîdî merhumun yaptığı birkaç satırlık kısa açıklamaya nazaran (bkz. İthâfu’s-Sâdeti’l-Müttekîn, 11/429) gerçekten doyurucu ve nefistir. Bu yazıyı o izahat çerçevesinde şekillendireceğiz.
   
Ümit mi Korku mu?
Bu sözün ilk cümlesinin anlamı şudur: Allah Tealâ’ya sadece O’ndan, O’nun azabından korkarak ibadet eden kimse Hâricî’dir. Zira müminde korku ve ümit duyguları birlikte bulunmalıdır. 
İlim ehli, korkuyla ümidin dengede bulunması halinin mi, yoksa bu duygulardan birinin öbürüne galip gelmesinin mi daha efdal olduğunda ihtilaf etmiştir. Bazıları denge halinin efdal olduğunu söylerken, bazıları da şöyle demiştir: 
Bedenin sıhhatli zamanlarında, kişinin günaha düşmesine engel olması bakımından korku duygusunun galip olması efdaldir . Hastalık halinde ise ümit halinin üstün olması evlâdır. Zira bu durumda kişi ümitsizliğe düşmekten korunmuş ve bu haldeyken ölmesi durumunda Allah Tealâ’nın kendisine yapacağı muamele hakkında hüsnü zan sahibi olarak ruhunu teslim etmiş olur. 
Kısacası, kişinin korku ve ümit hislerini aynı anda taşıması gerekir. Korku hissini taşımak vaciptir. Zira Yüce Allah, “Eğer müminler iseniz benden korkun”, “İnsanlardan korkmayın, benden korkun” buyurmuştur. Ümit hissini taşımak da aynı şekilde farzdır. Zira ümit, ye’sin (ümitsizliğin) zıddıdır ve yeis haramdır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Allah’ın rahmetinden, ancak inkâra saplanmış olanlar ümit keser”, “Dalâlete düşmüş olanlardan başka Rabbinin rahmetinden kim ümit keser?” Ümitte, Allah Tealâ’nın vaadini tasdik vardır. Salih amellere vaadedilen güzel karşılık konusunda pek çok ayet bulunduğu gibi, kötü amellere vaadedilen azap konusunda da pek çok ayet mevcuttur. Allah Tealâ’nın vaadini tasdik farzdır. 
Dolayısıyla Allah Tealâ’ya, hiçbir ümit hissi taşımadan veya korku hissinin ümit hissini bastırdığı bir ruh haliyle, sadece korku hissiyle dolu olarak ibadet eden kimsenin bu durumu, günahkârların Allah’ın rahmetinden uzaklaştığına ve dinden çıktığına lisan-ı hal ile hükmetmesinin sonucudur. Bu ise Haricîler’in tavrıdır. Haricîler’in bu tavrı benimsemelerinin sebebi, sadece korku hissine sahip olmaları ve günahların kişiyi değersizleştirdiği görüşünü benimsemeleridir. Onlar günahkârlar için hiçbir af, mağfiret ve rahmet umudu bulunmadığını söyler. Bu itibarla Allah Tealâ’ya korkudan başka bir his taşımaksızın ibadet eden kimse, günahkârlar için hiçbir af ve mağfiret umudu bulunmadığı düşüncesini taşıması dolayısıyla Haricîler’e benzer. Mekhûl de yukarıdaki sözüyle, ümitten tecrit edilmiş korku hissinin, sahibini Haricîler taifesine dahil edeceğine dikkat çekmiş olmaktadır.
   
Korkusuz Ümit Tuzağı
Mekhûl rh.a.’in, “Allah Tealâ’ya ümitle ibadet eden Mürciî’dir ” sözüne gelince, şu anlamdadır: Allah Tealâ’ya hiçbir korku hissi taşımadan sırf ümitle veya korku hissi taşısa da ümit hissinin onu bastırdığı bir ruh haliyle ibadet eden kimse, günaha düşmekten korkmuyor demektir. Bu haliyle de o, “küfür bulunduğu sürece iyiliğin hiçbir faydası olmadığı gibi, iman bulunduğu sürece de kötülüğün zararı yoktur” diyen Mürcie taifesine benzemiş olmaktadır. Onlara göre bir mümin, günah işlediği zaman (bu günah büyük olsun küçük olsun fark etmez), imanı bulunduğu sürece bu günah ona hiçbir zarar vermez ve böyle kimse hiçbir azaba uğramadan cennete gider. 
Burada bir incelik vardır ki, iyi kavranması gerekir:
İbadetlerini hiçbir korku hissi taşımaksızın sadece ümit hissiyle dolu olarak yapan kimsenin, taatinin, namaz, oruç, zekât, hac gibi ibadetlerinin sahih olmama tehlikesi vardır. Zira ibadetlerin farz olduğunu bilmek ve öyle niyet etmek şarttır ki, farz ibadetler ancak böyle bir niyet ile sahih olur. Farz, Usul-i Fıkıh’ta da tarif edildiği gibi terk edenin zemmedileceği, ikaba tabi tutulacağı veya terki sebebiyle ikaba müstehak olacağından korkulan mükellefiyettir. Korku hissi ortadan kalktığı zaman, giderek ibadetin farz veya vacip olduğu inancı da ortadan kalkar. Çünkü kişi farzı terkinden dolayı kendisine azap edileceğine inansa, korku hissini terk edemez. Bu itibarla korku hissinin tamamen ortadan kalkması halinde, kişinin hiçbir farz ibadeti sahih olmaz.
   
Sevdiğine Bîgane Kalarak Muhabbet
Mekhûl rh.a.’in “Allah Tealâ’ya muhabbetle ibadet eden zındıktır” sözünün açıklaması ise şöyledir: Allah Tealâ’ya , azabından korkmak, cennetini ve rızasını ummak gibi herhangi bir düşünce taşımaksızın, sırf “Allah sevgisi” hissiyle ibadet eden kimse, ibadetlerin farz olduğu inancını terk etmiş demektir. 
Bu kimse, sevdiği birisine yönelik bir işi, o hak ettiği veya istediği için değil, kendiliğinden ve sırf onu sevdiği için yapan kimse gibidir. Karşı tarafın emrinin, istek ve iradesinin herhangi bir anlamı olmadığı gibi, ibadete layık ve müstehak olup olmadığının da önemi yoktur. Zındıklık, kalpten inanmadığı halde, zahiren inanmış ve itaat etmiş görünmek olduğuna göre, Allah Tealâ’ya, O’nun irade ve isteğini önemsemeksizin, sırf sevgi hissiyle ibadet eden kimsenin bu durumu onları andırmaktadır. 
  
 Günümüzde sıkça rastlanan bir yanlış düşünceye de böylelikle işaret etmiş oluyoruz. “Efendim, eskiler insanı korkutarak dindar yapacaklarını zannetmiş ve bu dini korku üzerine bina etmek istemişlerdir. Oysa Allah Tealâ’dan korkulmaz; O’na karşı olsa olsa sevgi beslenir” derler. Oysa yukarıda zikrettiğimiz ayetler yanında pek çok hadis-i şerif de “Allah korkusu” kavramının dinimizde temel bir yeri bulunduğunu göstermektedir. Allah Tealâ’nın azabına uğramama, rahmetinden mahrum kalmama, sahip olduğumuz en değerli şey olan imanımıza herhangi bir halel gelmemesi ve bu dünyayı –Allah korusun– imansız olarak terk etme bedbahtlığına düşmeme konusunda hassasiyet göstermekten daha tabii ne olabilir ki! 
Burada şöyle bir itiraz ileri sürülebilir: Allah dostlarından nakledilen, “Allahım! Sana cehenneminin ateşinden korkarak veya cennetinin nimetlerini arzulayarak ibadet ediyor değilim” sözü bu izah ile çelişmektedir. 
Buna cevaben şöyle deriz: Burada herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü bu sözü söyleyen Allah dostları, ibadetleri Allah Tealâ’nın emri ve isteği olduğu için yerine getirmekten sarf-ı nazar ettiklerini söylememişlerdir. 
  
İbadet Ehlinin Halleri
Amel ve taat ehli birkaç sınıftır. Bunlardan birincisi, Allah Tealâ’nın zatı için ve ibadet edilmeye müstehak olan sadece O olduğu için ibadet eder. Bunlar, Allah Tealâ cenneti ve cehennemi hiç yaratmamış olsaydı bile, sırf ibadete müstehak olduğu için O’na ibadet ederler. 
Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz’in gerek namazdaki, gerekse namaz dışındaki dualarında cenneti istediği ve cehennem azabından Allah Tealâ’ya sığındığı sahih hadislerde bildirilmiştir. 
Sehl b. Abdullah et-Tüsterî k.s. şöyle demiştir: 
“Şu dört şeye riayet, Ehl-i Sünnet’in vaz geçilmez adabındandır: Rasulullah s.a.v.’in izinden yürümek, Allah Tealâ’nın rahmet ve merhametine muhtaç olduğunu bilmek, Allah Tealâ’dan yardım istemek ve ölünceye kadar bu hal üzere yaşamak.” 
Yukarıdaki sözün sahibi olan Allah dostları, Allah Tealâ’nın, kendisine kulluk edilmeye müstehak olduğunu ve ibadetlerin O emrettiği için önemli olduğunu inkâr etmemişlerdir. Bu sözü söyleyen Allah dostlarının netice itibariyle Allah Tealâ’nın hoşnutluğunu ve cenneti istemedikleri ve cehennem azabından Allah Tealâ’ya sığınmadıkları söylenebilir mi? Zira Allah Tealâ’dan cenneti istememek ve O’nun azabından O’na sığınmamak, Sünnet’e muhalefet etmek demektir. 
İkinci grup ise Allah Tealâ’ya , cennetini isteyerek ve azabından korkarak ibadet eder. Her ne kadar ilk grupta bulunanlarınkinden daha aşağı bir derece olsa da, bu halet-i ruhiye içinde ibadet etmek de caizdir. 
Her iki grupta bulunanlar da Allah Tealâ’ya taatin farz olduğuna ve O’nun ibadete müstehak olduğuna inanır, O’nun uluhiyet ve rububiyetine boyun eğer, şer’î tekliflere inkıyad eder ve “kul” olma bilincini daima diri tutarlar. Bununla birlikte O’nu sever ve O’nun da kendilerini sevmesini isterler. 
Allah Tealâ’ya, başka hiçbir his taşımadan, sadece O’nu sevdiğini söyleyerek ibadet eden kimsenin hali ise şuna benzer: Birisini seven insan, ona öyle bir duyguyla bağlanmıştır ki, sevdiğinin bu sevgiye layık olup olmaması onun için önemli değildir. Yaptığı işi, sevdiği istediği için değil, kendisi onu sevdiği için yapar. Burada sevdiğinin istek ve talebi, kıymet ve menzilesi değil, kendi hisleri ön plândadır. Dolayısıyla bu kimse aslında sadece kendi hislerini önemsemiş olmaktadır.
   
Hakiki Tevhid Eri
Mekhûl rh.a.’in bu sözünün İhyâ’da zikredilen devamı, Sübkî rh.a.’in getirdiği izahatı desteklemektedir. Zira orada bu sözün devamında şöyle denmektedir: 
“Allah Tealâ’ya korku, ümit ve sevgi hislerini cem ederek ibadet eden kimse, gerçek Tevhid eridir.” 
İbadetlerimizi nasıl bir ruh haliyle yerine getirmemiz gerektiği konusunda kısa, fakat hikmet dolu bu tesbiti kulağımıza küpe yapalım ve sözü, Takiyyüddîn es-Sübkî rh.a.’in duasıyla bitirelim: 
Allahım! Sana, elçin Hz. Muhammed s.a.v. ile yönelerek şu anda ana-babamı bağışlamanı ve fazl u kereminle onlara merhamet etmeni diliyorum. 
Ve ey Muhammed s.a.v., ya Rasulallah! Seninle Rabbime yöneliyor ve şu dileğimin yerine gelmesini talep ediyorum: Allahım! O’nu bana şefaatçi kıl. Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur
.
 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online       

 

EDEP TACINI GİYMEK


   
   Muhammed Emin Gül
  
   Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan
   Giy ol tacı, emin ol her beladan…
  
   Mevlâna Celaleddin Rumî k.s. Hazretleri, Mesnevî’sinde şöyle diyor:
   “Allah’tan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Allah’ın lütfundan mahrumdur.
   Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur.
   Nasıl mı? Şu misali dinle: Alışverişsiz, dedikodusuz ilâhi sofra gökten iniyordu.
   Musa a.s. kavmi içinde birkaç kişi terbiyesizce, “hani sarmısak, mercimek?” dediler.
   Ondan sonra gökyüzünün sofrası, ekmeği kesildi. Ekme, bel belleme, orak sallama kaldı.
   Sonra İsa a.s.  şefaat edince Hak, yemek sofrası ve tabaklarla ganimetler gönderdi.
   Yine küstahlar edebi terkederek sofradan yemek artığını aşırdılar.
   İsa bunlara yalvardı: “Bu devamlıdır, yeryüzünden kalkmaz.
   Bir ulu kişinin sofrası başında kötü zanna düşmek ve harislik etmek küfürdür.” dedi.
   O rahmet kapısı, hırslarından dolayı bu görgüsüz dilencilerin yüzlerine kapandı.
   İşte, zekât verilmeyince yağmur bulutu gelmez, zinadan dolayı da etrafa nice musibet yayılır.
   İçine kasavetten, sıkıntıdan ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir.
   Kim dost yolunda pervasızlık ederse, erlerin yolunu vurucudur; namert odur.
   Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur. Yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuşlardır.
   Bir melek olan Azazil de, yine küstahlık yüzünden kapıdan sürülmüştür.”
  
   Edep, nefsini tanıyıp haddini bilmektir.
   Edep, kul olduğunu anlayıp Yüce Mevlâ’ya yönelmektir.
   Edep, kibri kırıp tavazuya sarılmaktır.
   Edep, fani dünyayı tanıyıp boş davaları bırakmaktır.
   Edep, Cenab-ı Hakk’ın ve varlıkların haklarını güzel korumaktır.
   Edep, hayalı ve vefalı olmaktır.
   Edep, pişman olunacak şeyleri yapmamaktır.
   Kısaca edep, güzel ahlâktır.

   Güzel ahlâk ise, içiyle dışıyla doğru olmak ve bu doğruluk üzere yaşamaktır. Buna denge ve istikamet denir.
   Dengeli olmak, devamlı aynı güzel hâli korumaktır. Acı tatlı bütün hallerde istikametini bozmayan, dost ve düşmana karşı dürüstlükten ayrılmayan kimse dengeli insandır. Denge, insandaki akıl seviyesini gösterir.
   Velilerden Seriy es-Sakatî k.s. der ki: “Edep, aklın tercümanıdır.” Bunun manası şudur: Herkes aklı kadar edepli olur. Edebi kıt, ahlâkı bozuk olana hakiki manada akıllı denmez.
  
Kalpte Ne Varsa, Yansıyan Odur

   Ahlâk, kalbin içindeki şeylerin dışa yansımasıdır. Herkes, davranışları ile fıtratında gizlenen sıfat ve kabiliyetleri ortaya koyar. İnsanın davranışlarını yönlendiren merkez kalptir. İnsanın dili, eli, gözü, kulağı, ayağı ve diğer azaları kendi başına bir iş yapmaz. Bu organlar nasıl hareket edeceğini bilmez ve belirlemez. Hepsi memurdur, amirleri kalptir.
   İnsanın iradesiyle yaptığı bütün işler kalbin emrine ve yönlendirmesine göre yapılır. Yapılan her iş kalbin meylini, muhabbetini, irade gücünü, tercihini ve aklın seviyesini gösterir.
   Kalbi sıhhatli ve güzel olan kimsenin işleri sağlam ve güzel olur. Kalbi hasta olan kimsenin ise, işleri sakat ve bozuk olur.
   İnsanın davranışlarındaki bozukluk, kalbinin inkâr, gaflet ve günahla manen hasta oluşundan kaynaklanır. Kalp, Yüce Yaratıcı’yı tanımakla sıhhat bulur, güzel bir tevbe ile manevi hastalıklardan kurtulur. Allah sevgisiyle kuvvetlenir, zikir ile huzura erer, edeple süslenir, ibadet ve itaatla güzel olur.
   Bir kul,Yüce Rabbi’ni ne kadar tanırsa o derece sever, sevgisi kadar zikreder, bu zikri hayatına yaydığı kadar edepli olur. Böyle olunca da herkes Yüce Allah’ı ne kadar tanıdığını ve sevdiğini davranışları ile ölçebilir.
   Rasulullah s.a.v. Efendimiz, kalbin konumunu şöyle belirtmiştir:
   “İnsanın vücudunda bir yer var ki, orası güzel olursa bütün beden güzel olur, bozuk olursa bütün beden kötü olur. Dikkat edin o kalptir.” (Buharî, Müslim, İbnu Mace)
  
Edep, Safi Güzelliktir

   Gerçek mümin, kalbini bir olan Allah’a bağlamıştır. Biricik hedefi O’nun rızasıdır. Müminin hedefi gibi hayatında da birlik vardır; iki yüzlülük yoktur. Mümin iki farklı halde bulunmaz, bir doğru bir eğri konuşmaz; sabah iyi akşam kötü olmaz.
   Edep ve güzel ahlâk bir bütündür. Edepli insanın bütün işleri, ibadetleri, hal ve hareketleri güzeldir. Onun her şeyi temizdir. Sevgisi her şeyi sarar ve o şeyi sevimli yapar. Edepli müminin Yüce Allah’tan aldığı terbiye, hayatının her safhasında kendisini gösterir. Bu terbiye içinde onun sevgisi ve dostluğu kadar, kızması ve kavgası da güzeldir. Çünkü kızması Allah içindir. Kavgası da edep içinde olur.
   Bir insanın gerçek yönü ve olgunluğu dar ve zor anlarda belli olur. İnsanın kavgasını ve haksızlığa karşı davranış biçimini görmeden hakkında iyi veya kötü dememelidir.
   Edepli insan, hakkını ararken hak yemez. Kendisini savunurken, düşmanına haksızlık etmez. Haksız ise, nefsine yan çıkmaz, hakka boyun eğer, karşı tarafı tasdik eder. Haklı ve güçlü iken yapacağı iki şey vardır. Ya af, ya adalet. Ötesi, edebe sığmaz.
   Edepsiz insan ise haksız iken kendisini haklı göstermeye çalışır. Zalim iken kendisini mazlum gösterir. Alacağı bir ise bin ister. Susacağı yerde cazgırlık eder. Edepsiz insana dost olmak da düşman olmak da zordur. Onunla hiçbir şeyin tadı tuzu yoktur.
   Bazı insanların dışı hoştur, ama içi boştur. Bu kimseler, insanların gördüğü işlere çok önem verirler, fakat işin asıl kısmını ihmal ederler.
   Dengeli mümin ahiret işleri gibi dünya işlerini de güzel yapar. İbadeti güzel, işi bozuk olan kimse örnek insan değildir. Onda noksanlık ve hastalık vardır. Kılık kıyafetine ve dünya işlerine son derece dikkat edip de, kalbini ihmal eden, ahiretini unutan ve ibadeti önemsemeyen kimse de dengesizdir, noksandır.
  
Görüntü Güzel Ama…

   Bir kısım insan, kibar, temiz ve sevimli gözükmek için bütün imkanlarını kullanır. Giydiği elbisede ufak bir bozukluk, yırtık, kir ve toza tahammül edemez. Onu düzeltmeden rahat edemez. Fakat aynı insan, yalan, iftira, alay, dedikodu, küfür, hakaret gibi dilinin bozuk konuşmalarından hiç rahatsız olmaz. Yaptığı çirkin işlerden kurtulmak istemez. İçindeki kibir, bencillik, haset, inkâr, gösteriş, hırs, tamah, şehvet, şöhret, korkaklık gibi kötü huylardan temizlenmeyi düşünmez. Bu durum da dengesizliktir. Yapılan işler ise haramdır.
   Edepli insanda yalan ve yapmacık işler olmaz. İşi yapmacık ve gösteriş olan kimse, imanın tadını tadamaz. Çünkü bunlar münafıkların sıfatıdır. Bazı insanlar gelip camide Hakk’a ibadet ederler, çıkıp çarşıda halka ihanet ederler.
   Bazıları namaz kılarken boynunu büker, tam bir huşu görüntüsü verir. Görenler kendisine hayran olur. Fakat kıldığı namaz, Allah katında azap sebebi olur. Çünkü o anda kalbi namazda değil, insanların bakışındadır. Niyeti Allah’ın rızası değil, halkın övgüsüdür. Bu da bir dengesizliktir. Bir çeşit münafıklıktır. İçi başka dışı başka olmaktır. İbadeti nefsin keyfine kullanmaktır. Şeklen gözel gözüküp, aslen bozuk olmaktır. Rasulullah s.a.v. Efendimiz, ümmetini bu halden şiddetle sakındırmıştır. Bir gün, “nifak olan huşudan Allah’a sığınınız” buyurdu. Sahabe, “nifak olan huşu nasıl olur?” diye sordular. Efendimiz s.a.v. buyurdular:
   “Bedenin huşu içinde gözüküp kalbin nifakla dolu olmasıdır.” (Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliya; Suyutî, Camiu’s-Sagir)
   Bu hal kâmil müminin sıfatı değildir. Allah dostları en fazla bu tiplerden rahatsız olurlar. Güzel kulluğun ve ahlâkın temelinde Allah rızası vardır. Niyet hak olmazsa, ibadet ihanete dönüşür. Büyük velilerden Hace Ubeydullah Ahrar k.s. şu olayı anlatır:
   “Mevlâna Nizamettin Hz.lerinin halkasında bulunanlardan birisi, bir gün mürşidinin huzurunda sahte bir tavırla başını önüne eğmiş, çenesini göğsüne dayamış murakabeye dalmış gibi bir vaziyet almıştı. Onu bu halde gören Hazret:
   “Hey! Başını yukarı kaldır. Senin üzerinden duman tüttüğünü görüyorum. Murakabeyle ne alakan var senin!” diye uyardı. (Safi, Raşahat)
  
Gerçek Edepli Kim?

   Edepli ve dengeli insanın ibadeti gibi ticareti de düzgündür. Kalbi gibi dili de doğrudur. Niyeti gibi işi de sağlamdır. Gönlü gibi elbisesi de temizdir. Dostluğu gibi düşmanlığı da mertçedir. Edep onun için bir meleke haline gelmiştir. Edep, meleke haline gelirse güzel ahlâk olur.
   Meleke, insanın nefes alıp vermesi gibi vücudunun parçası olmuş, ondan hiç ayrılmayan sıfat demektir. Ekseriyetle yalan konuşan bir kimsenin arada bir doğru konuşmasına bakıp, bu güzel ahlâklıdır denmez. Hüküm insanın hayatına hakim olan duruma göre verilir.
   Yakınları ile bir gün iyi geçinip, diğer gün yaka paça olan insan dengeli değildir. Bir komşusu ile iyi geçinip diğerine zahmet veren kimseye iyi müslüman denmez. Fakirlik günlerinde herkese merhaba ederken, zengin olunca eski dostlarına selam vermeyen kimse mertlikten mahrumdur.
   Edepli insan, iyi-kötü diye insan seçmez, herkese karşı edepli davranır. O, karşısındaki insanın davranış seviyesine göre değil, kendi terbiyesine göre muamele eder. İnsanlar bir yana hayvanlara bile zulüm etmez. Edepli insan başkasından zarar görebilir, fakat başkasına zarar vermez. Birileri onu aldatabilir, fakat o kimseyi aldatamaz.
  
İnsanoğlunun En Büyük Kaybı

   Bugün erkek-kadın, alim-cahil, köylü-şehirli, hepimizin en fazla muhtaç olduğumuz şey edeptir. Edep, insanı hayvanlardan ayıran en önemli özelliktir.
   Edep hiç kimseyi küçültmez. Kimsenin kıymetini düşürmez. Edep fakiri kıymetlendirir, zengini şereflendirir, genci süsler, ihtiyarı sevimli hale getirir. Edep, bir kadınının en kıymetli cevheridir, hiç solmayan süsüdür. Bir kadın, edepten daha güzel bir elbise giymemiştir. Bir erkek, edepten daha güzel bir servet edinmemiştir. Bir baba çocuklarına edep ve güzel ahlâktan daha kıymetli bir miras bırakmamıştır. İnsanla kabre girecek tek servet edeptir. Edebin hediyesi cennettir.
   Büyük veli Hucvirî k.s. der ki:

   “İnsanın bütün kaybı, her işin esası olan edebi kaybetmesinden kaynaklanmaktadır. Bu, hep böyledir, değişmez. Din ve dünya işlerinin hepsi edeple güzel olur. Edep olmadan hiçbir güzel iş ortaya çıkmaz.
   Edep, yerine göre farklı şekillerde olur. Halkın içinde gereken edep, güzel insanlığı ve mertliği muhafaza etmektir. Dindeki edep, Sünnet’e uymaktır. Muhabbetteki edep, saygıyı gözetmektir. Bu üçü birbirine bağlıdır. Akıllı ve mert olmayan kimse, sünnete uyamaz. Sünnete uymayan kimse hürmeti koruyamaz.
   Allah’ın zatına ve birliğine şahit olan ariflere hürmet, kalpteki takvadan ileri gelir. Onlara karşı edebi koruyamayan kimsenin terbiye yolunda hiçbir nasibi olmaz.” (Keşfu’l-Mahcûb)

Edebin Artması Allah’a Yakınlığı Gösterir

   Allah’ın sana yakınlığını, O’nun sana yakın olduğunu bilmekle anlarsın. Senin O’na yakınlığın, O’nun sana yakın olduğunu bilmekle olur. Bunların hepsi, Allah’a karşı ubudiyette ve edep yolunda gitmekten başka birşey değildir. Allah’a her nefeste yol vardır. Fakat unutmamak lazımdır ki, her yolun başı edeptir. Şımarmamak lazımdır. Buna göre, senin edebinin artması, Allah’a olan vuslatını gösterir.
   El Hikemu’l-Ataiyye

Edep Diye Bir Hal

   Sözlükler edep kelimesi için şu karşılıkları veriyorlar:
   Terbiye, güzel ahlâk, iyi davranış; incelik, kibarlık, naziklik.
   Utanma, çekinme, hicap, haya.
   Kelimeler nasıl da aşina! Keşke bu kelimelerin anlattığı haller de o kadar aşina olsaydı…
   Ve deyimlerimiz var edep üzerine:
   Edep etmek: Utanmak.
   Edebini takınmak: Terbiyeli olmak.
   Edeplenmek: Uslanmak, nazik ve terbiyeli olmak.
   Edep-erkân bilmek: Uyulması gereken yolu-yordamı bilmek, usül bilmek, terbiyeli hareket etmek.
   Deyimler, toplumların insan ve hayat telakkilerinden asırlar boyunca süzülmüş billur damlalardır.
   Ve aslında edep ve edepli olmak üzerine her bir deyimimiz, Allah Kelâmı’na ve Rasul yoluna aralanan bir kapıdır.
   Kaygusuz Abdal ne güzel söylemiş:
   Edepli ol can isen
   Hakk’ı bil insan isen
   Müştak-ı sultan isen
   Var edep öğren, edep…


Her Halde Bir Ders Var

   Lokman’a:
   – Edebi kimden öğrendin? dediler.
   – Edepsizlerden, diye cevap verdi. Çünkü bana bunların neleri hoş görünmediyse onları yapmaktan kaçındım.
   Şaka yoluyla söylenmiş olsa bile, akıllı insanın ders almayacağı söz yoktur. Ama cahilin önünde yüz tane hikmet okusalar, bu onun kulağına şaka gibi gelir.
   Sadi-i Şirazî

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

İNSAN İLİŞKİLERİNDE İSTİKAMET

 İNSAN İLİŞKİLERİNDE İSTİKAMET
  
   Murat Hafızoğlu
  
   Allah Rasulü A.S.’a, insanların en fazla hangi sebeplerle cennete gireceğini sordular. Buyurdu ki:
   – Allah’a karşı takva ve güzel ahlâk.
   Takvanın, emredilen farzların yerine getirilmesi ve haramların terki olduğunu biliyoruz.
   Güzel ahlâka gelince; insanlara karşı bir mümine yaraşır şekilde davranmak. Abdullah ibn-i Mübarek R.A.’ın dediği gibi, “güler yüz, bol iyilik ve eziyetten kaçınmak…”
   İslâm alimleri, bir müminin insanlarla ilişkilerinde dikkate alması gereken en alt seviyeyi “eza ve sıkıntı vermemek” diye tarif ediyorlar. Üst seviyeye gelince: “Kötülük yapanlara da iyilikle karşılık vermek.”
   Günümüz dünyasının en büyük kayıplarından biri  işte bu ölçü. Yani insan ilişkilerinde “yaratılanların en şereflisi”ne yakışan tarzdan, Ahlâk-ı Hamide’den, nebilerin yolundan ayrılmak.
   Tevazudan, samimiyetten, doğruluktan, diğergamlıktan, kadirşinaslıktan, vefadan, adil ve dürüst olmaktan, sabır ve tahammülden kopmak.
   Elde ne kaldı? Aklınıza insanlığı, toplumları ve kalpleri çürütecek ne geliyorsa o…
   Takva ve güzel ahlâk… Ebedi mutluluğun, cennetin iki şifreli anahtarı. Ve tabii, bu dünyayı yaşanılabilir kılmanın da…
  
   Günlük hayatımızın farklı sahneleri var ve hepimiz bu değişik sahnelerde değişik roller üstleniyoruz.
   Evde eş, evlat veya ebeveyn; işyerinde amir veya memur; mahallede, apartmanda komşu; alışveriş yerlerinde müşteri; okulda hoca veya öğrenci; akranımız arasında arkadaş…
   Nerede, hangi pozisyonda ve hangi ruh hali içinde olursak olalım, bir an için hayatımızın geride bıraktığımız sayfalarını, bir fotoğraf albümünün sayfaları arasında gezinir gibi gözümüzde canlandıralım.
   Şu fotoğrafta bir dostumdan yardım isterken… Bir diğerinde yardım ederken… Bakın, işte şu sağımda bulunan arkadaş trafik kazasında vefat etti… Burası bizim eskiden oturduğumuz ev, yanımdaki de eski komşum… Şu resimdeki arkadaşla artık görüşmüyoruz… Burası çalıştığım işyeri. Resimde görülen üç kişi de, ertesi gün hangimiz terfi edecek diye beklemenin heyecanı içinde… Burası bir dost meclisi, ne de güzel sohbetler ederdik!…
   Her birimizin hafızasında yukarıdakilere benzer yüzlerce, binlerce fotoğraf karesi var kuşkusuz. Ve hayat devam ederken, bunlara her geçen gün durmadan yenileri ekleniyor.
   Peki, acaba bu fotoğraf karelerinin kaçında iyi bir insan, iyi bir müslüman olarak diğer insanlara karşı bizden beklenen görevleri yerine getirebildik?
   Mesela fedakârlık yapıp yardım eden kişiye vefa borcumuzu ödedik mi? Trafik kazasında ölen kardeşimizin geride bıraktığı yetimlerine kardeşlik görevimizi yerine getirmiş miydik? Yoksa ‘bana ne!’ deyip hayatın acımasız çarkları arasında kaybolmaya mı ittik? Ve komşularımız… Onlara hakkımızda ne düşündükleri sorulduğunda, vereceği cevabın bizim iyi müslüman olma iddiamızı destekleyeceğinden emin miyiz? Ya artık görüşmediğimiz arkadaşımız? Dargınlığımızın sebebi acaba biraz da bizim nefsî davranışımız olamaz mı? İş yerinde terfi etme yarışına kendinizi kaptırmışken, başkalarının hakkına girip girmediğimiz konusunda kalbimiz ne söylüyor? Alışverişte, ticarette, esnaflıkta Rabbimiz’in rızasıyla ne kadar barışığız? Ve hizmet iddialarımız… Gerçekten hizmet mi ediyoruz, yoksa kalp kâbelerini yıkıp dökerek hezimete mi uğruyor ve uğratıyoruz? Güzel sohbetler ettiğimiz o dost meclisine ne oldu? Kimler, hangi sebepler yüzünden dağıttı o rahmet ortamını? Kim kime yanlış yaptı?..
   Bütün bu fotoğraf karelerinin ortaklaşa işaret ettiği soru şu: Hayatımızı kuşatan ilişkiler ağı içinde, diğer insanlarla temas noktalarımızı oluşturan “beşerî münasebetler”de ne kadar müslümanız?
  
Cenneti Kişisel İbadetlerle Aramak

   “İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olmazsınız” (Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, ibnu Mace, Ahmed b. Hanbel) buyuran Alemlerin Efendisi A.S., imanın temeline sevgiyi yerleştirmiş oluyor. Böylece ilişkilerimizde zorlamaya ve gösterişe dayalı olmayan, içimize yerleşmiş bulunan ve şahsiyetimizin ayrılmaz parçası haline gelmiş olan “karşılıklı sevgi ve muhabbet” ile ayakta duran bir toplum oluşturmamız gerektiğini ikaz ediyor.
   Bu hadiste, Efendimiz A.S.’ın fert olarak yerine getirmemiz gereken ibadetlere değinmeden sadece “sevgi”ye vurgu yapması, toplum hayatımızın sağlıklı olabilmesi için mutlaka sevgi üzerine inşa edilmesi gerektiğini ortaya koymakta.
   İnsanî ilişkilerin temeli olan güvenilirlik, dürüstlük, vefa, kadirşinaslık, diğergâmlık, içtenlik, fedakârlık gibi hasletlerin sevgi olmadan var olması ve yaşaması mümkün olamayacağına göre, şunu tesbit etmek zorundayız: Günümüz dünyasının güvensizlik, kıskançlık, çekememezlik, kaypaklık, cimrilik, aldırmazlık, tepeden bakma gibi çürütücü, bitirici olumsuz özellikleri, temelde sevgi eksikliğine dayanır.
   Şahsiyetini bu türlü olumsuz özelliklerden arındırmadıkça, kişinin yaptığı ferdî ibadetlerin kendisine beklendiği ölçüde faydası olmayacağı açık. Zira yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz hadis-i şerifin baş tarafında Efendimiz A.S. şöyle buyurur: “Size, geçmiş ümmetlerin iki (manevi) hastalığı sirayet etmiştir: Haset ve kin. Bunların herbiri kazıyan (bir ustura) dır ki, kılları kazır ve traş ederler demek istemiyorum; bunlar dinin kökünü kazır…”Şu halde bu olumsuz özellikleri
(Efendimiz A.S.’ın mübarek tabiriyle hastalıkları) kişiliğinden silip kazıyamamış olanlar,
ne kadar çok ibadet ederlerse etsinler, istediklerini elde etmeleri kolay değil.
Çünkü ettikleri ibadetlerin sevabını bu hastalıklar bir ustura gibi kazıyıp yok etmektedir.
   Bu söylediklerimizin abartılı olduğunu düşünülüyorsa, Allah Rasulü A.S.’ın şu uyarısını da hatırlayalım: “Hasetten sakının. Zira haset, ateşin odunu yakıp yediği gibi iyi amelleri yiyip tüketir.”
 (Ebu Davud, İbnu Mace)
   Şimdi başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmenin zamanıdır. Affedilmez bir aymazlık ve ihmalle bireysel görevlerimiz arasından çıkardığımız “beşerî münasebetler”deki arızalar, sonunda ibadetlerimizi ve güzel amellerimizi kemiren birer mikrop olarak amel defterimizin sevap hanelerini durmadan eksiltiyor. Kalplerimizi içinden çürütüyor. Biz ise adeta kendimizi garantiye almış gibi, Allah’ın bizi kardeş kıldığı insanları kırıp-dökmeye, küstürüp darıltmaya devam ediyoruz…
İstikametimizi mi Yitirdik?
   Alemlerin Övüncü A.S. Efendimiz, gelmiş-geçmiş bütün günahları bağışlanmış olduğu halde, “Hûd suresi beni ihtiyarlattı” buyurmuş. Kasdettiği ise, bu suredeki kısacık bir ayet: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”
   Evet işte bu ayet… Bütün Kur’an ayetlerine aynı ruh arılığı ve aynı gönül safiyeti içinde muhatap olan Efendimiz A.S., bu kısacık ayet-i kerimenin ne kadar ağır bir sorumluluk yüklediğini böyle ifade buyurmuş.
   İki cihan güneşi A.S., bu ayet-i kerimenin ağırlığı altında yaşlandığını hissettiği halde bizler bu kadar rahat olabiliyorsak, ya bu ayetteki “dosdoğru ol” emrinin ne anlattığını idrak edemedik, ya da Kur’an ile aramızda birtakım engeller var.
   Şu bir gerçek ki, uzun bir zaman önce hayatımızdan kovduğumuz bizi biz yapan kavramların bıraktığı boşluğu, onların zıtları ile dolduruyoruz. Vefa yerine kalleşlik, edep yerine edepsizlik, nezaket yerine kırıcılık ve kabalık, yardımseverlik yerine bencillik ve umursamazlık…
   İşte bu kavramlardan birisi ve belki de en önemlisi “istikamet”tir. Yani dosdoğru olmak, “adam gibi adam” olmak… Kur’an’da ve hadis-i şeriflerde sıkça geçen bu kavramın hayatımızı terkettiğinin belki çoğu kimse farkında bile değil. Oysa dinimizin temelidir istikamet.
   Öyle olmasaydı, “Ya Rasulallah! İslâm’ı bana öyle bir tarif buyurun ki, ondan sonra artık kimseye Din’in ne olduğunu sorma ihtiyacı duymayayım” diyen bedeviye, “Allah’a inandım de, sonra da istikamet üzere (dosdoğru) ol!” (Müslim, Ahmed b. Hanbel) buyurur muydu İki Cihan Güneşi A.S.?
   Anlayış sahibi olanlar için bu hadis, İslâm’ı başka bir açıklamaya gerek bırakmayacak tarzda izah etmiyor mu? Önce Allah Tealâ’ya iman edeceğiz, dolayısıyla O’nun gönderdiği kitaplara, peygamberlere ve kitap ve peygamberlerin bildirdiği hususlara iman edeceğiz, sonra bu imanı dilimizle de ifade ve ilan edeceğiz. Sonra bir bir tek şey: İstikamet üzere, yani dosdoğru olacağız. Amellerimizde, sözlerimizde, davranışlarımızda ve hatta kalbimizden geçirdiklerimizde ve niyetlerimizde…
   İstikamet üzere olmanın, gerçek anlamda mümin ve gerçek anlamda insan olmanın tek yolu olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Yaşanılabilir bir dünya ve ebedi saadet için, istikamet vazgeçilmez bir öneme sahip. Böyle olduğu için Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra istikameti takip edenlerin üzerine melekler iner. Onlara, ‘korkmayın, üzülmeyin, size vaadolunan cennetle sevinin’ derler.”(Fussılet/30)
   Aynı manadaki bir diğer ayet-i kerimede de şöyle buyurulur: “Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra
 da istikamet üzere yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”
 (Ahkâf/13) Bu ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde vurgulanan istikametin hayatımızdaki
yeri ve ağırlığı ne oranda ise, müslümanlığımız ve gerek birey, gerekse toplum olarak kurtuluşumuz
 da o nisbette sözkonusu olacaktır.
   İstikametin ölçüsü ise, fert planında yerine getirmekle yükümlü olduğumuz ibadetleri hakkıyla eda
 etmek yanında, toplumsal ilişkilerimiz bakımından da aranan, sevilen ve eksikliği hissedilen insan olma yolundaki çabalarımızdır.
   Böyle geniş kapsamlı bir sorumluluğu yerine getirmek, yani kıl kadar eğrilmeden dosdoğru insan olabilmek kolay olsaydı, Efendimiz A.S. Hud Suresi’ndeki ayetin ağırlığı sebebiyle ihtiyarladığını
söylemezdi.
 
Taş Atana Gül Atabilme Erdemi

   Bu noktada denebilir ki, insanî ilişkiler zaten her yanıyla bozulmuş durumda. Ben insanlara iyi davransam ve istikamet üzere olsam bile, diğer insanlar bozuk olduğu için benim bu davranışımın hiçbir anlamı olmayacaktır.
   İlk bakışta doğru gibi görünen, hepimizin yaşadığı bu ruh hali de, aslında şeytan ve nefsin imal ettiği aldatıcı bir gerekçeden başka birşey değil!
   Efendimiz A.S. şöyle buyurur: “Hiç biriniz, ‘ben insanlarla beraberim, insanlar iyilik yaparsa ben de yaparım. İnsanlar kötü davranırsa ben de kötü davranırım’ diyen şahsiyetsiz kimselerden olmasın. Aksine, insanlar iyilik yaptığında iyilik yapmak, kötü davrandıklarında da haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin.” (Tirmizî)
   Beşerî münasebetlerdeki bu şaşmaz ölçü, bize aynı zamanda istikametin günlük hayatta nasıl uygulanacağının da anahtarını veriyor. İnsanlardan iyilik gördüğümüzde buna iyilikle karşılık vereceğimize kuşku yoktur. Kötülük gördüğümüzde ise, elimize geçen ilk fırsatta bizim de başkalarını ezmemiz, başkalarının hakkını gasbetmemiz değil, haksızlık ve zulme sapmamak için nefsimizi eğitmemiz, terbiye etmemiz gerekiyor.
   İşte bu noktada istikametin hayata geçirilebilmesi için meseleye “nefis terbiyesi” olgusu girmekte. Tasavvufun hayatımızdaki fonksiyonu bu noktada ne kadar bariz görülüyor değil mi? İstikamet sahibi olmak kaçınılmaz bir görevse ve bunun yolu da nefis terbiyesinden geçiyorsa, varacağımız başka neresi olabilir?
   Toplumsal hayatta insanî değerlerin alt-üst edildiği, insanî ilişkilerin menfaate, maddeye ve beklentilere dayalı olarak yürütüldüğü günümüz dünyasında, eğilip bükülmeden, yalpa yapmadan dosdoğru bir mümin olabilmek… İşte bu çetin ve bir o kadar da kaçınılmaz görev, günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak hayatımıza girmedikçe, ne bizler hakiki mümin olabileceğiz, ne de bin türlü kötülükle kirletilmiş olan dünyamız yaşanılabilir bir zemin olacak…

  

 

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ ZERAFET ﻬஐ♥ ﷲ ♥ஐﻬ

ya-eba-salih-mevla-ruhullah06

 
Zarafet

Zarafet kelimesinin içini doldurabilecek özellikler nelerdir? Acaba hiç düşündünüz mü, zarif insan kime denir?

Zarif kelimesi zarf kelimesi ile aynı köktendir. Zarf, ‘içine bir şey konulan kap’ anlamını taşır. Mektup zarfı gibi. O halde zarif insan da, ‘içinde latif ve hoş şeyler bulunan kişi’ anlamına gelecektir. Soru şu:
Zarafetin içini dolduran bu latif ve hoş seyler acaba nelerdir? ! ..

Zarif olmanın ilk şarti hiç şüphesiz nazik olmaktir. Nazik olmanin ilk şartı da hatayı kendinde aramak. Konfüçyüs, insaniyeti tanımlarken
‘Kendine hakim olmak ve nezaketli olmak.’ der. Bu bir bakıma zarafetin de
tanımıdır. Çünkü zarif kişi hiç kimseye zararı dokunmayan, bilakis kendisinden çevresine güzellik ve iyilik yansıyan kişidir. Zarafeti olmayan, nezaketle terbiye edilmeyen bütün varlıklar, gitgide canavarlaşır. O halde zarafet haddi aşmamak da demektir. Haddi aşan her şey çevresine zarar verir çünkü.

Rüzgar, saba yeli yahut meltem iken güzeldir de haddini aşıp şiddetlenince
fırtınaya, boraya, kasırgaya durur. Dalgalar belli bir ahenkle sahile vururken hoşa gider de şiddetini artırınca çevresini yıkmaya başlar. Sevgi belli ölçülerde erdemdir de haddi aşınca adı ask olur, cinnete varır.
Yerinde bir öfke edep içindir de haddi aşınca insanı katil eder. Şakanın
normali nükte ve mizahtır; ama aşırısı maskaralık olur. Velhasil zarafet
bir itidaldir. Hani mevsimler içinde bahar gibi. Kış ve yaz haddi aşan
hava şartlarıyla vardır; ama baharda sıcak ile soğuğun, gece ile gündüzün,
belki tabiattaki ölüm ile canlılığın eşit ve dengeli oldugu görülür. Bunun
insan ruhuna yansıması da aslında insanin itidali, fıtratın en beğenilen
yüzüdür. İnsan ruhu iyilik ve güzellik ile gerçek kimligine kavuştuğuna göre, bir bahar zarafeti de insana en uygun olan tavrı sunar. Ne buyrulduğunu biliriz: ‘İşlerin hayırlısı, orta hallice olanıdır. ‘Bu düstur, derinine bakıldığında, aşırılıktan kaçmaktan öte zarafeti bize telkin etmektedir.

Her tavrın bir zarafeti vardır. Oturmanın, kalkmanın, iş görmenin, eşyaya
bakmanın, sosyal ilişkilerin, çalışmanın, dinlemenin ve tabii söz söylemenin… Gönüllerdeki zarafet dışa yansıdıkça hayat güzelleşir ve kalite kazanır. Söz gelimi sanat eserleri ancak zarif bir duyuş, zarif bir bakış ile ortaya çıkabilir. Sözün zarafeti şiir, rengin zarafeti resim, taşın zarafeti mimari, sesin zarafeti beste olarak dışa yansıdığı vakit eşya da zarafet kazanır ve sanat olur. O halde sanatın kullandığı yöntem, baştan başa bir zarafetten ibarettir. Ortaya çıkan şey edepten sıyrılmış olsa bile yöntemin zarafetine halel getirmez.

Eşyanın zarafeti insanın ona yükledigi anlam ile ölçülür. Çivi, iğne, çengel, giyotin, mengene, kerpeten vb. eşya bir zindanda da bulunabilir, bir cilt evinde de. Zindanda aynı eşya ile işkence yapılır ama cilt evinde onlar bir sanat eseri için vardır. Yani birisi nezaket ve zarafet adına kullanılır, diğeri nezaketsizlik ve zulüm adına. Birinden estetik, diğerinden kötülük çıkar. Bunlardan ilki insan tabiatina uygun olan, diğeri onu insanlıktan çıkaran tavırlar olduğuna göre insanlığın da ölçüsü zarafete vabeste kalır. İnsaniyetli olmak demek, önce zarif olmak demektir.

Zarif kişide bulunmasi gereken özellikler arasında yüzün aydınlığı, vücut
ve elbisenin temizliği, güzel koku sürünme, görünümün iç açıcı oluşu,
konuşmanın düzgün ve akıcılığı, fikirlerin mantık ve akıl çerçevesinde
olması, müstehcenlikten kaçınma ve pis şeylerden uzaklasma gibi özellikler
vardir.*
Buna gülümseme, kararlılık, samimiyet, tek yüzlülük, sevgi, takdir hissi vs. de eklenebilir. Ama bizce hepsinden önemlisi sözün güzel olmasıdır. Sözün güzel olmasından kasıt, onu düzgün ve akıcı ifade etmekten, süslemekten ziyade içinin dolu olması, değerli bir fikri ifade etmesi, yüksek anlamlar taşıması, yapıcı olması, gönül almasıdır. Yerinde bir teşekkür, uygun bir selamlaşma, gerektiginde özür dileyiş, takdir ve sevgiyi ifade gibi. Bunlar yoksa mutluluk yoktur çünkü. Yani ki söz, candan ibarettir.
Ve canın tek gıdası zarafettir.

Prof. Dr. Iskender Pala

http://gavsisanim.spaces.live.com

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

  who's online    

DUA ADÂBI

   

           bsm

 

1- Evvelâ abdestli bulunmak,
2- Bir namazdan sonra yapılmak,
3- Tevbe ve istiğfârını ve kemâl-i ihlâsını arzeylemek,
4- Kıbleye yönelmek,

5- Duâdan evvel Allah’a çokça hamd ü senâ etmek,
6- Resûl-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazretleri’ne

çokça salât ve selâm eylemek,
7- Duânın nihâyetini âmin ile bitirmek,
8- Duâda yalnız kendisini düşünmeyip bütün sâlihleri ve bütün

barrinha

mü’minleri duâya müşterek kılmak,
9- Bir hâcetini isterken ellerini semâya kaldırıp avuçlarını açarak duâ etmek,
10- Kıtlık; umumî sıkıntı ve felâketlerin def’i için ise ellerinin dışını semâya

çevirerek duâ etmek ve Allah’a sığınmak,

barrinha

11- Celb-i menfaat için yapılan duâların nihâyetinde ellerinin avuçlarını yüzüne

 mesh eylemek, def’-i mazarrat için yapılan duâlarda mesh edilmez.
12- Duânın asıl anahtarı ise helâl lokma yemektir.
  

ALLH C.C. HAYIR DUALARINIZI KABUL BUYURSUN(AMİİN)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

SELAM ADABI

 

y1pjia_lSQOfwj8L9Lbx4bDbxYBU96qs7RHy6rbOCX3X7cRiVQOriVWU2F2tKjC8SYkTxj8KPjBTTM

Selâm verirken işaretle vermek caiz değildir. Selâmdaki lafzı söylemek lazımdır
Câbir (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivayet etmektedir: "Kişinin bir parmağı ile işaret ederek selâm vermesi, Yahudi işidir." (Tergib ve Terhib, c.5/308-16)

 2120d0

Arada mesafe uzak ise, yahut araba ile gidiliyorsa; uzaktaki şahsa veya bir diğer arabadakilere elle işaret edilirken veya korna çalınırken, selâmdaki lafzı da söylemek lazımdır.
Peki selâm verilirken ve alınırken ne demek lazımdır? Bunu da Peygamber Efendimizden (s.a.v.) öğrenmekteyiz.

2120d0
Ebû Hüreyre (r.a.)’nin naklettiği şu hadis-i şerifte "en güzel selâm verme şekillerini" görmekteyiz:
"Bir adam Resûlullah’ın (s.a.v.) bulunduğu bir meclisten geçerken: "Selâmun aleyküm" dedi Resûlullah (s.a.v.)
"On basene kazandı" buyurdu. Sonra başka biri geçerken:

2120d0

"Selâmün aleyküm ve rahmetullah" dedi. Bu defa Resûlullah (s.a.v.): "Yirmi hasene kazandı" buyurdu. Daha sonra da başka bir kişi geçerken: "Selâmün aleyküm ve rahmetullabi ve berakatuhu" deyince, Resûlullah (s.a.v.): "Otuz hasene kazandı" buyurdu. Derken adamın biri Resûlullah’ın meclisinden selâm vermeden ayrılınca Resûlullah (s.a.v.): "Arkadaşınız ne de çabuk unuttu" dedi ve:

2120d0
"Sizden biriniz bir topluluğa geldiğinde selâm versin. Oturmak isterse otursun, ayrılırken de selâm versin. Birincisi ikincisinden daha ehemmiyetli değil" buyurdu. (Tergib ve Terhib, c;5/297-22)
Selâm veren, bir kişiye bile selâm verse, çok
luk edatı ile vermelidir. Selâma karşılık veren de aynı şekilde çokluk edatı ile vermelidir. Çünkü selâm veren de alan da yalnız değildir. Orada melekler vardır.

2120d0
En güzel selâm şekli şöyledir; "Esselâmü aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekâtühü" (Size selâm, Allah’ın rahmeti ve bereketi de üzerinize olsun)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

EZAN ADABI

 

y1pjia_lSQOfwjzQ-BDGansYOLq2hhh2B7C8G0kGnCQePMLwP4FLwP53HqI2ChmF_kIiq6RCvmTpbg

Okunan ezanın Allah’ın istediği gerçek ezan olabilmesi isin dikkat edilmesi gereken hususlar vardır:

 
1) Ezan mutlaka Arapça okunmalıdır. Allah’ın gönderdiği Cebrail (a.s.)’ın öğrettiği kelimelerin dışına çıkılamaz. Hangi ırk ve dilden olursa olsun ortak ibâdet dilleri sayesin de kardeşçe kucaklaşan müslümanların birliğini yok etmek isteyen İslâm düşmanları "kendi dilinle ibâdet etmek daha iyidir" diyerek ezanı Arapça’nın dışında bir dille okutmak isterler.

fıyonk
2) Ezân; müslümanların sevip saydığı, güvenilir, İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış, kısaca gerçek anlamda bir "müslüman" tarafından okunmalıdır. Allah adına insanları Allah’ın mescidine çağıran kişinin dâvetine cevap verecek olanlar güvendikleri bir müslümanın sesini duyduklarında daha bir şevkle toplanırlar.


3) Ezan okuyan kişinin güzel ve gür sesli olması ve ezanın yüksek bir yerde okunması gerekir.

4) Farz namazlardan önce okunan ikamet hızlı okunduğu halde ezan ağır ağır okunur.

5) Ezan okurken kelimeleri yanlış okumak ve aşırı şekilde teğanni yapmak câiz değildir.

6) Ezan okurken müezzinin konuşması, hattâ kendisine verilen selâm’ı dahi alması caiz değildir.
Ezan okuyanın dikkat edeceği hususların yanında dinleyenin de uyması gereken hususlar vardır:

fıyonk
1) Ezan okunurken konuşulmaz. Hattâ Kur’ân-ı Kerîm okuyan bir kişi ezan başladığında

 okumayı bırakıp ezanı dinler.
2) Ezan’ı dinleyen müslüman, müezzinin okuduğu ezanı tekrar eder ve böylece o da ezan okunmuş olur. "Hayya ala’ssalâh" ve "Hayya alalfelâh" cümlelerinde "Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh (Allah’tan başka hiçbir güç ve kuvvet kaynağı yoktur)" der. Sabah ezan’ında müezzinin "essalâtü hayrün mine’n-nevm" cümlesine "sadakte ve berirte (doğru söylüyorsun)" diye karşılık vermesi sünnettir.


3) Ezanı işiten kişi cünüp de olsa yukarıdaki yükümlülükleri yerine getirir. Ancak hayızlı ve nifaslı olan kadınlar bunun dışındadır.

4) Ezanın bitiminde dinleyen kişi ezan duasını okur.
"Allahumma Rabbe hezihi’d-da’ vati’t-tamme ve’s-salati’l-kâime âti seyyidina Muhammeden el-vesilete ve’l-fazilete ve’d-dereceti’r-rafiati’l âliye ve’b-ashû makamen mahmuden ellezi vaadtehu inneke la tuhlifu’lmi’ad."

fıyonk
"Ey bu üstün çağrının ve hazır namazın Rabbi olan Allahım! Muhammed ‘e vesileyi, fazileti ve yüksek dereceyi ihsan et. Onu kendisine vadetmiş olduğun övülmüş makama eriştir. Zira sen vaadinden dönmezsin".

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Etiket Bulutu