Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for the ‘DİNİ’ Category

Terk edilen namazlar:

1) SABAH: namazini kilmayanin yüzünde nur kalmaz
2) ÖYLE: rizkindan bereketi kaldirilir
3) IKINDI: vucudunda kuvvet olmaz
4) AKSAM: evladinin hayrini göremez
5) YATSI: uykusunda rahat edemez

1) Dünyadaki ceza :
*ömrü kisalir
*salihlerin ( nur) simasini yüzünden siler
*yaptigi hiç bir amele sevap vermez
*duasi Allah katina çikmaz
*dünyadaki bütün mahlukat ona bûz eder
*salihlerin duasindan nasibini alamaz

2) Ölür iken:
*zelil olarak ölür
*aç olarak ölür
Susami$ olarak ölür ( ne kadar icerse icsin susuzlugunu gideremez)

3) Kabirde:

*Allah kabrini daraltir ( kabirgalarin bir birine giresiye kadar)
*kabrinde ate$ yanar
*Allah ona yilan musabat eder ki kiyamete kadar ona e$lik ederek (vurarak) kiyamete kadar azap eder

4) Kiyamet’e:
*Allah ona yüzünün üzerinde sürünerek mulat eder ceheneme kadar
*Allah ona gazapla bakarak yüzünün eti eriyip gider

İtidal İçin Sabır

mevla-guzel-eyler

Ahmet ALEMDAR • 134. Sayı / DİĞER YAZILARÖlçülü olabilme, aşırıya gitmeme halidir itidal. İtidalli insan, sükûnet ve yumuşaklığı esas alan bir zemin üzerinde yükselebilen insandır. Bu insan, çile ve musibetler karşısında veya şeytanın hilelerine karşı soğukkanlılığını koruyabilir.İtidal üzere olmanın temeli sabırdır. Ancak sabırla donanırsa insan, bu konuda maharet kazanabilir, marifet gösterebilir. İnsan sabırla belki defalarca rafine olarak incelebilir ve katlanabilme, kadere razı olma, hatta karşılaştığı sıkıntılı işte hayrı görebilme becerisini elde edebilir.Sabır ama neye?

Sabretmek, zillete razı olmak, haksız tecavüzlere, insan haysiyetine gölge düşürecek saldırılara katlanmak ve bunlara ses çıkarmamak anlamına gelmez. Çünkü meşru olmayan şeylere karşı sabretmek caiz değildir. Bunlara karşı içten elem duymak ve bunlarla mücadele etmek gerekir. İnsanın kendi gücü ve iradesiyle üstesinden gelebileceği kötülüklere katlanması ya da karşılayabileceği ihtiyaçları karşısında gevşemesi sabır değil, acizlik ve tembelliktirSabır, bazı tembel kişileri kamufle eden bir kavram gibi gözükse de, aslında cesaretin zaruri bir unsurudur. Çünkü sabırda itidal muhafaza edilerek kolayca vazgeçmeme ve tahammül gösterebilme vardır. Her türlü zorluğun merkezinde kişinin davasının bayraktarlığını yapmakta sebat etmesi için gerekli gücü sağlayan sabır erdemiyle donanmadan hiç cesur olunabilir mi?İmanın bir meyvesi

Sabır, şeytanın, gizli veya aşikâr herhangi bir düşmanımızın bitmek bilmeyen taarruzları karşısında gerçek inançta, ibadette, zikirde ve samimi düşüncelerimizde sebat etmek yolunda gösterdiğimiz bükülemez bir kararlılıktır. Bu kararlılık, Allah’a imanın esaslı bir cephesini yansıtır niteliktedir. Sabretmek hem imanın bir meyvesidir hem de insan sabrettikçe imanını kemâle erdirebilir. Çünkü bizler, Kâf Suresi’nin 39. ayetinde geçtiği üzere, başkalarının bizi rahatsız eden sözlerine karşı, güneş doğmadan ve batmadan önce Rabbimizi övgüyle anarak sabrımızı güçlendiririz.Kendimize sabrı sürekli telkin etmemiz de belki yeterli olmayabilir; işte bu noktada Rabbimizin, “Sabah akşam, rızasını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber ol; yani onlarla beraber bulunmağa candan sabret.” (Kehf, 28) emriyle karşılaşırız. Sabrı ve şükrü, evrâdı ezkârı yapıp kanaat mülkünün hazinesi haline gelen Dertli Baba gibilerin etrafında toplanmanın ve bir cemaat halinde yaşamanın bir sebebi de bu ilahî emir olsa gerektir.“Kanaat mülkünün hazinesiyim Devleti taatım saburen şükür.Tüm yaratılmışların pür günahıyem Evrâdı ezkârım saburen şükür.” (Dertli Baba)Kimi kime şikayet?Yüce Rabbimizin bir ismi de “es-Sabûr” değil midir? O sabrın sahibidir; takdirinin tecellisini sabırla bekleyendir. Aynı zamanda O, dilediğine de sabırla bekleme gücü verendir. Kullarına sabretme gücünü Allah veriyorsa, sabreden insan Allah ile birlikte değil midir? (Bakara, 153). Bu durumda Rüveym’in “Sabır, şikayeti bırakmaktır.” ifadesi ne kadar da doğrudur!Öyleyse bizler, kimden veya hangi hallerimizden kime şikâyet ediyoruz ki! İmam-ı Gazalî rh.a., insanın acıya sabredip uğradığı felaketi gizlemesini ve bunu kimseye şikayet etmemesini, kişinin Allah’ı çok iyi tanımış olmasına bağlamaktadır.Üç sabır.Sabredilen şey bakımından sabır üç çeşittir:

• Allah için yapılan ibadetlere karşı sabır,
• Günah işlememeye sabır,
• Allah’ın bizler için birer imtihanı olan üzücü olaylara karşı sabır.İlk ikisi, kulun kendi iradesi ile yapacağı işlerle ilgili sabırdır. Üçüncüsü ise kendi iradesi ve eylemi dışındaki olaylara sabırdır.

**Namaz ve Sağlığımız**

Müslüman, beş vakit namazı, Allah Teala emrettiği için kılar. Cenabı Hakkın her emrinde bir çok hikmetler vardır. Namaz kılarken yapılması emredilen her hareketin, hem bedene hem de ruha sağladığı faydalar vardır. Namazın sağlığımız üzerindeki faydalarından bazıları şunlardır:

1. Namazda yapılan hareketler hafif olduğundan kalbi yormaz. Ve Günün değişik saatlerinde kılındığı için insanı devamlı zinde ve dinç tutar.

2. Namaz sebebiyle başını günde seksen defa yer koyan bir kimsenin beynine ritmik olarak kan fazla ulaşır. Bu yüzden beyin hücreleri yeterince beslendiğinden, Namaz kılanlarda hafıza ve şahsiyet bozukluklarına daha az rastlanır. Bu insanlar daha sağlıklı bir ömür geçirirler. Bu gün tıpta “demans senil” bunama hastalığına uğramazlar.

3. Namaz kılanların gözleri, muntazam olarak eğilip doğrulmaktan dolayı, daha kuvvetli kan deveranına malik olur. Bu sebeple göz içi tansiyonunda artma olmaz ve gözün ön kısmındaki sıvını devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Gözü “Katarakt” veya “Karasu” hastalığından korur.

4. Namaz kılmaktaki izometrik hareketler, midedeki gıdaların karışmasına, safranın kolay akmasına ve dolayısıyla safra kesesinde birikinti yapmamasına, pankreastaki enzimlerin kolay boşalmasına yardımcı olacağı gibi, kabızlığın giderilmesinde de rolü büyüktür. Böbreğin ve idrar yollarının iyice çalkalanmasından, börekte taş oluşumunun önlenmesinde ve mesanenin boşalmasına da yardımcı olur.

5. Beş vakitte kılınan namazdaki ritmik hareketler, günlük hayatta çalıştırılamayan adale ve eklemleri çalıştırarak artoz ve kireçlenme gibi eklem hastalıklarını ve adale tutulmalarını önler.

6. Vücut sağlığı için temizlik muhakkak lazımdır. Abdest ve gusül, hem maddi hem de manevi bir temizliktir. İşte namaz temizliğin ta kendisidir. Zira hem bedeni hem de ruhi temizlik olmada namaz olmaz. Abdest ve gusül, bedeni temizliği sağlar. Namaz ibadeti insanı ruhen ve bedenen temizlemiş dinlendirmiş olur.

7. Koruyucu hekimlikte belirli zamanlarda yapılan beden hareketleri çok mühimdir. Namaz vakitleri, kan dolaşımını tazelemek ve teneffüsü canlandırmak için en uygun vakitlerdir.

8. Uykuyu tanzim eden en önemli unsur namazdır. Hata vücutta biriken statik elektriklenme, secde yapmakla topraklama yapmış olur yani statik elektrik boşalır. Böylece vücut tekrar zindeliğe kavuşur. (Hasan Yavaş, Namaz Kitabı, s. 134)

Kaynak: Osman ERSAN, Gözümün Nûru Namaz, Erkam Yayınları.

BİR’E İNANMAK, BİRLİĞE SARILMAK: TEVHİD

Nurullah Toprak

Dört kitabın mânası ve bütün ilimlerin özü “Lâ ilâhe illallah”dır. Yani: Allah’tan başka ilah yoktur. O (C.C.), herşeyi ile tektir, birdir. Bütün mülk O’nundur, yaratan ve yaşatan O’dur. Her şey O’nun varlığına ve birliğine delildir, ibâdet ancak O’na lâyıktır.

Bütün kâinât “Lâ ilâhe illallah” hakikatını ispat için yaratılmıştır. Bütün insanlar ve cinler bunu anlamak için var edilmiştir. “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât/56) âyeti, kulluktan önce imanı ve tevhidi istemektedir. Çünkü kulluğun temeli Allahu Teâlâ’yı tanımaktır. Bütün Peygamberler tevhidi târif ve tâlim için gönderil-miştir.Bütün ilimlerin hedefi mârifetullahtır. İnsana verilen kalbin vazifesi Yüce Yaratıcıyı tanımak ve sevmektir. Göz, kulak, dil, akıl, vicdan ve diğer melekeler de bunun için insana verilmiştir.
Dünyadaki kulluk bu tevhidle başlar ve onunla biter. İşin başında da sonunda da tevhid gerekir.Yani; dine girerken de, dünyadan giderken de insandan istenen tek şey “lâ ilâhe illallah” tevhididir. Her mükellefin bu tevhidi ve onun ilmini yeterince öğrenmesi farzdır. Gerçek tevhid ve kulluk akılla değil, vahiyle öğrenilir. Tevhidin hakikatına ihlas ve edeble ulaşılır.Bunun için bize ilâhî vahyi getiren Peygamberlere iman edip tâbi olmamız gerekmektedir. İnsanlığa son peygamber gelmiştir ve artık yahudi-hıristiyan, müşrik, putperest, dinli-dinsiz bütün insanlar onu tanıyıp kendisine tâbi olmakla mükelleftirler. Şu halde, gerçek bir iman için iki temel rükün vardır:
Lâ ilâhe illallah. Bu söz ve iman ile Allahu Teâlâ’nın varlığı, birliği ve ibâdete lâyık tek ilah olduğu tasdik edilmiş olur.
Muhammedü’r-Rasûlullah. Bu söz ve iman ile de Hz. Muhammed’in (A.S.) Allah’ın son peygamberi olduğu kabul edilmiş ve Allah’a kulluk için O’nun tebliğ ettiği dine girilmiş olur.
Bu iman öyle bir nurdur ki, kalbe atıldığı zaman içindeki bütün küfrü ve şirki tertemiz eder. O öyle bir ilâhî şuurdur ki, ondan kalbinde zerre kadar bulunduran kimse imanla gider ve sonuçta Cennet’e girer.Bu iman, kalbin hassas bir hissi ve Yüce Rabbine karşı gizli bir sevgisidir. Onun azı da çoktur ve değerinin dünyada dengi yoktur. Çünkü Rasûlullah (A.S.) Efendimiz, imanın değerini şöyle beyan buyurmuştur:
“Aziz ve Celil olan Allah, âhirette azabı en hafif olan kâfire:
‘Dünya ve içindeki bütün şeyler senin olsaydı, bu azaptan kurtulmak için onu fidye verir miydin?’ diye sorar, o da:
‘Evet verirdim!’ der. O zaman Allahu Teâlâ:
‘Sen daha Âdem’in sulbünde iken senden bundan daha kolay bir şey istedim; bana hiç bir şeyi ortak koşma seni ateşe sokmayayım dedim, sen bundan kaçındın, şirke girdin’ karşılığını verir.” (Buharî, Müslim)
Evet imanın zerresi, dünyanın bütününden daha kıymetli ve daha hayırlıdır. Çünkü, önümüzdeki ebedî alemde azaptan kurtuluş için bütün dünya fidye verilse kabul edilmez iken; kalbinde zerre kadar imanı olan kimse için Allah Teâlâ, meleklerine: “Onu Cehennem’den çıkarın!” (Buharî, Müslim) emrini verecektir. Şimdi bu imanın ve Allah sevgisinin ne büyük saâdetlere sebep olduğunu Rasûlullah (A.S.) Efendimizden dinleyelim:
“Bana Cibril geldi ve şu müjdeyi verdi: ‘Senin Ümmetinden kim, Allah’a hiç bir şeyi ortak koşmadan ölürse Cennet’e girer.’ Ben: ‘Zina etse, hırsızlık yapsa da mı?’ diye sordum, Cibril: ‘Evet, zinâ etse, hırsızlık yapsa da (Rabbine şirk koşmadan ölürse, af veya azaptan sonra Cennet’e girer)’ cevabını verdi.” (Buharî, Müslim)
Namaz, oruç, zekat ve hac gibi temel farz ibâdetleri yapan bir müslümanın, ayrıca dinin helal kıldıklarını helal, haram kıldıklarını haram kabul etmesi farzdır. Cennet’e götüren iman budur. Bir müslüman, Allah’a imanı tam ve şirkten uzak olduğu halde nefsinin hevâsına uyup bazı farzları terk etse veya haramlara girse, bu yüzden küfre girmiş olmaz. Bu durumda kendisine tevbe farzdır.Tevbe etmeden ölse bile yine mü’mindir, tevhid üzere ölmüştür. Cenâb-ı Hakk dilerse kendisine hiç azap etmeden affederek onu rahmetiyle cennetine koyar. Veya geçici bir azapla cezâlandırır ve sonunda ebedî nimet yurdu Cennet’e koyar. Asıl olan Allah’ın birliğine iman ve irfandır.Bu kadarcık irfan olmadan Cennet’e girmek mümkün değildir.
Kendisini yaratan ve yaşatan Yüce Rabbine imanı olup da hiç itaati olmayan bir insanda O’na karşı hiç değilse biraz mahcubiyet ve hayâ bulunmalıdır.Bu kadarcık hayâ da bir iman alâmetidir ve Hz. Rasûlullah (A.S.) Efendimizin beyanıyla, bunun bile kazancı büyüktür. Efendimiz şöyle buyurmuştur:
“Sizden evvelki ümmetler içinde bir adam vardı. Tevhid hâriç işe yarar hiçbir hayırlı ameli yoktu. Bir gün âilesini toplayıp:
‘Öldüğüm zaman beni yakınız. Kemiklerimi havanda döverek toz ediniz.Sonra rüzgârlı bir günde bu tozun yarısını karaya, yarısını denize atınız (Rabbine itaatı olmayan bu vücûdu ortadan kaybediniz!)’ diye vasiyet etti. Adam ölünce vasiyet yerine getirildi. Aziz ve celil olan Allah rüzgâra: ‘Dağıttığın tozları topla’ buyurdu. Rüzgâr tozları topladı, Huzur-u İlâhiye getirdi. Hak Teâlâ adama: ‘Neden böyle hareket ettin?’ diye sordu. Adam:
‘Senden hayâ ettiğim için yâ Rab, diye cevap verdi. O zaman Allah Teâlâ:
‘Ben de seni mağfiret ettim.’ buyurdu.” (Buharî, Müslim)
Fıtratında iyilik ahlâkı bulunan ve dünyada bir çok hayır yapan insanlar, yoktan var edildiklerini düşünüp bir kere olsun Yüce Yaratıcıya kalbini açarak: “Rabbim beni affet!” deselerdi, bu kadar bir şuur bile ahirette kendilerine fayda verecekti. Ancak, kul olduğunu unutan ve Rabbini inkâra kalkan bir insan, dünyada en büyük zulmü işlediği için, burada hayır türünden ne yapsa âhirette faydasını göremeyecektir. Çünkü bir amelin hayır ve sevap olması için ilk şart, vücûdu ve mevcudu yaratan Allah’a imandır.
Hz. Âişe (R.A.) vâlidemiz anlatıyor: “Hz. Peygamber’e (A.S.) câhiliyye devrinde yaşayan ve iyilikleriyle meşhur olan Abdullah b. Cüdân’dan bahsettim. Onun misâfirlerine ikramda bulunduğunu, akrabalarının hukukunu görüp gözettiğini, köle âzat ettiğini, miskinleri doyurduğunu, komşularına iyilikten geri durmadığını zikrettim.Bu yaptıklarının âhirette kendisine bir faydası olup olmadığını sordum, Hz. Peygamber (A.S.): ‘Hayır, bir faydası olma-yacaktır. Çünkü o, bir gün olsun Rabbim beni affet! demedi’ buyurdu.” (Müslim)
Rasûlullah (A.S.) Efendimiz buyurmuştur ki: “Allah Teâlâ, kıyâmet günü meleklerine şöyle buyurur: Dünyada bir gün olsun beni zikreden veya (insanların bulunmadığı) bir makamda benden korkan kimseyi ateşten çıkarın.” (Tirmizî)
Bütün mesele âhirette ebedî kurtuluşa vesile olacak bu iman dâiresine girmek ve Allahu Teâlâ’yı tanımanın lezzetini tatmaktır.
Ârifler gerçek tevhidin, ancak sahih bir iman, ilme uygun amel ve kalbin zâtî zikre ulaşmasıyla elde edileceğini belirtmişlerdir.
İmam Rabbâni (K.S.), bu mühim konuya şöyle değinir: “Kalbin Allah’tan gayri her şeyi unutacak derecede zikir içinde kaybolması, ancak Ehl-i Sünnet akidesi üzere hak mezheplerin hükümleriyle amel etmek suretiyle elde edilir. Bu, peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenâb-ı Hakk ile sukûn bulup selîm hale gelen kalb sahipleri, eşyaya nazar ettiklerinde onları değil, yaratanı hatırlarlar ve varlıklar ile perdelenmezler.Ne kadar düşünseler, bizzat eşyaya âit bir vücud ve ünvan akıllarına getiremezler.Her şeyde ilâhî tecellileri müşahede ederler.Buna ‘fenâ-i kalbî’ denir.Tasavvufta ilk basamak budur ve diğer velâyet kemâlatları bunun üzerine gelişir.”
Yine İmam Rabbâni (K.S.) demiştir ki: “Kişi sevdiği ile berâberdir hadisi gereğince Allah’ı seven ârifler de hep O’nunla beraberdirler. Onlar, halkın içinde bulunsalar da Hakk’tan kopmazlar. Zâhiren halkın arasındadırlar fakat, bâtın ve kalbleriyle Cenâb-ı Hak ile beraberdirler.Kul ile Rabbi arasında asıl perde, kulun nefsidir.Bu âlem bizzat murad olacak bir şey değildir ki perde olsun. Kul, kendi nefsinin derdine düşerse Rabbinden gafil kalır.Bu durumda kalbe Yüce Zâtın muhabbeti girmez. Cenâb-ı Hakk’ın muhabbeti öyle bir devlettir ki, ancak mutlak ‘fenâ hâli’nin gerçekleşmesinden sonra elde edilir.Buna ulaşmak Zâtî Tecelliye bağlıdır.Bu tecelliye mazhar olan ârif, her işini ihlas üzere sırf Rabinin rızâsı için yapar.Nefsini, cenneti ve cehennemi düşünmez. Bu mertebe, ‘mukarrabûn’ ismi verilen zatların mertebesidir.”

Mevlânâ Hâlid Bağdâdî (K.S.) zâti zikrin ne demek olduğunu şöyle belirtmiştir: “Zikir, kalbten başlayarak ruh, sır, hafi, ahfâ ve nefs-i nâtıka ü-zerinde yapılarak bütün vücûdu sardığında ‘zikr-i sultâni’ ismini alır. Zikr-i sultâni, zikrin insanın bütün vücûdunu sarması, hatta bütün eşyada hissedilmesidir.”
Üstad Bediüzzaman (K.S)’de tevhide giden yolu şöyle özetlemiştir:
“Madem dünya hayatı, cismâni yaşayış ve hayvânî hayat yıldırım gibi geçer ve bir çay gibi akıp gider; öyleyse sen hayvâniyetten çık, cismâniyeti bırak, kalb ve ruhun derece-i hayatına gir. Göreceksin ki orada şimdiye kadar geniş zannettiğin dünyadan daha geniş bir daire-i hayat ve âlem-i nûr mevcuttur. İşte o âlemin anahtarı, Mârifetullah ve Vahdaniyet sırlarını ifade eden ‘Lâ ilâhe illallah’ kudsî kelimesiyle kalbi söylettirmek ve rûhu işlettirmektir.”
Demek ki, bütün amellerin esası olan “ihlas” ve hepsinin hedefi olan “tevhid”, kalbin bu derece ilâhî muhabbet ve zikir ile dolmasından sonra hâsıl olmaktadır.Bu muhabbetin meyvesi güzel kulluktur ve sonucu da edebtir.Edebi olmayan bir kimsenin dini sağlam olmadığı gibi, tevhid anlayışı da sahih değildir.

Unutmayin kİ; Her Abdest Bir Yemindir Aslinda

Unutmayin kİ; Her Abdest Bir Yemindir Aslinda

 

Unutmayin kİ; Her Abdest Bir Yemindir Aslinda
Bu Eller Bİr Daha Harama Günaha Uzanmayacak!
Bu Ağız Harama Açılmayacak!
Bu dil Bİr Daha kötüyü Söylemeyecek,İftİra Etmeyecek, Yalan Söylemeyecek,dedİkodu Yapmayacak!
Bu Burun Denİ Arzularin PeŞİnde KoŞmayacak!
Bu Kollar Harama Sarilmayacak!
Bu Gözler Harama Bakmayacak!
Bu Beyin KötüyüPlanlamayacak!
Bu Kulaklar Harami Duymayacak!
Bu Ayaklar Harama Adim Atmayacak!
Söz Verİyorum Allahim!
Evet itiraf Edİyorum Bunlari Yaptim,affet!
Temİzle, Arit Benİ, Sen Temİzlemezsen Ben Temİzlenemem!
Bana Yardim Et, Benİ Temİzle , Benİ Arit!
Her Abdest Bu Anlama Gelir Ya Da GelmelİFarkindamiyiz?
Abdestmi Aliyoruz?
Yoksa El Yüzmü Yikiyoruz?
Abdest Ruhumuzda Beynimizde Böyle Algilaniyormu? Yankilaniyormu?
Eğer Abdest Böyle Alinmişsa Uzakta Değill Hemen Evinizin Önünde, Çok Yakininizda,hatta Evinizin İçindeİstediğinizde Hemen Bulabİleceğiniz Aritici, Temİzleyİcİ, Durulayici Bİr Nehİr Bulursunuz
Böyle Bir Nehirde GÜnde 5 Kez Yikananda kirden, Günahtan Eser Kalirmi?

ER ABDEST BİR DEVRİM OLSUN İÇİMİZDE
HER ABDEST BİR EVRİM OLSUN
HER ABDEST BİR DİRİLİŞ OLSUN
HER ABDEST BİR DiRiLiŞ OLSUN
HER ABDEST YENİ BİR KURULUŞ OLSUN
HER ABDEST YENİ BİR DURUŞ OLSUN
HER ABDEST RABBİN KAPISINA YENİ BİR VURUŞ OLSUN
HER ABDEST NEFSİMİZE BİR SORUŞ OLSUN
GÜNAHLAR SOLSUN
RABBİMİN NİMETİ TAMAM OLSUN
Suya vardığında, aslında ateşi kucaklamaya gidiyorsun. Zira suyun aslı ateştir. Suyun yapıtaşlarından biri yakar, biri yanar.

Yakan ile yananın bir araya geldiği yere elini hiç endişesiz değdiriyorsan, ateşin ortasından sana serinlik lûtfeden Rabbinin takdirine güveniyorsun demektir. Bil ki, ateşi sana serinlik eyleyen, senin için suyu da paklık vesilesi eyliyor. O’na kul olmazsan yeryüzünde hiçbir su aklamaz seni.

ya vardığında, aslında avucuna gökleri sığdırıyorsun. Zira su sana indirilir. Sana indirilen senin erişemeyeceğin yerde demektir. Göklerde bulutlara bindirilen, rüzgârların önü sıra gezdirilen, yağmurlardan damla damla süzülen, ince ince alnına değdirilen lûtufla tanışıyorsun şimdi. Sana hiç erişemeyeceğin yerden nimetler indiren Rabbin, her şeyin gelip geçtiği, her bulduğunun bitip tükendiği, her güzelin bırakıp terk ettiği yerde, sana sonsuzluk çağrısı yapıyor. Eline dokunan su, tenini serinletmekle kalmıyor, sonsuz sevdalar yüklü kalbine teselliler yağdırıyor.

Abdeste hazırlanıyorsun. Gövdeni kutlu bir paklığın gölgesine çekiyorsun. Sanki Leylâ vurgunu bir Mecnun gibi çölde suya kanıyorsun. Şadırvanda su şakırtısı bir vaha serinliği değil mi sana?

Abdeste niyetleniyorsun. Kalbini Sevgililer Sevgilisi’nin [sas] kalbine yanaştırıyorsun. Suların bile yolunda akarak paklandığı Sevgili’nin [sas] yolunda akıyorsun. Resûl’ün [sas] pak niyetine dudağını değdirerek, suyun serinliği ile değil, rahmetle ıslanıyorsun.

İşte abdeste başlıyorsun. Önce ellerini yıkıyorsun.

“Terk-i dünya ile yıka ellerini!” Ellerinle biriktirdiklerinden yu kendini… Varlığının suların akışı gibi gelip gittiğini bil evvelâ. Eline avucuna sığan bir şey yok şu fani dünyada. Parmakların arasından kayıp gidiyor sevdiklerin ve biriktirdiklerin. Ne onlar sana kalıyor, ne sen onlara kalıyorsun. Bunu bil ki, eline değen abdest suyuyla, elini şerden çek; hayra yanaştır. Elini fani olanlardan çevir; sonsuza eriştir. Elinle ettiklerinden tövbe et. Dünyanın kirini avuçlarından akıt.

”Anmakla yıka dilini, damağını ve dudağını!” Yalanı yıka ağzından. Boş sözden arındır dilini damağını. Tattıklarının su gibi gelip geçtiğini bil. Dudağına suyu değdiren Rabbindir. Dudağını dudağına dokunduran Rabbinin rahmetidir. Dudağının dudağına değmesi, billûr sulardan daha serindir. Suyu sana verdiği gibi suya hasret dudağı da veren O’dur. Suyun paklığını damağına değdirirken, Rabbini anmakla tatlandır ağzını. Dilini suyla serinletirken, yalan ve gıybetin, boş söz ve lakırdının tortularını da yak!

“Kibirden arınmakla temizle burnunu!” Ne efsunkârdır güzel koku! Burnunun dikine gidenleri bile ardı sıra sürükler. Uzakta kalmış hatıralar, unutulmuş bahçeler ince bir kokuyla hatırlanır hemen. Burnuna değen su, cennetin kokusunu hatırlatsın sana. Burnuna çektiğin su, gülleri gül eyleyen Muhammed’in [sas] gül kokusuna yanaştırsın seni.

“Yüzünü hayâ ile temizle!” Yüzün ki varlığının odağıdır, ruhunun billûr âyinesidir; abdest niyetiyle yüzüne değen su seni Rabbinin vechine yönlendirir.

Abdeste niyet, yüzünü ’a teslim etmek gibidir.
“Ben O’nu görmesem de, O beni görüyor!” diyenlerin işidir abdest.

Kimsenin görmediği yerde, kimsenin bilmediği kuytularda, kimsenin tanık olmadığı yalnızlıklarda, sırf O’nu razı etmek için yüzünün her noktasında suların serinliğini hisseden, yüzünün her noktasını Rabbinin nazarına tutar; Rabbine teslim eder. Yüzünden sular süzülürken, sen de O’na bakarmışçasına hayânı kuşan. O’nun nazarında olduğunu bil ki, aynalardan utanma. O’nun seni gördüğünü bilerek yaşa ki, kendini kendine mahcup etme. Yüzündeki serinliği O’nun seni bildiğine tanık bil ki, başkalarını razı etme telaşından kurtar kendini. Yüzünü Rabbine teslim et.

“Kollarını tevekkül ile yıka!” Yapıp ettiklerini kendinden bilme. Elini işlere eriştiren de, işlerini sonuca ulaştıran da Rabbindir. Tembellik edip elini işten çekme; çünkü tevekkül sana düşeni yapmanı gerektirir. Kibirlenip elinin işlere yettiğini de sanma; çünkü tevekkül elinden geleni yaptıktan sonrasını Rabbine havale etmeni gerektirir. Öyle yıka ki kollarını, tembellik de kibir de akıp gitsin parmak uçlarından.

“Kulaklarını söz dinlemekle ve sözün güzeline tâbi olmakla yıka!” Dinlemek edebin de, öğrenmenin de başıdır. Kulağını hakka açmayan, dudağını hakka değdiremez. Dosta kulak vermeyen dost sahibi olamaz. Öyle yıka ki kulağını, boş söz ve yalandan, gıybet ve lakırdılardan temizle; güzeli duymaya ayarla. Çirkinliğe sağır ol.

“Ayaklarını O’ndan başkasından vazgeçmekle yıka!” Nasılsa bir gün ayakların yerden kesilecek, adımların bitecek, bir adın kalacak yeryüzünde. İki ayağını birden yıkarken de, buraya geldiğini ama burada kalmayacağını hatırlat kendine. Sular ayaklarına değdikçe, bir yolcu edâsı dolsun yüzüne. Ayaklarını yerden kes; sırata değdir. Öylece at adımlarını. Düşmekten kork! Öylece yürü. Ateşten çekin! O’na razı ol ki, O da sana razı olsun

Mehmet Işık


HANGİ İŞ İBADETTİR

Muhammed Emin Gül

“Çalışmak da ibadettir!” deyişini duymayanımız yoktur. Bu sözün manası doğru, fakat genellikle uygulaması yanlıştır. Birçok insan, bu sözü farz bir ibadetten kaçmak için söylüyor. Böyle bir ifade, “biz zaten çalışarak ibadet halindeyiz. Şimdi namaz değil, iş zamanıdır. İşin kazası olmaz, namazın kazası olur” anlamında kullanılıyorsa, ortada ciddi bir yanlış var demektir.

İbadet, Allah için yapılan ve kulu Allah’ın rızasına ulaştıran ameller demektir. Bir amelin ibadet olması için iki önemli şart vardır: Birincisi, amelin doğru bir iş olması, ikincisi de Allah rızası için yapılmasıdır.
Salih amel, Allah ve Rasulü’nün yapılmasını emir, teşvik ve tavsiye buyurduğu bütün işlerdir. Farz, vacip, sünnet, mendub gibi dinen övülen işler salih amel olduğu gibi, iyi niyetle ve güzel bir hedef için yapılan mübah işler de salih amelden sayılır.
Mesela bir insanın, hayır yollarında harcamayı düşünerek, helal yoldan ihtiyacından fazla mal kazanması mübahtır ve bu çaba aynı zamanda salih amel kapsamına girer.
Yapılan işin ibadet olması için diğer bir şart da, o iş yapılırken harama girilmemesi ve o esnada bir farzın terkedilmemesidir. Çünkü, hiç kimse Allah’a isyan ederek O’nun rızasına ulaşamaz.
Şu halde, dinin en temel farzı olan namazı unutturacak şekilde üzerine düşülen bir iş, kesinlikle ibadet olamaz. İçinde haram olan işler de ibadet değildir. Yalan, hile, kumar, gasp, hırsızlık gibi yollarla kazanılan mal haramdır. Haram mal ile ibadet yapılmaz. O maldan sadaka verilse, Allah katında makbul değildir.
Ancak bazen, işin ciddiyetine ve meşguliyetin yoğunluğuna göre farzın dışındaki sünnetler ve faziletler terkedilebilir. Vaziyete göre dinin ruhsat verdiği durumlardan yararlanılabilir. Fakat en zor durumlarda bile farz ibadetler korunur, haram mallardan kaçılır.

Bütün İşler İbadet Olabilir
İşte bu gayret ve hassasiyet içinde yapılan bütün çalışmalar, üretimler, hizmetler, emekler ve masraflar sadaka hükmünde olur ve sahibine sevap getirir. Rasulullah (A.S.) Efendimizin beyanı ile, “Helal mal kazanmak her müslümana farzdır ve bu en büyük bir cihattır.” (Tabaranî, Heysemî)
Müslümanın yaptığı her iş, muhakkak kalbine ve ibadetine bir şekilde etki yapar. Bu etki ya iyi, ya da kötüdür. Çünkü her işin ilk hareket noktası kalptir. İbadetin merkezi de kalbtir. Dünyadaki yaşantısını Allah’ın rızasına ulaşmak için düzenleyen bir müminin değil yaptıkları, düşündükleri ve hedefledikleri de büyük önem taşır. Bedenin güzel kulluk yapması için, kalbin güzel düşünmesi gerekir. Ayrıca bütün azaların harama bulaşmaması şarttır.
Demek ki Allah’a kulluk, sadece namaz, oruç, zekât ve hac değildir. İyi niyetle ve edebe uygun hareket edilerek yapılan bütün işler ibadete dönüşür, kulu Allah’a yaklaştırır, manevi derecesini yükseltir. Böylece rahmete vesile, cennete vasıta olur. İş ve ibadet dengesini güzel kuranlar, hem dini hem de dünyayı kazanır, iki cihanda şerefli ve mutlu olurlar.

Güzel Niyet ve Biraz Hassasiyet
İmam Gazzali (Rh.A.) İhyau Ulumu’d-Din’de, dünya işi ile uğraşırken dinini düşünenlerin dikkat edeceği hususları ayrıntılı olarak anlatır. Biz bu hususları şöyle özetleyebiliriz:
Dünyada iken ahiretini düşünen bir kimse, her işinin başında niyetini güzel tutmalıdır. Müslüman bir işçi, tüccar veya zenaatkâr, çalışmasıyla iffetini korumaya, dilenmekten kurtulmaya, kimsenin malına göz dikmemeye, dinî vazifelerini güzelce yerine getirmeye, nefsinin, eşinin ve evlatlarının haklarını yerine getirmeye, ihtiyaç sahiplerine yardım etmeye, gücü kadar herkese fayda vermeye niyet etmelidir.
İş esnasında da iffet, edeb, adalet ve samimiyetten ayrılmamalıdır. Kendisi için istediği hayırlı ve bol kazancı diğer müminler için de istemelidir. Kimseyi kıskanmamalı ve kendisinden ileri gidenlere haset etmemelidir.
Bu niyet ve edeb üzere iş yapan bir kimse, çok kazansa hayrını görür, az kazansa bir zararı olmaz; her iki durumda da Allah yolundadır. Halis niyet ve güzel ahlâk öyle bir sermayedir ki, Allah rızasını ve cennetini satın alır.
Yaptığı işle bir hizmet gördüğünü, insanlığın bir ihtiyacını giderdiğini ve sanatıyla en azından fazilet olan bir amel yaptığını düşünmelidir. Bazı sanat ve işler farz-ı kifayedir. Hizmeti kadar sevabı da büyüktür.
Üzerine farz olan ibadetleri aksatmamalıdır. Çarşıyı veya işyerini özlediği kadar, ibadeti ve zikir meclislerini de özlemelidir. Allah’a aşık olan müminlerin eli işte iken kalbi zikirde, aklı ahirette, gözü yeni bir hayır ve hizmettedir. Bir kusur işlerse hemen tevbe etmelidir. Çarşı pazarda tavsiye edilen zikirleri çokça söylemelidir. Gafil kimsenin manen ölü, zikredenin ise diri olduğunu bilmelidir.
İş hırsı ve kazanma arzusu ile yanmamalıdır. Her şey bir takdir ve kadere bağlıdır. Usülünce çalıştıktan sonrasını Allah’a havale etmelidir. Az kazanınca veya hiç kazanamayınca tevekkülü bozulan, imanı azalan, ibadetlerini azaltan kimse tehlikededir. Çok kazanınca şımaran, mala dayanıp Rabbini unutan ve günahlara dalan kimse de tehlikededir.
Haram kazanç ve işlerden kaçtığı gibi, şüpheli ve sakıncalı şeylerden de çekinmelidir. Şüpheli şeyleri küçümseyenler kolayca harama dalarlar.
Her günün ve işin sonunda niyetini, işlerini ve gidişatını kontrol etmeli, kendisini hesaba çekmeli, maddi muhasebesini güzel tuttuğu gibi, iç muhasebesini de güzel yapmalıdır.
Bir insanın kalbi, dünyayı Yüce Mevlâsı’ndan daha fazla seviyor ve özlüyorsa, ciddi bir hastalığa yakalanmıştır ve muhakkak bir manevi kalp doktoruna gitmeli ve onun verdiği ilaçları sabırla içmelidir.
Müslüman, “iş, iş içindir” anlayışı ile hareket etmez. Bizce iş de sanat ve hüner de Allah yolunda, Allah’ın kullarına hizmet içindir. Bilinmelidir ki, Allah katında lanetlenen dünya değil; insanı dünyaya taptıran ve Yüce Yaratıcısı’nı unutturan şeytan, nefis ve arzulardır.
Nefsin hüsrana götürecek emellerinde uyup ömrü heba etmekten Allah’a sığınmak gerekir.

Sual: Kuşluk namazının önemi nedir, ne zaman kılınır?

Sual: Kuşluk namazının önemi nedir, ne zaman kılınır?
CEVAP
Kuşluk vakti, şer’i gündüzün dörtte biri geçtikten sonra başlar, zeval [İstiva] vaktine kadar devam eder. Yani imsak vaktine bu dörtte birlik zaman ilave edilince, kuşluk vakti başlar. Mesela 21 Aralıkta İstanbul’da imsak 5.31dir. Akşam ise 16.44te oluyor. Böylece şer’i gündüz 11 saat 13 dakika olup, bunun dörtte biri 2 saat 48 dakikadır. Bu imsak vaktine ilave edilince 5.31+2.48= 8.19 bulunur. Şu halde, kuşluk bu vakitte başlıyor demektir. Bu da aşağı yukarı işrak vakti ile aynıdır. Çünkü o gün işrak vakti 8.13tür. Kuşluk namazı, bu vakitten öğleye 20 dakika kalıncaya kadar kılınır. (Kısaca söylersek, kuşluk vakti, güneş doğduktan 50 dakika sonra başlayıp, öğleye 20 dakika kalana kadar olan vakittir.)

Kuşluk vaktinde en az iki rekat namaz kılmak çok sevaptır. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:
(Günde iki rekat kuşluk namazı kılanın günahları denizlerin köpüğü kadar olsa, affedilir.) [İbni Mace, Tirmizi, Ebu Davud]

(Herkesin eklem yeri kadar sadaka vermesi gerekir. Sübhanallah, Elhamdülillah, La ilahe illallah veya Allahü ekber demek birer sadakadır. İyiliği tavsiye etmek, kötülüğe mani olmaya çalışmak birer sadakadır. İki rekat kuşluk namazı kılmak ise bütün bunları karşılar.) [Müslim]

(Günde 2 rekat kuşluk namazı kılan, doğduğu günkü gibi günahsız olur.) [Ebu Ya’la]

(İki rekat kuşluk namazı kılan gafillerden olmaz. Dört rekat kılan, abidlerden olur. Altı rekat kılarsa, bu namaz o gün ona kâfi gelir. Sekiz rekat kılan, masivayı terk edip itaat eden kullardan yazılır. On iki rekat kılan da Cennette özel bir köşke kavuşur.) [Taberani]

(Cennetin bir Duha kapısı vardır. Bu kapıdan ancak kuşluk namazı kılanlar girer.) [Taberani]

(İki rekat kuşluk namazı, kabul olunmuş bir hac ve umreye bedeldir.) [Ebuşşeyh]

Peygamber efendimizin, düşman üstüne gönderdiği askerler, kısa zamanda zafer kazanıp bol ganimet ile evlerine döndüler. Bu askerlere gıpta edenleri görünce buyurdu ki:
(Size bunlardan daha kısa süren, daha çok ganimet getiren ve daha tez eve döndüren cihad yolunu göstereyim. Kuşluk namazı için camiye giden, daha az savaşmış, daha çok ganimet almış ve daha tez evine dönmüş olur.) [İ. Ahmed]

(İki rekat kuşluk namazı kılmak bana farzdır.) [İ. Ahmed]

(İki rekat kuşluk namazı kılan vücudunun zekatını ödemiş olur.) [İ. Asâkir]

Redd-ül-muhtar’da, (Kuşluk namazına devam eden şehid olarak ölür) buyuruluyor.

İmam-ı Şarani hazretleri, (Kuşluk namazına devam edenlere cin musallat olamaz) buyurdu.

Kuşluk namazı nafile namazdır. Kazası olan, kazasını ödemedikçe nafile namaz kılarsa kabul olmaz. Önce kazasını ödemelidir. Kaza namazı borcu olan, kuşluk vakti kuşluk namazı kılmak isterse, (İlk kazaya kalmış sabah [veya öğle, ikindi, akşam, yatsı] namazının farzını ve kuşluk namazı kılmaya) diye niyet ederse, hem kazası ödenmiş, hem de kuşluk namazı kılmış olur.) [Redd-ül-muhtar]

Sual: Seferde kuşluk namazı kılmak caiz mi?
CEVAP
Vakit müsaitse kılmak iyi olur. Kaza namazı olan hem kazaya hem de kuşluğa niyet etmelidir.

Sual: Duha, kuşluk ve işrak namazları, ne zaman başlar, ne zamana kadar kılınabilir?
CEVAP
Duha, kuşluk demektir. Âlimlerin çoğu işrak namazının da kuşluk namazı olduğunu bildirmektedir. Tam İlmihal’de diyor ki:
Duha vakti olunca, iki rekat (İşrak namazı) kılmak sünnettir. Bu namaza (Kuşluk namazı) da denir.

İşrak vakti, bayram namazı kılınan vakitte başlar. Öğleye 20 dakika kalıncaya kadar kılınır. Kaza namazı kılan kuşluğa da niyet ederek kılar. Böylece hem kaza namazı ödenmiş olur, hem de kuşluk namazı kılınmış olur.

Kaza kılarken
Sual: Sabah namazının vakti girince nafile kılmak caiz olmadığına göre, sabah namazı kazaya kalınca, kuşluk vaktinde sünnetini kılarken, sübha ve kuşluk namazına da niyet edilebilir mi?
CEVAP
Evet, niyet edilebilir. Kaza kılarken, kuşluk, sübha, tehıyyetül mescid gibi nafile namazlara da niyet edilir.

Etiket Bulutu