Dayan be gönlüm!. Bîçâre değilsin Yaradan sana yâr. Kimsesiz değilsin, yanında "Kimsesizler kimsesi" var! Biliyorum! Sığmazsın hiç bir yere bu sevdayla, dünya sana dar! Ama dayan gönlüm! Dayan ki her gecenin mutlaka bir sabahı var!.

Archive for the ‘ESERLER KITAPLAR’ Category

DİNDARLIĞIN ASIL ENGELİ

DİNDARLIĞIN ASIL ENGELİ
semerkand kasım 1999
Halil Bülbül

İslâm, anlatıldığı gibi kolaylık ve mutluluk dini ise, niçin insanların çoğunluğu müslüman değil? Müslümanların bile bu dine karşı bir gevşeklik içinde olduğunu, dindarlığın çoğunlukla dilde kaldığını, gerçek haliyle yaşanmadığını görüyoruz. Bunun sebebi ne olabilir?

Allah Tealâ’nın bu kolay ve güzel dininin, insan hayatında olması gerektiği yerde bulunmamasının temel sebebi, dinî yaşantının zorlaştırılması, dinin adeta bir ütopya gibi gösterilmesidir. Bu ifadeden maksadımız, birçoklarının iddia ettiği şekilde, önceki alimlerimiz değil. Onlar, yaşadıkları her dönemde tefsir, fıkıh, hadis vb. alanlarda yaptıkları çalışmalarla büyük hizmetler verdiler. İslâm’ı gereği gibi yaşayabilmenin ölçüsünü, esaslarını ortaya koydular. Böylece, Allah onları dinimizin bizlere ulaşmasına ve kıyamete kadar yaşanmasına vesile kılmış oldu.
O halde dinimizi kim zorlaştırıyor?
İslâm’ı zorlaştıran ve insanları ondan uzaklaştıranları iki sınıfa ayırabiliriz. Birincisi, bu dine düşman olan insan ve cin şeytanları. İkincisi de, dini bilmeyen ve onu temsil edemeyen müslümanlar. Her iki sınıfın içinde bir çok gruplar mevcuttur. Bunlar içinde tahribatta en önde gelenlerin insanları dinden nasıl soğuttuğunu kısaca anlatmaya çalışalım.

Gerçek Düşman
Şeytan deyince ilk akla gelen İblis’tir. İblis, kibir ve isyanı ile Allah’ın huzurundan kovulduktan sonra, kıyamete kadar Allah’tan yaşama mühleti istedi, Allah Tealâ da ona bu mühleti verdi. İblis, Allah’ın adına yemin ederek bütün insanları azdıracağını, hak yoldan ayaklarını kaydıracağını, küfrü, isyanı ve boş şeyleri onlara süsleyip tatlandıracağını, onları zikir ve şükürden alıkoyacağını söyledi. Allahu Tealâ da ona:
“Git, gücünün yettiğini yap! Sen, benim ihlaslı kullarımı etkileyip yolumdan ayıramazsın. Senin ve sana tabi olanların cezası cehennemdir.” buyurdu. (A’raf/12-18, İsra/63-65, Sad/75-83) İşte ondan sonra İblis, şeytanlık vazifesine başladı ve halen bu vazifenin başında bulunuyor.
İblise, haddi aştığı, azgınlaştığı, hakka baş kaldırdığı, Allah’ın sevgisinden mahrum edildiği ve rahmetinden uzaklaştırıldığı için “şeytan” dendi ve bu sıfat kendisinin ismi oldu. İnsanlar içinde haddini aşan, azgınlaşan, hakkı çiğneyen, zulüm yapan, doğrulara karşı koyan, kötülükleri savunan, fitneyi yayan kimselere de şeytan denir. Allahu Tealâ, her iki şeytan grubunun işini şöyle haber veriyor: “Böylece biz, her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık. Onlar, aldatmak için birbirlerine yaldızlı sözlerle vesvese verip dururlar.” (En’am/112)
Allah’ın dinini zor gösterip küfrü ve isyanı tatlandıran, başta İblis ve onun yardımcılarıdır. Devamlı kötülüğü isteyen insan nefsi de bu işe alet olmaktadır. Bunlara bir de şeytanlaşmış insanlar eklenince, bunların eline düşen bir insan, isyan merkezi olur. Bu durumdaki insana dinin adı bile ağırlık vermeye başlar.

Şeytanlaşmış İnsanlar
Şeytan, dine asıl tahribatı kendisine tabi olan insanlara yaptırmaktadır. Bu insanlar, şeytandan gelen vesveselerin sözcülüğünü yapmakta, küfür ve azgınlıkta bazen şeytanı bile geride bırakmaktadırlar. Öyle ki, Kur’an’da anlatıldığı gibi, bir vesvese ile hemen Yüce Rabbini inkar edenlerden şeytan kaçmakta ve: “Ben senden uzağım, çünkü ben Alemlerin Rabbi Allah’tan korkarım.” demektedir. (Haşr/16) Şeytan, Allah Tealâ’ya isyan etmiş, fakat O’nun birliğini ve alemlerin rabbi olduğunu asla inkar etmemiştir.
Bu şeytanlaşmış insanlar hak dini karalamak, yaralamak ve kalpleri ondan soğutmak için bütün ömürlerini ve sermayelerini harcamakta, hiç durmadan geceli-gündüzlü çalışmakta, bunun için yazılı, sözlü her yola başvurmaktadırlar.
Belli zamanlarda bu çabalarında öyle başarılı oldular ki, Yüce Yaratıcı’ya boyun eğip secde edenlere acındı, üç kuruşluk menfaatı için basit insanların kapısında bel büküp yalan ve yağcılıkla hayat sürenlere alkış tutuldu. Dürüst ve namuslu yaşamak, ibadet ve hayra koşmak, zavallılık ve hayattan mahrumiyet diye tanıtıldı. Yalan, talan, rüşvet, adam kayırmak ve şehvetin peşinde koşmak ise zekilik ve işbilirlik diye savunuldu.
Oysa dinden kaçmak, rahata değil, ateşe koşmaktır. Dinsizlik, insana ve insanlığa yapılmış en büyük zulümdür. İnkar ve isyan, kalbin ve kalple beraber insanlığın ölümüdür. İsyanla, işlenen haramlarla ve edeb dışı tavırlarla kalp tamamen kararır, sonra katılaşır ve içine yerleştirilen ilahi sevgiyi, bilgiyi ve kabiliyeti kaybeder. Böyle bir insana, bütün mucizeler gösterilse de onlarla alay eder, inkara gider. Kur’an-ı Hakim’de bu hale kalbin ters dönmesi denir. (En’am/110)
Böyle bir kalple insan her şeyi tersinden algılar. İyiye kötü, sağlama sakat, tatlıya acı der, hayırlı şeylerden zevk almaz olur. Bu hale düşen kimseye, şeytan Allah’ın emirlerini gereksiz bir şey gibi gösterir; onları daha düşünürken bıktırır. Küfürle içi kararan insan, Ebu Cehil gibi, karanlığın kaynağı olan İblis’i görünce sevinir, ona yönelir, her dediğine kulak verir. Ama her şeyi ile nur olan, aleme ışık saçan Hz. Muhammed’i (A.S.) görünce yüzü buruşur, kaşları çatılır, içine sıkıntı gelir, huzuru kaçar. Merhum Ziya Paşa ne güzel söylemiş:
Erbab-ı kemali çekemez nakıs olanlar / Rencide olur dide-i huffaş ziyadan.
Yani düşük ahlâklı, kıt akıllı insanlar, iyilik ve fazilet sahibi kimseleri çekemez. Hani yarasanın gözü aydınlıktan rahatsız olur ya, işte onlar da böyledir.

biçare Mecnun

Günlerden bir gün garip, biçare Mecnun dağ başında yalnız başına öyle salınıp gezerken yorulur ve bir kayanın üzerine çıkar oturur. O sırada esen rüzgar üzerine doğru bir kuş tüyü bırakır .Mecnun o tüyü eline alır ve bir kez koklar. Koklar koklamaz gözleri ve kalbi yerinden çıkacak gibi olur. Çılgınlar gibi sağa sola koşturmaya başlar gökyüzüne bakarak. Bunun sebebi bu tüyün sahibi olan kuşu bulmaktır. Oraya buraya koşarken sonunda havada bir kuş görür ve kuş ne tarafa doğru uçarsa o da o tarafa doğru koşmaya başlar ve bir yandan bağırır kuşa ‘ey derdime derman bülbül ne olur in aşağı… ne olur in aşağıda sana soracaklarıma kulak ver cevap ver…

Sonunda kuş, büyük bir söğüt ağacının dalına konar ve Mecnun da kan ter içinde, telaş ve heyecanla ağacın dibine oturur ve kuşla konuşmaya sorular sormaya başlar…
-Ey bülbüllerin en güzeli ne olur bana cevap ver bu tüy senin mi?

Bülbül;
-“Evet benim”. der ve .”Peki sen niçin bu kadar vakittir benim peşimden koşup duruyorsun nedir senin derdin?”

Mecnun
-Ey bülbüllerin en bahtı açık olanı söyle bana ne olur sen Leyla’nın bulunduğu diyardan mı geliyorsun?.

Bülbül bir süre düşünür ve cevap verir;
-“Evet” .der. “Geldiğim diyarda Leyla adında derdi gizli bir güzel vardı.Bir süre onun penceresinde öttüm ben öttükçe o bana yiyecek ve su verdi. Ben öttükçe o dertlendi ve dayanamayıp derdini aşikar etti uzun uzun anlattı derdini bana ve ayrılık vaktinde beni eline aldı okşadı” . Ve devamen “peki sen nerden anladın Leyla’nın diyarından geldiğimi?”

Mecnun;
-Ey bülbül ben senin bu tüyünden Leyla’nın kokusunu aldım ve o yüzden senin peşinden koştum durdum. Olur ki senin ağzından Leyla ya dair bir söz bir haber alırım diye ümit içinde koştum durdum.. Ne olursun bana ondan bahset…

Bülbül bir an durur ve
-“Yoksa! yoksa Kays sen misin?” der. “Yoksa şu Mecnun olan Kays sen misin?” der…

Mecnun sükut ederek, boynunu bükerek cevap verir bülbülün sualine.

Bülbül;
-“Evet o sensin”. der. “Leyla’nın kalbine gizlediği derdinden geceleri uyuyamayan, yemesinden içmesinden kesilmesine sebep olan Kays sensin demek.”
“Leyla bana tüm hikayenizi anlattı niye kavuşmadığınızı “sana olan aşkını”…

Mecnun bu sözü duyunca irkilerek başını kaldırır
– “Dur!Ne dedin sen? ne olur bir daha tekrarla…”

– Evet sana olan aşkını anlattı

– Demek hala bende onun aklındayım, beni düşünüyor hala…

– Evet oda seni düşünüyor gece gündüz lakin…

Deyip sözü tamamlayamıyor bülbül…

Mecnun;
-Ne olur susma devam et. Ne söylediyse Leyla sana, harfi harfine sende bana söyle ne olur…

Bülbül devam eder üzülerek.
-Seni düşünüyor lakin artık kavuşmanızın mümkün olmadığını da söyledi akrabalarının buna izin vermeyeceğini bu dünyada artık vuslatınızın imkânsız olduğunu ve kendini buna alıştırmaya çalıştığını söyledi.

Mecnun başını kaldırdı bülbüle doğru
-Bana haberlerin en güzelini verdin ey bülbül
Bülbül;
-” Ama.. Ben sana kavuşamayacağınızı söyledim bunun neresi güzel?

-Bu söylediğini herkes söyler durur bu söylediğin benim için önemli değil önemli olan
Senin bana Leyla’nın da hala beni sevdiğini haber vermen. Bende biliyorum ki belki bu dünya da kavuşamıyacağız. Ama şu kesin ki Leyla beni severek kalbinde bana yer vererek ömrünü tamamlarsa ahirette hep birlikte olacağız o yüzdendir sevincim.
Sevgimizi aşkımızı bu kısacık dünayaya sıkıştırmamış olacağız…

 

Padişah ve Câriye

 

Çok eski zamanlarda bir padişah vardı. Dünyada padişah olduğu gibi, mânevî yönden de çok üstün bir kişiliğe sahipti.

Padişah bir gün, atına binerek bazı yakınlarıyla ava çıktı. Yolda giderken bir câriye gördü. Görür görmez âşık oldu. Bir kuş kafeste nasıl çırpınırsa padişahın ruhu da beden kafesinde öyle çırpınmaya başladı. Parasını vererek cariyeyi satın aldı.

Padişah arzusuna kavuştuğu için mutluydu, fakat kader bu ya, câriye hastalandı. Padişah batıdan, doğudan, kısacası her taraftan hekimleri bir araya getirdi. Onlara,

”Her ikimizin canı da sizlerin ellerinde. Onsuz hayatımın hiçbir önemi yok. Çünkü hayatımın canı odur. Dertliyim, yaralıyım, hastayım, ama dermanım o. Kim benim canıma derman bulur, iyileştirirse inci ve mercan hazinemi ona vereceğim.” Hekimler,

”Bu uğurda canımızı feda edercesine çalışalım. Aklımızı, tecrübemizi ve bütün hünerlerimizi bir araya getirelim. Beraber düşünelim, tedaviyi beraber yapalım. Her birimiz hastalıkların tedavisinde, bu zamanın İsâ’sıyız. Elimizde her derdin merhemi vardır” dediler.

Gurura kapılarak, her şeyin kendi ellerinde olduğunu sandılar. ”İnşâllah iyi ederiz” demediler. Bu nedenle Hak Teâlâ onlara insanların âciz olduğunu gösterdi. Hekimler ne ilâç verdiyseler, tedavi için ne yaptıysalar da hasta iyileşmedi. Aksine hastalığı arttı.

Bu arada zavallı câriye günden güne eridi, kıl gibi inceldi. Padişahın ise gözlerinden de ırmaklar gibi yaşlar akıyordu.

Padişah hekimlerin bu hastalık karşısında âciz kaldıkların görünce yalınayak doğru mescide koştu.

Mihrabda secdeye kapandı. Secde ettiği yer göz yaşlarıyla sırılsıklam ıslandı. Padişah Hakk’ın huzurunda kendini kaybetti. Bir müddet sonra, battığı yokluk denizinden çıktı. Kendine geldi. Güzel bir dille Allah’a hamdetmeye ve dua etmeye başladı.

”Ey en az bağışı dünya mülkü, dünya padişahlığı olan Allahım! Ben ne söyleyeyim? Sen zaten gizlediklerimizi de bilirsin. Ey Allahım! Bütün arzu ve isteklerimizde sana sığınmamız gerekirken, biz yine yolumuzu şaşırdık. Bir câriyeye gönül verdik. Hastalanınca da, sen varken hekimlere başvurduk. Gerçi sen, ‘Ey kulum, ben senin gizlediğin bütün sırları bilirim ama sen yine onları dile getir, meydana dök’ buyurdun.”

Padişah canı gönülden yalvararak coşkuyla dua edince; Allah’ın lutuf ve bağışlama denizi de coştu, köpürdü.

Padişah göz yaşları içerisinde ağlayarak yalvarırken bir ara kendinden geçti. Uykuya daldı. Rüyasında bir pîr gördü. O pîr padişaha, ”Ey padişah! Sana müjdeler olsun, dileğin kabul olundu. Yarın sana garip kılıklı, çok değerli bir hekim gelecek. Hekimlikte çok bilgilidir. Doğru, emniyetli ve güvenilir bir kişidir. Onun vereceği ilâç, hiçbir sihrin tesir etmeyeceği bir sihir gibidir” dedi.

Padişah, rüyasında kendisine söylenen zatı, pencere önünde beklemeye başladı. Gölge içinde güneş gibi parlayan bir zat gördü. Faziletli, hünerli, bilgili birine benziyordu. Bir görünür, bir görünmez gibiydi. Sanki bir hayal, hem vardı hem yoktu.

Kapıyı açmak için görevlilerden önce kendisi koştu. Ötelerden gelen misafirini karşıladı. Padişah da misafir de ayrı ayrı vücutlarda tek bir ruh ve birbirini tanıyan birer mâna denizi gibiydiler. İki can birbirini kavuşmuş, birleşmiş, bir olmuştu sanki. Padişah, ”Benim asıl sevgilim câriye değil senmişsin. İşte Allah’ın hikmeti; dünyada işten iş çıkar, sebeplerden sebep doğar” dedi.

Padişah kollarını açıp, o ilâhî hekimi kucakladı. Aşk gibi onu gönlüne, ta canının içine soktu.

Buluşma, ağırlama, hatır sorma ve yemek gibi işler bitti. Sonra padişah hastanın ve hastalığın durumunu anlatarak onu hasta câriyenin yanına götürdü. Hekim hastanın yüzüne baktı, nabzını dinledi. Hastalığının belirtilerini sordu, sebeplerini dinledi. ”Diğer hekimlerin yaptığı tedaviler faydalı olmamış, iyi edeceklerine hastalığını artırmışlar” dedi.

Hekim hastalığın ne olduğunu anlamıştı, fakat padişaha söylemedi. Hüznünün ve üzüntüsünün çokluğundan câriyenin gönül hastası olduğunu tesbit etti. Hastanın bedeni sağlam, yaralı olan gönlüydü. Sonra şöyle dedi:

”Sarayı boşalt, içeride kimseler kalmasın. Köşede bucakta bizi kimse dinlemesin. Hastaya soracağım bazı sorular olacak. Alacağım cevaplara göre tedavimi belirleyeceğim.”

Hekim istediği gibi hastayla baş başa kaldı. Yavaşça yanına yaklaşarak tatlı ve yumuşak bir sesle,

”Nerelisin? Memleketini bilmem gerek. Çünkü her memleketin ilâcı başka başkadır. Memleketinde akrabalarından kimler var? Kime yakınsın? Özlediğin arkadaşların var mı?” diye sordu.

Hekim elini kızın nabzına koymuştu. Soru sorarken bir yandan da nabzını kontrol ediyordu.

Câriye; evine, efendilerine, hemşehrilerine ait olayları bir bir anlatıyor, başından geçenleri hikâye ediyordu.

Hekim bir taraftan câriyenin anlattıklarını dinliyor, diğer taraftan nabzının atışına dikkat ediyordu.

Hastanın nabzını tutmaktan maksadı; konuşma sırasında hangi isim geçtiğinde câriyenin nabzının hızlanacağını tesbit etmekti. Çünkü câriyenin nabzını hızlandıracak olan isim, onu sevgi uğruna yataklara düşüren kişinin de kim olduğunu ortaya çıkaracaktı. Hekim,

”Kendi memleketinden nasıl çıktın? Daha önce hangi şehirde idin?” diye sordu. Câriye bir şehir adı söyledi, fakat ne yüzünün renginde ne de nabzında bir değişiklik oldu. Daha sonra sırasıyla gittiği şehirleri, orada bulunanları, oturup tuz ekmek yediği yerleri birer birer sayıp döktü, ancak durumunda bir değişiklik olmadı.

Hekim çok hoş bir şehir olan Semerkant’tan soruncaya kadar câriyenin nabzı sağlıklı bir insanın nabzı gibi attı.
Semerkant’ın adı geçince, kızın nabzının atışı hızlandı ve yanakları al al oldu. Çünkü o, Semerkantlı bir kuyumcuya âşıktı. Ondan ayrı düşmenin ıstırabını çekiyordu.

Hekim câriyeyi yatağa düşüren derdin sebep olanını bulunca; o kuyumcunun şehrin hangi semtinde ve hangi mahallesinde oturduğunu sordu, öğrendi. Câriyeye,

”Senin hastalığının ne olduğunu şimdi anladım. Allah’ın yardımıyla seni bu hastalıktan kurtaracağım. Yalnız sakın bana anlattıklarını kimseye söyleme. Padişaha hiç söyleme. Gönlün sırlarının mezarı olsun” diye tembihledi.

Hastanın yanından ayrılan hekim, doğruca padişahın yanına vardı. Meseleyi biraz ona anlatarak,

”Tedavi için yapılacak olan iş, bir an önce o kuyumcunun buraya getirilmesidir. Hediye olarak altınlar ve süslü elbiseler göndererek kuyumcuyu kandır. Semerkant’tan buraya davet et” dedi.

Bunun üzerine padişah becerikli iki adamını Semerkant’a gönderdi. Elçiler kuyumcunun yanına varıp padişahın hediyelerini takdim ettiler. Ona sanatının şehirler aşarak herkes tarafından bilindiğini, bu nedenle padişahlarının kendisini kuyumcubaşı olarak sarayında görmek istediğini bildirdiler. Padişahlarının cömertliğini ve bol ihsanda bulunduğunu söylediler.

Kuyumcu göz kamaştıran hediyelere, gururunu okşayan iltifatlara ve vaad edilen makamların çekiciliğine kapıldı. Bulunduğu şehirden ve çoluk çocuğundan ayrılarak padişahın sarayına geldi.

Saraya gelen kuyumcuyu hekim karşıladı. Alıp padişahın huzuran çıkardı. Padişah kuyumcuya pek çok iltifat ve ihsanda bulundu. Altın hazinesinin sorumluluğunu ona verdi. Hekim bunun üzerine;

”Ey büyük sultan! O câriyeyi de bu kuyumcuya ver ki, câriye de iyileşsin” deyince; padişah, o ay yüzlü güzel câriyeyi kuyumcuya bağışladı. Altı ay kadar muratlarına erdiler. Câriye de tamamen iyileşti.

Daha sonra hekim kuyumcu için bir şerbet hazırladı. Kuyumcu şerbeti içince, günden güne erimeye başladı.

Kuyumcu zayıflayınca, iyice çirkinleşti. Yüzü sararıp soldu. Kızın gönlü de ondan tamamen soğudu. Bir süre sonra da kuyumcu ölünce, kızın aşkı tamamen sona erdi.

O dünyalar güzeli aşktan ve hastalıktan kurtuldu. Arınıp tertemiz oldu.

***

Bu hikâyede geçen padişah ruhumuz, câriye nefsimiz, hekim mürşid-i kâmildir. Kuyumcu ise, dünya sevgisinin ve dünyalık arzuların sembolüdür.

Padişah olan ruh her bakımdan üstün özelliklerle yaratıldığı halde, câriye olan nefse gönül vermiştir. Ruh aslının ne olduğunu hesaba katmadan, nefsinin esiri olmuştur. Nefis, yaratılışı icabı gözü aşağılardadır. Câriyenin kuyumcuya olan aşkı, nefsin dünyaya olan meylini sembolize eder. Ruh, nefsin kendisine yar olmamasından ve hastalığından dolayı üzgündür. Bunun için çare arar. Nefsi, birçok hekime gösterir. Nefsi tedavi edemeyen hekimler, sahte şeyhlerdir. Ruh becerikli ve mahir bir hekim arar. O da ilâhî bir yardım olarak gönderilen mürşid-i kâmildir. Ruh, mürşid-i kâmille karşılaşınca gerçek sevgilisinin o olduğunu anlar. Gönül verdiği nefsin de mânevî hastalıklardan kurtulmasını ister. Ruh, mürşidinin tavsiyesine uyarak nefsi, dünyevî arzularıyla buluşturur. Bu kavuşma, nefsin maddî arzulardan bıkmasını sağlar. Mürşidin verdiği ilâçlarla dünyevî arzular tamamen yok olur. Sonuçta dünyevî arzuların ve zenginliğin sembolü olan kuyumcu yok olunca, nefis düştüğü hatayı anlar. Şehvetten ve ihtirastan kurtulur. Ruha lâyık, tertemiz bir sevgili olur.

Ruhlar âleminde mutlu bir yaşantısı olan ruhun, dünya âlemine geldikten sonra, maddî arzulara kapılmaktan dolayı çektiği ıstıraplar, uğradığı belâ ve musibetlerle birlikte, bunlardan kurtuluş çareleri hikâye edilmiştir.

SENDE BENİ BULAYIM YAR!..

 

3929de9ae36bc9fcaf3.jpg 

SENDE BENİ BULAYIM YAR

Sen’ yokken hayatımda ‘ben’de yoktum!..
Bedenimde ruh vardı ama o ruhta sen yoktun!..Bedenim vardı ama o ruhta ‘sen’ ruhu henüz oluşmamış  ve ‘ben’ olgunluğuna erememişti..

‘Sen’ yokken hayatımda ‘ben’de yoktum!..
Kalbim sadece yaşamak için atıyordu. Var olduğu bedeni yaşatmak için atıyordu..Henüz ‘sen’ diye atmıyor ve yaşamın heyecanına, hızına ‘ben’ diye ulaşamıyordu..

‘Sen’ yokken hayatımda henüz ‘ben’de yoktum!
Gözlerim henüz senin gözlerini görmeyip benim gözlerime mühürlenmemişti. Aşkın körlüğünde görmenin lezzetini hissetmemişti, bakışı esrarlı gözlerim..

‘Sen’ yokken hayatımda henüz ‘ben’de yoktum!..
Gönül sarayımın sahibi ‘sen’ henüz çalmamıştın kapılarımı. Yada ben çalınması için senin gelmeni bekliyordum. Herkes kapımı çalıyordu..Ben: “ Kim o?” diyordum. Herkes: “Benim!..” diyorlardı..Oysa ben senin gelmeni bekleyerek kapımı çalmanı istiyordum. Ben : “Kim O?..” diye sorduğumda sen: “Senim!..” diyecektin. Ben de : “İşte ben geldim!..” diyerek kapıyı açacaktım sana.

‘Sen’ yokken hayatımda henüz ‘ben’de yoktum!..
Aşkın dilenciliğini yaparken seni istiyordum. Bir  ALLAH’ın kulu açıp da kapıyı  O’nun Aşkı için “Sendeki beni” verememişti bana..

‘Sen’ yokken hayatımda henüz ‘ben’de yoktum!..
Henüz gökyüzünde bulutlar oluşmamış ve yağmur başlamamıştı. Senin semalarında bulunmayıp benim gökkuşağımda sarmamıştı etrafını..Tüm renkleriyle hayatın rengi, hayatın rengini yansıtamamıştı.

‘Sen’ yokken hayatımda ‘ben’de yoktum!..
Sensizliğin çölünde hep senin serabını görüyordum ve hep benim çaresizliğimin rüzgarı karışıyordu çölün rüzgarına..Yüreğim sens
izliğin sıcağında üşürken, sana susuzluğumla kavruluyordu benliğim..

‘Sen’ yokken hayatımda henüz ‘ben’de yoktum!..
Senin ellerin benim ellerimin ellerini tutmayıp henüz aşkta bizim evliliğimizin ellerinden tutmamıştı..Senin ellerini tutmadan, benim ellerimde kimseye dokunmayacak , tutmayacaktı.

‘Sen’ yokken hayatımda henüz ‘ben’de yoktum!..
Sendeki beni bulmak için seni arıyorum..Ben sensizliğin içindeki seni bulmak istiyorum ve seni bulduktan sonra sendeki beni bulup ben olmak istiyorum..Yani SENDE BEN olmak istiyorum..

SENDE BENİ BULAYIM YAR!..
Artık gelde senin bedeninde benim ruhum oluşsun..Ya da benim ruhumda senin bedenin olsun..

Sen ve ben kelimeleri “BİZ” e dönüşsün..
Yürek iklimimde sensizğin sonbaharı ve kışı bitsin..Ve senin doğuşunla yeniden canlansın tabiatımdaki ben!..

Gözlerim senin gözlerinin penceresine dalsın..

Kalbim aşkın sonsuz mührünü ‘sen’ diye vursun..

Senin derin kuyularında ki Yusuf, benim sarayımdaki Züleyha’sına kavuşsun.

Senin aşkının fırtınalı denizi dinsin ve beni senin limanına götürsün.Beni bile bile attığın özlem denizinin içinden senin vuslatın kurtarsın.

SENDE BENİ BULAYIM YAR!..

Benim DURR-İ YEKTAM sen ol!..

Aşkın ateşine atılırken İbrahim(as)  misali, Rabbim bana senin serinliğini ve selametini nasip etsin..

Saadet-i Dareynime seninle ereyim.Senin dünyadaki ve cennetteki hurin ben olayım. Benim dünyadaki ve ahiretteki  cennetimde sen olasın..

Sonsuz yolculuğun sonsuz yolcuları olalım..Noksanlığıyla , eksikliğiyle ayrı iki ruhun bir bedeninde varolalım..Yada bir bedende iki ruhun birleşmesiyle yok olalım!..

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

BİR ANLIK DÜŞTÜR HAYAT

 
bir anlık düştür hayat…
Ve bir ağacın altında gölgelenmek kadar kısa. Nice güzellikler vardır, nice hasretler vardır henüz başlayan, nice sevdalar vardır kâinat kadar azametli. Hepsi; ama hepsi bir kaşık hüzünle noktalanmaya mahkûmdur.

Bu dünya; gurûbların yarıştığı bir dünya. Tulûların gurûblarla tamamlandığı bir dünya. Her doğuş batışı, her batış bir doğuşu barındırır koynunda.

Hayat, hisseden gönüllere bir seraptır. Acıların tortulaştığı ömür için, günler salise olur, mevsimler saniye, seneler dakika. Yaşanan her güzellik, başlayan her sevdâ, ışık hızıyla geçer ömrün kenarından. İnsana yalnızca geçirdikleri arkasından buruk bakışlar kalır.
Bazen bütün güzelliklerin başladığı mesut bir bahar akşamı hayatın veda çığlığını işitirsiniz acımasızca. En beklenmedik bir zamanda misafirlerin en büyüğü kapıyı çalmıştır; kimin emanetinin vakti dolmuşsa onu alıp götürmeye gelmiştir.

Bakarsınız hayat bir müddet önce gülen, konuşan, hisseden; ama şimdi önünüze uzatılan bir cesedin kirpiklerinin altına gizlenmiştir. Ruhunuz karışır, garip bir hüzünle sarsılırsınız.

Gönlünüz gözünüzden akan yaşları tercümeye çalışır. Gönül ile gözyaşının düğümlendiği yerde, hüzün ve acı kesişir. İsyan etmek istersiniz, ne isyan ne de gözyaşı geri getirmez gideni. Giden, bir meçhule yelken açmış ve dönüşü olmayan yolculuğa çıkmıştır artık. Geride kalanlara, önce feryat sonra da suskunluk kalmıştır.

Gözyaşları yetersiz davetiyeleridir ömür ağacının. Ömür ağacı, ağaçların içinde yeşilliği en az süren ve meyvesi bütün ağaçlardan en az olandır. Zira "Ömür sermayesi pek kısa, lüzumlu işler pek çoktur." Yazık ki bazı ömürler bu kısa turfanda vakitte meyve bile veremez. İlâhî dergaha niyazımız, meyvesiz hayattan O’na sığınmaktır.
Ölüm gidilesi yol, içilesi şerbet; ölüm, dünya talimgâhında yorulan bedenlerimize terhis tezkeresi; ölüm, cemale müştak ruhlar için şeb–i arus, şaşalı bir düğün; ölüm, ruh kuşunun yanarak vuslata kanat açması; ölüm, dünya orucunu bir meleğin elinden içilen kevser şarabıyla neticelendirip dostla yapılan iftar ve :

"Ölüm ölene bayram bayrama sevinmek var
Oh ne güzel bayramda tahta ata binmek var."
Bir dünyaya gelince, doğunca kundaklanır insan, bir de ahirete giderken ecel şerbetini içince. Kâinatın dar rahminden ahirete doğmaktır ölümün diğer adı. Her doğum bir tazelik, bir muştudur. Bu müjdeye hazırlıklı olmanın yolu kul olmaktan geçer. Resul’un (S.A.V) getirdiği nâmeyle kul olma şerefini yakalayanlar hakiki imanı elde ederler.

"Hakiki imanı elde eden kâinata meydan okuyabilir." ve Hak(C.C) tarafından kabule mazhar olur.

Hak(C.C) sevdiğini meleklerine fısıldar, melekler de halka sevdirir. Marifet, dünyanın gönderirken mahsun olduğu, toprağın da misafir etmek için sabırsızlandığı bir bedenle Hakk(C.C)’a yürümek ve herkes ağlarken gülerek dünya misafirhanesini terk etmektir.

Temennimiz bütün insanların bir anlık düşün sonunda geride bıraktıklarına tebessüm etmeleridir. ..

"Ey dost, canı sen aldıktan sonra, ölmek şeker gibi tatlı. Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlı." (Mevlana)

Hüner ne pekiyi? Cevabı şair versin:

"O demde ki perdeler kalkar perdeler iner
Azrâil(A.S)’e hoş geldin diyebilmekte hüner."

 

""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

Yürek Yırtıyor Sevgini Verdiklerin..

   

Yürek Yırtıyor Sevgini Verdiklerin..
 
İnsansın ve insanlarla beraber yaşıyorsun… Kırık kırıktır için… özün eziliyordur çok zaman… içini açamazsın kimseye, iç çekip durursun kendi içinde… Kimi anladın ki, kim seni anlasın… Neyi istediğini, neyi sevdiğini biliyor musun ki…

Yüreğini yırtıyor sevgini verdiklerin… Hissiz mi yürümeli ıssız yerlerde? Sensizlik senden daha mı sevimli sevgili sevgi? Yakınlık yakıyor, yalnızlık üzüyor…

Dostta denir mi her dert? Dedin de ne dinledin? Kime dayanacaksın yüreğinde yürüyen dertler için?

“ Ne tesellisi var, ne şarkının, ne sazın” Sözler silik, sazlar kırık… Hayat bestesi hüzünlü…

Gülmek mi mutlu eden, ağlamak mı? Huzur hiçbiri mi? Hiç mi her şey? Hiçlik dereleri nerede duracak, varlık dağlarına ne zaman çıkılacak?

Uçar gibi gidiyor zaman, uyur gibi geçiyor ömür… Harcanan hayat… Hayıflanması gereken hayallerle oyalanıyor… Yuvasız kuşların şaşkınlığıyla çırpınıyor… çaresiz dallara konuyor kırık kanatlarla… Acı kanıyor içi… Dertle dönüyor dışı…

Umutla doğuyor her sabah, ölümle yatıyor her akşam… Dert döşeğinde gözleri açık uyuyor, deva prensesi gelir de ellerinden tutar diye… Acı şerbeti şifa şevkiyle içiyor… Deva diye dayanıyor dertlere…

Sevgiyi saflaştırır sıkıntılar, dostlukları derinleştirir dertler… Sürüklendikçe yüreğin, özüne yol alırsın… Savrulması gereken sevgi değil, her şeyi yutan senin “ben”in… “Ben” de boğulmazsan içindeki “ben”le buluşursun…

Dert dalgalarıyla çalkalanırken “ben” in, duru ve derindir özbenliğin… Sevgi saf, hikmet diri, varlık dağları yücedir bu benlikte…

içtiğin acılara, dayandığı dertlere değmiştir, “Ben” den geçmiş “Birben”e erişmişsindir…

özün özüne erişen kabuk ağlamalara güler geçer… Günlerin üstündedir gönlü, gönlünden damlayan günleri de güldürür…

Dertler gülmekle geçmez, acıları dindirmez şarkılar…

içini açıyorsa çektiklerin derin bir iç çek ve yürü yüreğinin yolunda…
 
 
""KİŞİ SEVDİĞİYLE BERABERDİR ” "

 Hz.MUHAMMED(S.A.V.)

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online    

ŞEYH SADI ŞİRAZINİN GÜLİSTANINDAN NASIHATLER


* Konuşmadan bir köşede oturan sağırlarla dilsizler, dilini tutamayan kimseden daha üstündür.

* Ağızda dil nedir, a akıl sahibi? Hünerli kimsenin hazine anahtarı değil mi? İçerdeki cevahirci midir, çerçi midir, kapı kapalı iken kim ne bilecek?

* Akıllının önünde susmak terbiye gereği ise de, sen yeri gelince söylemeğe bak. İki şey insanı çileden çıkarır: söylenecek yerde ağız açmamak, susacak yerde lakırdı etmek.

* Eğer cenk eri isen, öyle bir kimseyle savaş ki, ya ona ihtiyacın olmasın, ya da kaçıp ondan kurtulabilesin.

* Bahçenin gülünde beka ve gül mevsiminde vefa yoktur. Zaten bilgeler ? kalıcı olmayan şey gönül bağlamağa deymez ? demişler…

* Düşün, sesini ondan sonra çıkar ve ? kes ? dedirtmeden önce sözü kes.

* İnsan hayvandan konuşmakla üstündür. Ama doğru konuşmazsan hayvanlar senden üstün olurlar…

* Fareyi tutarken kedi aslandır; kaplanla savaşınsa fareye döner..

* İyilik için söylenen yalan, fitne koparan doğrudan iyidir…

* Her sözü padişaha geçen kimse iyilik dışında bir şey söylerse yazık olur.

* Yeryüzünün en küçük dağı ? Tur ? dur. Ama Allah katında değeri en yüce olan da odur…

* On tane derviş bir kilimde uyur da iki padişah bir iklime sığmaz.

* Allah adamı ekmeğin bir yarısını yerse öbür yarısını yoksullara verir. Padişah, yedi ülkeyi alsa bile, bir başka ülkenin sevdasındadır…

* Tıyneti kötü olan kişi iyilerin nurunu kabul etmez. Kabiliyetsizi terbiye etmek, kubbede ceviz durdurmak gibidir..

* İnsanla birlikte büyüse bile, kurdun eniği yine enik olur..

* Çorak toprak sümbül bitirmez. Kötülere iyilikte bulunmak, iyilere kötülük etmek gibidir…

* Ben kimsenin gönlünü kırmayabilirim. Ama hasetçiye ne yapayım, o kendiliğinden azap içinde…

* Adem oğulları aynı vücudun uzuvlarıdır. Çünkü aynı cevherden yaratılmışlardır. Felek bir uzva elem getirirse, öbürlerinin huzuru kalmaz. Ey başkalarının acısıyla kaygılanmayan, sana insan demek yakışık almaz…

* Nimet içinde iken dostluktan söz açıp, kardeşim! Diyeni dost sayma. Dost, dostunun elini onun perişanlığında, çaresizliğinde tutan kimsedir..

* Mazlumun gönül dumanının zalime ettiğini, kızgın ateş üzerliğe yapamaz…

* Aslan hayvanların başında gelir. En adi hayvansa eşektir. Oysaki akıllıların hepsi, yük çeken eşeği, adam paralayan aslandan üstün görürler.

* Her an sana lütufkar olan kişi bu uzun zamanda bir defa sana sitem ettiyse onu hoş gör.

* Dostuna sana düşmanlık edebilecek kadar kuvvet verme.

* Alemde zaten vefa yok imiş, yahut şu zamanda herkes vefasız. Kimse yoktur ki; ok atma ilmini benden öğrensin de sonunda beni nişan almasın.

* Koyun çoban için değildir. Belki çoban onun hizmeti içindir.

* Dünya dirliği çöl gibi rüzgarı gibi geçti. Acılık da, tatlılık da, güzel de, çirkin de geldi gitti. Zalim sandı ki bize zulmediyor; ettikleri kendi boyunda kaldı, bizden geçip gitti.

* Kükremiş fille savaşa kalkışan kişi, akıllı kimsenin nazarında adam değildir. Gerçek adam odur ki; öfkelense dahi saçma söylemez.

* Kendi ekmeğini yiyip oturmak, altın kemer takıp el pençe divan durmaktan hoştur.

* İnsan iyilik de etse, kötülük de etse kendisi içindir.

* Başkalarının ayıbını senin önünde sayıp döken,senin ayıbını da mutlak başkalarına söyleyecektir.

* Allah?ın kapısından kovulan kimse her yana koşar. O? nun çağırdığı, kimsenin kapısına koşmaz.

* Pas yeniği demirin küfünü cila vurup gideremezsin. Kara yürekliye öğüt vermenin ne faydası var. Demir çivi taşa girmez ki…

* Esenlik günlerinde düşkünleri bırakma. Yoksul gönlü almak belayı savar. Dilenci yalvara yakara bir şey isteyince ver. Yoksa zalim zorla alır.

* İçini yemekle doldurma ki orada marifet nuru göresin. Burnuna kadar tıkındığın için hikmetçe boşsun.

* Dünyalığımız yok mu, derde düşeriz; olunca da gönlümüz ona takılır.

* Yoksulun sabrı zenginin ihsanından üstündür.

* Onu bunu yoklamak ayıp değildir, elverir ki; ? artık yeter ? dedirtmeyesin. Eğer sen kendini kınayabilirsen, başkaları seni ayıplayamaz.

* Yaptığı sözüne uymasa bile, bilginin sözünü sen candan dinle. İddiacının lafları boştur. Uyuyan uyuyanı nasıl uyandırır.

* Engin deniz taş atmakla bulanmaz. Gücenen bir arif henüz sığ sudur.

* Kendine zarar gelince katlan. Çünkü affetmekle günahtan arınırsın. Mademki her şeyin sonu topraktır, sen, toprak olmadan önce toprak ol.

* Acele yürüyen yol arkadaşı senin yoldaşın değildir. Gönlü sana bağlı olmayan kimseye gönül bağlama.

* Hısımın dindarlığı, takvası yoksa hısımlık bağlarını kesmek, akraba sevgisi taşımaktan daha iyidir.

* Allah?ı tanıyan bir yabancı için, O? na yabancı olan bin hısım feda.

* Bilge, söylenmemesinden zarar geleceği zaman söze başlar ve yememekten canına doyduğu zaman lokmaya uzanır. Şüphesiz sözü hikmet olur, yemesi de sağlık getirir.

* Kişi az yemeği adet edince, gelen sıkıntıyı kolay karşılar. Eğer bolluk içinde can beslemişse, bir darlık görünce mihnetten ölür.

* Asık suratlıdan bir şey isteme, onun kötü huyundan elem duyarsın. Gönlünün gamını anlatacaksan bir kimseye anlat ki, yüzünü görünce ferahlayasın.

* Acizin eline kudret geçince, tutar, acizlerin kolunu büker.

* Hırs azgınlığı akıllı adamın gözünü bağlar; tamah, kuşu da balığı da tuzağa düşürür.

* Birinin gönlünü bir kere kırdın mı, sonradan yüz türlü iyilik etsen de, o bir tek kırgınlığın öcünden sakın. Temren yaradan çıkar, acısı gönülde kalır.

* Eğer bir gönül kırdınsa senin gönlün de mutlaka kırılacaktır. Kale duvarına taş atma, çünkü kaleden de taş gelebilir.

* Dostların sohbetinden ıstırap duyarım. Çünkü çirkin huylarımı güzel gösterirler. Kusurumu hüner ve olgunluk sayarlar, dikenimi gül ve yasemin yaparlar. Nerde o pervasız, küstah düşmanlar ki, bana benim ayıbımı göstersinler…

* Gönle giren her şey göze hoş gelir.

* Can kaygısıyla sevgilinin muhabbetinden gönlü ayırmak dostluğa sığmaz.

* Dost kapısında ölene değil, canını sağ salim kurtarana şaşılır.

* Kişi nefsinin kötülüklerinden kurtulabilir. İftiracının zannından kurtulamaz.

* Sen işinle gücünle kalsan da elalemin dilini zaptedemezsin.

* Bir şeye, bir kimseye gönül bağlama. Çünkü gönül ayırmak müşkül bir iştir.

* Hepiniz kendi ayıplarınızın hamalısınız. Başkalarının kusurlarını kınamayınız.

* Her işte kendinden üstününü ara, bunu fırsat bil; kendin gibilerle vaktini heder edersin.

* Bir yoksul yüz türlü uygunsuz iş görse, bunun yüzde birini dostları bilmezler. Ama sultan bir tek kötülük etse, ülkeden ülkeye ulaştırırlar.

* Tam manası ile doğru olduğunu bilmediğin bir sözü söyleme. Karşılığının iyi olmadığını bildiğin sözü de söyleme.

Image Hosted by ImageShack.us ALANINA EKLEMEK ISTERSEN BLOG ALA BAS SENIN OLSUN

          who's online      

Etiket Bulutu